Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Gitme,
dudaklarından dökülen türküleri 
bir daha dinleyeyim 
Gitme derdim, gitme,
yerine ben öleyim...

 

 

(Büyük ustaya saygılarımızla, Kırmızı Karanfiller bizden.d.d.com)

...................
 
Ben bugün senin üfleyemediğin mumları yakayım. Bir pastanın üstüne yerleştireyim. Özge'yi gök gürültüsü sesinden, Sevgi'yi ağrılarından, ablamı arılardan koruyacağıma söz vereyim. 
 
Senin sevdiğin şeyleri annemle beraber yiyeyim. Sonra sana geleyim. 10 demet kasımpatıyla. İyi ki doğdun babacığım diye boynuna sarılayım… 
 
Ben, Alaz. Küçük kızın.
..................................
 

Alaz Erdost: Bugün 17 Aralık! Senin doğum Günün

  •  

Kendime ait birkaç cümle kuracağım. Bazı kişilerden bahsedeceğim, belki tanımadığınız. Arada baba diyeceğim, baba derken utanacağım.

Siz bahsettiğim kişileri tanımayacak, baba dediğim için neden utandığımı anlamayacaksınız. Olsun.

Ben her 7 Kasım sabahı uyanıp 10 demet kasımpatı alıyorum. Her renkten olmalı. Çünkü babamın en sevdiği çiçek kasımpatı. Bazılarınız o günü yaşıyor ama tarihi bilmiyor bile.

Bazılarınız evlenmek istiyorsunuz ve 7 Kasım uygun geliyor, sevinip tamam diyorsunuz, 7 Kasım hafta sonu, arkadaşlarınızla program yapıyorsunuz.

7 Kasım benim için yokluk. Özlemek. Kasımpatı. Karşıyaka. Kitabevi. 7 Kasım benim için doğum günümden önemli.

7 Kasım babamın öldürüldüğü gün. Üstünden 37 sene geçti. Yaşım 37. 37 senedir pastanın üstüne koyulan mumları üflüyorum. Babam 37 senedir yok.

1 Kasım Özüm kuzenimin doğum günüydü. Türküler’le beraber kutlama yemeğine çıkardık kuzenimizi. Pastasının mumlarını biz üfledik ama. Çünkü öyle bir küçüklük fotoğrafımız var.  Güzel bir pasta yaptırılmış. Ama önünde ablamla ben varız.

Özüm’ün doğum günü ama mumlarını ablam ve ben üflüyoruz. Benim güzel ailem. Benim tatlı kuzenlerim.

7 Kasım doğum gününüz belki. Pastanızın mumlarını kendiniz üflüyorsunuz. Bizim ailemizde mumları ablam üflüyor ya da ben. Tarih fark etmez. Ablam ve ben. Mutlu olmalıyız. Buna küçüklük aklıyla kuzenlerimiz ikna.

Onların doğum günü pastalarını biz üfleyebiliriz. Doğum günü pastası mumu üflemek ne ki? Bizim ailemizde baba demek yasak. Kuzenlerimiz babalarına baba diyemiyor. Birisinin adı ‘Bacanak’ mesela.

Çünkü babamın bacanağı. Bacanak senelerce bizi okula götürdü. Hepimizin babası gibi. Hepimizin ‘Bacanak’ı. Babamın bacanağı, bizim babamız.

Geçen hafta Özge Mumcu ile çok sevdiğimiz arkadaşımız Sevgi’nin evine gittik. Bize balık yaptı. Rakı koyduk. Sohbet esnasında Uğur Amca dedi Sevgi.

Sonra İlhan Amca dedi başka bir yerde. Ne çok istedim o an Sevgi, babama İlhan Amca diye seslensin.

Ben Uğur Amca diye telefon açayım. Nevin Teyze bize balık yapsın. Rakıları ben koyayım. Türkü dinleyelim. Mum yakalım, kimse üflemesin.

Geçen gün Ertuğrul babası ve annesiyle ilgili komik bir an anlattı. Daha önce anlatmıştı aslında ama dinlemek o kadar çok hoşuma gidiyor ki, ilk kez dinliyormuş gibi yaptım. Annesinin bal alerjisinden ve babasının bunu kullanıp gerçek balı tespit etmesinden bahsediyor, ben gülüyorum.

Aklıma annemin anlattığı piknik hikayesi geliyor çünkü. Babam, annem, ablam beraber pikniğe gidiyorlar, ben henüz doğmamışım. Arılar basıyor oturdukları yeri. Babam arılardan korkup kaçıyor. Baldan tatlı babam bir yandan da gülüyor.

Benim babam. Bir kere bile baba diyemediğim babam. Ölesiye dövülürken bile bizi düşünen babam.  “Küçük kızımı uyandırmaya kıyamadan buraya geldim, bizi dövdürmeyin” diyen babam.

Uyanırız diye bizi öpmeye kıyamayan babam. Benimle bir hikayesi olmayan ama ona dair ne anlatılırsa yüzümü güldüren babam.

Annem bazı şeyleri yemiyor. “Sevmiyorum” diyor. Aklım ermeye başlayınca anlıyorum ki onları babam seviyormuş. Babam gittikten sonra bir daha yemiyor onları. Sürekli giydiği kazak babamınmış, palto da. Söylediği türküler babamaymış. Her sabah akıttığı gözyaşları da.

Evimde kasetler var. Annemin evinden getirdim. Kasetlerde türküler. Annemle babam misafir geldiğinde seslerini kaydetmişler. Açıp açıp dinliyorum. Açıp açıp bilmediğin sesinle söylediğin türküleri duymaya çalışıyorum.

Açıp açıp sesini seçmeye çalışıyorum. Aralarda konuşuyorsun, duyuyor, seviniyorum. Anneme eşlik ediyorsun. Annemin güzel sesine. Çocuk halimi hatırlıyorum. Annemin salonda dinlediği şarkıyı. 10 kere. 100 kere. “Başa geldi olmaz işler, binbir dertle soldu gönlüm”. Tolga’ya gidiyorum.

Bana bunu söyle diyorum.

O söylüyor ben ağlıyorum, ben ağlıyorum o söylüyor.

Annemin yazdığı şiirleri buluyorum. Kulaklarımda Tolga’nın sesi yankılanıyor: “Hasretinle yandı gönlüm.”

Annemin şiirini okuyorum:

Bilsem,

Sevgiyle bakan gözlerini söndüreceklerini

Bilsem kahpece pusuya düşüreceklerini

Bilsem sapasağlam yiğidimi

paramparça

soğuk taş üzerinde

son kez öptüreceklerini

Bilebilseydim kudurmuşçasına seni öldüreceklerini

Gitme! derdim

Gitme, güzelliğini doyasıya seyredeyim

Gitme, dudaklarından dökülen türküleri

bir daha dinleyeyim

Gitme derdim, gitme yerine ben öleyim

............

Bugün 17 Aralık. Senin doğum Günün.

Ben bugün senin üfleyemediğin mumları yakayım. Bir pastanın üstüne yerleştireyim. Özge’yi gök gürültüsü sesinden, Sevgi’yi ağrılarından, ablamı arılardan koruyacağıma söz vereyim.  Senin sevdiğin şeyleri annemle beraber yiyeyim.

Sonra sana geleyim. 10 demet kasımpatıyla.

İyi ki doğdun babacığım diye boynuna sarılayım, birazcık kokunu içine çekeyim, ama mumlarını ben üfleyeyim. Kızar mısın?

Ben, Alaz. Küçük kızın.

Babacığım.

Ben uyandım…

....................

MUZAFFER ERDOST

Ölümün Olduğu Yerde

Ölümün olduğu yerde sen de varsın

Gülün kuruduğu yerde

Kasımpatlarının ve nergisin

Soğuduğu ve kuruduğu yerde

Ölümün olduğu yerde sen de varsın

Anadolu’na yaslanan kıraç bir bayırda

Gecekondulardan üstüne ağan sisin

Ve ince kömür dumanının

Güneşi ağır bir ırmak gibi tükettiği

Ve soldurduğu yerde

Şimdi sen de varsın

Tatlı yelden ve kırmızı ışıktan

Karın canını gizlediği

Tepelerin yorulmuş koyuğunda

Gündüzün ve gecenin

Sesin ve sessizliğin

Tükendiği yerde

Yeşilırmağın küçük kollarının

Buğdayın ve mercimeğin

Acının ve haziran sıcağının

Biçildiği bozkırda

Kuşlukta bindiğin posta treninde

Bir nefes çektiğin sigarandan

Acıyı göçeren acılardan

Entertiplerin döktüğü eriyik kurşuna

Kurşunun öptüğü kağıda

Ölmez öpüşlerinden yayılan türkülerde

Buluttan çıkmayan güneş gibi

Kitapların sözcükleri ardında

Bir üniversite öğrencisinin koltuğunda

Bir bilgenin gelecek bulgularında

Bir ozanın doğacak dizelerinde

Türküler’e kırdan çiçek diye topladığın

Mavi ve turuncu duygularını gizleyen

İlkyaz güneşi gibi

Akıp gittiyse de sesin türkülerden

Marşandizlerin döktüğü ateşin alazında

Kömürün ve maltızın alazında

Anamızın kara koyun yününden ördüğü

Kaba başlığın ve eldivenin

Isıttığı çocuk

-ların düşlerini

Yarına ve güneşe çıkarmak için

Engin bir su gibi biriktirdiğin düşüncende

İbrahim oğlu Yusuf’un

Kerpiç evinden ve linyit kokan ocağından

Yoksulluğundan ve hüznünden büyüttüğü

Tatlı oğul

Vurulmuş gibi sessiz düştüğün yerde

Bir güvercin gibi sessiz uçurduğun canında

Sen varsan

Ölümün olduğu yerde olmayacaksın

*12 Ocak 1981

Bilim ve Sanat, Şubat 1981

Kaynak; 17 Aralık 2017- gazete duvar

https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2017/12/17/bugun-17-aralik-senin-dogum-gunun/

.........................................

30 Yıl Önce İlhan Erdost'u Kim Öldürdü?
 
Yayıncı Erdost darbeyi izleyen günlerde abisiyle birlikte gözaltına alındı. Bir astsubayın emriyle dövülerek öldürüldü. Yakınlarını siyasi cinayetlerde kaybeden aileler, sorumluların cezalandırılmasında ısrarlı.
 
Faili meçhul bırakılmış siyasi cinayetlerde yakınlarını kaybeden ailelerin oluşturduğu Toplumsal Bellek Platformu, 8 Kasım'da Mamak Askeri Cezaevi önünde toplanıyor. 
 
Ailelerin amacı, bundan 30 yıl önce, 12 Eylül darbesini izleyen günlerde gözaltına alınarak götürüldüğü cezaevinde ölüdürülen yayıncı İlhan Erdost'u anmak, sorumluların cezalandırılmasını bir kez daha talep etmek.
 
Erdost cinayetini, Orhan Tüleylioğlu tarafından derlenen ve 2007'de Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (um:ag) tarafından yayınlanan "Neden Öldürüldüler?" dizisinin ilk kitabından aktarıyoruz.
 
İlhan Erdost (1944- 7 Kasım 1980)
 
Onur Yayınları  sahibi İlhan Erdost, 7 Kasım 1980'de ağabeyi, Muzaffer Erdost'la birlikte gözaltına alındı.
 
Mamak Askeri Cezaevi A-Blok'ta fişlenen iki kardeşin, önden ve yandan fotoğrafları çekildi. 
 
Saçları ve bıyıkları kesildi. C-Bloka götürülmek üzere, Reo denilen kapalı cezaevi arabasına tekme tokat bindirildiler.
 
Astsubay Şükrü Bağ, Erdost kardeşlere, eşyaları aranırken, "On yaşındaki bebeleri zehirlediniz, içerisi sizin zehirlediklerinizle dolu!" diyecekti.
 
Arabaya bindirildikten sonra da, -görevli üç muhafız erin Askeri Yargıtay'a yazdıkları dilekçelerde belirttiklerine göre- yanındaki erleri kıyıya çekmiş, "Bunlar birer yılandır, analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım!" diyerek, dövülmeleri için emir vermişti.
 
A-Bloktan iki yüz metre ötedeki C-Bloka gidecek araba hareket etmeden iki kardeşi hazırola getiren dört er, cop, tekme ve tokatla dövmeye başlamıştı. Nice sonra araç hareket etti. Sürekli dövüyorlardı. Bir ara ilhan Erdost yüzükoyun düşmüş, muhafız erlerin cop ve tekmeleri altında zorlukla doğrulmuştu.
 
25-30 dakika süren yolculuktan sonra, C-Blok F - Koğuşu önünde araçtan indirildiler. Uygun adımla yürütüyorlardı ki, astsubayın emriyle, geri, arabanın yanına çağrıldılar, İlhan Erdost yeniden dövdürüleceklerini anlayınca, astsubaya, sabahleyin küçük kızını Kırıkkale'de uyandırmadan evden çıktığını söyledi ve "Bizi daha fazla dövdürmeyin" dedi.
 
Astsubay, "Bunu daha önce düşünseydiniz!" diye yanıtladı, kendisinin de küçük kızını ateşli hasta bırakıp geldiğini söyledi. Yeniden dövüldüler. Bu kez, dört er birbirine yaslanmış, elleri, kollarıyla cop darbelerinden başlarını korumaya çalışan iki kardeşi, olanca hırslarıyla dövüyorlardı.
 
 Bir sigara içimi dövüldükten sonra astsubayın emriyle, dövmeyi durdurdular, ilhan Erdost bir kez daha yüzükoyun düştü. Zorlukla doğruldu.
 
iki kardeşi, C-Blok F Bölümü'nün tel örgüleri önünde hazırola getirdiler.
 
Önlerinde Astsubay Bağ, arkalarında erler. Erler, ellerini yana yapıştırmalarını söylüyor. Astsubay, "Bir patlatılmadık hayalarınız kaldı, şimdi onu da patlatırlar!" diyerek yeniden dövmeleri için eliyle erlere emir veriyordu.
 
Bir süre burada da dövüldüler. C-Blok F Bölümünün tel örgüleriyle çevrili avlusuna alındılar. Avludaki deftere, görüşleri yazıldı: "Sol".
 
İçerde ışığın yandığı demir parmaklıklı kapıya doğru yürüttükleri sırada, sağdaki kapalı/ karanlık kapıya doğru yürümelerini söylediler. Arkalarından "Kaçma lan itoğlu it!" diyerek koşan erler kapının giriş boşluğuna sıkıştırdıkları iki kardeşi yeniden dövmeye başladılar.
 
Muzaffer ve İlhan Erdost, sırtları duvara dayalı kollarıyla yüzlerini darbelerden korumaya çalıştılar.
 
O arada, biraz öteden bir ses geldi, erler durdu, sesin geldiği yöne baktılar, sonra iki kardeşi, içerde ışık yanan demir parmaklıklı kapıya doğru yürüttüler. 
 
İlhan Erdost bir kez daha yüzükoyun kapaklandı, alnını çiçek tarhının kıyısına vurdu. Güçlükle doğruldu.
 
Demir parmaklı kapının karşısında hazırolda durdular. Daha sonra içeriye, sağ taraftaki koğuşa alındılar. Koğuşun girişinde tahta sıraya yan yana oturdular. Muzaffer Erdost koğuştakilerden su istedi. Kimse yerinden kımıldamıyordu.
 
Muzaffer Erdost bir kez daha seslendi koğuşa, bir bardak su verin diye. Kimsenin kımıldamadığını gören İlhan Erdost, oturduğu yerden kalktı avluya bakan pencerenin önüne doğru gitti. Koğuştakiler koştular, İlhan Erdost'un yerine oturmasını söylediler. 
 
Korku içindeydiler. Muzaffer Erdost İlhan'a doğru yürüdü.  Bir ara göz göze geldi İlhan'la, İlhan Erdost'un yüzü kanlı, paltosu kanlıydı.
 
"Midem bulanıyor, kusacağım!" diye bağırdı İlhan Erdost. Yere yığılırken, kollarından kaldırıp bir yatağa uzattılar. Koğuştakilerden biri "Şekerli getirin!" diye fırladı yerinden. Muzaffer Erdost'u içerde bir ranzanın altına uzattılar. 
 
Sorular sordu içerdekiler. Adlarını öğrenince tanıdılar iki kardeşi. O sırada İlhan Erdost'un koluna iki tutuklu girmiş, Muzaffer Erdost'u yatırdıkları yatağın yanına getirdiler.
 
Orada İlhan Erdost sağ dizi üstüne çömeldi, kolları sarktı, başı hafif öne düştü. Muzaffer Erdost, "İlhan, İlhan!" dedi, bir daha yineledi, İlhan ses vermedi.
 
İlhan Erdost'u yatağa uzattılar. Biri nabzına baktı, "Bunun nabzı durmuş!" dedi.
 
Tıp öğrencisi Vahap yapay solunum yaptırdı. Biraz sonra geldiler, baktılar, "Ölmüş bu!" dediler, uzattıkları battaniye ile aldı götürdüler İlhan Erdost'u.
 
Soruşturmayı  yürüten askeri savcı, Erdost kardeşleri döven dört erden birinin muhafız görevi olmadığını saptadı. Bu erin Etlik'te sağ militan olarak ünlendiği sonradan öğrenilecekti.
 
Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı dört er hakkında kasten adam öldürmek, astsubay hakkında ise kasten adam öldürmeye azmettirmek suçlarından dava açtı.
 
Yargılama 7 yıl sürdü.
 
Görevli üç er, ayrı ayrı 10 yıl 8 ay ağır hapis cezası  aldı. Özel amaçla arabaya binmiş olan ere, 8 yıl hapis cezası verildi. Astsubay da ilkin 10 yıl 8 ay hapis cezası  aldı. Bu ceza Askeri Yargıtay Genel Kurulu'nda onaylandı ve kesinleşti. 
 
Ama astsubayın, şoför mahallinden dövülme olayını duymasının ve görmesinin olanaksız olduğu görüşüyle Askeri Yargıtay 5. Dairesi, yargılamanın yeniden yapılmasına karar verdi.
 
Astsubay Şükrü Bağ'a bu kez görevi ihmalden ve üst sınırdan 3 yıl hapis cezası verildi;
 
Askeri Yargıtay 5. Dairesi kararı bozdu; bu kez 6 ay hapis cezası verildi. Erdost kardeşlerin nakledildikleri Reo aracında, tutuklulara ayrılan bölüm ile muhafız erlere ayrılan bölüm arasındaki parmaklıklı kapıyı kilitlemediği için "görevini ihmal" etmişti.
 
6 aya kadar olan ve cezaların temyizi, yalnızca sıkıyönetim komutanının takdirine ve yetkisine bağlıydı. Sıkıyönetim komutanı da kararı temyiz etmedi, tasdik etti.
 
Gözaltına alınmalarının, suçlarının nedeni, İlkyaz Basımevi'nde çok sayıda yasak yayın bulundurmak olarak belirtilmişti. 
Oysa İlkyaz Basımevi'nde yasaklanmış tek bir yayın yoktu,
 
İlhan'ın öldürüldüğü tarihten bir süre sonra, Birinci Şubeden görevli memurlar İlkyaz Basımevi'ni açmaya geldiklerinde tek bir kitap almadılar. Açıp gittiler.
 
Ne var ki basımevinin açılması için verilen kararın tarihi 30 Ekim 1980'di, yani ilhan Erdost'un öldürüldüğü tarihten yedi gün öncesine aitti. Gözaltına alınmaları için verilen kararda da, basımevinin açılması için verilen kararda da aynı komutanın imzası vardı: Recep Ergun.
 
(OT/EÜ)
 
 o6 Kasım 2010-Bianet

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.