Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Son Yorumlar

Kur’an’da Tanrı’nın tahtıyla sarayına ‘ARŞ’ denir. Arş, sözlük (Rağıb, El-Müfredat) anlamıyla tavanlı bir yapı demek. “Taht, saray” anlamında kullanılır.

 

      Cevat Sabri/ Ramazan Hediyem

Bolşevizm’in dine karşı sert ve uzlaşmaz bir mücadeleyi esas aldığını daha önce ifade etmiştim. Materyalist savaşçı Turan Dursun’dan kısa alıntılar yaparak din denen korkunç saçmalığı yakından tanımayı sürdürelim isterseniz :

 

Kur’an’da Tanrı’nın tahtıyla sarayına ‘ARŞ’ denir. Arş, sözlük (Rağıb, El-Müfredat) anlamıyla tavanlı bir yapı demek. “Taht, saray” anlamında kullanılır. Kur’an’da Tanrı için ‘kral’ anlamında ‘melik’ denir (Bkz. : Tâ-Hâ 114, Müminûn 116, Haşr 23… vb). Kral olunca da tahtı-sarayı da olur zaten (Bkz. : A’raf 54, Tevbe 129, Yunus 3…vb ; Turan Dursun, “Din Bu – 1”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2009, s. 26). Kur’an’a göre Arş’ın meleklerden oluşan taşıyıcıları var (Mü’min 7). Bu taşıyıcıların sayısı kıyamet günü 8 olacakmış (Hâkka 17 ; “Din Bu – 1”, s. 28). Nas Suresi’nde Allah’tan “Melikü’n-Nâs” (“İnsanların Kralı”) diye de bahsedilir (a. g. k. , s. 43). Allah’ın, dilediği kimsenin rızkını bol, dilediğininkini de dar yaptığı Kur’an’ın malûm söykemlerinden (Ra’d 26, İsra 30, Kasas 82 ; a. g. k. , s. 49). Allah, aynı zamanda intikamcıdır, öç alır (İbrahim 47).

Taht, saray, kinci ve keyfince davranan bir kral… Allah inancının köklerinin köleci toplumun egemenlerine dayandığını ispat eden “küçük” ayrıntılardır bunlar.

Kur’an’da (Şura 11’de) “O’nun (Allah’ın) benzeri hiçbir şey yoktur” ya da “O’nun (Allah’ın) benzeri gibi bir şey yoktur” denir. Oysa hadislerde Allah’ın, ilk insan kabul edilen Adem’i KENDİ SURETİNDE yarattığı anlatılır. O sırada Adem’in boyu 60 zıra (zıra : dirsekten orta parmak ucuna kadar olan mesafe. Yani 75 – 90 cm arası bir uzunluk birimi. 60 zıra ise 45 metre ile 54 metreye tekabül ediyor) imiş (Bkz. : Buhari, e’s-Sahîh, Kitabu’-İstizan/1, Tecrîd, hadis no : 1367 ; Müslim, Kitabu’l-Cenne/28, hadis no : 2841 ; “Din Bu – 1”, s. 29 – 30). Sâd 75 ve Maide 54’te ise Allah’ın ellerinden bahsedilir.

Kur’an’daki Tanrı, boyuna yeminler eder. Kendi üstüne ant içer (Meryem 68, Mearic 40, Nahl 56). Muhammed’in üstüne ant içer (Hicr 72). Kur’an üstüne ant içer (Kaf 1, Sâd 1). Göğe ve gök cisimlerine ant içer (Bürûc 1, Şems 1 – 4, İnşikak 16 – 18). Dünya üstüne ant içer (Şems 6). Kıyamete (Kıyamet 1), rüzgâra, yağmur yüklü buluta, gemiye, meleğe (Zâriyat 1 – 4), düşman üzerine sürülen atlara (Âdiyat 1 – 5), denize (Tûr 6) ve görülen-görülmeyen şeylere (Hâkka 38 – 39) ant içer (“Din Bu – 1“, s. 43 – 45). E peki bu kadar yemin niyedir?! Her şeye gücü yeten, her şeyi bilen-belirleyen bir varlık (!) neden kendisini insanlara inandırmak için böyle yırtınmaktadır?

İnsanların Tanrı’dan dilekte bulunmaları “normal”dir. Peki ya Tanrı’nın kendisi nasıl olur da kendisinden dilekte bulunur?! Şu ifadelere bir bakın hele : “Onları (Yahudiler’i, Hristiyanlar’ı) Allah yok etsin!” (Tevbe 30), “Allah canlarını alsın!” (Münâfikûn 4 ; “Din Bu – 1”, s. 46 – 47).

Açıkça görüldüğü üzere insanı yaratan Tanrı ya da Allah değildir. Tanrı’yı ya da Allah’ı yaratan insanın ta kendisidir.

Muhammed’in bir açıklamasına göre, güneşin karar yeri, Arş’ın altıdır. Muhammed, güneşin her gün bu karar yerine vardığını, batışının böyle olduğunu, burada secde ettiğini, sonra Tanrı’nın buyruğuyla dönüp yeniden doğduğunu anlatır (Bkz. : Buhari, e’s-Sahîh, Bed’u’l-Halk/4, Tecrîd, hadis no : 1321 ; Müslim, İman/250, hadis no : 159). Fakat Kur’an’da Arş, yedi kat göğün de hepsini kuşatan (Bakara 255) o ‘Kürsi’ denen şeyin de ötesinde ve üstündedir. Öyleyse güneşin karar yeri (varış yeri) nasıl olup da Arş’ın altı olarak gösteriliyor?! (“Din Bu – 1“, s. 27).

Dinin çelişkileri bitmez.

Sağlam kabul edilen bir hadiste (Buhari, e’s-Sahîh, Kitabu’s-Selât/1, Kitabu’t-Tevhid/37, Tecrid, hadis no : 227, 1551 ; Müslim, e’s-Sahîh, Kitabu’l-İman/259-265, hadis no : 162 – 164) Muhammed’in gök katlarına yaptığı bir yolculuk anlatılır. “Mi’rac” diye de bilinen bu olayda Muhammed, Tanrı’nın huzuruna çıkar ve orada 50 vakit namazın farz olduğunu bildiren bir buyruk alır. Dönüşte “Hz” Musa’yı görür ve durumu açıklar. Musa, Muhammed’in ümmeti için 50 vakit namazı çok bulur ve indirim olması için Muhammed’i Tanrı’nın makamına bir daha gönderir. Muhammed indirim yaptırır ve yine Musa’ya döner. Musa tatmin olmaz, yine namaz vakitlerini çok bulur ve bir daha yollar Muhammed’i. İşte böyle birkaç geliş-gidiş sonra namaz vakitleri 5 olarak belirlenir.

Anlayacağınız, namaz vakitleri konusundaki en doğru karar Tanrı’ya değil de Musa’ya aittir ne hikmetse! (Din Bu – 1”, s. 57 – 59).

Gökler ve Yer (Kâinat ve Dünya), Kur’an’a göre 6 günde yaratılmış! (A’râf 54, Yunus 3, Hûd 7…vb). Bu 6 gün, bildiğimiz haftanın günleri! Müslim’in es-Sahîh’inde yer alan bir hadise göre Yer, Cumartesi ; dağlar, Pazar ; ağaçlar, Pazartesi ; kötü/kötülük (hadiste “mekruh” diye geçiyor), Salı ; ışık (Nur), Çarşamba ; hayvanlar, Perşembe ; Âdem (ilk insan) ise Cuma günü yaratılmış (Sıfatı’l-Münâfıkîn/27, hadis no : 2789). Aynı hadis, Ahmed İbn Hanbel’in Müsned’inde (2/227) de vardır (“Din Bu – 1”, s. 102 – 103). Ünlü İslam alimlerinden Aclunî, bu hadisi, Müslim’in, Neseî’nin ve Ahmed İbn Hanbel’in Ebu Hureyre’den aktarıp yer verdiğini belirttikten sonra, aynı konudaki açıklamayı içeren hadisin İbn Abbas tarafından da aktarıldığını yazar (Bkz. : Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 1/454-455, ha. 1214 ; “Din Bu – 1”, s. 210).

Dinsel zırvaların bu gülünç iddialarına karşılık, bilim, dünyanın meydana gelmesi hakkında özetle ne diyor? Buna da bir bakalım :

“… Gök cisimlerinin evrendeki konumları hep bu görüldüğü gibi olmamıştır. Milyarlarca yıl içinde değişerek gelmiştir. Sürekli de değişmekte. Milyarlarca yıl önce öyle zamanlar olmuştur ki, yıldızların, gezegenlerin kimileri hiç yoktu, kimi de yeni oluşumlar içinde bulunuyordu. Ne dünya, ne Ay, ne öteki gezegenler, ne güneş, ne de gezegenleriyle öteki ‘güneşler’, yıldızlar böyleydi bir zamanlar. Zaman içinde, biçimden biçime girerek bugünkü durumlarını aldılar. Örneğin, 6 milyar yıl önce dünya var mıydı ve böyle miydi? Gezegenimizin doğumundan sonraki, hiçbir canlının yaşamadığı, yaşayamadığı ortamını bir düşünün. Baştan başa ateş. ‘Tek hücreli canlı’nın bile meydana gelmesi için 1,5 milyar yıl beklemek gerekmiştir. Sözü edilen o ‘düzenleyici’ neredeydi o zamanlar? Bugünkü hayranlıkla bakılıp görülen ve ‘Yaratan’ına kanıt sayılan canlıların, özellikle insanın, olsa olsa ancak birkaç milyon yılın ürünü olduğu bilimsel araştırmalarla ortaya konuyor. Dünya ise yaklaşık 4,5 milyar yıllık…”(Turan Dursun, “Din Bu – 3”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008, s. 195 – 196).

Kur’an’da dünyanın 4, yedi kat göğün (kâinatın) ise 2 günde yaratıldığı açıklanıyor (Fussilet 9 – 12). Bir başka deyişle Kur’an’ın Tanrı’sı, dünyayı yaratmak için çok daha fazla vakit harcamış (evrene kıyasla) olmaktadır. Koca evrenin içinde dünya, okyanustaki bir su damlası kadar bile yer tutmaz halbuki…

Kur’an’da Tanrı katındaki bir günün bizim bildiğimiz yıllardan 50 bin yıla (Mearic 4) mı, yoksa sadece 1000 yıla (Hac 47) mı eşit olduğu hususunda bir tezat da göze çarpar (Turan Dursun, “Din Bu – 2”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2010, s. 275). Buna rağmen Nisa 82’de Kur’an’da çelişki olmadığı (!) öne sürülür!

Bakara 260’a göre “Hz” İbrahim, sanki zayıf imanlı biridir. Orada, İbrahim’in Tanrı’dan ölüleri nasıl dirilttiğini görmek istediği yazılıdır. Tanrı da O’na istediği şeyi gösterir. Mümtehine 4’te ise İbrahim, örnek alınacak bir kişi diye tanıtılıyor.

Bu durumda herkese aynı hak doğuyor. Yani bir mucize görmedikçe inanmamak ya da şüphe içinde yaşamak bir kusur olmaktan çıkıyor (Din Bu – 1”, s. 120).

Ayak ayak üstüne atmanın (otururken ya da yatarken) insanlara yasaklandığını (Müslim, e^s-Sahîh, Kitabu’l-Libâs/72-74, hadis no : 2099) biliyor muydunuz?! (Din Bu – 1“, s. 103, 111).

İşte size nice Muhammedî hurafeden biri daha. İyi dinleyin : “Herhangi biriniz bir şey yediği zaman sağ eliyle yesin.. sağ eliyle içsin. Çünkü şeytan, sol eliyle yer ve sol eliyle içer” (Müslim, e’s-Sahîh, Kitabu’l-Eşribe/105, hadis no : 2020 ; Ebu Davud, Sünen, Kitabu’l-Et’ıme/20, hadis no : 3776). Buhari’deki bir hadiste de (e’s-Sahîh, Kitabu Menâkıbi’l-Ensâr/32, Tecrîd, hadis no : 123, 1546) cinlerin kemik ve tezekle beslendikleri dile getiriliyor (Din Bu -2”, s. 131).

Demek ki solaklar şeytanın ta kendisi imiş! Mikroskopla bile göremediğimiz şu cinlerin ise kemik ve tezekle beslendiklerine göre sindirim sistemlerinin de var olması gerekiyor! Dolayısıyla dışkı ve idrar alışkanlıklarının da! Cin bokuna ve cin çişine karşı nasıl bir önlem alsak acep?!

Ya şuna ne demeli : Herhangi birinizin (su ya da yemek) kabına sinek düştüğünde o kimse o sineğin tümünü (kabın içine) daldırsın. Sonra kaldırıp atsın. Çünkü sineğin bir kanadında şifa, öbür kanadında hastalık vardır” (Buhari, Tecrîd, hadis no : 1941 ; “Din Bu – 1”, s. 156).

Hangi doktor, hangi bilim insanı, Buhari’de anlatılan “bilgi”yi ciddiye alır yahu?!

“Hz” İsa, çamurdan bir kuşu canlı bir kuş haline getirmiş (Âl-i İmran 49, Mâide 110 ; “Din Bu -1”, s. 218). Buhari ve Müslim’deki hadislere göre Muhammed Ay’ı, hani şu ABD’li astronotların ayak bastığı gök cismini ikiye bölmüş (“Din Bu – 3”, s. 200 – 201). Hangi jeolog, hangi biyolog, hangi zoolog böyle bir şey için “Evet, olmuştur” ya da “Olabilir” der?! Söyler misiniz?

Ebu’l-Âs oğlu Osman adlı bir kişi hastalanır. Muhammed, O’nun şeytan ya da cin tarafından bu hale getirildiğini söyler. Sonra adamı “tedavi” etmeye koyulur. Adamı çömeltip eliyle göğsüne vurur ve ağzına tükürür. Sonra “Uhruc aduvellah!”, yani“Ey Tanrı’nın düşmanı! Haydi gel çık! (adamın içinden)” demeye başlar. Bunu 3 kez yapar ve ardından adamı işine gönderir (Bkz. : İbn Mace, Sünen, Kitabu’t-Tıbb/46, hadis no : 3548 ; “Din Bu – 3”, s. 242).

Böyle bir tedaviyle (!) hangi hastalık iyileştirilir?! Aksine böyle bir yöntem, esasında sağlam olan bir insanı hasta hale getirmez mi? Hatta öldürmez mi?

Muhammed’in arkadaşlarından Ebu Said Hudri, akrep tarafından sokulmuş olan bir kişiyi Fatiha Suresi’ni okuyarak tedavi etmiş. Karşılığında da ücret olarak bir sürü koyun almış. Muhammed olayı duymuş ve Hudri’yi takdir etmiş. Koyunları pay ederken kendi hissesinin de unutulmamasını istemiş (Buhari, e’s-Sahîh, Kitabu’t-Tıbb/39, Tecrîd, hadis no : 1031 ; Müslim, e’s-Sahîh, Kitabu’s-Selâm/65-66, hadis no : 2201 ; “Din Bu – 2”, s. 126).

Beleşten para kazanmanın en kestirme yolu bu olsa gerek!

Muhammed, göz değmesine (nazar) karşı (tedavi için) okuyup üflemeyi buyurmuş (Buhari, e’s-Sahîh, Kitabu’t-Tıbb/35, Tecrîd, hadis no : 1932 ; Müslim, e’s-Sahîh, Kitabu’s-Selâm/55-56, hadis no : 2195 ; “Din Bu – 2”, s. 126).

Uyduruk hastalığın uyduruk tedavisi de böyle oluyor!

Kur’an, Davud peygambere Zebur diye bir kitap verildiğinden söz ediyor (Nisa 163, İsra 55, Enbiya 105). E peki nerede bu Zebur şimdi? Bu sözde kitabın tek bir sayfasının varlığını bile kim gösterebilir ki!

Muhammed, bir hadisinde “Hastalıklı deve sağlıklı devenin yanına sakın yaklaştırılmasın! “der (Buhari, Kitabu’t-Tıbb/53 ; Müslim, Kitabu’s-Selâm/104-105, hadis no : 2221). Fakat bir başka hadisinde ise “Hastalık bulaşması diye bir şey yok” ya da “Bulaşıcı hastalık yok” diye konuşur (Buhari, Kitabu’t-Tıbb/25, Tecrîd, hadis no : 1928 ; Müslim, Kitabu’s-Selâm/101, hadis no : 2220 ; “Din Bu – 2”, s. 123 – 124). Peki hangisine inansın mü’minler?!

Nahl 89’da Kur’an’ın her şeyi açıklayan bir kitap olduğu iddiası yer alıyor. Oysa namazın nasıl kılınacağı bile anlatılmaz Kur’an’da! (“Din Bu – 2”, s. 274 ve 277). Her şey Kur’an’da izah ediliyorsa hadislere ne lüzum vardır o zaman?!

Dinleyin : “… hadisleri aradan çıkardığınız zaman, İslam’ın yapısından çok önemli bir kesimi gider. Dahası, çok şey kalmaz İslam’dan. Düşünün ki, 5 vakit namaz, nasıl namaz kılınacağı, nasıl oruç tutulacağı ve öteki ibadet biçimleri Kur’an ayetlerinde yok. Hadisler kaldırıldığı zaman ibadetler dayanıksız kalır. Ya da çok büyük ölçüde dayanağını yitirir. İslam hukuku adı verilen kesimin dayanakları da elden gider önemli ölçüde. Böyle olduğu içindir ki, İslam’da dört kaynak esas alınmıştır : Kitap, yani Kur’an ; Sünnet, yani Hadis ; İcma, yani İslam yetkili dinbilirlerinin ele aldıkları konularda vardıkları görüş birliği ; Kıyas, yani hakkında ayet ve hadis bulunmayan bir konunun, hakkında ayet ve hadis bulunan bir benzerine benzetilerek hükme bağlanması. Son ikisi, ilk ikisine bağlıdır. Yani asıl temel olan ayet ve hadistir. Hadis, İslam’ın yapısında ayetten daha çok yer tuttuğuna göre, hadisi İslam’dan nasıl çıkarabilirsiniz? Bunu İslam’ı bırakmayı göze almadan ve İslamcı olarak nasıl yapabilirsiniz?…” (“Din Bu – 2”, s. 271).

Kur’an’ın Tanrı’sı,“Benim katımda söz değişmez” (Kaf 29), “Allah’ın sözlerinde değiştirme olmaz” (Yunus 64) der. Ama Bakara 106’da “Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır ya da unutturursak, onun yerine daha hayırlsını veya onun benzerini getiririz” diye konuşur. Nahl 101’de ise “Biz bir ayeti, bir başka ayetin yerine koyup değiştirdiğimiz zaman…” ifadesi geçer. Değişiklik yapıldığında yürürlüğe konana “Nâsıh”, yürürlükten kaldırılana da “Mensûh” denir. Bu olayın adı da “Nesh”tir. Ünlü İslam alimlerinden İbnü’l-Barızî, “Nâsıhu’l-Kur’anı’l-Aziz ve Mensuhû” adlı eserinde (Beyrut, 1988, s. 23) hükmü yürürlükten kaldırılmış 249 ayetten bahseder. Mesela En’am Suresi 65 ve 66. ayetler, bu nesh olayına misal gösterilir (“Din Bu – 1”, s. 40 – 42). İslam dünyasında, Ebu Müslim dışında herkes, Kur’an’da nesh bulunduğunu kabul eder. Ebu Müslim’in gerekçeleri inandırıcı bulunmadığı için kabul görmez (“Din Bu – 1”, s. 199).

İslam’da hoşgörü mesajları veren ve İslamcılar tarafından sık sık propagandası yapılan ayetler (Örn. : Kâfirûn 6, Gaşiye 22 – 23, Bakara 256, Ra’d 40, Nûr 54…vb), İslam hukukuna göre hükmü geçerliliğini yitirmiş (yani mensûh) olan ayetlerdir. Bunlar, kılıç ayeti (Âyetü’s-Seyf) diye adlandırılan ayetle (Tevbe 5) ve öldürüşme ayeti (Âyetü’l-Kıtâl) diye adlandırılan ayetle (Tevbe 29) iptal edilmişlerdir. İbnü’l-Barızî’nin belirttiğine göre, kılıç ayetiyle 114, öldürüşme ayetiyle de 8 ayet hükmü geçersiz kılınmıştır (Bak. : “Din Bu – 1”, s. 201). İslam’da geçerli olan şey, “mümaşat”, yani ‘birlikte yürüme’dir. İslam, güçleninceye kadar karşıtlarıyla barış içindedir. Mümaşat ilkesi, Muhammed’in “Savaş hiledir” sözünden kaynağını alır daha çok (a. g. k. , s. 202).

“Zamanın değişmesiyle ahkâm da değişir”diye bir kural vardır İslam hukukunda. Bu, hadis değildir. Bu kurala yer verenlerin kendileri de belirtmişlerdir ki, değişeceği söylenen hükümler, temel olanlar değildir. Farzlara, haramlara, vaciblere bile ilişkin olmayan hükümlerdir. Örn. : Eskiden camilerin kapısını kapatmak doğru bulunmazdı (bununla ilgili ayet ve hadis yoktur zaten). Ama caminin kapısının açık tutulması daha uygun görülürdü. Sonra zaman değişti, hırsızlıklar çoğaldı. Şimdi artık cami kapıları kapatılabilir/kilitlenebilir. “Zamanın değişmesiyle ahkâm değişir” hükmü, İslam’daki herhangi bir hükmün, bir zaman sonra her türlü kuralın değiştirilebileceği şeklinde anlaşılmamalıdır. Namaza, oruca, nikâha, boşanmaya, hadlere (cezalara) vs ilişkin sayısız kurallar, kıyamete kadar geçerli addedilir İslam tarafından (“Din Bu – 3”, s. 129 – 130).

Kur’an’da “Ey İsrailoğulları! Sizi dünyalara üstün kıldığımı hatırlayın!” denir (Bakara 47, 122 ; A’râf 140). Bakara 47. ve 122. ayetlerin çevirisinde görülen o “Bir zamanlar” eklemesi, ayetteki sözlerin hiçbirinin karşılığı değildir, bu sadece bir yorumdur. Kur’an’da “Benû İsrail” (İsrailoğulları) ifadesi, toplam 42 kez zikredilir (Örn. : Mâide 12, 32, 70). Maide 20’de İsraoğulları’na verilip diğer hiçbir topluluğa sunulmayan bir ayrıcalıktan bahsedilir.

Bakara 83, Nisa 46, Maide 25’te ise “dünyalara üstün kılınan” o Yahudiler’i imansızlıkla itham eden sert eleştiriler yöneltilir. Bu ve benzer bilgiler için bkz. : “Din Bu – 1”, s. 81 – 82 ; “Din Bu – 3”, s. 251.

Pragmatist politikacı Muhammed’in Yahudiler ile olan ilişkilerindeki iniş ve çıkışlardır bu tezatları yaratan.

Mut’a nikâhı, belirli bir zaman için iki tarafın râzı olduğu bir ücret karşılığında kadın kiralamaktır. Muhammed döneminde bu tip bir nikâha izin verilmişti.

Seleme anlatıyor : “Bir savaş birliği içindeydik. Peygamber geldi, bize : ‘Mut’a yapmanız için size izin verildi. Haydi mut’a yapın!’ dedi” (Buhari, Kitabu’n-Nikâh/31 ; Müslim, Kitabu’n-Nikâh/13-14, hadis no : 1405). Seleme, mut’anın nasıl yapıldığını da şöyle anlatmış : “Herhangi bir erkekle kadın (birlikte yaşamak için) anlaştıklarında, 3 gece aralarında işret (birlikte yaşamaları) sürer. Bu süre bitince, isterlerse süreyi artırabilirler, isterlerse birbirlerini bırakabilirler” (ibid, Buhari).

Abdullah İbn Mes’ud aktarıyor : “Peygamberle birlikte gazaya (savaşa) giderdik, yanımızda kadınlar da bulunmazdı (cinsel birleşim için çok gereksinim duyardık). Bir ara şöyle dedik : İğdiş (erkeklik bezleri çıkarılarak ya da burularak erkeklik görevini yapamaz duruma gelme) olmayalım mı bu durumda? Peygamber iğdiş olmamızı yasakladı ve ondan sonra elbise gibi ücret karşılığında (belirli bir süre için) kadın alıp evlenmemize izin verdi” (Buhari, Kitabu’n-Nikâh/8, Tecrîd-i Sarîh, hadis no : 1697 ; Müslim, Kitabu’n-Nikâh/11, hadis no : 1404).

Ali İbn Ebî Tâlib anlatıyor : “Peygamber, kadınlarla mut’a yapmayı Hayber günü yasakladı” (Buhari, Kitabu’l-Meğazî/38, Tecrîd, hadis no : 1613 ; Müslim, Kitabu’n-Nikâh/29-32, hadis no : 1407). Hayber Savaşı’nın 628’de gerçekleştiğini hatırlamakta da fayda var.

Sebretü’l-Cühenî’nin aktardığı bir hadise göre Muhammed, Mekke’nin fethi sırasında (630 yılı) mut’a nikâhına yeniden izin vermiştir. Sebre, Mekke yakınlarında bir kadınla 3 gün birliktelik yaşar. Fakat Muhammed, bir süre sonra mut’a nikâhını yeniden yasaklar (Müslim, Kitabu’n-Nikâh/19-20, hadis no : 1406).

Abdullah oğlu Câbir anlatıyor : “Biz, Peygamber’in, Ebubekir’in ve Ömer’in döneminde mut’a nikâhını kullandık. Peygamber’in ve Ebubekir’in döneminde, günlerce, biraz hurma, biraz un karşılığında mut’a biçiminde kadınlardan yararlandık. Sonunda Ömer yasakladı mut’ayı…” (Müslim, Kitabu’n-Nikâh/15-17).

Yani mut’a nikâhı, önce serbest iken aniden yasaklanmış. Sonra yeniden serbest hale gelmiş ve bir kez daha yasaklanmış. Ardından yine uygulamaya konmuş ve bir kez daha (Ömer döneminde) yasak edilmiş! Bir tür fuhuş olarak kabul edilmesi gereken bu davranışın zırt-pırt helal ve zırt-pırt haram kılınmasının Tanrı (!) ile bir ilgisi olabilir mi sizce?!

Mut’a nikâhı Şiiler arasında bugün bile yaygındır. Sünni kesim ise bugün bunu reddediyor (İmam Malik hariç). Bununla birlikte mut’a nikâhı kıyanlara zina cezası uygulamıyor Sünni fıkıh.

Muhammed’in arkadaşlarından İbn Abbas ise mut’a nikâhının Müslümanlar için bir rahmet olduğunu savunmuştur. O’na göre eğer bu nikâh yasaklanmamış olsaydı, kimse zina etmezdi (Bkz. : “Din Bu – 3”, s. 87 – 90).

“Peygamber ile birlikte Benû Mustalık gazasına çıktık. Ve Arap tutsaklarından tutsaklar elde ettik. O sırada kadınlar iştahımızı çekti. Bekârlık çok güç gelmişti bize o günlerde. Ve azil yapmak istedik. İstiyorduk azil (‘Azl’ diye de bilinir. Cinsel ilişki sırasında erkeğin menisini kadının cinsel organının dışında boşaltması – TD) yapmayı. Ancak ‘Peygamber aramızdayken O’na sormadan nasıl azil yapacağız?’ dedik ve gidip Peygamber’e sorduk. Peygamber de ‘Azil yapmamakta sizin için bir sakınca yoktur (yapabilirsiniz de, yapmayabilirsiniz de). Ama bilin ki, kıyamet gününe değin meydana gelecek bir yavru, ne olursa olsun meydana gelir’ dedi” (Buhari, e’s-Sahîh, Kitabu’l-Itk/13, Tecrîd, hadis no : 1596 ; Müslim, e’s-Sahîh, Kitabu’n-Nikâh/127, hadis no : 1438 ; Ebu Davud, Sünen, Kitabu’n-Nikâh/49, hadis no : 2170 ; “Din Bu – 2”, s. 35).

Muhammed, böylelikle esir kadınların ırzına geçilmesine müsaade vermiş oluyordu.

Buhari’nin e’s-Sahîh’inde, 192 numaralı bir hadiste, Muhammed’in 30 erkeğinkine denk olan bir cinsel güç taşıdığı anlatılır (“Din Bu – 2”, s. 45, 49).

“Hiçbir gün olmadı ki, Peygamber bizi, tümümüzü, tek tek karıları dolaşarak cinsel yaklaşımda bulunmamış olsun”(Âişe’den nakledilen hadis : Ahmed İbn Hanbel, El-Müsned, cilt 6, s. 108 ; “Din Bu – 2“, s. 61).

Bir erkek, kutu kutu viagra yutsa bile böyle bir güce (!) ulaşamaz, fakat Müslümanlar, Peygamber dedikleri kişiyi daha da yüceltmek için böyle gülünç yalanlar söyleyegelmişlerdir.

Peygamber kadar olmasalar da O’nun arkadaşları da yoğun bir şehvet duygusu içindeydi : “… Biz Mina’ya giderken her birimizin zekerinden meni damlıyordu” (Buhari, Kitabu Tefsir’il-Kur’an, Hac 81 ; Müslim, Hac/141, hadis/1216 ; İbn Mace, Menasik/77, hadis/2980 ; “Din Bu – 2“, s. 114 ve 119).

Bu insanların hayran olunacak ne gibi bir tarafları vardır?! Söyleyin lütfen?

Muhammed, “Ateşte yakma cezasını yalnızca Allah verir” demiş (Buhari, Cihad/107, 149 ; Ebu Davud/Cihad/122, hadis no : 2674 ; Tirmizî, Siyer/20, hadis : 1571) ama Halife Ebu Bekir, Halid bin Velid ve “Hz” Ali, bir çok insanı ateşte diri diri yakarak yok ettirmişlerdi (Buhari, Cihad/149, Tecrîd, hadis no : 1264). İbn Abbas, “Hz” Ali’yi şöyle eleştiriyor : “Ben olsaydım bunu yapmazdım. Çünkü Peygamber, ‘Tanrı’nın verdiği biçimde ceza vermeyin’ demişti. Ben olsaydım öldürürdüm yalnızca” (“Din Bu – 2”, s. 344).

Muhammed, putperestlerin kadın ve çocuklarıyla beraber katledilmesini zaman zaman onaylamıştı (Ebu Davud, Cihad/102, hadis no : 2638, Cihad/121, hadis no : 2672 ; İbn Mace, Cihad, hadis no : 2840 ; Ahmed İbn Hanbel, 4/46 ; Tirmizî, Siyer/19, hadis no: 1570). Oysa “Müşriklerin yaşlılarını öldürün de çocuklarını bırakın” diye bir hadis de bulunuyor (Ebu Davud, Cihad/121, hadis no : 2670). Filistin’deki Übna Köyü’ne baskın yapan Müslümanlar, bu köyü ahalisiyle beraber yok ederler (Ebu Davud, Cihad/91, hadis no : 2616 ; İbn Mace, Cihad/31, hadis no : 2843). Ayrıntılı bilgi için Bkz. : “Din Bu – 2”, s. 331, 335, 343, 345).

Kim daha gaddardır sizce? Muhammed mi, yoksa “Hz” Ali gibiler mi?!

Maide 33’te bir işkence ve katliam emri yer alır. Buhari ve Müslim’de geçen bir hadise göre ise “Kâfir ile öldüreni cehennemde birlikte bulunamaz”. Tevbe 111’de de kâfirleri öldürmeye teşvik vardır (“Din Bu – 2”, s. 336).

Bilhassa faşistler, İslam’ın bu özelliğinden fazlasıyla yararlanmışlardır. Mesela Ocak 1979’da Trabzon’da dağıtılan ‘Ülkücü Gençlik’ imzalı bildiride aynen şöyle denmekteydi : “Türkiye’deki çatışma, İslam ile küfrün çatışmasıdır. Bugün Türkiye, yeni bir Bedir Savaşı’nın öncesini yaşamaktadır. Müslümanlar! Cihada çağırıldığında koşunuz! BİR KOMÜNİST ÖLDÜRMEK, YÜZ KERE HİCAZ’A GİTMEKTEN İYİDİR!” (“Din Bu – 2”, s. 341 ; MHP Davası İddianamesi’ne göre MHP, 682 cinayet işlemiştir. Bunu da anımsatayım, Bkz. : a. g. k. , s. 342). Aralık 1978’de Maraş’ta cami hoparlöründen yükselen ses şöyle bağırıyordu : “Sizler yoksulsunuz! Kâfir Aleviler zengin! Onların elindekiler, siz mü’minlerin hakkıdır!” (“Din Bu – 2”, s. 346 – 347).

Kâfir kişi babanız veya kardeşiniz olsa bile, onları düşman kabul etmelisiniz İslam’a göre (Tevbe 23).

İslam sevgi ve barış diniymiş ya!!!

Turan Dursun, İskenderiye Kütüphanesi’nin büyük bölümünün “Hz” Ömer tarafından yok edildiğini (bir bölümünün de daha önce Hristiyanlar tarafından yakıldığını) yazıyor. Müslüman yazarların bunu inkâr edip “Hz” Ömer’i aklamaya çalışmalarını inandırıcı bulmuyor (“Din Bu – 1”, s. 152 – 154).

Dursun’un yargısını doğru kabul etmek gerekir. Mesela İbni Haldun’un Mukaddime’sinde (cilt II, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınevi, Çeviren : Zakir Kadirî Ugan, İstanbul, 1986, s. 569 – 570’de) şu bilgi yer alıyor :“… İslamlar, Fars’ı fethettikten sonra birçok eser ve kitaplar buldular. Ordunun başkomutanı olan Saad bin Vakkas, Müslümanlar faydalansınlar diye, bu kitapları götürmek üzere halife Ömer bin Hattab’a mektup yazarak müsaadesini istediğinde, Ömer : ‘BU KİTAPLARI SUYA VEYAHUT ATEŞE ATINIZ. Çünkü Farslar’ın bu kitapları hidayet yolunu gösteren ilimleri içine alıyorsa, yüce Tanrı pek mükemmel olarak bize hidayet yolunu göstermiş ; insanları azgınlığa sevk eden bilgileri içine alıyorsa, Tanrı bizi bundan korumuş olur’ diye cevap verdi. Bu surette Farslar’ın ilimleri bize ulaşmadan ortadan kayboldu…” Fars kültürüne bunu yapanların, Mısır kültürüne saygı duymaları pek beklenez herhalde!

Muhammed, Türkler’i düşman ilan etmiştir. “MÜSLÜMANLAR, TÜRKLER İLE ÖLDÜRÜŞMEDİKÇE KIYAMET KOPMAYACAKTIR…” (Müslim, e’s-Sahîh, Kitabu’l-Fiten/62-65, hadis no : 2912 ; Ebu Davud, Sünen, Kitabu’l-Melâhim/9, Babun fi Kıtâli’t-Türk, hadis no : 4303 ; Neseî, Sünen, Kitabu’l-Cihad/Babu Gazveti’t-Türk ; “Din Bu – 1”, s. 239). İfadeye çok dikkat ediniz : “Araplar, Türkler ile öldürüşmedikçe kıyamet kopmayacaktır” denmiyor ; MÜSLÜMANLAR ile Türkler’in savaşması sonucu kıyametin kopacağı söyleniyor. Yani Muhammed’e göre Türkler, ya asla Müslüman olamazlar ya da Müslüman olabilirler, lakin kıyamet kopmazdan önce İslam’dan döneceklerdir.

Muhammed, aktif ve pasif tüm eşcinselleri ve eşcinselliği lanetlemiştir. Hatta bazı hadislerde eşcinsellerin öldürülmesi gerektiği anlatılır (Örn. : İbn Mace, Kitabu’l-Hudûd/12, hadis no : 2562). Öldürme işleminin nasıl yapılması gerektiği de ihtilaflı bir konudur. Ebu Hanife gibi bir din otoritesi, eşcinsellik suçunu işleyene ta’zir (azarlama) cezasını vermekle yetinilmesini savunur (“Din Bu – 3”, s. 82 – 83).

Eşcinsellik, şüphesiz ki anormal bir davranıştır, cinsel bir sapkınlıktır. Fakat bu çarpıklık, katliamla ya da azarlamayla hiç çözülebilir mi?!

Evli ve hür kimseler eğer zina ederlerse recmedilirler (taşa tutularak öldürülürler). Bkz. : Müslim, Kitabu’l-Hudûd/12, hadis no : 1690 ; Tirmizî, Kitabu’l-Hudûd/8, hadis no : 1434 ; İbn Mace, Kitabu’l-Hudûd/10, hadis no : 2553 ; Malik İbn Enes, Muvatta, Kitabu’l-Hudûd/10 ; Buhari, Kitabu’l-Hudûd/30. Zina eden erkek ve dişi köleye ise 50 değnek vurulur (ceza olarak). Onlara recm uygulanmaz.

Ayrıntılı bilgi : “Din Bu – 3”, s. 95, 100, 101, 108.

Zina özgürlüğünü tabii ki hiçbir namuslu insan savunamaz ama bu çirkin fiili işleyenlerin bu şekilde cezalandırılması da tam bir canavarlıktır. Zina, kölelik kurumunu kabul etmekten daha berbat bir şey değildir ayrıca.

Nisa 4’te çok kadınlı evliliklerde eşler arasında adaletli davranmak gerektiği bildirilir ama bu adaleti Muhammed göstermez. Âişe’ye diğer karılarından daha imtiyazlı yaklaşır (Buhari, e’s-Sahîh, Kitabu’l-Hibe 8, Tecrîd, hadis no : 1130 ; Müslim, e’s-Sahîh, Kitabu Fadâili’s-Sahâbe/83, hadis no : 2442). Fakat bazen Âişe bile Muhammed’in tavırlarından rahatsız olur ve sitem eder : “Rabbin Teâlâ (kadınlarının değil) ancak senin arzunun gerçekleşmesinde acele ediyor(Buhari, Tecrîd, hadis no : 1721 ; “Din Bu – 2”, s. 21 ve 27).

İslam hukukunun en büyük otoritelerinden Fahruddin Râzi, “E’t-Tefsirü’l-Kebir” adlı eserinde (6/95) şöyle diyor : “Erkeklerin kadınlara karşı bir çok üstünlükleri vardır. Birincisi : Erkek, akıl yönünden üstündür. İkincisi : Diyette (öldürme olayındaki kurtulmalıkta) erkeğin üstünlükleri vardır (kadın için ödenecek diyet, erkek için ödenecek diyetin yarısı kadardır). Üçüncüsü : Miras konularında erkeğin üstünlüğü vardır. Dördüncüsü : Devlet başkanı ve kadı (yargıç) olmaya elverişlilikte ve tanıklıkta erkeğin üstünlüğü vardır. Beşincisi : Erkek, kadının (karısının) üstüne evlenebilir, cariye alabilirken kadının böyle bir hakkı yoktur. Kocasının üstüne evlenemez, kocanın cariye alıp kullanması türünden köle alıp kullanamaz. Altıncısı : Kocanın mirastaki payı, kadının mirastaki payından çoktur. Yedincisi : Koca, karısını boşayabilir, boşadıktan sonra da dönüş yapabilir. Kocasının bu eylemi, kadın istemese de gerçekleşir. Kadın ise kocasını boşayamaz. Boşandıktan sonra da dönüş yapamaz. Sekizincisi : Ganimette erkeğin payı, kadının payından çoktur. Erkeğin kadına karşı üstünlüğü böylece ortaya çıkınca, kadın, erkeğin elinde güçsüz bir tutsak gibidir” (“Din Bu – 2”, s. 370 – 371).

İslam’ın kadınları nasıl yücelttiğini (!) şu sağlam sayılan hadis de ispatlamıyor mu? : “Önünde, deve semerinin ard kaşı boyunda bir sütresi (engel) olmayan kimsenin namazını KADIN, EŞEK, bir de KARA KÖPEK kat’eder (keser, bozar)” (Sahîh-i Buhari, 2/440 – 441 ; “Din Bu – 3”, s. 57).

Muhammed’e göre koca ‘râi’, yani çobandır. Onun karısıysa ‘raiyye’den, yani sürüdendir (Buhari, e’e-Sahîh, Kitabu’l-Cuma/11 ; Müslim, e’s-Sahîh, Kitabu’l-İmar/20, hadis no : 1829). Kur’an’da Sâd Suresi’nin 23. – 24. ayetlerinde kadına dişi koyun anlamında “Nace” denmiştir. Kur’an’da kocaya 6 kez “Ba’l” denir (Örn. : Bakara 228). Bir başka yerde bir puta, Ba’l dendiği görülür (Sâffat 125). Ba’l, söz konusu dinlerin kaynağının biçimlendiği dönemlerin, Fenikeliler’in de en büyük Tanrı’sıdır ve “Efendi” anlamındadır. Tıpkı “Rabb” gibi (“Din Bu – 3”, s. 49).

En tanınmış İslam otoritelerinden biri olan, ünlü Kur’an yorumcusu ve hadis alimi Celaleddin Süyuti’nin meşhur “el-İtkân fi Ulumü’l-Kur’an” adlı yapıtında (Mısır, 1978, 2/32), İbn Ömer’in (ki “Hz Ömer’in oğludur) ağzından şu bilgi aktarılıyor : “HİÇBİRİNİZ, KUR’AN’IN TÜMÜNÜ ALDIM (ELİMDE BULUNDURUYORUM) DEMESİN. BİLEMEZ Kİ, KUR’AN’IN ÇOĞU YOK OLUP GİTMİŞTİR. ‘NE KADAR ORTADA VARSA, O KADARINI ELİMDE TUTUYORUM’ DESİN YALNIZCA” (“Din Bu – 1”, s. 148, 170 -173 ; “Din Bu – 2”, s. 349). El-Kâfi gibi Şia mezhebinin temel kaynaklarında geçen hadislere göre ise Kur’an aslında 17 bin ayettir ve şimdiki Kur’an’ın o Kur’an ile bir alakası yoktur (“Din Bu – 2”, s. 292). Halbuki Allah (!) Hicr Suresi 9. ayette Kur’an’ı koruyacağını bildirmişti!

“Peygamber öldüğünde 4 kişiden başka Kur’an’ı TÜMÜYLE ezberlemiş olan yoktu : Ebu’d-Derdâ, Muâz İbn Cebel, Zeyd İbn Sâbit ve Ebu Zeyd”(Buhari’de geçen bir hadis, Enes rivayet etmiş). “Malik oğlu Enes’e sordum : ‘Peygamber döneminde Kur’an’ı TÜMÜYLE ezberleyenler kimlerdir?’ Şu karşılığı verdi : ‘4 kişi. Tümü de Medineli. Übeyy İbn Ka’b, Muâz İbn Cebel, Zeyd İbn Sabit ve Ebu Zeyd’ “ (Buhari-Müslim’de geçiyor, Katade’den rivayet edilmiş). “Peygamber’in ‘Kur’an’ı 4 kişiden alın : Abdullah İbn Mesud’dan, Salim’den, Muâz’dan ve Übeyy İbn Ka’b’den’ dediğini işittim” (Buhari’de geçiyor, Amr İbnü’l-As’tan rivayet edilmiş ; Bkz. : “Din Bu – 1”, s. 143).

Muhammed döneminde Kur’an ayetleri çeşitli nesneler üzerine yazılıydı. Ayetler, lihaf (küçük taşlar), rıka (deri, ağaç yaprağı, bir tür kâğıt), ektaf (deve ve koyun kemikleri), üsub (ağaç parçası) gibi nesnelere dökülmüştü. Bunlar sonradan yakılmıştır (“Din Bu – 1”, s. 140 – 141).

Muhammed döneminde Kur’an’dan bir parça ezberlemiş olan kimseye de hafız denirdi. Bugünkü anlamıyla hafızlık geleneği çok sonraki asırlarda başlamıştı (“Din Bu – 1”, s. 163 – 164).

Ebu Yunus anlatıyor : “Âişe, bana bir mushaf (Kur’an) yazmamı buyurdu. Ve ‘Şu ayete (Bakara 238’e) gelince, bana haber ver’ dedi (ayet : ‘Hâfizû ale’s-Salavati ve’s-Salavati’l-vustâ = Koruyun namazları! Ve [özellikle] vustâ [orta] namazını!’ diye başlıyor). Bu ayete gelince haber verdim. O zaman bana ayeti şöyle yazdırdı : ‘Hâfizû… ve salâti’l-asri = Ve ikindi namazını (koruyun) ; Ve kûmû lillahi kânitîn = Ve Tanrı’ya boyun eğerek ayağa kalkın! (namaza durun)’. (Âişe) şunu da söyledi : ‘Tanrı’nın rahmet ve selamı üzerine olsun. Peygamber’den de bu ayeti ben böyle duymuştum’ “. Aynı konu, Hafza tarafından da böyle anlatılır. Ebu İsa (Tirmizî), “Bu hadis hasendir (güzeldir), sahihtir (sağlamdır)” dedi (Tirmizî, Sünen, Kitabu Tefsiri’l-Kur’an, c. 5, s. 217, Bap 3, hadis no : 2982). Hadiste yer aldığı şekliyle geçen o ayetteki “Ve salâti’l-asri” sözü, bugün eldeki Kur’an’da yoktur (“Din Bu – 1”, s. 165 – 166).

Âişe anlatıyor : “Kur’an’da ‘aşru radaâtin mâlûmatîn yuharrimne = (bir kadın memesinden) belli olan 10 kez emme (emişenlerin süt kardeşliklerinden dolayı evlenmelerini) haram kılar’ (sözü), indirilen ayetlerdendi. Sonra ‘hamsu radaâtın mâlûmatin = belli olan 5 kez emme (haram kılar)’ denerek hüküm değiştirildi. Peygamber öldüğü sırada bu ayet, Kur’an’dan bir parça olarak okunuyordu” (Müslim, e’s-Sahîh, Kitabu’r-Rada’/24-25, hadis no : 1452, cilt 2, s. 1075). Peygamber ölünceye kadar Kur’an’da olan bu ayet şimdi yoktur (“Din Bu – 1”, s. 169).

Süyuti’nin el-İtkân’da aktardığına göre, “Hz” Âişe, “Hz” Osman’ın resmî Kur’an’ları yazdırmasından evvel, Ahzâb Sûresi’nin 200 ayet olduğunu, bu olaydan sonra 73 ayete düştüğünü açıklamıştır. Aynı kaynakta Übeyy İbn Ka’b’ın şahitliği de yer alıyor ve Ka’b, Ahzâb Sûresi’nin Bakara Sûresi’ne denk olduğunu ifade ediyor. Ka’b, eldeki Kur’an’larda bulunmayan Recm ayetinin metnini de veriyor. Recm ayeti en sağlam kabul edilen hadis kaynaklarında (Buhari, Kitabu’l-Hudûd/30 ; Müslim, Kitabu’l-Hudûd/15, hadis no : 1691) mevcuttur (“Din Bu –1“, s. 169 – 170).

Kur’an tahrif edilmiş yani! Bunları yazanlar, komünistler değil, sofu Müslümanlar! Bu nasıl Allah ki, kendi kitabını korumaktan bile acizdir?! Hem de söz verdiği halde!

Yetmezmiş gibi Müslümanlar, yine Tanrı (!) tarafından gönderilmiş olan Tevrat’ın ve İncil’in tahrif edildiğini iddia edip dururlar (Bu görüş de bilimsel değildir. Mesela Hayrullah Örs’ün “Musa ve Yahudilik” [İstanbul, 1966] isimli eserinde, MÖ 300’den sonra Tevrat’ın şimdiki haliyle kaldığı net biçimde belirtilir [a. g. k., s. 37]. Eğer tahriften kastedilen bazı yanlış yorumlamalarsa, bu türden tahrifat, hemen her gün ve pek çok Müslüman tarafından da Kur’an ayetlerine yönelik olarak gerçekleştirilmektedir [“Din Bu – 1“, s. 76 – 79]).

Kur’an’ın temel kaynakları şunlardır : Tevrat ve şerhleri gibi Yahudi kaynakları. İnciller. Çeşitli yaşamıyla, edebiyatıyla eski Arap geleneği. Muhammed dönemindeki Arap yaşamı. Muhammed’in özel hayatı. Kur’an’ın çağdaşı olan diğer inanç akımları. Muhammed ile Kur’an için işbirliği etmiş olanlarca tasarlananlar. Muhammed’in kendi tasarladıkları. Muhammed’in en yakın çevresini oluşturanlarca tasarlananlar. Muhammed sonrası dönemlerdeki gelişmeler (“Din Bu – 1”, s. 75).

Kutsal (!) kitaplardaki “bilgi”lerin esas kaynağı, Ortadoğu’nun en eski uygarlıklarının mitolojileridir. Mesela Nuh tufanı öyküsünün Gılgamış Destanı’ndan alınma olduğunu ilahiyatçı A. Hilmi Ömer bile kabul etmiştir (“Din Bu – 1”, s. 217).

Türkiye’deki dindarların ezici ekseriyeti Müslüman olduğunu iddia ettiği için, din karşıtı propagandamız ağırlıklı olarak İslam şeriatını hedef alıyor/alacaktır. Fakat bu, diğer inançlara hayırhah yaklaşılması gerektiği sonucunu kesinlikle çıkarmaz. Tevrat’taki şu palavraya bakın mesela: “Ve Yakub yalnız başına kaldı. Ve seher sökünceye dek bir adam O’nunla güreşti. Ve yenmediğini görünce adam, Yakub’un uyluğunun başına dokundu. Ve Yakub’un uyluk başı incindi (…) Adam, ‘Adın nedir?’ dedi. Yakub karşılık verdi. ‘Yakub’. Ve adam şöyle dedi : ‘Artık sana Yakub değil, İsrail (Tanrı ile güreşen, Tanrı ile uğraşan) denecek. Çünkü Tanrı ile ve insanlarla uğraşıp yendin’ ” (Tekvin 32/24 – 25, 27- 28 ; “Din Bu – 1”, s. 81). Koskoca Tanrı, yarattığı bir mahlûğu yenemiyor, dahası ismini bile bilmiyor! Buna ağızla dahi gülünmez.

700 karısı ve 300 cariyesi olan bir kişiyi, yani Süleyman peygamberi (Tevrat, I. Krallar, 11/3) insanlığa elçi diye yollayan (!) Tanrı (!) nasıl olur da iyi – yüce bir varlık olabilir?! Bilimsel akıl ve vicdan bunu kabul eder mi?

Ya “Hz” İsa’nın üfürdüklerine ne demeli? : “Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın. Barış değil, kılıç getirmeye geldim! Çünkü ben, babayla oğulun, anneyle kızın, gelinle kaynananın arasına ayrılık sokmaya geldim” (Matta 10/34 – 35 ; Luka 12/ 49 – 53). Kutsal (!) provokatör İsa’nın akıllara zarar daha ne öğütleri var! İşte bir tanesi de şu : “Kötüye karşı direnmeyin. Kim sağ yanağınıza vurursa, ona ötekini de çevirin” (Matta 5/39). Adalete (!) bakın hele siz!!! Zalimin, sömürücünün, namussuzun elini güçlendiren bir “adalet” bu.

Turan Dursun’un şu satırları çok ilginç ve düşündürücüdür :

“Benim imanımın sarsılmasına sol yayınların en küçük etkisi olmamıştı. Bunu hep belirtirim. Beni dinsiz yapan dinin kendisidir. Bu konudaki araştırmalarımdır. Yalanları, sahtelikleri yakalamamdır”(“Din Bu – 3”, s. 273).

Şimdilik yeterlidir sanıyorum.

Not : Ateistlere karşı kullanılan “Aklı olmayanın dini yoktur” hadisinin uydurma bir hadis olduğunu İslam alimi Aclunî bile ortaya koymuştur (Bkz. : “Din Bu – 1”, s. 34 ; “Din Bu – 3”, s. 277).

İkinci not : Gazete arşivlerini tararken enteresan bir habere rastladım. 17 Ağustos 1987 tarihli Sabah gazetesinde şu satırlar göz çarpıyor : “Kâbe’yi Almanlar koruyacak”. Gazete, Humeyni’ye bağlı militanların Kâbe’yi basmaları sonucu çıkan çatışmalarda yüzlerce insanın ölmesi üzerine Suudi yetkililerin Kâbe’nin güvenliğini Alman özel komandolarının kontrolüne devrettiğini yazıyordu. Oysa Kur’an’da (Ankebût 67’de, Âl-i İmran 97’de, Bakara 125 ve 126’da) Mekke’nin güven içinde kılınan bir yer olduğundan bahsediliyor. Allah’ın (!) evi, kâfir ve faşist Almanlar’ın eline teslim ediliyor.

Çelişkiler, akıl-mantık-bilim dışılıklar, anlamsızlıklar, vicdansızlıklar, utanmazlıklar…

DİN BU!

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Kimler Online

1156 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.