Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Son Yorumlar

Ömer Faruk Ciravoğlu, bizzat kaleme aldığı Titrek Hamsi Örgütü” isimli özeleştirel anı kitabında, Perinçek ve “adam”larının nasıl kimseler olduğunu detaylarıyla anlatıyor :

Genelkurmay’ın memuru Perinçek’i ve partisini daha iyi tanımak için, 12 Mart 1971’deki askerî darbenin ardından T”İ”İKP Davası’ndan yargılanıp hapse giren (1974 affıyla tahliye oldu) ve 12 Eylül 1980’deki askerî darbenin ardından TİKP Davası’ndan dolayı bir kez daha hapis yatan Ömer Faruk Ciravoğlu’nun tanıklığına başvuralım önce.

Ciravoğlu, bir yazardır ve bir süre Avrupa’da mülteci olarak yaşamıştır. Artık Perinçekistler ile bir ilgisi kalmayanlardan bir kişi olan Ciravoğlu, bizzat kaleme aldığı “Titrek Hamsi Örgütü” isimli özeleştirel anı kitabında (Pencere Yayınları, İstanbul, 2004), Perinçek ve “adam”larının nasıl kimseler olduğunu detaylarıyla anlatıyor :

“… 1980 sonrası yargılama süreci boyunca hep tahliye ve beraat umuduyla yaşamıştık… Öyle ya, biz anarşi ve teröre karşı çıkmış bir partiydik. Dışımızdaki Sol’u ‘sahte’ diye mahkûm etmiştik. Üstelik bu konuda o kadar pragmatist olmuştuk ki, 12 Eylül mahkemelerindeki duruşmalarımızda bizi de ‘genel sol’un içine sokarlar diye yurtdışındaki 12 Eylül karşıtı gösterilere taraftarlarımızı katmıyorduk. Böylece cunta bizi diğerlerinden ayıracak ve ceza almayacaktık. 12 Eylül’de ceza alacağımızı köylü sezgisiyle duyumsayan bir tek Durmuş abi (Uyanık) olmuştu… Beş yıl ceza da ben aldım. Bize göre ‘sahte solla birleşen, halkla birleşemezdi’. Ama bizim de halkla birleştiğimiz pek söylenemezdi. O günlerde halktan ziyade, cunta ve onu etkileyecek güçler ilgi alanımıza giriyordu. Darbecilerle çok iyi ilişkileri olan Aydın Yalçın, yayınladığı Forum Dergisi ile onlara akıl hocalığı yapıyordu. Biz de Aydın Yalçın’ı etkilemeye, O’nun kanalıyla cuntaya hakkımızda olumlu raporlar gitmesini sağlamaya çalışıyorduk. BİZ, DEVLETE KARŞI DEĞİLDİK, hatta dış güçlere karşı, özellikle Sovyet işgali ihtimaline karşı devleti koruma ve güçlendirme siyasetleri izlemiştik. Bunların farkında değller miydi? İşin tuhafı bu tutumumuz o gün bize hiç garip gelmiyordu. Fikirlerimiz iktidardaydı. Darbeciler bu ayrımı anlayacaklardı. Zaten anlamışlardı. O halde bizi niye tutuyorlardı? Sırf MHP’yi tuttukları için mi? Bu ‘adil’ değildi. Onlar teröre karışmıştı. Biz karışmamıştık….”(a. g. k. , s. 14 – 15).

“… (Gün Zileli), yurtdışı sorumlusu Yıldırım Dağyeli ile ilgili bir açıklama yapıyor. Sebebini açıklayamayacakları bir nedenle Y. Dağyeli hareketten atılıyor. Bu açıklama örgütü ayağa kaldırıyor. Sebebini açıklamamak ne demek? Gün, bakıyor ki pabuç pahalı, ‘güvenilir bulduğu’ bir çevreye açıklıyor. Yıldırım, Çin’den para almış ve bunu zimmetine geçirmiş. Ancak bize de örgüte açıklama yasağı var. Biz de söylemi benimseyerek herkese, ‘atılmasını gerektiren bir durum var ama açıklayamayız’ diyoruz. Alp Hamuroğlu, Yalçın Dal ve Ali Mercan bu açıklamayı, daha doğrusu açıklamamayı yeterli bulmayarak kopuyorlar hareketten…”(a. g. k. , s. 70 – 71).

“… Mamak’a girdiğimizde, yeniden bir olağandışılığı fark ettik. Yığınla inzibat eri, ellerinde coplar, yerlerinde sayarak marşlar söylüyor, avazları çıkıncaya kadar yüksek tonda anlaşılmaz bir şeyler bağırıyorlardı. Sanki bir cenge hazırlanıyor gibiydiler. ‘Eyvaaah’ dedik… Zaten o ürkek ve sinik halimizle, bizi dümdüz eder bunlar. Bir koğuşu bizim için boşaltmışlar. Oraya… küfürlerle sürüklendik. Koğuşa henüz yeni sokulmuştuk ki, kalabalık inzibat erleri.. coplarını kaldırıp hücuma geçtiler. Yakaladıklarını rastgele copluyor, kafa-göz ayrımı yapmıyorlardı. Ranzaların arasına sığınanlarımız oralardan çıkarılıyor, yeniden bir yeri patlayıncaya kadar dövülüyorlardı. Dayak atmaktan yorulduklarında, hepimizi tek sıra dizdiler. Arkamızda ranzalar da olmasa, kimsenin ayakta duracak hali yoktu. Dizleri çözülüp düşenler, yerden kalkıncaya kadar gene dövülüyorlardı.. Kimse kimsenin yüzüne bakamıyordu. Birbirimizden utanır hale gelmiştik. Nasıl böyle dayak yiyebilmiştik? EN KÜÇÜK BİR TEPKİ BİLE GÖSTERMEDEN. Poliste işkencelere uğramak bunun yanında daha onurluydu. Nasıl kırmışlardı direncimizi? Nerede kalıyordu bizim solculuğumuz, haksızlığa boyun eğmeyen karakterimiz…”(a. g. k. , s. 78 – 79).

“… ‘Bilinmeyen Sol’ yazı dizisi, bardağı taşıran damla oluyor. Her ne kadar ‘polisin bilmediği bir şey açıklanmadı’ deniliyorsa da, adımız ‘ihbarcı’ya çıkıyor. Kongrede aldığımız, Amerika’yı baş düşman olmaktan çıkartan karar, hatta esas düşman SSCB’ne karşı ittifak yapılabilecek bir kuvvet olarak değerlendirmemiz buradan kaynaklanarak üretilen siyasetler, bizi sol vicdandan koparıyor…”(a. g. k. , s. 144 – 145).

“… 12 Eylül sonrası durum darmadağınık, ilk etapta ne yapacağımızı bilemiyoruz… Doğu (Perinçek), bir grup arkadaşıyla birlikte teslim oluyor. Bu kararda 12 Eylül’ü ‘ara güç’ olarak tanımlamamızın payı büyük. ‘Henüz ne tarafa yönelecekleri belli değil’ diyoruz. Bu yüzden MHP’ye darbe vurduklarında seviniyor ve destekliyoruz. O yönde gelişebilecekleri umudunda ve gayretindeyiz…”(a. g. k. , s. 146 – 147).

“… Bir sabah Kaynak Yayınları’na geldiğimde, Doğu (Perinçek), saat 2’de toplantı yapacağını herkese tebliğ etti. Bir gün önce Gün Zileli’nin evinde Merkez Komitesi toplantısı yapılmış ve orada bütün ipler kopmuştu. Ben bu olayı öğrendiğim için Doğu’nun bu toplantıya neden gerek duyduğunu tahmin ediyordum. Doğu, toplantıyı açtı ve ‘Arkadaşlar, Gün Zileli’nin evini polis kullanıyor’ dedi. Bunun üzerine çok canım sıkıldı ve ‘Madem ki Gün Zileli’nin evini polis kullanıyor, senin orada ne işin vardı? Dün akşam orada toplandınız. Bugün polis kullanıyor diyorsun. Bu nasıl bir şey?’ dedim.

Bunun üzerine yerinden kalkarak yanıma geldi, kolumdan tuttu ve kapıya doğru sürükleyerek ‘Seni kovuyorum!’ dedi. Ben de O’na, ‘Burası senin babanın çiftliği değil!’ dedim. O zaman, Hürriyet Karadeniz, Fatma Yazıcı da benim tutumumu paylaşmışlardı. Neyyir Kalaycıoğlu ise şaşkınlıktan hiç konuşamaz durumda kalmıştı. Bu itişmeler sırasında Halil Beytaşiçeri girince Doğu kolumu bıraktı. Ben de orayı bırakıp çıktım ve bir daha geri dönmedim…” (2000’e Doğru Dergisi’nin yayın işçilerinden olan [şimdiki Pencere Yayınları’nın sahibi]

Muzaffer Erdoğdu’nun açıklaması, a. g. k. , s. 109 – 110. Ciravoğlu, bu kovulma olayı ile ilgili rahatsızlığı’nı Perinçek’e bir mektupla iletmiştir ama Perinçek, verdiği yanıtta adeta ‘Evet yaptım, bir izahat yapmak zorunda değilim, sen kim oluyorsun?’ demiştir Ciravoğlu’na, ibid).

Yeterlidir sanırım.

Perinçek ve yakın çevresinin, TC sınırları içindeki tüm devrimci yurtseverleri bölmek, onları birbirine düşürmek, yozlaştırarak kendilerine yabancılaştırmak veya tasfiye etmek amacıyla vazifelendirildiklerini dolaylı yoldan kanıtlayan bir materyaldir “Titrek Hamsi Örgütü”.

Kürdistan Kontralar Partisi’nin (PKK) eski üst düzey üyelerinden olan ve daha sonraları pişman olup onlarla bağlantısı kesen Selim Çürükkaya da, Perinçek’in kesinlikle güvenilmez ve karanlık amaçlar peşinde koşan bir kişi olduğunu şahsî deneyimleriyle bize bildiriyor :

http://www.rizgari.com/modules.php?name=Rizgari_Niviskar&cmd=read&id=115#bg

Elbette Perinçek ve partisi aleyhindeki her kaynak muteber kabul edilemez. Koyu bir MHP’li faşist olan Mahmut Çetin’in kaleme aldığı “Perinçek ve Aydınlık Hareketi” (Edille Yayınevi, İstanbul, 1998) isimli kitap, buna bir misaldir. Buram buram komünizm düşmanlığı kokan, içinde bir sürü yanlış ve eksik bilgi(mesela sayfa 273’te,) Perinçek’in 1980’li yıllarda Almanya’da yaptığı bir konuşma sırasında TİKKO örgütü yanlılarınca çürük yumurta yağmuruna tutulduğu anlatılıyor. Oysa gerçekte söz konusu olayın yeri Hollanda/Amsterdam’dır ve çürük yumurta atanlar da TİKKO’cular değil, Dev-Sol’culardır [Bak. : “Tirek Hamsi Örgütü”, s. 103 – 104])barındıran bu eserden öğrenilecek dişe dokunur hiçbir şey yoktur.

Çetin ile 7 Mart 2007 Çarşamba günü (öğleden sonra), İstanbul-Cağaloğlu’nda bulunan ofisinde ilk ve son kez kısa bir görüşme yapmıştım (kendimi farklı bir hüviyette tanıtarak). Kendisi, bana MİT’in millî bir teşkilat olmadığını, tıpkı Parlamento gibi, tıpkı Genelkurmay gibi satılmış bir kurum olduğunu, dolayısıyla kökünden lağvedilmesi gerektiğini söylemişti. Oysa kitabının 281. sayfasında MİT’i ve kontrgerillayı açıkça savunuyor!(Çetin, kitabının 13. ve 14. sayfalarında, geleceğin büyük Türkiye’sini kurmak için toplumun tüm kesimleriyle uzlaşmak gerektiğini de ifade ediyor ama buna rağmen sayfa 281’deki kontrgerilla övgüsüyle bir kez daha kendisiyle tezata düşüyor. Kontrgerilla mağdurlarıyla, kontrgerillanın hedefindeki insanlarla kontrgerillanın barışması, birbirine tamamen aykırı hususlardır takdir edeceğiniz üzere).

Devrimin maskeli ve maskesiz düşmanlarını deşifre edelim!

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Kimler Online

1162 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.