Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Son Yorumlar

Kürdistanlılar, Apoizm'i tarihin çöplüğüne yollamadan kendilerini bataklıktan kurtaramazlar. Uzun vadede PKK denen bu sahtekârlık okulu  mutlaka çökecektir…

 

 

Birkaç hafta önce elime PKK kurmaylarından Murat Karayılan’ın bir kitabı geçti. Söz konusu eser, “Bir Savaşın Anatomisi-Kürdistan’da Askeri Çizgi” adını taşıyor.

İlk baskısını Nisan 2011’de yapan ve Almanya’daki Mezopotamya Yayınları’nca piyasaya sürülen kitap, 500 sayfalık bir hacim tutuyor. İlkçağlardan bugüne kadar uzanan Kürt tarihinin özetini vermekle işe başlayıp sonra PKK’yi (bilhassa da askeri nitelikteki eylemlerini) irdelemekte…

Diğer pek çok PKK’li gibi Karayılan’ın da Abdullah Öcalan’a fanatizm derecesinde sadık bir kişi olduğu bilinen bir şey zaten. Bu nedenle de “Bir Savaşın Anatomisi”nde, Apo’nun sevmediği ya da kötülediği her şeye ve herkese açıkça saldırılıyor.

Kuruluşundan günümüze (daha doğru şekilde söylemek gerekirse Ocak 2007’ye) kadar olan PKK tarihindeki bütün hatalar ve suçlar da parti içine çöreklenmiş olan “ajan”lara ya da “çete”lere havale ediliyor. Örgüt ve Kürt halkı için olumlu sayılan her gelişme de tabii ki  “Önderlik”  diye hitap edilen Öcalan’la irtibatlandırılıyor.

Kitabın bence en dikkat çekici bölümü TC generalleriyle polemiğe girilen sayfalar (s.407-425).

Bu bölümde Karayılan; Osman Pamukoğlu, Hasan Kundakçı, Erdal Sarızeybek gibi PKK’ye karşı yıllarca aktif olarak savaşmış üst düzey TC subaylarını dezenformasyon yapmakla itham ediyor.

Bu kişilerin kamuoyuna verdikleri bilgilerin (hem kendi yazdıkları kitaplarda hem de davet edildikleri TV programlarında) ezici çoğunluğunun ya yanlış ya da yalan olduğunu örneklerle dile getiriyor (Bilhassa da Pamukoğlu’nun yazı ve sözleri üzerinde duruyor. Çünkü Pamukoğlu diğerlerine nazaran biraz daha gerçekçi ve dürüst imiş [s.417]). Oysa   “tarihi doğru yazmak ahlaklı olmanın ilkesidir”   (s.407) diyor Karayılan…

Benim gibi komünizme sevdalı olan insanlar, sömürücü sınıfların bekasına dayanan devlet sistemlerinin, başta emekçi halk olmak üzere hiç kimseye karşı hiçbir zaman mert davranamayacağını (hakiki anlamda) çok iyi bilirler.

Dolayısıyla ABD liderliğindeki emperyalizmin doğrudan uzantısı olan faşist TC Devleti’nin asker ve sivil yetkililerine de asla güven duymazlar. Bu kişilerin kimi toplumsal gerçekleri halkın gözü önünde sarf ederken dahi asıl amaçlarının kendi asalak yaşamlarını daha uzun vadede güvenceye almak olduğunun farkındadırlar…

Komprador burjuvazinin has memurları olan TSK generallerinin yalancılıktaki şöhreti emsaline zor rastlanır türdendir.

Mesela Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Teoman Koman, daha düne kadar hiç utanıp sıkılmadan, hem de milyonlarca insanın gözünün içine baka baka    “JİTEM Yok!”   (Milliyet gazetesi, 21 Mart 1997, sayfa 27) diyebiliyordu. İsmi-cismi ayyuka çıkmış, binlerce devrimci-yurtsever insanın katili olan ve kısaca JİTEM denen resmi (aynı zamanda illegal) cinayet şebekesinin varlığını işte böyle fütursuzca inkar edebiliyordu. Anımsayınız lütfen…

Burada sorulması gereken esas soru ise şu: Karayılan ve diğer arkadaşları ne kadar ahlaklıdır? Ne kadar dürüsttür? Nesnel hakikatleri ifşa etmede ne kadar başarılıdırlar? Ezilenlerden/sömürülenlerden yana olan bir tarih yazımına ciddi bir biçimde girişebilecek tıynette midirler acaba? Pamukoğlugillerden bu açıdan bir farkları var mıdır?

Bence bu suallerin hepsine birden olumsuz yanıt vermek gerekir.

Karayılan, bir yandan Pamukoğlu’nun savurduğu palavraları teşhir ederken diğer yandan da kendi balonlarını ortalığa salmakta sakınca görmüyor. Çünkü O da bir başka resmi ideolojinin tutsağı…

Mühim bir misalle vaziyeti netliğe kavuşturmak isterim:

24 Mayıs 1993 tarihi, birçoğumuz için yabancı değildir. O gün, Şemdin Sakık’a bağlı PKK gerillaları Elazığ-Bingöl karayolu üzerinde “silahsız” olarak seyahat eden 33 Türk askerini kurşuna dizmişti. PKK’nin en fazla tartışılan ve tepki toplayan eylemlerinden birisiydi bu. Üstelik bu olay, PKK’nin tek taraflı ateşkes ilan ettiği bir dönemde (20 Mart-15 Nisan 1993) yaşanmıştı. 33 askerin katledilmesi ateşkesi fiilen “bitirmişti”…

Karayılan konuyla ilgili olarak şunları döktürmüş kitabında: “… Şemdin’in talimatı ve yönlendirmesiyle Bingöl-Elazığ karayolunda 33 askerin kurşuna dizilmesi bu anlamda içimizdeki çeteleşmiş bir anlayışın süreci sabote etme girişimidir. Türk devlet yapısı içindeki çeteci kesimler, süreci sabote etmek için operasyonları başlatmış ve hatta tartışmalı biçimde –güvenlikleri sağlanmadan- silahsız askerleri adeta yem olarak ortaya sürmüştür. Buna karşı Şemdin’in de devreye girmesi sabote sürecini tamamlamıştır.

Tezkeresini almış askerlere yönelik yapılan eylem bu anlamda PKK’nin eylemi olamaz. Her şeyden önce bu eylem tarzı PKK’nin taktiğine, etik anlayışına ve mücadele geleneğine oldukça terstir. Dörtlü çetenin başka zamanlarda da uyguladığı kontra eylem türlerinden biridir… Şimdi ise Şemdin unsuru bu olayın kararından sıyrılmak istiyor ve suçu Önderliğe yüklemeye çalışıyor. Bu, büyük bir saçmalıktır… (s.217)

Doğru mu peki bu? İnanalım mı Karayılan’a?

KESİNLİKLE HAYIR!

Gelin şimdi arşivleri karıştıralım. PKK’ye yakınlığıyla bilinen ‘Özgür Gündem’ gazetesinin ‘29 Mayıs 1993’ (Cumartesi) tarihli nüshasına (sayfa 11) bir bakalım.

Orada yer alan Abdullah Öcalan’ın KURD-HA ile gerçekleştirdiği röportajı okuyarak akla karayı seçelim:

(…) KURD HA- Bingöl eyleminin eyalet güçlerinin kendi inisiyatifleri ile gerçekleştirildiği ve çok sayıda gerillanın öldüğü belirtilmektedir. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

A.ÖCALAN- Yalnız iki arkadaşımızın şehit düştüğünü duyduk. Öyle söylendiği gibi, çok başarılı, çok yoğun yürüttükleri bir operasyon da değildir. O konuda da ileride açıklamalar yapacağız. Asker yürüyemez durumdadır. Ve kamuoyuna da şunu söylemek isterim ki, biz son derece hazırlıklıyız. Biz bütün bu operasyonları boşa çıkartacak güçteyiz. Bu konuda psikolojik savaşı geliştirmek istiyorlar. Başarılı operasyon diye bir şey yok.

Operasyon olsa bile, ülkedeki inisiyatif tamamen gerilladadır. Gerilla çok kapsamlı bir savaşı geliştirmeye hazırdır. Sadece emir bekliyorlar, talimat bekliyorlar. Bunu da en uygun biçimde yapmaya çalışacağız. ‘Sorumsuz bir grup bu eylemi yapmıştır’ gibi doğru olmayan iddialar ortaya atılmaktadır. Hemen şunu belirteyim, ‘sorumsuz bir grubun kendi başına yaptığı eylemdir’ biçiminde bir yaklaşım söz konusu değildir.

Amed alanında, gerek halka karşı gerek gerillaya karşı, ardı arkası kesilmeyen operasyonlar geliştirildi. 50’yi aşkın gerillanın şehadeti vardır. Yine binlerce tutuklama var. Onlarca köyün tahrip edilmesi ve boşaltılması söz konusudur.

Gerçekten ateşkes süreci operasyonların en çok yoğunlaştırıldığı bir dönem olmuştur. Partimizin de ortak kararı olan ateşkesi açıklarken de şunu belirtmiştik: ‘Eğer üzerimize gelirlerse misilleme hakkımızı kullanacağız’. Dolayısıyla en çok bu alan üzerinde yüklenildi. En son 13 yoldaşın şehadeti vardı ve daha önce de hemen her gün bu tip saldırılar oluyordu. Buna bir cevap hakkı olarak bu eylem düzenlenmiştir.

KURD HA- Gerek basın, gerek de devlet yetkilileri öldürülen askerlerin silahsız olduklarını belirtiyor. Bu konudaki değerlendirmeniz nedir?

A. ÖCALAN- Öyle söylendiği gibi askerler silahsız filan değildir. Kapsamlı bir operasyonu Bingöl’e dayalı olarak geliştirmek istiyorlar. Ve özellikle gerillanın oradaki gelişme yollarını kapatıp saldırılarıyla boğuntuya getirmeye çalıştıklarını biliyoruz. Gelenler öyle masum, sivil falan değil, tamamen özel savaş birlikleri olarak oluşturuluyorlar. Zaten o koşullarda bunun dışındaki askerin hareket etmesi de mümkün değil.

Öyle tedbirsiz-plansız hareket etmeleri söz konusu olsaydı, kesinlikle bunun sorumlularını çoktan cezalandırmış olurlardı. Hiçbir askeri kuralda, hele savaş alanında böyle bir durumdan bahsedilemez.

Dolayısıyla ‘silahsız askerleri vurdular’ şeklindeki iddia tamamen kamuoyunu aldatmak amacıyla ileri sürülen bir tezdir. Daha o gün çok iyi biliyoruz ki çok kapsamlı bir operasyon vardı ve bunlar operasyon birliklerindeki askerlerdi. Tabii arabayla gitmeleri, istedikleri gibi başarılı sonuç almamaları, kendilerinin bir sorunudur.

Bu askerlerin saldırı kuvveti olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Tekrar vurgulayayım: Masum asker, silahsız asker diye bir kavram ordularda da yanlıştır ve böyle bir şey de yoktur. Kamuoyunun özellikle bilmesi gereken, böyle bir durumun olmadığıdır. Eğer varsa kendilerinin suçlu olduklarını ve kamuoyunun yine bunlardan hesap sorması gerektiğini belirtmek gerekiyor.

Şimdiye kadar ısrarla ateşkesi tek taraflı çiğneyen ve sadece gerillaya yönelik değil, halka da yönelik baskılarda hiçbir yavaşlatma ve normalleştirme çabalarına girişmeme, tam tersine daha da sinsi bir biçimde yüklenme durumu vardır. Ve bu eylem imha operasyonlarına verilen bir cevaptır. Bir uyarıdır. Bir de bu yönüyle anlatmak gerekiyor…”

Yaaa işte böyleee dostlar… “Ahlaklı olmak, Karayılan gibilerin ağzına almaması gereken bir ifade maalesef…

Daha iyi ikna olmanız için aynı zaman dilimi içerisinde diğer basın kaynaklarında çıkan haberleri de aktarayım size:

Öcalan, Bingöl-Elazığ karayolundaki eylemin PKK militanları tarafından bir misilleme eylemi olarak gerçekleştirildiğini açıkladı” (Cumhuriyet gazetesi, 26 Mayıs 1993, 13. sayfa)

Bingöl olaylarının partinin onayından geçtikten sonra bir misilleme olarak gerçekleştiğini söyleyen Öcalan… açıklamasında öldürülen erlerin silahsız olmadığını öne sürdü… Öcalan, kapsamlı bir savaşı geliştirmeye hazır olduklarını belirtti” (Cumhuriyet gazetesi, 29 Mayıs 1993, 1. sayfa).

Sabah’ın Paris muhabiri Nurdan Bernard, PKK’nın yurtdışı temsilciliği ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi) Fransa temsilcisi Sait Botan ile görüştü. Görüşme şöyle: ‘-Yaptığınız baskın izole bir grubun işi mi, yoksa örgütün kararı mıdır? 

-(Cevap) Ordumuzun kararıdır. Başkanımız (Apo) ateşkesi ilan ederken basın toplantısında, TC güçleri üzerimize gelmediği sivil-savunmasız halka katliam yapmadıkça biz ateşkese sonuna kadar bağlı kalacağız, demişti. Kaldık ve eylem yapmadık. Devlet güçlerinden olumlu yaklaşım beklerken, tam tersine bu süreci kendilerine fırsat bilip daha önce yeterince giremediği alanlara her gün operasyon yaptı. 100’e yakın gerilla arkadaşımız şehit düştü. TC katliamlarına misilleme olarak, uyarı olarak yaptık. Savunma niteliğinde bir eylemdir. Saldırıyı amaçlamıyor. Bizim açımızdan ateşkes süreci devam ediyor. Bitmedi…’  (Sabah gazetesi, 27 Mayıs 1993, 17. sayfa).

Vahşi katliamı Öcalan ve Sakık üstlendiler” (Sabah gazetesi, 27 Mayıs 1993, 1. sayfa)

Bingöl’deki katliamdan sonra düzenlenen operasyonda Muş’ta yakalanan ‘Serhabun’ kod adlı PKK militanı Abdurrahman Kılıçoğlu , katliamın Abdullah Öcalan’ın emriyle… Şemdin Sakık grubu tarafından gerçekleştirildiğini itiraf etti. Kılıçoğlu ‘…Şemo, Apo ile sürekli haberleşiyor. Aralarında kopukluk yok’ dedi” (Hürriyet gazetesi, 29 Mayıs 1993, 23. sayfa).

Bingöl-Elazığ karayolunu keserek katliam yapanların Vejin grubundan olduğuna dair iddialar devlet yetkililerince kabul edilmiyor” (Hürriyet gazetesi, 26 Mayıs 1993, 27. sayfa).

Öcalan, ‘Gerek gerillaya, gerekse halkımıza karşı sürdürülen bu operasyon ve saldırılar, bize misilleme hakkı tanımıştır. Ordu birliklerimiz bu haklarını kullanmışlardır’ diye konuştu” (Milliyet gazetesi, 26 Mayıs 1993, 1. sayfa).

“…Umudunu yalana bağlamış bulunan faşist Türk devleti… bazı spekülasyonlar yaymaktan geri durmamaktadır. Özellikle Amed eyaletinin Önderlik talimatlarına uymadığı yolunda sinsice haberler yaymaya çalışmaktadır. Bu yaygaralar acizlik ürünüdür ve kesinlikle doğru değildir. Emir komuta düzenimiz tamdır. Bu konuda sorunumuz yoktur. Başkan APO, bütün partililerden de öte tüm Kürdistan halkının iradesinin bileşkesidir…” (Amed [Diyarbakır] eyalet komutanı Şemdin Sakık’ın ifadesi. Bak. “PKK’nin İlan Ettiği Ateşkes ve Yankıları”, der. A.Kadir Konuk, Zagros Yayınevi [İstanbul], 1993, s. 241).

Yeterlidir sanırım…

PKK’liler ve şefleri olan Apo; olguları hiçe saymayı, hem söylemde hem de eylemde sürekli U dönüşü yapmayı prensip haline getirdiler. Öyle ki görüldüğü üzere Bingöl eyleminden bile “pişmanlık” duyar oldular. Bingöl olayında vurulan askerlerin silah taşımadıklarını iddia etmeye; hatta bu kıyımın Şemdin Sakık ile ünlü JİTEM tetikçisi Mahmut Yıldırım (nam-ı diğer ‘Yeşil’) tarafından planlanıp yapıldığını (!) dahi savunmaya başladılar (Bak. Milliyet gazetesi, 4 Mart 1999, 16. sayfa).

Sömürge Kürdistan ülkesinin tarihini (PKK dahil) hem yazmak hem de yapmak, sadece Marxist-Leninist’lerin (bilhassa da Kürdistanlı uluslara ve halklara mensup) layığıyla üzerinden gelebileceği bir görevdir. Bu hayati vazife, “Önderliği hiçbir biçimde reddetmemek ve perspektiflerini olduğu gibi uygulamak gerekiyor” (s.352) diyen Karayılan gibi putperest kuklalara asla bırakılamaz!

PKK’nin ve yayınlarının devrimci açıdan kapsamlı bir eleştirisi aslında ayrı bir makalenin konusudur. Burada yalnızca buzdağının su üstündeki kısmını size tanıtmakla yetindim…

Faydalı olduysam kendimi mutlu sayarım. Özgür bir gelecekte buluşmak dileği ve ümidiyle hürmetler…

.............

Cevat Sabri/ DÜRÜSTLÜK ve PKK-II

4, Nisan 2012 

 

Apocular öylesine keskin ideolojik “yalpalamalar” sergiliyorlar ki, insan bazen “Yahu bu adamların hepsi mi Alzheimer hastası?!” diye sormadan edemiyor. Bir misalle bunu göstereyim:

“…PKK de yargılanabilir. Ama bunun koşulları vardır. PKK, eğer faşist diktatörlüğe ve onun hain işbirlikçilerine karşı direnmezse ya da direnmeden vazgeçerse elbette ki yargılanabilir ve yargılanmalıdır da. Kürdistan ve Türkiye halklarının devrimci-demokratik değerlerine saldırması bir yana, eğer onları canı pahasına savunmazsa yargılanabilir. Faşizme karşı amansızca yürütülmesi gereken savaşta, çok büyük hatalar yapar ve bunda da kasıtlı davranırsa yargılanabilir… Eğer halkımızı, tüm yeteneklerimizi ve insanlığımızı ortaya koyarak savunmamışsak, hele bu konuda bilinçli ve ciddi kusurlarımız olmuşsa kellelerimizin uçurulmasından çekinilmemesi gerektiğini söylüyoruz… Böylesi bir temelde halkımızın herhangi bir ferdi de PKK’yi gerektiğinde en sert biçimde eleştirebilir ve her türlü yargılama hakkını ve gücünü kendisinde bulabilir. Evet, bunu Türkiye Solu da yapabilir…”

(Bak. ABDULLAH ÖCALAN, SEÇME YAZILAR II, ZAGROS YAYINLARI [İSTANBUL], 1993 [ÜÇÜNCÜ BASKI], SAYFA 60-61).

Görünüşte güzel sözler değil mi? Lakin “büyük” şef Apo ve müritleri, bakın “daha sonra” neyi savunur hale geldiler:

“…Devletin temel ilkelerine, üniter yapısı, anayasal kurumlarına karşı değiliz. Bizim bu kurumlarla bir sorunumuz yoktur. Dikkat edin, demokrasi projemde sınır kavramı yoktur. Biz, Türkiye’nin mevcut anayasal kurumlarını ortadan kaldırmak amacında değiliz… Bizim taleplerimiz MİT müsteşarının dile getirdiği görüşlerden daha fazlası değildir…” (Öcalan’ın avukatlarıyla gerçekleştirdiği 24 Şubat 2007 tarihli görüşmenin notlarından. Bu görüşmenin ayrıntıları, Gündem-Online’ın web sitesinde ve “KIYAMET KOPMADAN…” başlığıyla yayınlamıştı. Fakat şimdi yok, silmişler. O nedenle konuyla ilgili bilgi için http://arsiv.sol.org.tr/index.php?yazino=8322 linkine göz atılabilir).

 Şimdi sormak gerekmez mi, “MİT Müsteşarı’nın sınıfı ve ideolojisi nedir” diye?

MİT Müsteşarı ile yani faşist bir devletin üst düzey gizli polis yetkilisiyle aynı siyasi fikirleri savunmak, Türkiye’nin ve Kürdistan’ın devrimci-demokratik değerlerine saldırı anlamına gelmiyor mu?

MİT Müsteşarı, Kürt ulusunun ayrı devlet kurma hakkını kayıtsız-şartsız savunabilir mi?

Türkiye’de ve Kürdistan’da gerçekleşecek proletarya liderliğindeki bir toplumsal devrime onay verebilir mi? Sempati duyabilir mi? Anti-emperyalist olabilir mi MİT Müsteşarı?!

Burjuva devletin (hem de faşist ve komprador türünün) varlığını sorun etmeden, hatta onun temel ilkelerini ve kurumlarını benimseyerek sosyalist ya da yurtsever sıfatına hak kazanılabilir mi hiç? Mümkün müdür böyle bir şey?!

Tam da dediğiniz gibi! Kesinlikle kellelerinizin uçurulması gerekiyor sizin! Yurtsever Kürdistanlılar’ın, hatta Türkiyeli emekçilerin kurtuluşu için bu da şart!

Lenin’in yolundan gidenler bu geç kalınmış vazifeyi bir gün mutlaka yerine getireceklerdir.

Not : PKK, hiçbir zaman devrimci-demokratik değerleri benimsemedi ve zaten benimseyemezdi. Sadece belli bir dönem boyunca “benimsemiş” gibi göründü (ki bu sayede birçok saf ve namuslu insanı kendine çekmeyi başardı). Fakat bunu yaparken bile aslında tutarsızdı.

4 Nisan 2012-

https://kerman80.wordpress.com/2012/04/04/durustluk-ve-pkk-ii/

..................

Cevat Sabri/ DÜRÜSTLÜK ve PKK-III

 September 6, 2012 

Abdullah Öcalan çok yalancı ve budala bir adam… Yalanlarının ve saçmalıklarının ucu-bucağı yok…

Mesela, Mahir Sayın ile gerçekleştirdiği ve “Erkeği Öldürmek” (Zelal Yayınları, İstanbul, 1998) adıyla kitaplaştırılmış olan bir röportajında, bakın neler söylüyor kendisi:

” … Bugün Sayın Zeki Müren’in cenazesi kalkıyor. Bir kısa tanım yapayım. ‘Konuyla ilgisi nereden çıktı?’ da diyebilirsiniz. Biraz düşündüm bu adamın kişiliği üzerine. Benim teorime biraz uygun düşüyor. O’nun bütün yaptığı, önemi de, farkı da diyorlar, biricikliği diyorlar ; o klasik toplum dolayısıyla erkek-aile anlayışına karşı bir devrim yaptı. Bütün önemi burada ve çok seviliyor. Sanatı da bayağı iyidir aslında… O bir devrim yaptı. Türk erkeğinin çok katı erkeksiliğine karşı kendini kadına daha çok yaklaştırdı. Ve bu demokratik bir devrim… Zeki sıradan erkek değil. Zeki’yi zaten herkes kadınsı olarak görür. Homoseksüel gibi. O da bence öyle değil. Zeki’yi öyle değerlendirmek yanlıştır, hakarettir bana göre. Ben o yönünün de öyle sanıldığı gibi olduğunu sanmıyorum… TÜRKİYE TOPLUMUNUN MÜKEMMEL BİR GENEL DEMOKRATIDIR…(s. 319)  

Pes!

Resmen deli zırvaları bunlar. Tabii, Mahir Sayın Bey de koyun kaval dinler gibi dinliyor Apo efendiyi. Hiçbir itirazı yok.

Diğer “solcu” yazar ve gazetecilerden farksız…

Dünyadaki tüm prima (birinci sınıf – C. S.) sanatçılar eşcinseldir.  Ben de primayım” (30 Mayıs 1988 tarihli Milliyet gazetesi, s. 3 ve s. 10) diyerek sapıklığıyla övünen ; mini etek, bol makyaj, apartman topuklu ayakkabılar giyip sahnelerde arz-ı endam eden (23 Eylül 2001 tarihli Milliyet gazetesi, s. 8) ; ABD’nin sadık uşaklarından olan Süleyman Demirel’in Doğru Yol Partisi’ne “Süleyman’ım Sen Teksin!” şarkısıyla seçimlerde destek veren (27 Eylül 1991 tarihli Milliyet gazetesi, s. 18) ; Türk komprador burjuvazisinin egemenlik organı olan faşist TC Devleti’nin, proleterleri, komünistleri ve Kürdistanlı yurtseverleri imha etmede kullandığı en büyük aleti niteliğindeki Türk Silahlı Kuvvetleri’ne muazzam maddi bağışlarda bulunan (www.tev.org.tr/TEV/detay/Sanat-Gunesi-Sarkilari-ile-Anilacak/20/450/0)   bir kişiydi o Zeki Müren!


Öcalan’ın devrimci (!) dediği Müren, işte böylesine dejenere bir tipti. Şarkılarında sömürüyü, ayrımcılığı, işgal ve ilhakları konu etmedi. Yedi-içti, gezdi-tozdu, taktı-takıştırdı, sürdü-sürüştürdü, güldü-eğlendi ve burjuva düzenin güçlenmesi için kesenin ağzını açtı. Yoz hayatının reklamını yapıp durdu sadece… 

Bir kez daha kahrolsun Apoizm!

6 september 2012

https://kerman80.wordpress.com/2012/09/06/durustluk-ve-pkk-iii/

......................

Cevat Sabri- DÜRÜSTLÜK ve PKK-IV

 November 24, 2012 

Apo efendinin sistemin memuru olduğu yönündeki tezim, ne bir komplo teorisidir, ne de bir spekülasyondur. Bilakis, belgelere dayanan nesnel bir gerçekliktir. ,


Bakın mesela, 23 Ağustos 2006 tarihli Özgür Gündem gazetesinin 14. sayfasında (Forum Köşesi), bizzat Öcalan bu olguyu itiraf etmiştir. İlgili pasajları aktarıyorum :

“… Herşey benim sırtımda. Nasıl bir çözüme gidecekleri konusunda henüz karar verememişler. BENİM YAŞAMAM GEREKTİĞİ ORTAYA ÇIKTI…”


“… Sorgu sürecinde biri ‘Savaşın ama adam gibi savaşın’ dedi. Ben de hak verdim. Hâlâ savaşmayı bilmiyorlar…”

 

“… Çiller karıştırdı. Faili meçhul partisine çevirdi partisini. Demirel bile bu kadından korktu… Devleti kuralsız yönetmeye çalıştı. 50 milyon doları 6 Mayıs suikasti için (1996 yılında kendisine yönelik Şam’da düzenlenen başarısız suikastten bahsediyor – C . S.) birçok yere dağıttı. Suriye Muhaberatı’na, ‘Mala Sino’ dediğimiz Viranşehir eski Belediye Başkanı ve birçok yere dağıttı. Bir bomba patlatmak içindi hepsi. SORGUDA ‘O BİZİM İŞİMİZ DEĞİLDİR. BİZ İSTESEYDİK BİR FÜZEYLE SİZİN EVİ VURABİLİRDİK’ DİYORLARDI…”

Yaa… İşte böyle dostlar… 

Deniz Gezmiş’leri, Mahir Çayan’ları, İbrahim Kaypakkaya’ları yok eden devlet, Hizbullah/ İlim örgütünün lideri Hüseyin Velioğlu’nu delik-deşik ederek ortadan kaldıran devlet, kendi başbakanını bile darağacında sallandırmaktan çekinmeyen devlet, sözde bir numaralı düşmanı olan Abdullah Öcalan’a bu şekilde yaklaşmaktadır (Başbakan Çiller ise devlet politikasının dışına çıkmıştır). O’nun yaşaması lazımdır ki, PKK “adam gibi” savaşmaya devam etsin!   

Peki o halde PKK ne işe yarar/yarıyor?’ diyeceksiniz. Haklısınız. Dilimin döndüğünce söyleyeyim, benim aziz dostlarım ve yoldaşlarım:


1)Kuzey Kürdistan’da XIX. asrın ilk yarısından beri kaynayıp duran Kürt ulusal dinamiği, PKK sayesinde, ABD liderliğindeki emperyalizmin ve onun doğrudan uzantısı olan faşist TC Devleti’nin kontrolü altındadır. Kuzey Kürdistan, PKK sayesinde hâlâ millî esaret ızdırabıyla kıvranmaktadır (Kürdistan’ın diğer bölümleri de aslında aynı vaziyettedir).

  1. Emperyalistlerin çıkarlarıyla birlikte hareket eden Türk “Serok”u Mustafa Kemal, Türkiyeli komünistleri takip, te’dip ve tenkil etmek maksadıyla  “Türkiye Komünist Fırkası”  adında paravan bir örgüt kurdurmuştu. İşte “Kürdistan İşçi Partisi” (PKK) namlı kuruluş da, Kürdistan komünistlerini takip, te’dip ve tenkil etmek amacıyla NATO tarafından yaratılmış (Ortadoğu gericiliği tarafından da kullanılan) sahte bir yurtsever/sosyalist yapıdır. Ülkücü faşistlerin katlettiğinden çok daha fazla sayıda komünist yurtsever, Kürt “Serok”u Öcalan’ın emriyle Bekaa Vadisi’nde kurşuna dizilerek imha edilmiştir (hem de “ajan” damgası vurularak). PKK, adeta bir komünist öğütme değirmenidir. PKK, Türkiye soluna da zaman zaman saldırarak devrimci kanı akıtmayı sürdürmüştür. 

 

3)TSK-PKK arasındaki muvazaalı savaş, salt Kürdistan halklarının değil, Türkiyeli emekçilerin sefaletini de artırmış, Türkiye üzerindeki emperyalist tahakküm zincirini adamakıllı sıkılaştırmıştır. “Savaş” bahanesiyle ülke kaynakları halkın çıkarları için değil, “savaş” rantı için kullanılmıştır.

  1. PKK sayesinde, NATO için “gerçek” bir tatbikat alanı yaratılmış, yeni silahlar “savaş” alanında denenmiş, silah pazarı genişlemiş ve zenginleşmiştir (Örn. Sadece Lockheed Martin adlı bir silah tekelinin bu kanlı ticaretten elde etttiği kârlar astronomik rakamlara ulaşıyor).

  1. PKK yoluyla Suriye ve İran gibi NATO denetimi altında olmayan ülkelere karşı bir akıncı/keşif gücü elde edilmiştir. PKK’ye, ABD liderliğindeki Batı emperyalizminin Ortadoğu’daki truva atı rolü verilmiştir. PKK, bölgeyi destabilize etmenin aracı haline getirilmiştir.

6) PKK eylemleri sayesinde Kürt ve Türk milliyetçiliği karşılıklı olarak azmış, iki toplum arasına nefret ve güvensizlik tohumları ekilmiştir.  

  1. Emperyalizmin işbirlikçiliğini yapan Güney Kürdistanlı güçleri (KDP ve KYB) daha fazla itaate mecbur etmek maksadıyla PKK bir koz olarak kullanılmıştır.

  1. Burjuvazi, PKK ile TSK’nın muvazaalı savaşı sayesinde işsizliğe “çare” bulmuş, üretim fazlası nüfusun hatırı sayılır bir kesiminden kurtulmuştur. “Savaş” zayiatı resmî rakamların çok üzerindedir. On binlerce insan, TSK ve PKK’nin komuta merkezinin sinsi işbirliğiyle öldürülmüş ve sakat bırakılmıştır. 

  1. Savaş” nedeniyle Türkiye metropollerine göç eden Kürdistanlı siviller, ucuz işgücü ordusunu çoğaltmışlardır. Burjuvazi bu yolla müthiş bir sermaye birikimi elde etmiştir. Emeğin değerinin düşmesinin yanısıra büyük kentlerdeki bu yığılmalar, yaygın yozlaşma ve suç oranlarındaki artışı da beraberinde getirmiş, toplumsal güven ortamını iyice zedelemiştir. Komünist Manifesto’da belirtildiği gibi tehlikeli bir sınıf olan lumpen proletarya (proletaryanın dostu olamayacak ve sosyalizmin tasfiye edeceği bir sınıf) büyümüştür.

  1. TSK’nın denetlenemeyen harcamaları, PKK ile “savaş” sayesinde daha da çoğalmış ve TSK, Türkiye Cumhuriyeti siyasetindeki ezelî ağırlığını korumayı başarabilmiştir.

  1. PKK, anti-komünist propagandayı güçlendirmiştir. Lafta ve kağıt üzerinde kalan devrimci nitelikteki açıklamalar ve semboller, PKK’nin komünist bir teşkilat olduğu illüzyonunu yaratmıştır.

    Örgütün halk düşmanı eylem anlayışı (Örn; sırf babaları korucu diye bebeklerin ve çocukların öldürülmesi) da komünistlerin ne kadar câni ve manyak olduğu (!) yönündeki egemen sınıf kökenli yaygın yargıyı pekiştirmiştir. Türkiye’deki neredeyse tüm sağcı çevrelerin akıl hocalığını yapan “Adnan Hoca” gericiliği bugün Marxizm-Leninizm’e saldırırken kitlelere sürekli PKK’yi ve onun bu tip iğrenç eylemlerini referans göstermektedir.

Yeterlidir sanırım.

Bir taşla kuş sürüsü vurulmuştur anlayacağınız…


Kürdistan halklarının ulusal bağımsızlık ve sosyalizm hayallerini sömürüp çalan iğrenç hırsızlardır Öcalan ve çetesi. Ne yazık ki Öcalan, dünyanın en büyük gerilla güçlerinden birinin tartışmasız önderidir hâlâ…

Tarih daha bitmedi. Karşı-devrimci Öcalan’ın ve hempalarının lanetle anıldığı günler gelecektir…

https://kerman80.wordpress.com/2012/11/24/durustluk-ve-pkk-iv/

........................

Cevat Sabri/ DÜRÜSTLÜK ve PKK-V

 January 17, 2013 

 

Serok” unsurunun çelişkileri saymakla bitmez. İşte onlardan biri daha :

” … – PKK’nin eski Genekurmay Başkanı Üruğ’u öldürmek gibi herhangi bir kararı oldu mu? Gazetelerde böyle haberler çıktı. Polis kaynaklı olduğu belirtilen haberlerdi bunlar. Bu işin arkasında PKK’ye yabancı, kontrgerilla veya devletin başka bir örgütü olabilir mi?          

  • (…) Açıkça belirteyim ki, bizim örgütün böyle bir suikast ile ilişkisi yoktur. İşkenceci Esat Oktay Yıldıran’ın cezalandırılmasından sonra gazeteler öldürülecek generallerin listesinden söz ettiler. Öyle general listesi falan yoktur. Biz yaparsak, yaptığımızı açıkça belirtiriz. Bu konularda bildiri çıkarırız, çıkarıyoruz da….”

  • (Bkz. “Seçme Röportajlar III”, Abdullah Öcalan, Weşanén Serxwebûn Yayınları, 1996, s. 39 – 40 [1991’de Öcalan’ın Doğu Perinçek ile yaptığı görüşmeden]. Öcalan, Yeni Asır gazetesiyle gerçekleştirdiği 1992 tarihli bir mülakatta da benzer sözler sarfetmekteydi[Bkz. A. g. k. , s. 385]). 

Oysa Öcalan, 1985 sonlarında kaleme aldırıp yayınlattığı “Kürdistan’da Suç ve Ceza” başlıklı broşürde bakın ne diyordu :

“… Evet bugün, en alçakça suçların sahibi olan cunta, PKK’yi kendi analarına ve babalarına kastedenlerin örgütü olarak lanse etmeye çalışmaktadır. PKK mensupları içinde anasını, babasını ve öz yakınlarını vuranların olduğu doğrudur, ama bunlar hangi ana-babalar ve hangi yakınlardır? Karşı-devrime çalışan, ona alet olmaya ısrarla devam eden, oğullarını ve kızlarını faşizme yem etmeye çalışan, onları ihbar eden, jandarmayla ardına düşen ana-babalara PKK’li devrimci ne yapmalıdır? Kaldı ki böyle ana-babalar sadece Kürdistan’da ve yine sadece PKK’lilerin yakınları olarak mı vardır? İnsanlık tarihinde çeşitli ülkelerde ve yine çeşitli devrim hareketlerinde yaşanmış benzer gerçeklikler yok mudur? Castro ile kardeşlerinin savaşı, yanında yer alanları ve karşısında savaşanları ile ne anlama gelmektedir? Evet, PKK açıkça ilan ediyor. O, böylelerini cezalandırmıştır ve cezalandıracaktır…”

(“Seçme Yazılar II”, Zagros Yayınevi, İstanbul, 1993, s. 68).

!!!

İşbirlikçi Kürt sivilleri yok etmede bir an bile duraksama yaşamayan Öcalan, iş TC ordusunun kurmaylarına gelince “şefkât” dolu yüreğini ortaya sermektedir!  Faşizmin basit işbirlikçilerine ölüm kusan PKK, faşist ağababalara ne hikmetse ilişmemektedir!

Çünkü esas işbirlikçiler “Ankara grubu” olarak da bilinen Öcalan ve kliğidir. Öcalan’ın şahsında Kuzey Kürdistanlı proleterlerin (Kürt, Arap, Asuri, Ermeni) sadece sınıfsal değil, millî baskıya da karşı olan özgürlük mücadeleleri dejenere ve tasfiye edilmiştir.

Hatanın az – çok mantıklı bir açıklaması vardır (hatadan hataya da fark vardır). Büyük ustaların bile teoride ve pratikte bazı yanlışları olmuştur. Fakat suçun affı yoktur/olamaz. Sınıfsal açıdan kır yoksulu ve ulusal bakımdan da Kürt asıllı bir kişi olan Öcalan, zannedildiğinin aksine İmralı süreci içerisinde değil, daha baştan itibaren ihanet etmiştir toplumsal kökenlerine. Yani O hatalı değil, suçludur!

PKK, aslında hiçbir zaman “Partiya Karkerên Kurdistan” (Kürdistan İşçi Partisi) olmadı. Bu örgüt, kurulduğu ilk günden beri istihbarat servislerinin denetimindedir. Bu yapılanma, özetle “Kürdistan Kontralar Partisi” olarak doğdu ve büyüdü (En az Öcalan kadar karanlık bir kimse olan Perinçek ise yukarıdaki konuşmada, kontrgerilla ile PKK’yi farklı mihraklarmış gibi sunmaya gayret ediyordu). 1999’a kadar da Marxist-Leninist ideolojiyi resmen kamuflaj olarak kullanmaya çalıştı…

Serok” unsurunun hem konuşmalarında, hem de yazılarında yalan, yanlış ve noksanlar aslî niteliktedir. Hakikatler ise genellikle talî planda kalır…

Avukatlarıyla yaptığı görüşmelerin birinde ne diyordu Öcalan? : 

“… Demokratik Cumhuriyeti boşuna söylemedim. Bunları ciddi söylüyorum. Ucuz ortaya konulmamış. Taktik filan da değildir. Eski yaşamınız gidecek…” (Bkz. Özgür Gündem, 23 Ağustos 2006, s. 14). Uzun yıllar boyunca “Bağımsız, birleşik, sosyalist Kürdistan” söylemleriyle muvazaalı savaş için mobilize edilen Kürdistanlı halk kitlelerine artık açık açık “yeni” dünya düzeni içinde yer almaları gerektiği bildiriliyor.

Pagan kukla Murat Karayılan da şöyle yazmış : “… Özellikle Türk devletinin Önderliğimizin geliştirdiği stratejiye ilişkin birçok endişe ve şüpheleri vardır. Yani ‘PKK bizi kandırmak istiyor’ diyorlar. Bizim için söyledikleri şudur : ‘Bağımsız devlet fikrinden vazgeçmişiz, diyorlar ama devleti yıkmak istiyorlar!’ Bu şekilde şüphe ve görüşler içinde bulunuyorlar. Önderliğin paradigmasında devlet kurma düşüncesi yoktur. Yani devlet ve iktidarı hedefleme gibi bir durumumuz bulunmuyor. Bu, açık, net ve kesindir…”

(“Bir Savaşın Anatomisi- Kürdistan’da Askerî Çizgi”, Murat Karayılan, Ekim 2011, Mezopotamya Yayınları, Neuss/Almanya, s. 460 – 461).

İşitin ey ahali! Öcalan adlı halk düşmanının sözde sosyalizm anlayışında devlet kurmak yok! Kendisi korkusuzca anlatıyor şimdi bu zırvayı :   “… Kuramda devletsiz toplum olarak düşünülen komünist topluma hiçbir aşamada ve hiçbir gerekçeyle devlet aracına başvurmadan geçiş, sosyalizmin özü ve biçimi gereğidir…”   (Bkz. “Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü”, Mezopotamya Yayınları, Neuss/Almanya, Nisan 2012, s. 394) .

Yani burjuva devlet, faşist devlet, emperyalist devlet, ordusuyla, polisiyle, zabıtasıyla, gardiyanıyla, istihbaratıyla tepenizde durmaya devam edecek ve siz bunlara dokunmadan sosyalizmi topraklarınızda yeşerteceksiniz!!! Yerseniz!

Komünizme küfürdür bu yazılanlar. Marx’la, Engels’le, Lenin’le alay etmek demektir “Serok”un ve yalakalarının “teori”leri!

Türkiye “sol”u bunları görmüyor mu? Duymuyor mu?

Darkafalılıktan mıdır, korkaklıktan mıdır, pragmatik hesaplardan mıdır, yoksa Gladio ile kurulan bağlantılardan mıdır nedir, PKK’ye karşı fazlasıyla yumuşak tavırlar gösteriyorlar.,

Eleştirirken” bile PKK’yi meşrulaştıran, hatta yücelten tutumlara da rastlamak mümkün Türkiye “sol” camiası içinde…

Kürdistanlılar, Apoizm’i tarihin çöplüğüne yollamadan kendilerini bataklıktan kurtaramazlar.

Uzun vadede PKK denen bu sahtekârlık okulu  mutlaka çökecektir…   

https://kerman80.wordpress.com/2013/01/17/durustluk-ve-pkk-v/

..........................

Cevat Sabri/ DÜRÜSTLÜK ve PKK-VI

February 8, 2013 

Gladio’nun Kürt’ü Öcalan, PKK’li militanlara yönelik  1 Mayıs 1982 tarihli konuşmasının bir yerinde   “Kitlelerimizin duyduğu güçlü güvene layık olmasını bilelim”  demişti.

(Bkz. “İlk Konuşmalar”, Abdullah Öcalan, Weşanén Serxwebûn Yayınları, 1999, s. 253).

Halbuki “Serok” efendi ve müritleri, Kürdistanlı halk kitlelerinin kendilerine duydukları  güveni defalarca suistimal etmişlerdi. İşte bir misal daha :

 Tarih : 24 Eylül 1989. Gladio’nun Türk’ü Doğu Perinçek, Kürt meslektaşı Abdullah Öcalan’la Şam’da buluşmuş ve röportaj yapmaktadır.

Sonradan kitap haline getirilecek olan (Bkz.  “Abdullah Öcalan ile Görüşme”,  Doğu Perinçek, Kaynak Yayınları, İstanbul, Ekim 1991 [Beşinci Baskı]) bu mülakatın bir yerindeki (s. 42 – 43) pasajı size aktarmak isterim :

 

  (Doğu Perinçek) : Devlet kimyasal silah kullanabilir mi? Buna karşılık politikanız nedir? Gerillayı savunma anlamında demiyorum, halk açısından.

  (Abdullah Öcalan) : Geçen yıl Hani’de dokuz yoldaşın şehit düşmesinde bu silah kullanılıyor. Cesetleri yanmış. Kürdistan’ın başka yerlerinde de kullanılma durumları var. Yaparsa ne olur? Yapabilir mi? Bir defa biz, bu silahın kullanılmasını engellemek için gerillayı yayıyoruz. Filan bölgeyi elimizde tutmak gibi bir çabamız yok. Bir bu. İkincisi buna rağmen kullanırlarsa ne yapacağız? Belki hem Türkiye, hem Kürdistan şehirlerinde kullanılmasına en iyi cevap, anladıkları dilden verilir. Kitleleri hedef alırlarsa, biz de şehirlerde büyük can kaybına yol açacak eylemlerde bulunuruz.

(D. P.) : Siz de o zaman kitleleri mi hedef alacaksınız?

(A. Ö.) : Nasıl kitleleri? Büyük üretim merkezleri olabilir. Onun dışında askeri hedefler vardır. Hem de bundan sorumlu olan burjuva partileri değil mi? Sorumlu bunlardır. Parti binalarının lokalleri var. Bir toplantısını basarız, 100 kişiyi götürürüz. Daha bunun gibi birçok eylem biçimini devreye sokmak mümkündür. Dedim ya, savaşı kurallarına göre yürütmezlerse çılgınlıkların sonu gelmez… Bizim de hazırlıklarımız var. Bir kitle katliamına girişirlerse, biz de bu tür hedeflere yöneleceğiz… Görülüyor ki çaresiz değiliz… “

(Ayrıca bkz. “Seçme Röportajlar III”, Abdullah Öcalan, Weşanén Serxwebûn Yayınları, 1996, s. 33 – 34)

 Evet. Görüldüğü üzere “Serok” şarlatanı mangalda kül bırakmıyordu!

TC ordusunun kimyasal silahlarla Kürt halkını hedef alarak gerçekleştireceği bir kitle kıyımına karşı gereken tedbirleri aldıklarını ve böyle bir durumda münasip misillemenin yapılacağını da açıkça beyan ediyordu.

Fakat on yıl sonra , başkomutan (!) Öcalan, bu söylediklerini hiç mi hiç anımsamayacaktı…

Uzun yıllar sonra, Öcalan  Roma’dayken,  gazeteci-yazar Mahmut Baksi’nin de sorularını yanıtlamıştı. 3 Ocak 1999’da Med-TV ekranlarında yayınlanan bu söyleşide Baksi, Avrupa ülkelerinin Öcalan’a barınma imkânı sağlamada çıkardığı zorluklara değinmişti.

Hemen ardından da Öcalan’a şunu sormuştu: “Başıma 600 bin, 800 bin ton bomba düşseydi de (buralara) gelmeseydim diye hiç düşündünüz mü?”. Gladio’nun Kürt’ü, Baksi’ye şöyle yanıt vermişti : “Kürdistan’a gidemezdim. Eğer gitseydim, bulunduğu yer bütün alanlarıyla, sivilleriyle birlikte kimyasal silahlarla bombalanarak yok edilecekti… Sırf o gerillayı korumak için gelmedim…”!!!

Birbirinin zıttı yönde açıklamalar ve uygulamalar yürüten bir “lider”e güven duyulur mu ey dostlar?! Kürtler’in, bu binbir suratlı sefil kişiliğin peşinden gitmeyi bırakmalarının zamanı geldi de geçmiyor mu?…

https://kerman80.wordpress.com/2013/02/08/durustluk-ve-pkk-vi/

...................

Cevat Sabri/ DÜRÜSTLÜK ve PKK-VII

 June 6, 2013 

Dara Botan’ın Doz Yayınları’ndan çıkan “Tanrıların Yaratamadığı Cehennem : Bekaa” isimli isimli eseri (İstanbul, 2012), herhalde Kürdistan Kontralar Partisi’ni (PKK’yi) tanımak için en iyi kaynaklardan biri olsa gerek.

Dara Botan’ın ağabeyleri ve ablası da, tıpkı kendisi gibi PKK’ye katılmış kişiler.

Fakat Dara, bu örgüte katıldığına bin pişman olmuş sonradan ve başından geçenleri de (gerek Avrupa’dayken ve gerekse de Bekaa’daki örgüt kampındayken) roman diliyle anlatmış bu kitapta…

Dara Botan, Apo’dan ‘Diktatör’ diye bahsediyor. İşte o kaynaktan önemli pasajlar ve PKK’nin iç yüzü :

“… Aylık aidatlarını ödüyor, düzenlenen kampanyalara güçleri oranında destek veriyorlardı. Çünkü onlar da birçok yurtsever gibi bu aidatların ve kampanyada toplanan paraların dağdaki gerillalara ve cezaevlerindeki tutuklu yakınlarına gittiğini sanıyordular. Oysa kimse bilmiyordu ki, toplanan paraların Diktatör’ün kontrolünde, kendi sefası ve lüks yaşamı için kullandığını, hatta Suriye muhaberatına ve Esat’ların çocuklarına doğum günü hediyesi (olarak) son derece lüks arabalar alınacağını…” (s. 54)

“… (Dara), Avrupa merkezinde olanların suçlular topluluğu olduğunu, partiyi bir tarikata dönüştürmeye çalışan ve tarikatın başkanı olan önderliğin, diktatörlüğe ulaşması için kendilerini bir mevkii için köle ettiklerini ve bu mevkilerini korumak için halkı katletmekten hoşlanan katiller olduğunu henüz anlamamıştı… “ (s. 169)

“… parti önderliği, partinin en eski MK üyesi olan Cuma’yı (Cemil Bayık) Avrupa Koordinatörlüğü’ne atadı. Cuma ile beraber Akademi’den Avrupa’ya Rojda da gelmişti. Tutuklanan Avrupa merkezi üyeleri yerine, yeni üyelerin atanmasıyla, avukatla beraber muhalefete geçen Ercan’dan yana olan kadroların birer birer infazlarına başlandı. Hannover ve Celle bölgesinden gelen Sinan ve eşine Sakine –Yezidî kesimindendiler- depo sorumluluğunu yürütürken tutuklanan ilk kadrolardandı.

Remzi ve Muzaffer de komitedeki sorumluluklarından dolayı tutuklanmış, onların yerine Elif, komite sorumluluğuna atanmıştı. Depoya Fikret sorumlu olarak atandı. Ercan ve avukattan yana tavır alan Sakine, Kara Ömer tarafından pusuya düşürülüp Hollanda’ya kaçırıldıktan sonra bir ormanda derisi yüzülüp benzinle yakılır. Eşi Sinan, Diktatör’den bir ‘Aferin’ alabilmek için Sakine’nin ailesine, başka biriyle zina yaptığını söyleyerek Sakine’nin alnına kara lekeyi sürdü.

Sakine’nin Hannover’deki akrabaları buna inanmamışlardı. Köln’deki Avrupa merkezinde yer alan Hayri Durmuş’un bacısı ve Şam’daki Diktatör’ün en sadık kulu olan Jiyan, Sakine’nin akrabalarını Köln derneğinde, halka açık bir seminerde teşhir edip derneğin bodrum katında onlara günlerce işkence ettirir. Mizgin’in tutuklanmaması için O’nu derhal Şam’daki evine alan Diktatör, avukata karşı Dersimliler’in üzerinde etkili olsun diye, Avrupa merkezinde Fuat’ın o zamanlar sevgilisi olan Zeynep’i (Şimel) Köln eyalet sorumluluğuna atadı.

Ayrıca Ercan ve avukatın muhalefetinin Fransa’da başarısız olması için Şam’daki evinden Şevin’i, Fransa eyalet sorumluluğuna atar. Sakine’nin yakılarak öldürülmesi üzerine araştırmalar yapan Hollanda polisi, Almanya polisinden yardım isteyerek parti derneklerine karşı baskılarını yoğunlaştırmaya başladı.

Elde edilen bulgularla Kara Ömer’in izine düşüldü. Tutuklanmadan kıl pay kurtulan Kara Ömer, Akademi’ye alınarak, oradan ülke pratiğine gönderildi. Köln Dernek Sorumluluğu’na Stuttgart bölgesinden getirilen Sait’in, dernek yönetim kurulunda olan Anuş ile gizli ilişkisi çıkınca partiden atıldı. O’nun yerine Köln sorumluluğuna Fikret atandı. Cuma’nın koordinatör yardımcılığına , Fuat (Ali Haydar Kaytan) ve Abbas (Duran Kalkan) döneminde onlara özel şoförlük yapan Veli (Orhan) alındı. Fuat tutuklu olduğu için sevgilisini Şam’daki Diktatör’e kaptırmıştı.

Diktatör de kendisine sadık kalacağını zannettiği Zeynep’in, hem Veli ile yaşadığı aşk ilişkisini ortaya çıkarmak, hem de Zeynep’i denetlemek amacıyla Fransa eyaletine atadığı Şevin’i de, Diktatör, Veli’ye kaptırmıştı. Şevin ve Zeynep’in Veli’ye olan aşkları, artık mücadele gerçekliğinden çıkıp erkek kapmaca oyununa bürünmüştü.

Bir yandan Zeynep, Şevin’i Diktatör’e ispiyonlarken, diğer yandan Şevin, Zeynep’i ispiyonluyordu. Ama sonuçta her iki sevgilisi de Diktatör’ü aldatmış, Veli ile aşk yaşıyorlardı. Bu durum, Şam’daki Diktatör’ü çılgına çevirmişti… “ (s. 199 – 201)

“… Diktatör de kadınlara karşı olan duygularında ereksiyon sorunu yaşadığı için cinsel yaşamında birçok bayan kadroya tacizde bulunarak temel iç güdüsünü tatmin etmişti…” (s. 211)

“… ‘Dara kalk! Başkan geliyor, hazır ola geç!’ cümlesi (üzerine).. herkes gibi Dara da ayağa kalktığında şişman, yağlı, koca bir gövde gördü karşısında.

Bir elinde portakalın yarısı, diğer eliyle de öteki yarısını ağzına tıka-basa dolduran ve ağzının kenarlarından akan portakal suyunu şapırdatarak bütün suratına bulaştırıp yüzünü ve akan burnunu eliyle silen, şaşı gözleriyle hükümdarlık düşüncelerine sahip olan kişiyi karşısında görünce Dara,  ‘Bu mudur parti önderliği dedikleri adam? Vay topraklar başımıza! Bu adam daha bir portakal yemesini bilmiyor, nasıl parti önderliğine seçilmiş?’ diyerek kendi kendine konuştu…” (s. 222 – 223)

“… (Mahsum Korkmaz Akademisi’nde) ‘Kimseye fazla yaklaşma. İkili ilişkilerden uzak dur. Sürekli aynı kişilerle diyaloğa girme. Kafa karıştırıcı sorular sorma. Mümkün olduğunca herşeyi kabul eder gibi görün. Burası Avrupa’da söylenilen gibi bir yer değil’. (Dara), bu notu okuduktan sonra çakmağını çıkarıp yaktı ve yanmış parçaları tuvaletin içine attı…” (s. 233)

“… Salman, Akademi yönetiminin en güvenilir ispiyoncularından biriydi ve Cemal’in (Murat Karayılan) sağ koluydu. O’nun herhangi bir koğuşa girmesi demek, o koğuşta birinin tutuklanması ve yapılan işkenceler sonucu ona dayatılan ajan senaryolarını kabul edip kurşuna dizilmesiyle sonuçlanıyordu. Hiç kimse tarafından sevilmeyen ama ispiyonlanma korkusuyla O’na sahte sevgilerini sunuyorlardı. Buna rağmen yapıdan birkaç insanın O’nun ispiyonlarından kurtulamayıp kurşuna dizildiği bilinen bir gerçekti…” (s. 235)

“… Hamit, parti saflarına Suriye devletinin gizli polis teşkilatı Muhaberat tarafında  sokulmuş ve direkt Diktatör’ü koruma görevine atanmıştı. Güney Kürtleri’nden olmasına rağmen Türkçe’yi rahatlıkla konuşabiliyor ve rolünü en iyi şekilde oynuyordu…” (s. 272)

“… Akademi yapısında soruşturmaya alınan bütün insanların işkencelerine Salman, Korkmaz ve Kahraman katılmıştı. İnsanlık dışı işkenceler, Akademi gündeminde normal bir şeymiş gibi kabul ettirilmiş ve yeni işkence yöntemleri, kurbanları seçen Diktatör’ün talimatları doğrultusunda geliştirilmişti…” (s. 279)

“… Diktatör’ün en iyi Camerlengo’su olanlar partinin en yüksek merciilerine getiriliyor ve birçoğu sonradan mücadele adı altında Avrupa yaşamına gönderiliyordu. Bir süre sonra ani bir kararla ülke pratiğine gönderilip provokatör ve tasfiyeci olarak ilan edilerek, yoldaşları tarafından kurşuna diziliyordu. Her yeni Camerlengo, giden Camerlongo’dan daha başarılı olabilmek için devrimin ilkelerinden uzaklaşıyor, yoldaşlık kavramını hiçe sayıp yoldaşının canına acımasızca kıyabiliyordu. Diktatör’ün yaratmış olduğu bu sisteme alet olanlar, kendilerinin de bir gün aynı noktaya geleceğini hiç düşünmeyip, partili yoldaşları bir bir yok etmeyi zevk haline getirmişlerdi…” (s. 280)

“… Ben, Akademi’ye gelmek için can atıyordum.. Nihayetinde buraya geldim ama şimdi buradan sağ-salim çıkmak için her gün Allah’a dua ediyorum. Ben buranın böyle bir yer olduğunu bilmiyordum. Burası parti yeri değil, adeta arkadaşını ve yoldaşını ispiyonlamak için birbiriyle yarışan insanların yeri haline gelmiş…” (s. 288)

“… ‘Orhan arkadaş! Bu unsur ajan değilim derse sen vur! Ajanım derse Korkmaz arkadaş vursun! Bilmiyorum derse de ben vurayım. Bakalım hangimiz onu daha kolay çözecek!’ demesiyle adeta kendinden geçen Korkmaz ve Küçük Orhan, bu teklifi hem kabul ettiler, hem de kahkahalarla güldüler. Baş aşağı asılı olan Dara’nın kan ve terden ıslanan saçlarını çeken Korkmaz, ‘Bak ulan adi köpek! Sana üç seçenek verdik. Bunu başka hiç kimseye vermediğimizi için kendini şanslı hissetmelisin, artık tercih senindir’ dediğinde, Dara’nın yüzüne aldığı darbelerden dolayı burnundan ve ağzından kan akıyordu. Üzüm karası gözleri yerdeki kanlara değdiğinde, Salman’ın kamçıyla hayalarına vurmasıyla acıdan gözleri yerinden çıkacak gibi olmuş, attığı çığlık mağaryı adeta zelzele gibi sallamıştı…” (s. 298)

“… Tutuklanan arkadaşların ailelerine yapmadıklarını bırakmayan düşman  güçleri, neden bu adamın (Apo’nun) ailesine dokunmadı ya da evlerine ne zaman bir baskın yapıldı, hiç duydun mu?…” (s. 308)

Yeterlidir sanırım.

Kitapta daha neler var neler.

Apo’nun örgüt içindeki sevgililerinden birinin TSK’nde görevli bir albayın kızı olduğundan (s. 84 – 85), örgütten ayrılanlardan biri olan yazar Selahattin Çelik’in (Selim Hoca) yalakalıktan hoşlanan ve kibirli tutumundan (s. 168 – 171), Mahsum Korkmaz Akademisi’nde Öcalan’ın çözümlemelerinden başka kitap bulunmadığından (s. 229 -230),

Apo’yu dinleyen militanlara hapşırmama, öksürmeme, gözlerini kapatmama, hazırol vaziyetinde soru sorulduktan sonra toplantı bitene kadar bir daha yerine oturmama vb yönde emirler verildiğinden, Apo’nun her konuşmasının kaydedildiğinden ve satır satır ezberlenip göklere çıkarıldığından (s. 238 -241),

Apo’nun oynadığı futbol maçlarında bile maç bitene kadar kimsenin oturamadığından ve sahadan ayrılamadığından (s. 242), Akademi’de militanlar kaynamış sulu patates ve kuru ekmeğe talim ederken Apo’nun kendisi için çeşit çeşit ve özel pişirilen yemekleri bolca yediğinden (ibid),

Akademi yakınlarındaki mağarada sistematik işkencelerin yapıldığından ve vücuda eritilmiş naylon damlatma işkencesinin yaygınlığından (s. 278 – 283), Haki Karer’in Antep’te kaldığı tek evi Apo’dan başka kimsenin bilmediğinden ve bu bilgiye Tekoşinciler’e de O’ndan başka kimsenin haber veremeyeceğinden (s. 307 -308) de bahsediliyor…

Kürdistan Kontralar Partisi, insanları koyunlaştırma örgütüdür.

Orada, sefil Apo kişiliğinin tanrılaştırılmasından başka bir “eğitim” yoktur esasında.

Akademi’deki her militan şunları söylemek zorunda bırakılmaktadır:

Başkan’ın son çözümlemelerinde ne denli yetersiz ve eksik olduğumu bir kez daha anladım. Başkan’ın üstün gayretine ve sarsılmaz mücadelesine karşı, O’na layık olamadığımı ben de diğer arkadaşlar gibi gördüm” (s. 245 – 246). Beyinleri teslim alınan, insanlıktan çıkarılan militanlar muvazaalı savaşın piyonları haline gelmektedirler…    

PKK’nin hakikî yüzü ve gayrı resmi tarihi  budur dostlar. 

Esas itibarıyla NATO’nun denetiminde olan ama Rus emperyalistlerinin maşası Esat rejimi tarafından da kullanılan PKK için daha söylenmesi gereken çok şey vardır.

MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun ne diyordu? :

BAKIN, ÖCALAN’I GETİREN DE BİZİZ, ASILMAMASI İÇİN EN BÜYÜK MÜCADELEYİ VEREN DE BİZİZ.. ASILMAMASINI KORKTUĞUMUZ İÇİN DEĞİL, ÜLKEMİZİN MENFAATİ İÇİN SAVUNDUK…” (“Hangi PKK?”, Fikret Bila, Ümit Yayıncılık, Ankara, 2004, s. 140).

MİT Müsteşar Yardımcısı Mikdat Alpay ise … TÜRKİYE’NİN ÇIKARLARI İÇİN APO’YU NASIL KULLANIYORSAK, KÜRTÇE’Yİ DE KULLANIRIZ…” (a. g. k. , s. 141 ; ayrıca bkz. Milliyet gazetesi, 28 Kasım 2000) şeklinde beyanat veriyordu.

Yani, Kürtler'in hem ulusal, ve hem de sınıfsal baskı altında tutulmasına devam etmek için her türlü hile ve hamle mübahtı faşist rejimin ileri gelenlerine göre. Ve elbette Apo/PKK da onlar için çok lüzumlu bir araçtı…


Şu “ülke menfaatleri/Türkiye’nin çıkarları” dediklerinden kastettikleri şey de tabii Türkiye’nin komprador burjuvazisinin menfaatleridir…

Son sözü de yalancıların piri Apo’ya bırakıp acı acı gülelim  :

” … PKK’de inşa edilen herhangi bir ulusal, siyasal, hatta herhangi bir insanî hareket de değildir. Çok radikal, insanı bütün yönleriyle sorguladığı gibi, özgürlük iradesini en yüksek tutkular, en yüksek insanî yaklaşımlarla inşa etmeye çalışılan bir insanlıktır…” (“Nasıl Yaşamalı?”, cilt II, s. 314, Weşanên Serxwebûn Yayınları, 2009)

https://kerman80.wordpress.com/2013/06/06/durustluk-ve-pkk-vii/

...........................

devrimci demokrat'ın Notu;

Cevat Sabri'nin kendine ait olan sitesinin Linkini okurlarımıza veriyoruz. Bu delikanlı yazarın hemen hemen her konuda yaptığı araştırma ve incelemeleri okuyunca? İnanıyoruz ki, bayağı bir şaşkınlığa uğrayacaksınız. Hayır, düşüncelerine katılıp katılmama noktasında değildir bu sözlerimiz,(tartışılacak şeyler vardır elbette) 'bilgi birikimi' (ki, bunlar 'emek ürünüdür') karşısında afallayacasınız demek istedik.

Yıllar önce yayınlanmış bu yazıyı şimdi buraya almamızın nedeni; aylardır hepimizin gözleri önünde açık açık 'PKK- T.C oyunları ile Kürdistan boşaltılmaya çalışılıyor; Diyarbekir, SUR, Cizre, Şırnak, İdil, Nusaybin, Silopi... yani gündem; PKK kontra faşistlerinin 'kim olduklarını' yeniden tartışmaya sunuyor.

Cevat Sabri'de, bu konudaki araştırmaları ile; bu Kürt maskeli 'GLADİO'nun maskesini düşüren önemli kaynaklarımızdan biri. Site misafirlerimizin ilgisini çekeceğini düşündük bu güzel inceleme- araştırmanın.

Ayrıca; teşekkürler, Cevat Sabri, emeğine sağlık

-devrimci demokrat-

Cevat Sabri sitesinin linki;

https://kerman80.wordpress.com/2014/03/

15 Şubat 2016-

 

Okurlarladan bir özür daha dileyelim; 3 saattir bu güzel yazıyı okunacak hale bir türlü getiremedik, sizden ve yazardan özür dileriz. Fakat, bu bizden kaynaklanana  bir hata değil, elimizde olan bir şey değil. Sitemiz; promis ve Face casus programları tarafından adete kullanılmaz duruma getirilmiş durumda -devrimci demokrat-

.................

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Kimler Online

105 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.