Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Son Yorumlar

Mazlum Doğan  gibi  halktan birçok mert kişinin ve hatta birçok namuslu komünistin PKK gibi lanet bir örgütün saflarında bulunması,  Suphi’lerinki  kadar büyük bir kusurdur....

(fotograf; Mehmet Şener, Mazlum Doğan. d.d)

 

devrimci demokrat.com; araştırmacı yazar Cevat Sabri'nin, 'Dürüstlük ve PKK' başlıklı yazılarını birinci bölümünü sitemizde yayınlamıştık. Şimdi, 2. bölümü yayınlıyoruz. Yazı karekterlerindeki bozulmalar malesef bizim elimizde değil.

Sitemiz ve bize MİT tarafından hem sürekli bloke edilmekte hemde yüzlerce virus saldırısına tabi tutulmaktadır yıllardır. Sitemizdeki 'reytigleri' bile MİT ve istihbarat örgütleri kontrol ediyor ve bozuyor... Biz, baş edemedik bu saldırılarla....

.............

Cevat Sabri/ DÜRÜSTLÜK ve PKK?
 

Kürdistan Kontralar Partisi (PKK)’nin, VII. kongresi, 20 Ocak 2000 tarihinde sonuca bağlandı. MİT ajanı “Serok” Apo’nun direktifleri (daha doğrusu yalanları ve riyâları), bu kongrede müritleri tarafından bir kez daha güncelleştirildi/sistemleştirildi. Orada belirlenen bu sözde “görev ve amaçlar”ın birinde şu belirtiliyor :

Uluslararası alanda demokratik ülkelerle ilişki ; sosyalist, ilerici-demokratik ve özgürlükçü güçlerle ittifak, her alandaki anti-faşist, çevreci, hümanist, insan hakları savunucusu çevrelerle dayanışma içinde olmak” (Bkz. “PKK Program ve Tüzüğü”, Weşanên Serxwebûn Yayınları, 2000, s. 77).

İşte şimdi de, Kürdistanlı kontraların sarf ettiği bu “dayanışma” ve “ittifak” kelimelerinin gerçek yaşamdaki karşılığını örnekleriyle göreceğiz :

OLAY 1: “25 Aralık 2004 günü Yunanistan’da, Lavrion mülteci kampında, Kongra-Gel’li 25 kişi, biri bayan, biri ölüm orucu gazisi dört Parti-Cephe taraftarına saldırdı”.

OLAY 2: “21 Temmuz 2004’te, Esenler Temel Haklar Derneği, kendine DEHAP’lıyız diyen 15-20 kişilik bir grup tarafından basıldı. İki kişi ağır şekilde dövüldü”.

OLAY 3: “8 Ocak 2005 günü Gazi, Nurtepe ve Alibeyköy’de (İstanbul)DEHAP’lılar, devrimcilere, halka saldırdılar”.

OLAY 4 : “Mayıs 2005 başında, Ankara’da, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Cebeci Kampüsü, Ortadoğu Teknik Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü’nde, Bağımsız Gençlik Hareketi’nden (BAGEH) öğrenciler, Türkiye Komünist Parti’li öğrencilere saldırdı”.

OLAY 5 : “Dicle Üniversitesi’nde 24 Kasım 2005’te, Dicle Gençlik Derneği üyelerine, 30 kadar BAGEH’li pusu kurup saldırdı. Saldırıda Gençlik Derneği üyelerinden bir gencin dudağı patlamış, gözü morarmış, kaşı açılmış ; birinin dişi kırılmış, yüzünün ve kafasının birçok yerinde ezilmeler, morluklar oluşmuştur.

Dicle Gençlik Derneği’nden öğrenciler, saldırı üzerine BAGEH ile görüşmeye gitmişler, fakat yine BAGEH’lilerin tehditleriyle karşılaşmışlardır. BAGEH’liler açıkça, ‘Diyarbakır’da Gençlik Derneği’nden kimseye çalışma yaptırmayacağız! Eğer çalışma yapmaya devam ederseniz, Gençlik Dernek’li herkesi öldürürüz!’ demişlerdir”.

OLAY 6 : “6 Aralık 2005’te BAGEH üyeleri, ellerinde demir çubuk, cop ve sopalarla, Dicle Gençlik Derneği üyelerinin yollarını keserek saldırıda bulundular”.

OLAY 7 : “1 Ocak 2006’da, Lavrion mülteci kampında PKK’liler, Parti-Cephe taraftarlarına saldırdı. PKK’lilerin, kamptaki DHKC komününün tabelasını indirip cephelileri kamptan atmak istemesi üzerine, birkaç cepheli odaya barikat kurarak direndi.

Bunun üzerine PKK’liler, önce duvarı delerek odaya girmeye çalıştılar ; ardından odaya su sıkarak içeridekileri boğmaya çalıştılar ve sonra odaya peş peşe 5 adet molotof attılar. Atılan molotoflardan iki cepheli tutuşmuş ama hemen söndürülmüştür”.

OLAY 8 : “2006 yılı başlarında, Dicle Üniversitesi’nde TKP’li bir öğrenciye dönük saldırıdan sonra YÖGEH, İstanbul’daki okullarda da ‘Yurtsever Cephe’ çalışmasına izin vermeyeceğini ilan etmiştir. YÖGEH, 22-23 Mart’ta İstanbul Üniversitesi’nde, 24 Mart günü de Avcılar Kampüsü’nde ‘Ekim Gençliği’ masalarına saldırdı”.

OLAY 9 : “1-5 Mayıs 2006 tarihleri arasında Kürt milliyetçileri tarafından Haklar ve Özgürlükler Cephesi kurumlarına ve üyelerine karşı dört ayrı saldırı gerçekleştirildi. 2 Mayıs’ta devrimcilerin faaliyet yürüttüğü İstanbul Üniversitesi Halkbilim Kulübü’ne baskın düzenlendi.

15 kişilik grup ellerinde demir sopalarla kulüpte bulunanlara saldırdı. 5 Mayıs’ta ise 1 Mayıs Mahallesi’ndeki Anadolu Temel Haklar Derneği, ‘Biji Serok Apo’ sloganlarıyla içeri giren yüzleri maskeli, ellerinde kalaslar ve silahlar bulunan 15 kişi tarafından basıldı.

Dernek üyelerinin kafasına silah dayayıp ‘vurayım mı, vurayım mı’ diyen saldırganlar, ‘bir dahakine öldürmeye geleceğiz’ tehditleriyle gittiler”.

OLAY 10: “31 Mayıs 2006’da, Diyarbakır 6. Kültür ve Sanat Festivali’nde bir konseri izlemek için giden Dicle Gençlik Derneği’nden biri kadın iki öğrenciye, DTP’li 10-15 kişilik bir grup tarafından saldırıldı”.

OLAY 11 : “Bir grup DTP’li, 8 Nisan 2007’de, saat 22.30’da Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’ndeki Anadolu Temel Haklar Derneği’ne saldırdı. Dernek çalışanlarına silah çekildi ve ateş edildi”.

OLAY 12 : “9 Mayıs 2007’de, 1 Mayıs 2007 Mahallesi’nde Temel Haklar Derneği’ne saldırıldı. Tekrar saldırmak isteyen DTP’liler, Temel Haklar Derneği çalışanlarının barikatıyla karşılaştılar”.

OLAY 13 : “İstanbul’da, 30 Ağustos 2009 tarihinde, 1 Mayıs Mahallesi Kuruluş Festivali’nde Demokratik Toplum Partisi (DTP) üyeleri Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu’nun stantlarına fiili bir saldırıda bulunmuştur”

Yeterlidir sanırım.

Bu bilgi ve değerlendirmeler, Yürüyüş Dergisi’nin 22 Kasım 2009 tarihli nüshasında yer alıyor.

Evet, PKK’nin ve yan kuruluşlarının (Örn: “Yurtsever Özgür Gençlik Hareketi” [“YÖGEH” ; ki daha evvelden “BAGEH” adı altında faaliyet yürütüyordu], “Demokratik Halk Partisi” [“DEHAP”; ki sonradan “DTP” ismini aldı, şimdi de “Barış ve Demokrasi Partisi” ismiyle sırıtıyor]…vd), devrimcilere, ilericilere, yurtseverlere yönelik olarak gerçekleştirdiği ve sadece 25 Aralık 2004 – 9 Kasım 2009 arasındaki zaman diliminin içerisinde olup bitmiş tamı tamına 27 saldırısı vardır.

PKK’nin “dayanışması ve ittifakı” işte böyle bir şeydir! PKK’nin icraatı, PKK’nin programı ile bağdaşmıyor ve bağdaşamaz. Kürdistanlı kontralar, kendilerinden bekleneceği gibi, süslü laflarla bezeli o içi boş programlarıyla sadece göz boyamaya çalışıyorlar. Hepsi bu.

Şu önemli hususu da hemen ifade edeyim: Apoistler’in terörüne uğrayan bu şahısların hiçbiri, PKK’yi benim gibi görmüyor. Bu insanların PKK’ye yönelik “eleştiri”leri, öylesine hafif, öylesine ürkek, birçok olguyla öylesine alâkasız ki!

Hatta bunların kimileri, bazen PKK’yi temize çıkarma ve yanlarına kazanma yarışına girişecek kadar bile enayileşiyorlar, mağduriyetlerini unutuyorlar! Buna rağmen Kürdistanlı kontralar, bu insanlara eziyet etmekten asla vazgeçmiyorlar!

Oportünistlerin PKK’yi sol bir örgüt gibi göstermek için harcadıkları o yavşakça çaba yüzünden, proleterlerin kafasında PKK konusunda bulanıklık meydana gelmiştir maalesef.

Dürüst (!!!) PKK, 1970’li yıllardan beri, özellikle TC polisinin ve jandarmasının yükünü bir hayli azaltmıştır.

................
Cevat Sabri/ DÜRÜSTLÜK VE PKK- IX

15 Nisan 2014-cevat sabri

Lenin ustanın hayat arkadaşı ve aynı zamanda sağlam bir Bolşevik olan Nadejda Krupskaya’yı bilirsiniz. Krupskaya, Lenin ile beraber Londra’da illegal devrimci faaliyetler içinde bulundukları sıralarda (1902 – 1903 yılları) yaşadıkları hayatı şöyle anlatıyordu :

“… örgütün parasıyla geçiniyorduk ve bu, HER KURUŞU DİKKATLİ HARCAMAMIZ GEREKTİĞİ anlamına geliyordu…” (N. Krupskaya, “Lenin’den Anılar – I”, Bibliotek Yayınları, İstanbul, Ocak 1990, Çeviren : Mehmet Şimşek, s. 65).

“… Paramız çok sınırlıydı ; çoğunlukla, yumurta ve peynir gibi yiyecekleri şarap ya da suya katık yaparak karnımızı doyuruyor ve doğru-düzgün bir yemeği ÇOK SEYREK yiyorduk…” (a. g. k. , s. 91).

Bu durum, sonraki dönemlerde de devam etmişti. Mesela 1916 sonbaharı ve 1917 başlarındaki vaziyetleri şuydu : “… O sıralar, günlük harcamalarımızı son derece kısmıştık, İlyiç para kazanabileceği bir iş bulmak için büyük çaba harcıyordu…” (N. Krupskaya, “Lenin’den Anılar – II”, Bibliotek Yayınları, İstanbul, Şubat 1990, Çev. : M. Şimşek, s. 140).

Aslında Lenin ve Krupskaya’nın çektiği bu yoksulluktan çok daha fazlasını yaşayan, neyle ekmek alamayacağını bile bilemeyen, evet, düpedüz açlık çeken komünistler de olmuştu (N. Krupskaya, “İşte Lenin!”, İnter Yayınları, İstanbul, 1995, Çeviren : İsmail Yarkın, s. 25). Lenin usta ve eşi, evlerindeki mutfaklarını yoldaşlarıyla paylaşmak zorunda kalmışlardı (a. g. k. , s. 54).

Şanlı Ekim Devrimi’nin liderleri, yeryüzünün altıda birine denk düşen kocaman bir coğrafyada muzaffer olmayı başaran komünistler, işte böyle koşullarda mücadele etmişlerdi.

Bir komünist, yoldaşlarına ve halkına ihaneti hiçbir zaman aklının ucundan bile geçirmez. Onlara karşı hep dürüsttür. Düşmanının karşısında ise daima başı diktir.

Peki “komünist” ve “yurtsever” kamuflajı takan o meşhur ajan-provokatör Abdullah Öcalan için bunları söyleyebilir miyiz? Tabii ki söyleyemeyiz ve söylememeliyiz! Çünkü O, kara cahillerin, lumpenlerin ve bilhassa da Kürdistan’daki komprador burjuvazinin sevgilisidir. Çünkü O ve çetesi, Kürt fukara halkından toplanan paraları cebe indirmişlerdir. Bu paraları, şahsî keyifleri için ve müsrifçe harcamışlardır.

İnanmıyor musunuz hâlâ? Öyleyse çok ayıp ediyorsunuz!

Serok”, Fatih Altaylı ile yaptığı bir röportajda, mâlî açıdan ne kadar iyi durumda olduğunu altını çizerek vurgulamaya çalışmıştı. Hatta bir ara, TC Devleti’nin başbakanlarından Tansu Çiller’i ve eşini kastederek:

“… Gelsin BİR ÇUVAL PARAYI –onlar çok seviyorlarmış- kendisiyle kocasına ben vereyim.. Vallahi veririm!…” demişti (“Bkz. : A. Öcalan, “Kürt – Türk İlişkileri Üzerine Barış ve Demokrasi Konuşmaları 1988 – 1999”, derleyen : Zeki Akıl, Aram Yayınları, s. 107 ; bu mülakat, Ocak 1997 tarihli “Özgür Halk” dergisinde de yayınlanmıştır).

Ulusal ve sınıfsal özgürlükten halen uzak bir konumda bulunan Kürdistanlı işçilerin ve emekçilerin (ki Kürtler, sömürge Kürdistan ülkesinin tüm parçalarında, hem millî ve hem de sınıfsal baskıyı yaşayan tek ulustur [tabii bu, Kürtler’i Kürdistan’da veya başka bir yerde yaşayan diğer ulus ve halklardan asla daha imtiyazlı kılmaz]) önderi olma (!) iddiasındaki “Serok”, kimin parasını kime vermekteydi?!

Kontr-gerilla Öcalan’ın diğer konuşmalarına da bir bakalım:

“… (Lenin) kendisini bile besleyemiyormuş… İnsan tüccarlarının elinden kendimi yaşattım, HALEN DE ÖYLE. Devlet tüccarlarının eline iş yapmaya ve sizi büyütmeye çalışıyorum…” (3 Temmuz 1998 ; bkz. : “Özgür Yaşamla Diyaloglar”, Çetin Yayınları, İstanbul, Ekim 2002, Derleyen : Nesrin Esen, s. 253).

“… Dünyadaki en büyük hareketi yönetiyorum. Lenin 15 kişiyle toplantı yapıyor, ben 10 bin kişiyle konuşuyorum…” (5 Mayıs 1998 ; a. g. k. , s. 214).

“… Ben kendimi de beğenmiyorum, kimse bizi beğensin diye bir derdimiz de yok…” (15 Mayıs 1998 ; a. g. k. , s. 220).

Zannederim kâfidir.

Bir yandan dürüstlük ve namus timsali Lenin yoldaşla aşık atmaya kalkan ama öte yandan da mütevazi görünmeye (!) gayret eden “Serok!” İnsan tüccarlarının elinden beslenip durduğunu itiraf ettiği ve çuvalla parayı sağa-sola harcamaktan çekinmediği halde “Sosyalizmde ısrar, insan olmakta ısrardır” (Aram Yayınları, 1999) diye şatafatlı isimlerle kendi adına kitap çıkarttıran “Serok!” Hem PKK’nin yönlendirdiği hareketin en büyük anti-emperyalizm olduğunu söyleyen (Örn. : “Oligarşik Cumhuriyet Gerçeği”, Mem Yayınları, 2001, İstanbul, s. 27) ve hem de “ABD çıkarlarına hiçbir zaman saldırmadık” diyerek övünen (“Milliyetçilik Çıkmazı”, Boran Yayınları, İstanbul, 2001, s. 321) “Serok!”

........................

Cevat sabri/ DÜRÜSTLÜK VE PKK- X

Posted on April 20, 2014

Cehalet ve riyânın cisimleşmiş hali olan “Serok”, “Kutsallık ve Lanetin Simgesi Urfa” (Mem Yayınları, İstanbul, 2001) isimli “kitapçığında”, şöyle diyor (s. 75):

“… Yine Hz. İbrahim ile başlayan İbrani kabileleriyle diğer Semitik kabileler arasındaki çatışma, günümüzde Arap – İsrail çatışması biçimide sürmektedir. Taraflar bir türlü barışamıyorlar. Bunun nedeni, Hz. İbrahim’in dininden, onun özünden uzak kalmalarıdır…”

Serok”, İbrahimî dinlerin özünün, egemen ve sömürücü sınıfların çıkarlarıyla bağdaşmadığını iddia ediyor (s. 82). Laik ve demokratik cumhuriyet ilkelerinin ancak bu özle işlerlik kazanacağını belirtiyor (s. 74). Çağın en derin bilimsel düşünce ve felsefesini öğrenmenin, özgür davranmanın, gerçek İbrahimî dinin ifadesi olduğunu da ekliyor (s. 84).

Baştan aşağı kocaman bir safsatadır bu!

Ne demektir “İbrahimî dinlerin özü”? “Öz” de neyin nesiymiş? Din ile bilim, din ile insan hak ve özgürlükleri (burjuva anlamıyla ele alınsa dahi) nasıl bağdaşır, nasıl birbirine referans olabilirler?!

Arap – İsrail çatışmaları İbrahimî dine sadık kalınarak çözümlenebilirse (?!) o halde “Hz” İbrahim ile diğer Semitik kabileler arasında neden çatışmalar oldu? Yoksa “Hz” İbrahim de mi bu “öz”e sadık kalmadı?!

Kendi içinde bile çelişkili bir metin! Kürtler’i sınıfsal ve millî kurtuluştan uzak tutmak, böylece kafalarını karıştırıp onları oyalamak için düşünülmüş nice aptalca hileden biri!

İbrahimî dinleri de tanıyalım biraz isterseniz. Bilhassa da bu dinlerin ana kaynağına (Tevrat’a) bakarak :

“…Yeryüzünde soyları tükenmesin diye, yanına temiz sayılan hayvanlardan erkek ve dişi olmak üzere yedişer çift, kirli sayılan hayvanlardan birer çift, kuşlardan yedişer çift al…” (Tekvin [Yaratılış], 7/2-3)

“… Tanrı’nın Nuh’a buyurduğu gibi temiz ve kirli sayılan her tür hayvan, kuş ve sürüngenden erkek ve dişi olmak üzere birer çift Nuh’a gelip gemiye bindiler…” (Tekvin, 7/8-9).
Nuh’un Tanrı’sının hafızası bir hayli zayıf, görüldüğü üzere. Gemiye hangi hayvanlardan ve ne kadar alıncağını anımsayamıyor, farklı farklı konuşuyor.

…“… Sodom’un her mahallesinden genç – yaşlı bütün erkekler, evi sardı. Lut’a seslenerek ‘Bu gece sana gelen adamlar nerede?’ diye sordular. ‘Getir onları da yatalım’. Lut, dışarı çıktı, arkasından kapıyı kapadı. ‘Kardeşler, lütfen bu kötülüğü yapmayın’ dedi. ‘Erkek yüzü görmemiş iki kızım var. Size onları getireyim, NE İSTERSENİZ YAPIN. Yeter ki, bu adamlara dokunmayın. Çünkü onlar konuğumdur, çatımın altına geldiler’…” (Tekvin, 19/4-8).

Misafirperverliğin (!) ve kadın haklarına saygının (!) bu kadarı da fazla değil mi? Evindeki adamların ırzına geçilmemesi için kendi kızlarını peşkeş çekmeye çalışan (hem de azgın homoseksüellere!) bir baba imiş Lut! “Durun durun! Kızlarıma tecavüz edin! Erkeklere değil!” diyor adeta.

Bu anlayışı, günümüzde hiçbir akıllı ve vicdanlı insan benimseyemez, asla da saygı duyamaz.

............

“…RAB, Sodom ve Gomora’nın üzerine gökten ateşli kükürt yağdırdı. Bu kentleri, bütün ovayı, oradaki insanların hepsini ve bütün bitkileri yok etti. Ancak Lut’un peşi sıra gelen karısı dönüp geriye bakınca tuz kesildi…” (Tekvin, 19/24-26).

Çocukları, bebekleri, hayvanları ve bitkileri de öldüren bir Tanrı bu. Homoseksüel sapıkların cezasını onlara da tattıran soykırımcı bir RAB var karşımızda. Öyle bir dehşet estirmiş ki, Lut’un karısı o vahşete bakmaya kalkışınca tuz olmuş!

Aslında şansı varmış! Ya karabiber olsaydı! Tanrı Lut’un karısına (adı-sanı ne bilinmiyor) “merhamet” etmiş!

“… Annesine ya da babasına lanet eden herkes kesinlikle öldürülecektir. Annesine ya da babasına lanet ettiği için ölümü hak etmiştir…” (Levililer, 20/9).

Lut’un kızlarının lanet etmeye bile hakları yok demek ki! Lut, dünyalar tatlısı bir baba olsaydı bile, sırf O’na lanet etti diye nasıl olur da evladının öldürülmesi gerektiği düşünülebilir?! Böyle düşünen bir insanı (bugün) acilen tımarhaneye kapatmak gerekmez mi?

......

“… Köleleriniz, cariyeleriniz, çevrenizdeki (kavimlerden) olmalı… Yaşamları boyunca size kölelik edecekler. Ancak bir İsrailli kardeşine efendilik etmeyecek, sert davranmayacaksın…” (Levililer, 25/44-46).


“… Yabancıya haksızlık ve baskı yapmayacaksınız. Çünkü siz de Mısır’da yabancıydınız…” (Mısır’dan Çıkış, 22/21).

Gelin de çıkın işin içinden! Yabancılara haksızlık etmeden ve baskı yapmadan nasıl olur da onlardan köle ve cariye sahibi olunur? Eh, bu da RAB’bin (!) gizemi olsa gerek!

........

“… Siz (İsrailliler), Tanrı’nız RAB için kutsal bir halksınız. Tanrı’nız RAB, öz halkı olmanız için yeryüzündeki bütün halkların arasından sizi seçti…” (Yasanın Tekrarı, 7/6).

“… Şunu anlayın ki, Tanrı’nız RAB’bin bu verimli toprakları mülk edinesiniz diye size vermesinin nedeni doğruluğunuz değildir. Çünkü siz (İsrailliler), dik başlı bir halksınız…” (Yasanın Tekrarı, 9/6).

RAB, bazen tıpkı gerici bir siyonist gibi Yahudiler’i çılgınca yüceltiyor ve bazen de tıpkı Naziler gibi Yahudiler’i aşağılıyor. Fakat her halükârda çok çirkin, kabul edilemez şeyler söylüyor.

...........

Bu psikopat RAB, tek midir yoksa çoğul mudur, o da belli değildir. Yeşaya 44’e göre, tek Tanrı O’dur.

Lakin, Yaratılış 1/26’da ise “tek Tanrı olan” RAB, şöyle sesleniyor : “… Tanrı, ‘insanı kendi suretimizde benzer yaratalım’ dedi”.

“… Çünkü ben, Tanrı’n RAB, kıskanç bir Tanrı’yım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım…” (Mısır’dan Çıkış, 20/5).

“… Musa şöyle dedi : ‘İsrail’in Tanrı’sı RAB diyor ki, herkes kılıcını kuşansın. Ordugâhta kapı kapı dolaşarak KARDEŞİNİ, KOMŞUSUNU, YAKININI ÖLDÜRSÜN’. Levililer, Musa’nın buyruğunu yerine getirdiler. O gün halktan 3000’e yakın adam öldürüldü. Musa, ‘Bugün kendinizi RAB’be adamış oldunuz’ dedi. ’Herkes, öz oğluna, öz kardeşine düşman kesildiği için bugün RAB sizi kutsadı’…” (Mısır’dan Çıkış, 32/27-29).

“… İsrailliler çöldeyken Şabat Günü (Yahudilik’te dinlenme ve tapınma günüdür. Cuma günbatımından Cumartesi günbatımına kadar sürer) odun toplayan birini buldular.. RAB, Musa’ya ‘O adam öldürülmeli..’ dedi. Böylece topluluk, adamı ordugâhın dışına çıkardı. RAB’bin Musa’ya buyurduğu gibi, onu taşlayarak öldürdüler…” (Çölde Sayım, 15/32-36).

“… Her şeye egemen RAB diyor ki, ‘İsrailliler’e yaptıkları kötülüklerden ötürü Amalekliler’i cezalandıracağım. Çünkü Mısır’dan çıkan İsrailliler’e karşı koydular. Şimdi git, Amalekliler’e saldır. Onlara ait her şeyi tümüyle yok et, hiçbir şeyi esirgeme. Kadın-erkek, çoluk-çocuk, öküz, koyun, deve, eşek hepsini öldür’…“ (I. Samuel, 15/2-3).

“… Köle salt sözle terbiye edilemez, çünkü anlasa da kulak asmaz…” (Süleyman’ın Özdeyişleri, 29/19).

RAB’bin sadistliğini ve câniliğini kelimelerle anlatmak imkânsız.

“Seçkin” ilan ettiği Yahudiler’i bile birbirine öldürten, oğulu babaya, ağabeyi kardeşe düşman etmekten çekinmeyen, buyruklarına en ufak bir bir itaatsizlikte dahi en gaddar terörü uygulayan, toplu katliam üstadı, köleci ve sömürücü bir Tanrı’dan söz ediyoruz.

Aslında bu RAB, ilkçağdaki İsrailliler’in köleci hâkim sınıflarının kod adıdır. “İbrahimî dinlerin özü”nü, onlar yarattılar. Temelde her tür demokrasinin amansız düşmanı olan emperyalistler ve işbirlikçileri (mesela “Serok”) ise bu “öz”ü modernize ettiler. Günümüzde de emekçi halkların canına, malına ve namusuna saldırırlarken de bu “öz”den ziyadesiyle yararlanıyorlar.

Devam edelim:

Matta İncili’nde, (8/1-4), “Hz” İsa, sadece bir dokunuşuyla cüzzamlı bir hastayı iyileştiriyor! Bilimsel açıdan bakarsak -ki tabii ki öyle bakmalıyız- bu, resmen deli zırvasıdır. Cüzzam gibi ölümcül bir hastalığa yakalanmış bir insan, sadece bir parmak temasıyla nasıl olur da düzelir?!

Mucize saçmalığını bilim reddediyor. Markos’ta (8/6-10) ise İsa’nın, sadece 7 adet ekmek ve birkaç küçük balıkla yaklaşık 4000 kişiyi doyurduğu yazıyor! (Hatta arta kalan parçalardan 7 küfe de dolmuş!).

Gülmemek mümkün müdür bu safsatalara?.....

“… Kutsal Yasa’yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim…” (Matta, 5/17).
“… Tanrı, ‘Yeni bir antlaşma’ demekle ilkini eskimiş saymıştır. Eskiyip köhneleşense çok geçmeden yok olur…” (İbraniler, 8/13).

Hristiyanlığın RAB’bi de, Tevrat’ınki gibi! Kocaman bir çelişki yumağı!

İyi yürekli (!) İsa, bakın daha neler yumurtlamış :

“… Efendisinin isteğini bilip de hazırlık yapmayan, onun isteğini yerine getirmeyen köle çok dayak yiyecek. Oysa bilmeden dayağı hak eden davranışlarda bulunan, az sayıda dayak yiyecek…” (Luka, 12/47-48).

“… Ey köleler, dünyadaki efendilerinizin her sözünü dinleyin. Bunu, yalnız insanları hoşnut etmek isteyenler gibi göze hoş görünen hizmetle değil, saf yürekle, RAB korkusuyla yapın…” (Koloseliler, 3/22).

“… Kadının öğretmesine, erkeğe egemen olmasına izin vermiyorum, sakin olsun. Çünkü önce Adem, sonra Havva yaratıldı. Aldatılan da Adem değildi, kadın aldatılıp suç işledi…” (Timoteos [Birinci Mektup], 2/12-14).

Kadınları ikinci sınıf insan gören, köleliğin devamından yana bir kişi bu İsa.

Hz” İsa’nın soyağacı hakkında bile bir netlik yok, bu da tezatlı mevzulardan (Bakın : Matta – 1. bap ile Luka, 3/23-38 arası).

.............

Biraz daha devam edelim. Muhammed’e gelelim :

Araf 54’te “Yaratmak Allah’a mahsustur” ve Zümer 62’de “Allah her şeyin yaratıcısıdır” diye belirtilir. Ama Mü’minûn 14’te “Allah, yaratanların en güzelidir” denilir!

Allah (!) bir midir, yoksa birkaç tane midir? Muhammed’in ve dostlarının bilim dışı düşünen kafasından bu soruya bile kesin bir cevap çıkamaz. Yani İslam da çelişkilerle dolu bir dindir.

..............

İslam’da da kölelik ve dayak mevcuttur :

http://hadis.ihya.org/buhari/hadisler.php?t2=ara&ara=cariye+kam%E7%FD+zina&yer=hadis.

............

İslam’da da mucize (!) vardır. Mesela Muhammed, parmaklarından sular fışkırtarak bir hadise göre (Enes’ten rivayet olunmuş) 300, bir başka hadise göre (Câbir’den rivayet olunmuş) de 1500 kişilik bir kalabalığın susuzluğunu giderir ve abdest de aldırır (Bkz. “Kutsal Kitapların Kaynakları – 3”, Turan Dursun, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2000, s. 93).

.............

İslam göre erkekler kadınlardan akılda, diyette (kurtulmalıkta), mirasta, evlilikte, boşanmada, imamlıkta, ganimette, şahitlikte ve devlet yönetiminde üstün kılınmışlardır

(Fahruddin Râzi’den aktaran : Turan Dursun, “Din Bu – 3”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008, s. 62 – 65 ; rastgele bir hadis seçip bir fikir edinmenizi istiyorum, herhalde yardımı dokunacaktır size : http://hadis.ihya.org/buhari/hadisler.php?t2=ara&ara=erke%F0in+g%FCc%FC&yer=hadis [209 numaralı olan]). Yani tıpkı Hristiyanlık ve tıpkı Yahudilik gibi İslam da, kadın – erkek eşitliğini kabul etmez.

.............

İslam’da cihad uygulaması bulunur. Müslümanlar, “kâfir” ve “münafık” ilan edilen herkese karşı savaşa koşturulurlar. Eğer güzellikle teslim olup ikinci sınıf insan olarak yaşamayı (cizye denen ağır vergiyi vererek hayatlarını “kurtarmayı”) kabul etmezlerse onları katliam beklemektedir. Çünkü İslam’ın Tanrı’sının, zorla ele geçirilen yerlerde uygulanan hukuku kılıçtan geçirme, talan ve köleleştirmedir

(Bkz. : “Fatih ve Fetih”, Erdoğan Aydın, Doruk Yayınları, Ankara, 1997, s. 127). Maide 33’te dendiği gibi :

Allah ve resûlüyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası, ya boyunları vurularak öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin-ayaklarının çapraz kesilmeleri ya da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada çekecekleri rezilliktir. Ahirette ise onlara daha büyük azap hazırlanmıştır”.

Muhammed’in Tanrı’sı da, en az Musa’nın ve İsa’nın Tanrı’sı kadar acımasız ve insafsızdır.

.......

Yeterli olsa gerek.

Binbir çeşit saçmalık taşıyan, insanları birbirinden ayırıp düşman etmek için elinden gelen her gayreti gösteren İbrahimî dinlerin özü budur dostlar.

Ya diğer dinler? Onlar da akıl ve vicdan köreltiyor. Onlar da yanlış ve zararlı. Onlar da insanları evcil hayvanlar haline getirmeye çalışıyorlar.

Mesela Budizm, köleliği kabul etmiyor, fakat sömürünün başka biçimlerini benimsiyor (Nazmiye Togan’a ait olan ve “Peygamberin Çağında Orta Asya” isimli bir kitapta şu bilgi verilmektedir :

Çinli Budist rahip Hüen-Çang, MS 629 yılından başlayarak 17 yıllık bir geziye çıktı. Doğu Türkistan’daki Qomul kentine yaptığı ziyaret sırasında yetkilliler tarafından büyük bir hürmetle karşılandı ve misafir edildi.

Hüen-Çang, buradan ayırılırken hükümdardan yüz okka altın, otuz bin gümüş para, 500 parça atlas ve ipek tutarında hediye aldı”

[Bkz. Turan Dursun, “Kutsal Kitapların Kaynakları – 2”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2000, s. 144 – 145. Buddha’nın Tanrı inancına yer vermediği de söylenir ama bu yanlıştır, a. g. k. , s. 150 – 152]).
Serok”un yalancılığı ve budalalığı şimdi daha da iyi anlaşılıyor.

…………………………………………………………………

Yararlanılan başlıca kaynak : “Kutsal Kitap”, Kitab-ı Mukaddes Şirketi ve Yeni Yaşam Yayınları, İstanbul, 2001 yılı.

.......................

DÜRÜSTLÜK VE PKK -XI

Posted on May 18, 201

Dağıtımı, bir dönem TC Devleti’nin polisi tarafından yapılan ve Türk kökenli eski bir PKK mensubunun örgüt içinde yaşadığı derin düş kırıklığını anlatan bir kitaptan (“Devrimciliğimin Anatomisi ve Tanrımız Apo”, Can Deniz, Ankara, 1996) küçük bir alıntı yapmak istiyorum :

“… Apo’nun konuşma yapacağı günlerde, derslere ara veriyor, Türkçe ve Kürtçe grubu olarak ‘okul’ denen yerde toplanıyorduk. Bir-iki kamera önceden düzen alıyor, 500’ü aşkın sayımızla, hazırolda başkanı bekliyorduk. Karşımıza geçip saatlerce konuşuyordu. Bizleri yerden yere vuruyor, sağa-sola tehditler savuruyor, verilen kayıpları değerlendirip suçluları ilan ediyordu. Eleştirmediği tek kişi kendisiydi. Kendisini övdükçe övüyor, öyle ki göze batan el-kol hareketleri ve mimikleriyle ‘her şeyin yaratıcısı benim’ diyerek konuşmasını bitiriyordu… “ (s. 53)

Çok doğrudur bu pasajda geçenler (aslında bu kitabın içinde yer alan bir çok doğru daha vardır). Kibir ölçen bir alet icat edilse, bu Apo namlı halk düşmanı muhtemelen ilk sırada gelirdi.

Mesela, Abdullah Öcalan’ın Mahir Sayın ile yaptığı röportaja (“Erkeği Öldürmek”, Zelal Yayınları, Mart 1998, İstanbul) şöyle bir bakalım ve Can Deniz haklı mı değil mi, bir karar verelim :

“… Ben müthiş bir pratikçiyim, inanılmaz bir pratikçiyim…” (a.g.k. , s. 186)

“… Çok iyi bir teorisyenim, çok iyi bir siyasal çizgi uygulayıcısıyım…” (a. g. k. , s. 311)

“… Cinselliği benim kadar çözemezsiniz, kadını benim kadar değerlendiremezsiniz…” (a. g. k. , s. 321)

“… benim kadar insanla ilgilenen yok…” (a. g. k. , s. 327)

“… yüz tanenizi cebimden çıkarabilirim.. cinsellik açısından çok çok güçlüyüm…” (a. g. k. , s. 329)

“… Bu savaşı ben vermeseydim PKK olmazdı…” (a. g. k. , s. 332)

“… Herkes inanır ki, ben sözümün sahibiyim ve bunu çok kez kanıtlamışım da. Ama sizler bitiksiniz…” (a. g. k. , s. 349)

“… Düzen, hemen hepinizi yalancı yapmıştır. Sözü size söyletiyor ama pratiğini asla gerçekleştirmiyor. Benim farkım biraz şuydu : Hem söyler, hem yaparım. Alışmışım…” (a. g. k. , s. 350)

Yeterlidir, değil mi?

Apo, bir yandan da “… Önderliğin diğer bir özelliği de çok mütevaziliktir. Acaba adam olabilir miyim? Ve halen de öyleyim. Bunu kendi içimde de uyguluyorum…” diyordu Mahir Sayın’a (a. g. k. , s. 173). Mütevazi biçimde (!!!) kendini ilahlaştırıyordu yani “Önder” Apo…

-Kürdistan ülkesinin bağımsızlığı için ve ayrıca sosyalizmin iktidarı için iyi olacağını zannederek PKK’ye katılan insanların birçoğu sonradan bu örgütten kaçtı (kaçmayanlar ve kaçamayanlar, Apo tarafından tasfiye edildiler).

Apo’nun ve ortaklarının örgüt içinde dizayn ettikleri insanlık dışı sistem, örgütteki insanların neredeyse hepsini politik açıdan mutasyona uğrattı.

Bazıları politikadan o kadar soğudu ki, siyasetle ilgisini tamamen kesti. Bazıları ise tepki olarak resmen birer karşı-devrimci haline geldiler (Can Deniz de bunlardandı).

Kürdistan’ı ilhak eden faşistler (özellikle de Türk faşistleri) ve tabii ki emperyalist ağababaları (özellikle de ABD), Apo ve yakın çevresindeki müritleri sayesinde sınıfsal ve millî Kürt muhalefetini kontrol altına aldılar, onu destabilize ettiler ve dahası hem askerî, hem de ekonomik açıdan büyük kazançlar sağladılar.

(elbette bu durum, Apo gibi ajan-provokatörlerin her zaman ve her yerde başarılı olacaklarını ispatlamaz).

TC polisi ve istihbarat birimleri de, Apo ve PKK aleyhindeki yayınlarla ekstra bir kazanç sağladılar, sağlıyorlar. Bu yayınlara tam anlamıyla inananlar, Kürdistan yurtseverliğinden, sosyalizmden, silahlı mücadeleden, hatta bir bütün olarak siyasetten uzak durma eğilimi içine giriyorlar.

Böylece sistem için bir tehdit olmaktan kesin olarak çıkıyorlar. İnanmayanlar ise örgüte katılıyorlar ya da en azından örgütü bir biçimde destekliyorlar ve böylece muvazaalı savaşın bir parçası haline geliyorlar. Kürdistanlı emekçilerin üzerindeki millî ve sınıfsal zulüm böylece sürüp gidiyor.

....................

DÜRÜSTLÜK VE PKK -XII

Posted on October 24, 2015-cevatsabri

PKK’lilerin/Apocular’ın, AKP Hükümeti hakkındaki düşünceleri ve tavırları da onların karşı-devrimciliklerini bir kez daha ispatlıyor. Kendi yayın organları olan Serxwebûn Dergisi’nden (Temmuz 2010) bazı pasajlar aktarayım önce :

“… 10 yıldır toplum, AKP’nin sorunları çözeceği, Türkiye’yi demokratikleştireceği umudu ve beklentisi içinde bulunuyor. Oysa ortada böyle bir güç yok, böyle bir varlık kesinlikle yok… Sabırla yürütülen barışçıl-demokratik siyasî çözüm çabaları, AKP’nin gerçek yüzünü, hedeflerini, karakterini açığa çıkardı.

Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürt halkı, bu konuda net bir sonuca ulaşmış durumdadır… Biz şu konuda artık netleştik : AKP, bir çözüm gücü değildir. AKP, baştan sona bir ikiyüzlülüktür, hiledir, oyundur, bir çıkar topluluğudur. Büyük bir demagojiyle, yalanla, hileyle bu çıkar çizgisini hayata geçiriyor…

AKP bir çözüm hareketi değil, bir tasfiye hareketidir… Aslında eğer şimdi yaşanan ağır çatışmalı süreç ortaya çıkmışsa, bu kadar kan dökülüyor, acı çekiliyorsa, herkes iyi bilmeli ve hiç tereddütsüz kabul edilmeli ki, bu duruma gelinmesi AKP yüzünden, AKP’nin izlediği politikalardan dolayı oldu.

Bu sürecin ortaya çıkmasından tek sorumlu AKP’dir… Buradan baktığımızda AKP gerçeğinin ne büyük bir hile, oyun olduğu, demokrasi hareketi ve sorunların demokratik çözümünün önünde ne kadar engel teşkil ettiği ve tehlike oluşturduğu açığa çıkıyor…

AKP’nin bu kadar sahtekâr, hilekâr olması, gerçek yüzünü maskeleyebilmesi, böyle uzun vadeli ayakta kalabilmesi kesinlikle küresel sermaye sisteminin verdiği destekle olmuştur… Cumhuriyet tarihinin gelmiş-geçmiş en dışa bağımlı, en Amerikancı hükümeti AKP hükümetidir… Onlar (ABD-AKP).. yeni bir Kürt soykırım rejimini Türkiye’de örgütlemek için çalışmışlardır…”

Bu satırlarda anlatılanların çoğu doğrudur (Kürdistan’da [Kuzey’i dahil] hâlâ hüküm süren kanlı ve soykırımcı ilhak politikalarından tüm emperyalistleri, Ortadoğu gericiliğini ve tüm TC Devleti’ni değil de sadece AKP’yi/ABD’yi sorumlu tutmak, tabii ki savunduğumuz Marxist-Leninist ideoloji ile bağdaştırılabilir bir husus değildir.

AKP’nin ya da bir başka burjuva partisinin Kürt ulusunun millî bağımsızlığını kazanmasında ve Kürt emekçilerin sınıfsal kurtuluş sorununda çözüm gücü olacağını beklemek de anti-Leninist bir yaklaşımdır vb). Fakat biz komünistler, bu genel doğrularla yetinmemeliyiz.

Özellikle Kürt halkının azılı ve sinsi düşmanları olan Apocular, bakın daha sonra ne dediler :

6-7-8 Ekim (2014) serhildanı sadece Kürdistan’ın tüm parçaları ve Türkiye’yi hareketlendirmemiş, dünya halklarını da harekete geçirmiştir… Kürt halkının öfkesi karşısında Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin dizleri titremiştir…

İmralı’ya gitmişler, Önder Apo’ya bu eylemleri durdurması için ricada bulunmuşlardır. Bu başvurular sonucu Önder Apo bir mesaj yayınlamış ; Kürt Özgürlük Hareketi’ne haber göndermiş, 6-7-8 Ekim Kobanê direnişiyle dayanışma serhildanları böyle durdurulmuştur.

YOKSA KÜRT HALKI, ÖLDÜRÜLEN ONLARCA GENCİN İNTİKAMINI ALACAK BİÇİMDE SERHİLDANI BÜYÜTECEK VE AKP İKTİDARINI YERLE BİR EDECEKTİ”

(Cemil Bayık’ın “Azadiya Welat” gazetesindeki köşe yazısından aktaran : Özgür Gündem gazetesi, 9 Ekim 2015).


Ayrıca bak: http://www.ozgur-gundem.com/haber/146602/akp-soke-oldu (Serhildan, başkaldırı/isyan anlamına gelen Kürtçe bir sözcüktür. Özgür Gündem gazetesinin web sitesindeki arama motoruna girip “AKP ŞOKE OLDU” diye yazın ve tıklayın, bu linki göreceksiniz).

Ey Apocu güruh! Riyakârlıktan başka hiçbir şeyi temsil etmediğini söylediğiniz, hatta “İslam haini, demokrasi karşıtı, Türk-İslam sentezcisi, faşist karakterli” olduğunu beyan ettiğiniz (Temmuz 2010, Serxwebûn) o AKP Hükümeti’nin devrilmesini neden istemediniz?!

Evet, hem de AKP Hükümeti’ni yerle bir edecek imkâna sahip olduğunuzu belirttiğiniz halde bunu neden yapmadınız?! Bir kişinin (yani yüce putunuz Apo’nun) isteğini, özgürlüğe susamış Kürt halkının taleplerinden neden daha değerli tuttunuz?! Savunduğunuz demokrasi bu mu?!

Boşuna düşünmeyin. Akıl ve vicdan sahibi olan herkes için bu suallerin cevapları belli. Çünkü siz de faşistsiniz! Siz de emperyalizmin uşağısınız! Riyakârlıkta ve oyunculukta AKP’lilerle rekabet halindesiniz!

Kürt işçilerin, Kürt emekçilerin hem sınıfsal ve hem de ulusal anlamda süren o kanlı esaretinin hiç ama hiç bitmemesini istiyorsunuz. Sizin savaşınız da, barışınız da koca bir dümen! Sizin temel vazifeniz, Kürdistan’ı işgal eden, Kürdistan’ı yağmalayan, Kürtler’i kitleler halinde öldüren tüm rejimleri korumak!

Siz ezelden beri de böyleydiniz zaten! Bazılarının zannettiği gibi, 1999’da, o ulu önderiniz “yakalanıp” TC’ye getirildiğinde zihniyetiniz değişmedi. Maskeniz tam anlamıyla düştü sadece.

...................

DÜRÜSTLÜK ve PKK- XIII

Posted on November 9, 2015- cevat sabri
 

Ajan-provokatör Abdullah Öcalan ve PKK namlı “partisi” (tarikatı desek daha doğru olur), Suriye’deki BAAS rejimi ve Güney-Batı Kürdistan ile ilgili olarak da alçaklıklarını sergilemişlerdir.

Bu hususa geçmeden önce BAAS yönetiminin Kürtler’e karşı nasıl da zalimce davrandığını detaylı olarak inceleyen bir kaynaktan (“Suriye Kürtleri”, Harriet Montgomery, Avesta Yayınları, İstanbul, 2007, Çeviren: Ümit Aydoğmuş. Eser esasen, 2002 yılında, hem Suriye içindeki ve hem de dışındaki Kürt kökenli olan ve olmayan kişilerle [resmî ve sivil] yapılan mülakatlara dayanıyor) özetlenmiş alıntılar sunayım size :
Ortadoğu’daki Kürt nüfus 30 milyondan fazladır (s. 11). Suriye nüfusunun ise % 10’dan fazlası Kürt’tür (s. 12 ; Tabii Suriye devleti onları ulusal veya etnik bir azınlık olarak tanımlamıyor [ibid]). Kürdistan, Kürtler’in çoğunluk oluşturduğu ve kesin sınırları çizilememekle birlikte (çünkü kabul edilen Kürdistan toprakları, farklı örgüt, grup ve bireyler arasında değişiklik gösteriyor) ayrı ve adı-sanı bilinen bir coğrafî bölgedir. Belkemiğini Zagros ve Toros sıradağları oluşturur (s. 17).

Suriye” Kürtleri, Kürt milletinin ve Kürdistan ülkesinin bir parçasıdır. Diğer parçalardaki Kürtler ile aynı kültürel geleneklere sahiptirler. Sayıları 2 – 3 milyondur (s. 25). Tarımsal üretim, madenler ve su bakımından zengin Kürt toprakları, Suriye (devletinin) sınırları içindeki en verimli alanlardandır (s. 26). Suriye devleti, Kürtler’i Araplaştırmaya çalışmaktadır ama Kürt kimliği oldukça güçlüdür (ibid).

Suriye devleti sınırları içindeki tüm bölgelerde Kürtler, Kurmanci dilini konuşurlar (s. 30). Pek çok Kürt, Şam ve Halep gibi Suriye şehirlerinde yaşıyor (s. 30).

Kürtçe, Suriye’de resmî olarak tanınmayan bir dildir. Öğretilmesi ve öğrenilmesi yasadışıdır. Her ne kadar Kürtçe bazı kitaplar yayınlamak mümkün olsa da, 11 Eylül 2001’den ve 50 numaralı kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren varolan resmî sansür sistemi daha da katılaşmıştır (s. 31).

Suriye rejiminin ülkedeki Kürt varlığını dış devletlerle ve “bölücülük” ile ilişkilendirmesi, ‘Kürt kimliğini’ hayli siyasîleştirmiştir. Asimilasyon politikaları Kürtler’in birçoğunu topraklarından ayrılmak zorunda bırakmış, ırk ayrımcılığı, keyfî tutuklama, fiziksel ve psikolojik işkence,çeşitli kısıtlamalar ve yasaklamalar rutinleşmiştir (s. 32).

2004 yılında Suriye’deki tüm Kürt bölgelerinde büyük protestolar yaşandı ve hepsi de zorla bastırıldı (s. 33). Pek çok Kürt tutuklandı ve gözaltında “kayboldu” (s. 35).

Suriye devleti, Kürtler’i yatıştırmak için bir dizi hamle yaptı ve 20 bin Kürt’ün vatandaşlığa kabulünü gündeme getirdi. Kürtler’den bir millet olarak, Suriye tarihinin ve kültürünün önemli bir parçası olarak bahsedildi. Ancak uygulamada hiçbir hamle yapılmadı ve baskılar hız kazandı

(s. 36 ; TC Devleti’nin başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı görevlerinde bulunmuş olan Süleyman Demirel de “Kürt realitesini tanıyoruz” demiş ve Kürtler’e yönelik katliam operasyonlarını da devam ettirmişti).

Kürtler’in ve diğer azınlıkların haklarını kısıtlayan, Kürtçe’nin ve diğer azınlık dillerinin kullanımına bir dizi kısıtlama getiren yasalar, ilk kez 1953 yılındaki (Eylül) anayasayla (ki askerî bir darbeyle oluşturulmuştu ve darbenin şefi de El-Şişekli adında bir yarı-Kürt idi) ortaya kondu. Bu durum BAAS iktidarından bugüne kadar pek değişmedi.

Devlet, yeni yasalarla, otellere, kafelere ve sinemalara sadece Arapça isimler verilmesini, tüm toplantılarda, festivallerde ve kutlamalarda Arapça kullanılmasını, azınlık örgütlerinin tüm katmanlarında Müslümanlar’ın Gayrı-Müslimler ile eşit sayıda olmasını zorunlu kıldı. Köylerde ve kasabalarda geleneksel Kürt kıyafetlerinin giyilmesi bile yasaklandı. Kürt kültür dernekleri yasadışı ilan edildi (s. 50).

Kürtçe konuşmak ve ve Kürt müziği çalmak yasaklandı (s. 53 – 54 ; komünistlere karşı baskılar da yoğunlaştırıldı, ibid). Suriye devletinin Kürtler’i topraklarından koparma politikası 1930’lardan beri sürüyor (s. 105). Buna rağmen Suriye devleti, uluslararası ortamlarda ırkçılığı şiddetle red ve mahkûm ettiğini beyan edip duruyor (s. 106).


Kürtler, BAAS partisine ancak Kürt kimliklerini bırakarak ve Arap milliyetçiliğini benimseyerek üye olabilirler (s. 76). Zaten Suriye’de yasal olarak tanınan sadece 7 siyasî parti vardır ve bunlar da BAAS programını ve BAAS kongre kararlarını kabul etmeleri şartıyla siyasî sisteme dahil edilmişlerdir. Yani etkisizdirler (s. 78). Geri kalan tüm siyasî partiler yasadışıdır (s. 80).

Suriyeli Kürt partileri 13 tanedir ve hepsi de doğal olarak illegal durumdadırlar. Hepsi de ya Irak’taki ya da TC’ndeki Kürt hareketlerinin etkisindedirler. Suriye devleti, kendi Kürtler’inin TC ve Irak’taki örgütleri desteklemesini teşvik etmiştir (s. 165).

Suriye devleti, el-Haseke bölgesinde 5 ekim 1962’de bir nüfus sayımı yapmış ve ardından bir gece içinde 120 – 150 bin Kürt’ü Suriye vatandaşlığından çıkarmıştır (1920’lerde TC ve Irak’tan kaçıp Suriye’ye gelen Kürtler’in sayısının ykş. 25 binlerde olduğu sanılıyor). Hepsinin topraklarına el koyup Suriyeli Araplar’a tahsis etmiştir (s. 108 – 109). Bu vatandaşlıktan çıkartılan Kürtler, “yabancı” adı altında kayıt altına alınmış ve vatandaşlık haklarından yoksun bırakılmışlardır (ülkede kaldıkları halde). Bu insanlar pasaport alamazlar, mülk edinemezler ve iş kuramazlar. Devlet desteği alamaz ve devlet hastanelerinden yararlanamazlar.

Otomobil sahibi de olamazlar. Ülkeyi terk etmeleri de yasaktır. Suriye vatandaşlarıyla evlenemezler. Suriyeli vatandaşlardan olan çocukları (mektumîn) gayrı-meşru sayılır (s. 109 – 110 : onlar da aynı yasaklara tabidirler, s. 112 – 113). Bugün Suriye’de ykş. 200 bin ecnebi (“yabancı”) ve 80 – 100 bin kadar “kayıt dışı /gizli-saklı” (mektumîn) diye tanımlanan Kürt yaşıyor (s. 110 – 111). Ecnebi ve mektumîn Kürtler, devlet memuru olamazlar (s. 112).

Ecnebi ve mektum Kürtler, buna rağmen Suriye ordusuna askerlik yapmak için çağrılmaktadırlar. Oysa Suriye yasalarına göre ancak Suriye vatandaşı olan ve 19 yaşını doldurmuş olanlar askerlik yapmak (2.5 sene) zorundadır. Yani Suriye devleti kendi yasalarını ihlal etmektedir! (s. 114).

Suriye vatandaşlık yasasının 3. Maddesi, Suriye’de doğan her çocuğun Suriye vatandaşlığını alma hakkı olduğunu belirtmekte ama Suriyeli Kürtler’e bu hak verilmemektedir (s. 116 – 117).

Bir otelde geceyi geçirecek ecnebi ve mektum Kürtler’in, izin almak için yerel güvenlik şubesine başvurmaları istenmektedir. Bu izin de genellikle verilmemektedir (s. 122). Mektum Kürtler’in okullarda 6 yıldan daha fazla tahsil görmelerine izin verilmez. Askerî okullar, gazetecilik ve tıp fakülteleri ecnebi Kürtler’e kapalıdır (s. 124). Suriyeli Kürt nüfusun büyük kısmı ecnebi ve mektumîn statüsündedir (s. 125). Kürtler genellikle yoksuldur (s. 124, 126).

Kürtler’den müsadere edilen topraklara yerleştirilen Arap göçmenlere ev ürünleri ve zirai ürünler (tohum, gübre) verildi. Ayrıca Araplar’ın Kürt bölgelerine kolay bir erişimle taşınmaları için Suriye devleti kredi sağladı.

Hatta göçmenler silahlandırıldı. Bu göçmen Araplar için yol, su, elektrik gibi hizmetler de tedarik edildi (Kürtler bu hizmetlerden yoksun bırakılıyorlar). Araplar’a verilen toprakların işlenmesi ve ürünlerin toplanması ise Kürt çiftçi ve işçilerinin omuzlarındadır (s. 128 – 129). Suriye devleti Kürtler’den 6552700 hektarlık bir araziyi istimlak etmiştir (s. 129 ; ki bu rakam, sadece Cezire Bölgesi’ne aittir, ibid). Suriye devleti, yüksek meblağlar karşılığında (rüşvet de dahil) Kürtler’in yurtdışına çıkmasına izin veriyor, hatta teşvik ediyor (s. 135).

Suriye’deki Ermeni, Asurî ve Yahudiler özel okullarda, kültürel kulüplerde ve derneklerde kendi dillerini öğrenmekte serbesttirler. Aynı şekilde birçok özel Fransız, İngiliz ve Rus okulu ile enstitüsü, hâlâ Suriye’de mevcutturlar. Diğer Avrupa dilleri de serbestçe öğrenilebilmektedir. Ama Kürtler’e bu haklar asla tanınmaz. Kürtçe öğrenmek ve öğretmek Suriye’de siyasî suçtur (s. 138).

Kürtçe, işyerlerinde, devlet dairelerinde, sinema ve kafelerde kullanılamaz (1986’da çıkan 1012/ S /25 numaralı kararname). 1989’da, düğünlerde ve bayramlarda Arapça olmayan şarkıların söylenmesi de yasaklanmıştır (1865/ S / 25 numaralı kararname). Mayıs 2000’deki 768 numaralı mahkeme kararı ile Kürtçe video ve kaset satan tüm dükkânların kapatılması karar verilmiş, tüm özel toplantı ve bayramlara yasak konmuştur (s. 139).

Pek çok Kürt köyü ve çiftliğinin adı Arapça olarak değiştirilmiştir. Örneğin, 6 Ocak 1998’de Haseke Bölgesi’ndeki 55 köy ve 49 çiftlik, 14875 numaralı mahkeme kararıyla isim değiştirmek zorunda kalmıştır. Böylece Suriye devleti, sınırları içindeki Kürtler’in tamamının TC ve Irak’tan göç ederek geldiği resmî iddiasına temel yaratmak istemektedir ( s. 140 – 141).

Kürtçe eğitim ve kültür materyalleri dağıtanlar (Örn. : Yazar İbrahim Nasan) hapse atılıyor (s. 146 ; Nasan, 2002’de hapse yollandı. 50 numaralı kararnameden önce istisnaî de olsa birkaç Kürtçe roman Suriye’de basılabiliyordu, s. 146 – 147). Yayınevi ve matbaa sahibi olma hakkı sadece Suriyeli Araplar’a verilmiştir (s. 146 ; elbette uygulamada kimi zaman buna riayet edilmediği de olmuştur ve oluyor, s. 151).

Suriye yetkilileri, Kürtler’i “Kürt Araplar” ya da “Arap Kürtler” diye tanımlıyorlar (TC Devleti de Kürtler’i “Dağ Türkleri” kabul ediyor). Suriye resmî tarihi de Kürtler’in millî varlığını inkâr ediyor (s. 153).

Suriye’de yasadışı kabul edilen Kürt partilerinin hiçbiri bir Kürt devletinin kurulmasını savunmuyor. Talepleri (Kürtçe’nin resmî dil olarak kabulü, ecnebi ve mektumîn Kürtler’in vatandaşlığa alınması vb) reformizmin sınırlarını aşmıyor (s. 166, 171). Buna rağmen ağır baskılara uğramaktan kurtulamıyorlar.

Mesela 25 Haziran 2003’te 300 – 800 kadar Kürt çocuk, Dünya Çocukları Günü dolayısıyla Şam’daki UNICEF binasına doğru sakin bir yürüyüşe katıldılar. Çiçek ve pankartlarla dil, ifade özgürlüğü, insan hakları talep ettiler. Bu yürüyüş, 400’den fazla güvenlik görevlisinin baskınına uğradı. Gösteriye katılan 7 yetişkin erkek tutuklandı, çocuklar polis tarafından dövüldü ve birçoğu da yaralandı (s. 172 – 173).

Suriye hapishanelerinde dayak, elektrik verme, ayaklardan asma, cinsel taciz, organ kesme gibi işkenceler yürürlüktedir (s. 176 – 177). Örneğin Kürt siyasetçi Merwan Osman’ın kardeşi Halil Mustafa, ağır işkencelerle öldürülmüştür (s. 177 – 178). Tüm bu fiiller, Suriye’nin imzaladığı uluslararası anlaşmalara ve Suriye iç hukukuna aykırıdır (s. 207).

...........

Yeterlidir sanırım.

Faşist BAAS rejiminin canavarlığı, özellikle Kürtler’i hedef alıyordu. Suriye devleti, Kürtler’e ekonomik sömürünün yanında Araplaşma zorunluluğunu da dayatarak, Kürt ve Arap emekçilerin arasına kin tohumları ekiyordu. Böylece Suriye’deki Arap hâkim sınıfları, daha kolay hükmetme imkânına kavuşuyordu.

BAAS partisinin o dillere pelesenk olan “sosyalist”liği, Hitler’in partisinin “sosyalist”liğini andırır türdendir.

Hal böyleyken, “Serok” Efendi ve PKK denen lanet örgütü, bu BAAS rejimi için ne diyor, şimdi ona gelelim :

“… (Hafız Esad yönetimi), ulusal kurtuluş hareketlerinin doğal müttefiki ve doğal destekleyicisi oldu. Ulusların kaderlerini tayin hakkından yana olma ve onun gerçekleşmesi için çalışma çizgisini izledi…” (Serxwebûn dergisi, Haziran 2000).

“… Barış ve demokrasi için Hafız Esad’ın mirası iyi korunmalı ve kullanılmalıdır… Hafız Esad’ın Ortadoğu’da barış ve demokratik bir mirası olduğunu düşünüyorum. Yalnız diktatörlük olarak değerlendirmek yanlıştır. Halklara yakınlığı, demokrasi özü vardır…” (a.g.k.).

Oysa “Serok” ve birbirinden yalaka müritleri daha evvel, yani henüz “Marxizm-Leninizm” kisvesini tamamen bırakmadıkları dönemlerde bambaşka şeyler ifade etmişlerdi. Buyurunuz:

“… Şoven karakterli –tıpkı Türkiye’deki CHP misyonunu yüklenen- BAAS partisinin iktidara gelmesiyle, Kürdistan’ın Arap sömürüsüne açılması, Kürtler’in Güney Suriye’de mecburî iskânı, ‘Arap Kemeri’ projesi, yoğun asimilasyon gibi sömürgeci uygulamalar geliştirildi. Kürtler, vatandaşlık bağlarıyla devlete bağlı olmayıp azınlık muamelesi görmektedirler. Revizyonist Suriye Komünist Partisi ile birlikte bugün iktidarda olan Suriye BAAS partisi, Irak BAAS partisiyle aralarındaki Fırat suyunun bölüşülmesi, Filistin ve Lübnan sorunu gibi çelişkiler nedeniyle, Kürtler’e bir takım tavizler vererek, onları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır…” (“Kürdistan Devriminin Yolu” [Manifesto], Abdullah Öcalan, 6. Baskı [İlk baskı : 1978], Weşanên Serxwebûn Yayınları, Köln [Almanya], s. 84).

“… Güney Kürdistan’ın batıdaki küçük bir kısmı belli bir dönem Fransız mandası altında kaldı. Fransızlar’ın çekilmesiyle bu parça Araplar’ın egemenliği altına girdi. Bugünkü Suriye burjuvazisi Kürtler’i –özellikle yoksul kesimi- vatandaş olarak görmemek, onlara yabancı azınlık muamelesi yapmak gibi açık baskı yöntemleri uygulamaktadır. Kürdistan’ın en verimli köylerine Araplar’ı yerleştirmekte, Kürtler’i daha güneye yollayıp eritmeye çalışmaktadır. Kürt toplumu hâlâ katı feodal ve aşiret geleneklerine bağlı yaşamaktadır…”

(“Parti Programı” [1978]. Ayrıca bkz. : “PKK [Kürdistan İşçi Partisi] : Tarihi, İdeolojisi ve Yöntemi”, Dr. Nihat Ali Özcan, ASAM [Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi] Yayınları, Ankara, 1999, s. 359 – 360).

“… Güney Kürdistan’ın batıdaki küçük bir kısmı belli bir dönem Fransız mandası altında kalmış, Fransızlar’ın çekilmesiyle Araplar’ın egemenliği altına girmiştir. Kuzey-Batı Kürdistan’ın sınır uzantısı biçiminde olan bu parçadaki halkın büyük bir kesimi Suriye tarafından vatandaş olarak görülmemekte ve yabancı muamelesi görmektedir…” (“Parti Programı” [PKK V. Kongresi, 24 Ocak 1995], ayrıca bkz. : “PKK…”, N. A. Özcan, s. 385).
 

Anlaşılmıştır herhalde! (1999 öncesine ait olan bu son pasajlar, bilimsel açıdan bakıldığında çok büyük ölçüde doğrudurlar, gerçeği yansıtmaktadırlar).

...
Montgomery’nin de kendi kitabında vurguladığı gibi (s. 183 – 184), Kürtler, hem bölge devletleri ve hem de ABD tarafından kullanılmıştır. Suriye, İran, Irak ve TC Devletleri, bir Kürt devletini ya da özerk bir Kürdistan’ın oluşumunu engellemeye çalışmışlar, bu yönde Kürt ulusuna çok yönlü baskılar uygulamışlar, üstelik Kürtler’i birbirlerine karşı kullanmışlardır (Suriye, “Irak”lı Kürt hareketlerini destekliyordu mesela).

PKK – TSK “savaş”ında ölen ya da kaybolan 7 – 10 bin kadar Suriyeli Kürt vardır. Fakat Suriye, bu Kürtler’e asla askerlik için celp göndermemişti. Yani PKK, Suriye devletine Kürtler ile ilgili olarak “iç” işlerinde yardımcı oldu. (Montgomery, s. 192). “ Suriye Kürtleri Yurtsever Demokrat Partisi” liderlerinden Tahir Sıfok bile “… Suriye Hükümeti, PKK’den çok yararlandı…” demiştir.

(Bkz. : “Suriye’nin Kimliksizleri Kürtler”, Nevzat Bingöl, Elma Yayınları, İstanbul, 2005, s. 63. Suriye’deki Kürt siyasî partilerinin Suriye’nin devlet ve ülke bütünlüğünü bozmayı amaçlamadıkları olgusu Sayın Nevzat Bingöl’ün kitabında da ayrıntılı biçimde takdim edilmekteydi : A. g. k. , s. 61 – 108).

Suriye, hükümranlık sahasında PKK’ye göz yumuyordu. Ama zaman zaman PKK’lileri tutuklayıp TC Devleti’ne teslim de ediyordu (Montgomery, s. 189 ve s. 191). Bir diğer deyişle TSK – PKK muvazaalı savaşının bir diğer katılımcısı da Esad/BAAS Suriyesi idi (Suriye, PKK’yı kelimenin tam anlamıyla kendi kontrolüne almaya çalışıyordu gerçi ama bunu başaramadı).

Kürdistan’ın bağımsızlığını kazanmaması konusunda, bu ülkeyi ilhak etmiş olan tüm bölge devletleri (aralarındaki tüm keskin çıkar çatışmalarına karşın) fikir ve eylem birliği içindeydiler (hâlâ da öyledirler). Şüphesiz ki bağlı bulundukları büyük emperyalist güçler için de aynı şey söylenebilir ve söylenmelidir.

Esas itibarıyla NATO’nun ve dolayısıyla da TC Devleti’nin hesabına çalışan PKK ise tüm bu gerici güçler tarafından çeşitli zamanlarda kullanılmıştır ve kullanılmaya da devam edecektir.

……………………………………

Not : Pek çok basın-yayın organında Öcalan’a ait olmayan sözlere sık sık rastlayabiliyorsunuz. Örneğin birkaç gün önce pek çok web sitesinde görünen bir “haber”de, Öcalan’ın HDP ve PKK’nin artık kendisini dinlemediği, bunların yanlış politikalar izlediği vs yöndeki “açıklamaları” çıktı!

Oysa bu “haber”, hem HDP’li yetkili ağız İdris Baluken ve hem de Öcalan’ın avukatlarından Cengiz Çiçek tarafından derhal ve keskin bir dille yalanlandı! İnternetten kontrol edebilirsiniz

................

DÜRÜSTLÜK VE PKK- XIV

Posted on December 11, 2015- cevatsabri

Öcalan, Hüseyin Velioğlu’nun Hizbullah’ını “çok tehlikeli, gerici, sözümona Allah adına savaştığını iddia eden, yurtseverleri alçakça arkadan kurşunlayan bir güruh”, (Bkz. : “Din Sorununa Devrimci Yaklaşım”, Melsa Yayınları, 1993, İstanbul, s. 93), “TC Devleti’nin polis teşkilatına bağlı bir saldırı gücü” (a. g. k. , s. 111), Siyonizm’in ile Kemalizm’in uşağı bir hareket (a. g. k. , s. 115) olarak tanımlamış ve “… Hiç şüphesiz, bu Hizbullahçılığın içinde samimi olarak ‘Müslüman’ım’ diyenler vardır… (bu) iyi-samimi Müslümanlar’ın olması, Hizbullah’ın özel savaş örgütünün emrinde bir alet olmasını ortadan kaldırmıyor…” (a. g. k. , s. 111 – 112) demişti.

PKK’nin eski üst düzey mensuplarından Selahattin Çelik’in örgütten ayrılmadan evvel ve ‘Serdar Çelik’ ismiyle yazdığı bir kitapta (“Ölüm Makinası Türk Kontr-Gerillası”, Ülkem Presse, 1995, Köln [Almanya]) ise İran’ın, çok sayıda Hizbullahçı’yı TC Devleti’ne karşı örgütlediği ama bunların da kısa süre içinde Türk istihbaratının kontrolüne girdikleri (a. g. k. , s. 130) iddia edilmekteydi.

Çelik’in yazdığına göre, ipleri kontr-gerillanın ellerinde olan Hizbullah (a. g. k. , s. 133), 1992 – 1994 arasında Kürtler’e yönelik 500’den fazla cinayet işlemişti (a. g. k. , s. 131) ve Hizbullah’ın şefi Hüseyin Velioğlu’nun gerçek soyadı da ‘Durmaz’dı (a. g. k. , s. 134 ; aynı yerde Velioğlu için ajan ve câni ifadeleri sarf edilmektedir). Çelik, TC Devleti’nin diğer kontr-gerilla birimleriyle yapıp Hizbullah’ın üstüne yıktığı birçok cinayetin varlığından da bahsediyordu (a. g. k. , s. 131).

Fakat, 30 Mart 1993 tarihli olan, PKK-Merkez Komitesi imzasını taşıyan ve “Kamuoyuna!” başlığıyla yayınlanan bir bildiri, bambaşka bir muhtevaya sahipti. Aynen aktarıyorum :

Partimiz PKK’nin öncülüğünde gelişen ulusal kurtuluş mücadelemiz her zamankinden daha güçlü bir konuma ulaşmış, zafere daha emin adımlarla yürüyerek yeni bir sürece girmiştir. Uluslararası kamuoyunun çağrıları ve Kürdistan ile Türkiye halklarının barış talepleri de dikkate alınarak siyasî çözüm şansını artırmak amacıyla tek yönlü ateşkese gidilmiştir.

Yine genelde emperyalizmin, özelde ise sömürgeciliğin böl-çatıştır-yönet politikasını boşa çıkarmak amacıyla ideolojik eğilimlerine bakılmaksızın YNK ve PSK ile çalışma protokolleri imzalanmıştır. Önümüzdeki süreçte bu birliğe Kürdistan’ın diğer güçlerinin de dahil edilmesi hedeflenmektedir.

Biz buna Hizbullah hareketini de dahil etmek istiyoruz. Ramazan ayı süresince gerçekleştirilen ateşkesin de buna zemin olabileceğine inanıyoruz.

Irkçı-şoven Kemalist ideoloji ile yönetilen TC, dün olduğu gibi bugün de din düşmanıdır. İslam dinini temsil eden tüm Ortadoğu halklarına karşı da iğrenç bir düşmanlık içerisindedir.

Ortadoğu’da ikinci İsrail rolünü oynayan TC, bölgede emperyalizmin ileri bir karakolu olmuş, onun bölgedeki bir piyonu durumuna gelmiştir.

Bu piyon tüm Arap, Fars ve Kürt halklarına karşı her dönemde kullanılmıştır. Bugün de anti-emperyalist bir özelliğe sahip olan İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı kullanılmak için hazırlıklar ve sinsi planlar yapılmaktadır.

Gerçeklik tümüyle bu olmasına rağmen sömürgeci-faşist TC’nin kendisini İslamiyet’in bir parçası olarak göstermesi, tamamıyla bir çarpıtmadır.

Türk-Kürt halkının ve giderek bölge halklarının temiz dini duygularını istismar etmeye yöneliktir. Giderek esasında kendisine karşı savaşması gereken İslamî örgütleri, gerçek amaçlarından saptırarak yanlış hedeflere yöneltme ve hatta birbirine kırdırtma çabalarını yoğunlaştırmaktadır. Bu konuda epey mesafe katettiği de söylenebilir.
 

Bugüne kadar Kürt halkı da PKK-Hizbullah çatışması adı altında birbirine kırdırtılmak istendi, çok çeşitli nedenlerden ötürü oldukça kan döküldü. Bunda ne PKK’nin, ne Hizbullah’ın ve ne de Kürt halkının hiçbir çıkarı yoktur. Bu çatışma bizce özel savaşın sinsice taktikleri sonucu ortaya çıktı ve sömürgeciliğe hizmet ettiği de ortadadır.

Bizce artık buna bir son vermenin gereği vardır. Biz, halkımızın taleplerini de göz önünde bulundurarak düşmanın bu oyununu boşa çıkarmak amacıyla ve yürürlükte bulunan ateşkes sürecini de önemli bir fırsat bilerek, Hizbullah hareketi de dahil tüm Kürdistanlılar’ı ortak düşmana karşı savaşmak amacıyla güç ve eylem birliği yapmaya çağırıyoruz. Hizbullah hareketiyle farklı düşünce ve yaklaşımlarımızın yanı sıra ortak amaç ve yanlarımızın olduğu da bir gerçektir.

Bu nedenle Hizbullah hareketinin PKK önderliğindeki ulusal kurtuluş güçleriyle güç ve eylem birliği yapmasının günümüz gelişmelerinin de bir gereği olduğuna inanıyoruz. Bunda Kürdistan halkı gibi tüm Ortadoğu halklarının çıkarını görüyoruz. Bunun için sömürgeci Türk devletine karşı savaşma koşuluyla elimizde bulunan imkânlardan bu örgütü de yararlandırmaya hazırız.

Bu örgüt mensuplarıyla en üst düzeyde de, yerel düzeyde de görüşmelere hazır olduğumuzu belirtiyoruz. Bu durumu sağduyulu kamuoyuna duyuruyor ve muhatapların da sağduyulu yaklaşmalarını bekliyoruz”

(Bkz. : “PKK’nin İlan Ettiği Ateşkes ve Yankıları”, A. Kadir Konuk, Zagros Yayınları, 1993, İstanbul, s. 239 – 240).

Apocular, TC devletinin özel savaş aygıtının bir parçası, Kürt yurtseverlerin katili ve azılı bir kontr-gerilla güruhu diye nitelendirdikleri Hizbullah’ı, aynı zamanda halkın bağrından çıkmış, TC Devleti ile bir ilgisi bulunmayan, sadece TC Devleti’nin kanlı bir kumpasının kurbanı olan ve İslamî çizgi üzerinde ilerlemekle birlikte yurtsever özellikteki bir örgüt ilan etmişlerdi!

TC istihbaratının ajanı, kontr-gerilla şeflerinden biri ve câni Velioğlu, velinimeti TC’ye karşı harp edecekti!

Apocular’ın birbirine taban tabana zıt olan bu yaklaşımları, onların, asıl kontr-gerilla örgütünün ta kendileri olduğuna dair dolaylı bir veridir.

PKK’lilerin anti-emperyalizm, sömürgecilik, yurtseverlik vb kavramları nasıl suistimal ettiklerinin de bir tezahürüdür bu tezat.

TC’ndeki burjuva basın, Kemalistler, İslamî kesim ve Türkiye’nin “Marxist” camiası, Apocular için çok fazla sayıda dezenformatif nitelikte haber ve yorum üretti.

Apocular’ın ne İslam düşmanı ve ne de gerçek birer Müslüman olduklarını bir türlü anlatmadılar, anlatmıyorlar, anlatmazlar.

...................

DÜRÜSTLÜK VE PKK -XV

Posted on March 17, 2016-cevat sabri

Uzun seneler önce bir televizyon kanalından öğrendiğim bir olayı anlatmak istiyorum. Beni dehşet içinde bırakan, hatırladıkça bile tüylerimi diken diken eden bir olaydır bu. Evet, şimdi sizinle paylaşmak istiyorum.

Olay özetle şöyleydi: Herifin biri, kendi karısını başka bir adamla birlikte aşk yaparken yakalıyor. Kıskançlık krizine girip hem karısını ve hem de o adamı oracıkta öldürüveriyor. Sonra kendi arzusuyla polise gidip teslim oluyor ve cezaevine giriyor.

Cezaevinde yatarken uyuşturucu alışkanlığına başlıyor ve elbette kısa sürede müptelası haline geliyor. Yıllar sonra tahliye ediliyor bu adam ve uyuşturucu satın almak için gerekli olan parayı temin edebilmek maksadıyla bu defa öz kızını erkeklere pazarlamaya girişiyor. Fakat enseleniyor ve ardından yine cezaevinin yolunu tutuyor!
 

Uyuşturucunun nasıl da korkunç bir bela, nasıl da iğrenç bir kötülük olduğunu bu hadise sayesinde çok daha iyi anlamıştım. İnsanları yaşayan cesetlere dönüştüren uyuşturucu maddelere ve bu maddelerin ticaretini yapanlara karşı duyduğum nefret, o andan itibaren ölümcül boyutlara ulaşmıştı. Hâlâ da aynı hislerin içerisindeyim.

.............

Kürtler’in ulu önderi (!) “Serok” efendi hazretlerinin ve “partisi”nin uyuşturucu ticaretiyle ilgisine de bir bakalım isterseniz.

İşte Öcalan’ın “yakalanıp” Türkiye’ye getirilmezden evvelki röportajlarından bir misal :
“… – Lübnan’da faaliyet gösteren örgütlerin gelir kaynağının uyuşturucu olduğu yolunda raporlar var. Sizin örgütünüzün de adı geçiyor bu raporlarda. PKK’nın gelir kaynaklarından biri uyuşturucu mu?

-Biz oldukça ilkeli bir hareketiz. Bırakın bunu yapmayı, yapanlara karşı mücadele gibi bir durumumuz var. Bizden azıcık buna bulaşanı, en ağır şekilde cezalandırıyoruz… Uyuşturucu temelinde gelir olmaz, savaş olmaz… Gayrı-meşru yollarla para kazanmaya karşıyız…” (Bkz. : “Apo’yla Yüzyüze”, Nezih Tavlaş .Sabah gazetesi muhabiri] – Semih İdiz [Cumhuriyet gazetesi muhabiri] – Aziz Utkan [Hürriyet gazetesi muhabiri] – Sema Emiroğlu [Milliyet gazetesi muhabiri], V Yayınları, Ankara, 1992, s. 65 – 66 [Söz konusu röportaj, 4 Aralık 1991’de Lübnan-Bekaa Vadisi’ndeki bir evde gerçekleştirilmiştir].

Ve işte Öcalan’ın “yakalandıktan” sonraki beyanatlarından biri:

“… – PKK terör örgütünün uyuşturucu, silah kaçakçılığı ile ilişkisi nedir?

Zağros alanı bu iş için biçilmiş kaftandır. Bu bölgede eskiden beri kardeşim Osman Öcalan bulunmaktadır. Silah kaçakçılığı örgütümüz için hayatî ihtiyaç idi. Bunu yönlendirdim ve onayladım. Ancak uyuşturucu ticaretini bizzat yaptırmayıp bu işle uğraşanlardan haraç almalarını söyledim (…) Bu bölge silah, uyuşturucu ve hayvan ticaretinin yoğun olduğu ve rant paylaşımının yaşandığı bir yerdir. Örgütümüze büyük mâlî destek sağlamaktadır…“

(21 Şubat 1999’da Jandarma İstihbarat Dairesi tarafından alınan ifadesinden bir bölüm. Bkz. : “İmralı’daki Konuk”, Der. : Arslan Tekin, Bilgeoğuz Yayınevi, İstanbul, 2009, s. 42 ve s. 60).

İnsan müsveddesi Öcalan ve elemanlarının icraatlarını etüd etmeye devam edeceğiz….

.........................

DÜRÜSTLÜK ve PKK -XVI

August 27, 2016- cevat sabri

PKK’nin (yavruları olan HDP, PYD ve YPG de dahil) asıl şefi, Ortadoğu ve Balkanlar’ın en şöhretli ajan-provokatörü ABDullah Öcalan’ı tanımaya devam ediyoruz.

Öcalan denen bu canlı türü, mesela, TC Devleti’nde başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı görevlerini yapmış bir şahıs olan Turgut Özal hakkında bakalım neler demiş?

“… Özal, tarihte belki de kapitalizmin en oportünistidir. Hem de en aşağılık, en kirli, en vurguncu, en kanunsuzudur…” (“12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi”, A. Öcalan, Yurt Kitap Yayın, 1992, Ankara, s. 492)

“… Özal ailesi, Amerika’nın piyasaya sürdüğü figüranlardır. Bunlar burjuva liberali falan kesinlikle değillerdir. En silik, en şahsiyetsiz bir ailedirler…” (a. g. k. , s. 388 – 389)

“… Özal’ın ölümünden sonra Semra Hanım’a başsağlığı mesajı gönderdim…” (Jandarma İstihbarat Dairesi’ndeki “sorgu”sundan [Bkz. : “İmralı’daki Konuk”, Arslan Tekin, Bilgeoğuz Yayınevi, İstanbul, 2009, s. 72]. Öcalan, Mahir Sayın ile yaptığı röportajda da buna benzer ifadeleri kullanmıştı : “… Politika yapma tarzımda Özal’a saygılı davrandım. Hatta ailesine başsağlığı da diledim…” [Bkz. : “Erkeği Öldürmek”, Zelal Yayınları, İstanbul, 1998, s. 111] demişti).

Serok” efendinin Turgut Özal ile ilgili başka çelişkili lafları da var. Örn. : Özal’ın devlet içine yuvalanmış bir çete tarafından katledildiğini (“Çeteciliğe Karşı Mücadele”, A. Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yayınları, 2002, s. 286) belirtiyor kendisi. Ama bir başka yerde (“Seçme Yazılar – VII”, Weşanên Serxwebûn Yay., 2002, s. 425) ise “… (Özal) öldü mü, öldürüldü mü, bunu kesin kestiremeyiz” de diyor.

Öcalan’ın ağzı, kocaman bir tezat yuvasıdır. Buna dair sayısız misal verilebilir :

“… Benim benden başka arkadaşım yoktur…” (“Özgür Yaşamla Diyaloglar ; 1995 – 1998 Çözümlemeleri”, A. Öcalan, Çetin Yayınları, İstanbul, 2002, s. 201)

“… Arkadaşlarım için yapamayacağım şey yoktur…” (“Nasıl Yaşamalı – II”, A. Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yay. , 2009, s. 331)

“… Zaten benim geliştirmek istediğim bu aşktır ; Kürt aşkıdır, büyük Botan aşkıdır…” (“Nasıl Yaşamalı – I”, A. Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yay. , 2008, s. 95)

“… Benim öyle Kürtlük aşkım falan da yoktur…” (“Abdullah Öcalan ile Görüşme”, Doğu Perinçek, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1991, s. 28)

“… hiç de kendimi yaşamaya değer bulmuyorum…” (“Nasıl Yaşamalı – II”, s. 322 – 323)

“… Yaşama o kadar bağlıyım ki…” (“Nasıl Yaşamalı – II”, s. 335)

“… beni tanrılaştırmayın…” (“Özgür Yaşamla Diyaloglar…”, s. 203)

“… Ben kendi kendime yetebiliyorum. Tanrısal yalnızlığı yaşıyorum. Kutsal bir yalnızlık bu, benim kimseye ihtiyacım yok…” (7 Nisan 2004 tarihli avukatlarıyla görüşme notlarından)

“… Benim yaşamımda onur, görkemlilik, maddî ve manevî zenginlik vardır. İlk günden bugüne kadar bunlar vardır… Hiç kimse benim kadar başkanlık nedir, yardımcılık nedir, militanlık nedir bilmez…” (“Partileşme Sorunları ve Görevlerimiz”, A. Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yay. , 2003, s. 200 ve s. 206)

“… Ben her zaman kendimi zayıf bir devrimci olarak görürüm…” (“Partileşme Sorunları…”, s. 225)

“… kendimi de çok beğendiğimi söylemiyorum…” (“Nasıl Yaşamalı – II”, s. 295)

“… Bense çok mütevaziyim…” (“Dirilişin Öyküsü”, A. Öcalan –Yalçın Küçük, Zagros Yayınları, İstanbul, 1993, s. 222)

“… Alçakgönüllüyüm…” (“Partileşme Sorunları…” , s. 192)

“… kadını en ezmeyen erkek, tarihte de günümüzde de benim. Hiçbir erkek, benim dışımda sanmıyorum ezici davranmasın, olağanüstülüğüm burada işte…” (“Özgür Yaşamla Diyaloglar…” , s. 246)

“… Dikkat ederseniz, bu dünyada benim kadar sorunları açmada ve insanları özgürleştirmede inanılmaz bir düzeyi tutturmuş kimse yoktur…” (“Partileşme Sorunları…” , s. 226)

“… En değme Hollywood artisti bile benimle yarışamaz. Kadınlar bana çok bağlılar. Dünyada bunun bir örneği daha yoktur…” (“Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa”, A. Öcalan, Weşanên Mezopotamya Yayınları, Neuss/Almanya, 2016, s. 403)

“… O sizin duygulandığınız bütün erkekleri ve kızları ben yarattım…” (“Partileşme Sorunları…” , s. 367)

Şimdilik yeterlidir sanırım.
 

Mütevazi görünmeyi bile beceremeyen Öcalan, tüm bu gülünç açmazları sergileyen sanki kendisi değilmiş gibi bir de şöyle demiştir :

“… Tutarlı olunmalı, kişi kendisiyle çelişmemeli, kişilikler düzeltilmeli, bu şarttır…” (“Nasıl Yaşamalı – II”, s. 138)

........................

DÜRÜSTLÜK VE PKK -XVII

August 28, 2016- cevat sabri

Burjuva gazetecisi Fatih Altaylı da Abdullah Öcalan ile röportaj yapmış ve Öcalan’a, “bazı ülkelerden yardım alıp almadığını” sormuştu. Öcalan, “Hayır, kesinlikle! Bütün mâlî kaynaklarımız halkın bağışlarıdır” diye yanıt vermişti.

(“Barış ve Demokrasi Konuşmaları”, A. Öcalan, Aram Yayınları, Derleyen : Zeki Akıl, s. 108 ; ayrıca bkz. : “Özgür Halk”, Ocak 1997).


Bu sözlere benzer açıklamaları başka zamanlarda ve başka yerlerde de ifade etmişti Öcalan :

Biz, diğer devletlerin ve halkların yardım etmesini (PKK’ye) isteriz ama etmiyorlar” (“Aydınlarla Söyleşi”, A. Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yayınları, 2004, s. 450)

“… Hiçbir devlet de bize yardımcı olmamıştır…” ; “… Suriye bize yardım etmiş olsaydı, gerçekten biz, söyledikleri gibi Türkiye’yi yıkardık. Kamuoyu da bilmeli bunu, biz, Suriye’ye dayanarak bu savaşı yürütmedik…” (“Roma Konuşmaları”, A. Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yay. , 2000, s. 41 ve s. 97)

“… Kimse bize bir kuruş para vermedi, benim gittiğim her saha sıfırdan ele alınmıştır…” (Nasıl Yaşamalı – II”, A. Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yay. , 2009 [ilk baskı : 1996], s. 302)

“… Bu dünyada kullanılamayacak bir kişi varsa o da benim ve bunu kanıtladım… Beni kullanmak mümkün değildir…” (“Partileşme Sorunları ve Görevlerimiz”, A. Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yay. , 2003, s. 315)

Tabii ki yine Kürt halkına (aslında tüm dünya halklarına) yalan söylemişti.

Yakalanıp” (aslında ‘kurtarılıp’ dersek doğru olur) Türkiye’ye getirildikten hemen sonra Jandarma İstihbarat Dairesi tarafından yapılan “sorgu”sunda (aslında ‘sohbetinde’ dersek doğru olur) Öcalan, hangi devletlerin kendilerine destek verdiğini ayrıntılarıyla açıklamıştı :

“… (Suriye’nin) El-Muhaberat isimli gizli servisiyle örgüt mensupları görüşmekteydi. Gizli servisten ‘Ağa’ (Mervan Zirki) isimli şahısla görüşülüyordu. Gizli servis ile olan ilişkiler siyasî ilişkilerden farklı olarak faaliyetlerin denetlenmesi şeklindedir. Suriye’de açtığımız okulları zaman zaman Muhaberat denetliyordu… Suriye’de yapılan çalışmalar sonucunda 1 milyon dolar bağış toplanabiliyordu.

Muhaberat buna göz yumuyordu… Suriye, PKK’yı resmen siyasî bir örgüt olarak kabul etmiyor. Ancak her türlü faaliyetimizi destekliyordu… Suriye Muhaberatı, PKK terör örgütünün Suriye’deki faaliyetlerine göz yumulması karşılığında Türkiye’de yoğun eylem yapılamsını bizlerden istedi. Bizlere her türlü desteği sağladı.

Örgütün büyümesine yardımcı olacak siyasî, askerî, finans, sahte kimlik, sınırlardan geçiş dahil olmak üzere önemli destekleri oldu… İran, örgütümüze barınma, silah, tedavi ve ülkesinde kamp kurma imkânı sağlamaktadır… (Yunanistan’dan) emekli albay A. Mastaski, 7 kişilik heyetle Bekaa’da yanıma geldi. Bunlarla yaptığım görüşmelerde siyasî ve askerî yardımda bulunmalarını istedim. Yapılan görüşmelerde Lavrion kampının kullanılması, ERNK temsilciliklerinin kurulması kararlaştırıldı. Buna karşın bizlerden Türkiye’de metropollerde eylemlere ağırlık verilmesini istediler. Biz de şehirlere eylemlerimizi kaydırdık. Ayrıca teknik sabotaj ve orman yangınları eğitimi konusunda Yunanistan’da bulunan kamplarda eğitim verildi…”

(“İmralı’daki Konuk”, Arslan Tekin, Bilgeoğuz Yayınevi, İstanbul, 2009, s. 53 – 63).


“… Suriye’de kaldığım ev, istihbaratın eviydi…” (“Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa”, A. Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yayınları, 2016, Neuss [Almanya], s. 421).

Öcalan, İsmet G. İmset’e verdiği röportajda, PKK’nin içine TC Devleti tarafından sokulmuş bir ajan olduğunu belirttiği ve o ‘Pilot’ lakaplı Necati Kaya’dan 1978 yılında 200 bin lira aldığını da ağzından kaçırmıştı (“PKK”, İsmet G. İmset, Turkish Daily News Yay. , 1993, Ankara, s. 41 – 42).

1978 yılında, yetişkin bir tarım işçisinin asgarî ücreti 90 liraydı (3 Şubat 1978 – Milliyet gazetesi). Kimseden bir kuruş dahi yardım almamış (!!!) Öcalan’ın eline oldukça büyük bir para verilmişti yani.

Gizli servislerin (özellikle de CIA/MİT’in) esas ajanı olan Öcalan’ın serüvenlerini izlemeyi sürdüreceğiz…

............................................

DÜRÜSTLÜK veE PKK -XVIII

August 28, 2016- cevat sabri

ABDullah Öcalan, “PKK’de Gelişme Sorunları ve Görevlerimiz” isimli kitabında (Weşanên Serxwebûn Yay. , Eylül 1994, Köln [Almanya]) şöyle yazmış :

“… Parti saflarına ilk adımını atan herkes, ister iyi – ister kötü olsun, ister hoşuna gitsin – ister gitmesin, yoldaşlarının hepsine karşı eşit ve dengeli bir saygı ve sevgi göstermek zorunda olduğunu bilmelidir. Bir devrimci, partili yoldaşlarına en değerli varlıklardan daha üstün bir düzeyde değer vermelidir.. Güvensizlik tohumlarının ekilmesine kesinlikle müsaade edilmemelidir…

Bir kişinin eksiklikleri ve hataları olabilir.. Hiç kimse ‘bu gelişmemiştir, yetersizdir, kültürsüzdür, küçük insandır’ diyerek en sert yöntemlerle yoldaşlarının üzerine gidemez. Bu tavır, parti varlığı ve bilincine ters bir anlayış olup partiyi toplumdaki o hastalıklı yapılarla, aşiret ve kabile yapılarıyla eş tutma anlamına gelir. Parti çalışanları birbirleriyle büyük bir uyum ve dayanışma içinde olmazlarsa hangi davayı başarıya götürebilirler?…” (s. 192)

Öcalan, bu direktifin bir kelimesine bile uymamıştır. Öcalan, sadece kendine değer vermiş, PKK militanlarını ise adeta bir paspas gibi alabildiğine ezmiş ve de sürekli aşağılamıştır. İşte bakınız örnekleri :

“… Baharı sadece ben getiriyorum, siz ise sürekli kışları ve kasıp kavurmaları getiriyorsunuz…” (Partileşme Sorunları ve Görevlerimiz”, A. Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yayınları, 2003, s. 426)

“… Kadrolarla günlük olarak diyaloglarım var ama doğru-dürüst bir kişiyi beğendiğimi belirtemem…” (a. g. k. , s. 188)

“… Bizim kadrolarımızın büyük bir bölümü kurtarıcı değil, kurtarmalık durumdadır. Ne kadar hasta varsa ortamımıza geliyor adeta ve ‘bizi kurtarın’ diyorlar…” (a. g. k. , s. 245)

“… Bakın yeter, sizi dinleye dinleye 25 yıl geçti ; ya çekilip gidin ya da beni karşıma böyle çıkmayın…” (a. g. k. , s. 356)

“… Unutmamalısınız ki, çok lümpensiniz, çok serserileştirilmişsiniz, çok keçileştirilmişsiniz. Sizleri bunlardan kurtarmak istiyorum.. Yoksa bizi 24 saatte bitirirler. Ben zor-bela tutuyorum hepinizi. Size kalsa ömrünüz düşman karşısında gerçekten 24 saat bile etmez. Benim ayarlamalarım olmasa bu mümkün değil…” (“Nasıl Yaşamalı – II”, A. Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yay. , 2009, s. 263)

“… Devrimci yaşamı siz bozuyorsunuz, ben bozmuyorum…” (a. g. k. , s. 289)

“… Tek başıma devrimi yapıyorum…” (“Aydınlarla Söyleşi”, A. Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yay. , 2004, s. 200)

“… Çoğunuzun kişiliğine bakıyorum, enkaz ve başıma bela…” (“Kürdistan’da İşbirlikçilik-İhanet ve Devrimci Direniş”, A. Öcalan, Zagros Yayınları, İstanbul, 1992, s. 352)

.......

Devrimi (!) tek başına yapan (!) “Serok” efendinin “parti”li yoldaşlarına verdiği “değer”, işte bu kadardır. PKK militanları Apo efendi için bir sıkımlık diş macunu kadar bile anlam ve önem taşımamıştır hiçbir zaman. Apo kişiliği, militanlarıyla hep dalga geçmiştir :

“… Beni bile beğenmeyin, eleştirin.. ‘Şuranı beğenmiyoruz, düzelt’ deyin…” (“Nasıl Yaşamalı – I”, A. Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yay. , 2008, s. 109)

“… Bırakın partiyi eleştirmeyi, görevlerini yapmayan sizlersiniz!…” (“Kürdistan’da Halk Savaşı ve Gerilla”, A. Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yay. , 2002, Köln, s. 443)

Apocular’a ait bir kaynakta (“Yeniden Partileşme Sorunları ve Görevlerimiz – II”, Weşanên Jina Serbilind Yayınları, Kasım 2002) aynen şöyle bir ibare var :

“… Kemalizm’de dogmatizm vardır. Yani bu kadar putlaştırma başka bir yerde yoktur.. Mustafa Kemal ise hâlâ bir puttur…” (s. 183)

Putları ve putperestliği eleştirmek size mi düştü, ey sahtekârlar?!

Oysa en az Mustafa Kemal kadar, hatta belki O’ndan bile daha fazla putlaştırılan bir kişi de Apo’dur. Apoculuk da dogmatizmdir. Şu korkunç satırlara bakın hele :

“… Hiçbir felsefî tanımlama ve teorik yargı, tek başına Abdullah Öcalan’ı tümüyle kendi kapsamına alacak bir genişliğe sahip değildir…”

(“Devrimin Dili ve Eylemi”, A. Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yayınları, 1996, s. 7 – 8, “Önsöz” bölümü)


Apocular, ancak Allah’ın (!) ta kendisi için kullanılacak işte bu ifadeleri, ulu önderleri Apo için sarf etmektedirler. Bir yandan da putlaştırmaya ve dogmatizme karşı çıkmaktadırlar!!! Yerseniz.
“… Önderliği kavramak, anlamak ; sorgulamak değildir. Sorgulamak şu anlama geliyor : Yanlışlıkları reddedersin, doğru olanına katılırsın. Oysa PKK Önderliği, kendisini bütün dünyaya kanıtlamış ve Kürdistan halkının etrafında kenetlendiği bir önderliktir. Böyle bir önderliği sorgulama tarzındaki yaklaşım, farklı bir sınıf gerçekliğini çok çarpıcı biçimde ortaya koyuyor…” (“Yeniden Partileşme Sorunları ve Görevlerimiz – II”, s. 340 – 341)
“… Önderliğin.. her şeye yaklaşımı çok olgun, çok üst boyutta olduğundan eleştirilecek hiçbir tarafı da yok. Bunda kimse eleştirecek bir taraf bulamaz…” (“Dirilişin Öyküsü”, A. Öcalan – Yalçın Küçük, Zagros Yayınları, İstanbul, 1993, 241)

Net biçimde görüldüğü gibi Apocu fıkıha göre Öcalan asla sorgulanamaz!

Zaten Öcalan’ın kendisi de “… sizin en büyük sevginiz Önderliğe olmalıdır…” (“Kadın ve Aile Sorunu”, Melsa Yayınları, İstanbul, 1992, s. 201) demiştir. Yani en büyük sevgi, sosyalist ideallere, vatana, halka karşı değil, Öcalan’a karşı gösterilmeliydi! Bu tutum, putlaştırmayı da mutlaka beraberinde getirecekti elbette.

Peki Bolşevizm bu konuda bize neyi öğretiyor? Marxist-Leninistler, liderlerini sorgulayamazlar mı, eleştiremezler mi? Liderleri için duydukları sevgiyi ve saygıyı, her şeyin – herkesin üzerinde mi tutarlar acaba?

Kesinlikle hayır!

Lenin’in en iyi talebelerinden biri olan Stalin ustamızın 23 Nisan 1920 tarihli bir konuşmasına dikkatinizi çekmek isterim :

“… 1917 Eylül’ünde… Petrograd’da Merkez Komitesi bir karar aldı. Bu karar, Demokratik Konferansı dağıtmamayı ve Sovyetler’i sağlamlaştırma yolunda ilerlemeyi, bir Sovyet Kongresi toplamayı, ayaklanmayı başlatmayı ve Sovyet Kongresi’ni devlet iktidarı organı olarak ilan etmeyi öngörüyordu. Bu dönemde Petrograd dışında illegalitede bulunan Lenin, MK ile aynı düşüncede değildi ve bu saçmalığın (Demokratik Konferans) hemen dağıtılması ve tutuklanması gerektiğini yazıyordu. Oysa bize göre, sorun bu kadar basit değildi, çünkü biz, Demokratik Konferans’ın yarı-yarıya ya da en azından üçte birinin cephe delegelerinden oluştuğunu ; tutuklama ve dağıtma kararının, davaya sadece zarar vereceğini ve cephe ile ilişkilerimizi kötüleştirebileceğini biliyorduk… Lenin’in isteklerine karşın O’nu dinlemedik.. 25 Ekim’de Sovyet Kongresi’ni gerçekleştirdik, ayaklanmayı başarıyla gerçekleştirdik. Lenin o sıralar artık Petrograd’da bulunuyordu. Bize göz kırptı ve gülerek şöyle dedi : ‘Evet, siz haklı çıktınız’.. Lenin yoldaş, hatalarını kabul etmekten korkmuyordu…”

(Stalin, “Eserler”, cilt 4, İnter Yayınları, İstanbul, Tercüme : İsmail Yarkın, 1990, s. 284 – 285).


 

İyi bir komünist olmak, gerektiğinde Lenin gibi büyük bir öğretmene bile karşı çıkmayı bilmeyi gerektirir. Tabii komünizmin düşmanlarının, hele hele en beterlerinden olan Apocular’ın böyle bir refleks göstermeyecekleri ortadadır. Onlar, kendi önderlerine KÖPEK gibi bağlı olmakla övünürler, övünüyorlar.

Bir itiraf da geliyor şu geveze Öcalan’dan. İyi okuyunuz lütfen :

“… Nasıl ki, ‘TC’nde toplum kirlendi, politika kirlendi, bütün kurumlar kirlendi’ deniliyorsa, PKK içinde de böyle bir kirlenme var. Özellikle kadrodaki ve kadronun görev anlayışındaki kirlenme, TC’deki çetelerden daha az değildir. Bunu kesinlikle bilince çıkarmamız gerekir… BİZDEKİ ÇETELEŞME BELKİ TC’NİNKİNİ DE AŞIYOR…” (“Partileşme Sorunları…” , s. 434)

PKK’nin bir kontr-gerilla örgütü, halka karşı bir suç örgütü olduğuna dair nice kanıttan biri de budur.

Peki bu “kirlenme”nin, bu “çeteleşme”nin baş sorumlularından birisi de Öcalan değil mi? Evet, öyledir ve “Serok” bile farkında olmadan bunu da itiraf etmektedir :

“… Suçlayan adam, aslında kendi suçunu ortaya koyuyor demektir. Çünkü suçlayan adam, en başta neden bu durumu aşmadığını ve neden suç ortamını değiştirmediğini öncelikle kendine sormalıdır…” (“Partileşme Sorunları…” , s. 439)

“… Eğer kendime sevdalansam ve ‘bu bağlılıklar şahsımadır’ desem, diktatörleşmeye ve giderek birçok sosyalist ülkede ortaya çıktığı gibi altında çıkılamaz sorunların doğuşuna yol açarım…” (“Kadın ve Aile Sorunu”, s. 202)

“… ‘Olumlu (iş) oldu mu sahibi benim, olumsuz (iş) oldu mu sorumluluğu başkasına yıkarım’ diyemezsiniz…” (“Partileşme Sorunları…” , s. 108)

İnsanların gözünün içine baka baka “…her zaman çok akıllı adımlar atıyorum…” (“Partileşme Sorunları…” , s. 259) diyen “Serok”un aklı, acilen, en radikal şekilde ve bilhassa da Kürdistanlı proleterler tarafından sorgulanmalıdır.

...........................................

DÜRÜSTLÜK ve PKK -XIX

Posted on September 4, 2016-cevat sabri

“… Etrafınıza karamsarlık, cesaretsizlik ve zavallılık dayatıyorsunuz.. Siz bu tutumunuzla.. düşmana da güç veriyorsunuz…” diyordu “Serok” efendi (Bkz. : “Partileşme Sorunları ve Görevlerimiz”, Abdullah Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yayınları, 2003, s. 197) ve “Ben bütün bir ulusa ve insanlığa irade keskinliği ve moral üstünlüğü vermeye çalışıyorum” (a. g. k. , s. 197) diye de devam ediyordu.

Gerçekten de öyle miydi acaba? Yine ve tabii ki hayır!

PKK’nin en eski belgelerinden biri olan ve yine Öcalan’a ait “Kürdistan Devriminin Yolu – Manifesto”daki (Weşanên Serxwebûn Yayınları, 1994 [5. Baskı ; ilk baskı : 1978]) şu ifadelere dikkat ediniz :

“… (Kürdistan’da) kendisine, emeğine, yurduna ve insanlığa karşı hemen hemen ihanet ettirilmemiş tek fert kalmamıştır…” (a. g. k. , s. 37)

“… bugün bu halk bir ‘kadavra’ gibi ortadadır. Bundan utanç duyuyoruz…” (a. g. k. , s. 145)

Daha 1978’de, neredeyse tüm Kürtler’in insanlıktan çıkmış durumda olduğunu iddia eden Öcalan, 21 koca yıl sonra da aynı nitelemeyi dile getirmeye devam ediyordu :

“… KÜRT GERÇEĞİ ÜÇTE BİR HASTA, ÜÇTE BİR DELİRMİŞ, ÜÇTE BİR TUTSAKTIR. BU ÖZELLİKLER, OLDUĞU GİBİ ÖRGÜT VE EYLEM YAPISINA YANSIMIŞTIR…” (“Kürt Sorununda Demokratik Çözüm Bildirgesi”, A. Öcalan, Mem Yayınları, İstanbul, 1999, s. 143).

Militanlarını etraflarına karamsarlık-korkaklık-zavallılık dayatmakla ve böylece TC Devleti’ni güçlendirmekle itham eden Öcalan ; PKK’nin kurulduğu günden beri Kürtler’in insanlıktan çıktığını (“kadavra”lığını) boyuna vurgulayarak militanlarına iyimserlik (!), cesaret (!) ve güç (!) dağıtmıştı.

Sormak gerekir : Madem ki PKK de, Kürt halkı gibi ve eskiden de olduğu gibi “deli, hasta ve tutsak” kişilerden oluşan bir yığındır, peki öyleyse bunca sene boyunca neyin mücadelesi verilmiştir?!

Üstelik Apo, “… Mücadelemiz içerisinde binlerce genç kız var, milyonlarcasını da örgütlemiş durumdayız. Hepsi partiye ölümüne bağlıdır. Evli olanlara ‘kocanızı bırakın’ desem, hepsi bir günde bırakır. Zaten bırakma halindeler. Bağlılığınızı böyle geliştireceksiniz…” (“Partileşme Sorunları…”, s. 182) de demişti!

PKK, eğer “deli, hasta ve tutsak” insanların örgütüyse ; o halde bu kişilerin hepsi, eşlerini bile terk edecek kadar, hatta canlarını bile feda edecek kadar nasıl partiye bağlı kalabiliyorlardı?! Burada da bir çelişki var.

PKK, eğer “deli, hasta ve tutsak” unsurların toplamıysa, bilin ki Öcalan’ın kendisi de deli, hasta ve tutsak bir kimsedir (ki öyledir zaten, evet).
Deli, hasta ve tutsak kimselerden oluşan bir örgütle, ne bir ulusal kurtuluş savaşı ve ne de devrimci bir sınıf savaşı gerçekleştirilebilir. Böyle yoz, böyle çarpık yapıdaki bir örgütle ancak bir kontr-gerilla savaşı verilebilir ; ancak emperyalistlerin ve kompradorların yağma, ilhak, tecavüz, sürgün ve katliam politikalarının bir aracı olunabilir.

Nitekim meydana gelen de budur.

Devam:

“… bu savaş, eğer gerekleri yerine yerine getirilirse, halkımızın kanı ne kadar dökülürse dökülsün, dökülen bu kanın kendini yıkayacağı, tertemiz edeceği ve biraz daha özgürleştireceği bir savaştır. Bu savaş halkımız için bir bayramdır. Ne bundan başkasını kabul ederiz, ne de bunu kazanmada her şeyimizi ortaya koymamazlık ederiz…” (“Seçme Yazılar”, cilt VI, Weşanên Serxwebûn Yayınları, A. Öcalan, s. 464)

“… Verilen silahlar sussun diye, çürüsün diye değil, her saat kussun diye verilmiştir… PKK’nin önderliği böylesine gelişmeler olsun diye yaşıyor, başka şeyler için değil. O, başka bir devrimciliği kabul etmeye hiç mi hiç razı değildir…” (“Seçme Yazılar”, cilt II, A. Öcalan, Zagros Yayınları, İstanbul, 1993, s. 267)

“… 30 MİLYON İNSANIMIZ VAR, VARSIN 15 MİLYONU ŞEHİT OLSUN. Çünkü ne kadar şehit verilirse, ne kadar kan dökülürse o kadar temizleniriz… Benim korktuğum şey kanın dökülmesi değil, kanın durmasıdır. Nasıl olsa ölüyoruz…”

(“Kürdistan Yurtseverliği ve Ulusal Kurtuluş Cephesi”, A. Öcalan, Zagros Yayınları, İstanbul, 1993, s. 289)

Bir de bunlara bakın :
“… 50 bin kişi ölmüş, 500 bin kişi daha mı ölsün?…” (“Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa”, A. Öcalan, Weşanên Mezopotamya Yayınları, 2016 [3. Baskı], Neuss [Almanya], s. 242. “Serok”, bu sözleriyle barışa verdiği değeri göstermek istiyor!)

 

“… YALNIZCA BENİM CANIMIN DEĞİL, BİNLERCE, ON BİNLERCE CANIN YANMAMASI, KAN DÖKÜLMEMESİ İÇİN BARIŞ ÖNEMLİDİR. BARIŞ, PARTİLERDEN VE HATTA PKK’DEN DE ÖNEMLİDİR…” (“Barış Umudu – I”, A. Öcalan, Çetin Yayınları, 2005, İstanbul, s. 151)

“… Savaş ve vahşî şiddet gelişmemiş kişiliklerin işidir…” (“Barış Umudu- I”, s. 155)

İstihbarat servislerinin patronları ne zaman ve neyi isterlerse hemen ona göre tavır alıyor Öcalan. Onların hizmetinde bazen aniden savaş tanrısı ve bazen de aniden barış tanrısı oluveriyor. Avukatlarına verdiği talimatlar da bu yönde:

“…Savcılar ve hükümetle görüşün, Genelkurmay ile görüşün, ‘Öcalan büyük bir hizmette bulunuyor’ deyin. Kendimi hizmet için yaşatıyorum…” (“Barış Umudu – I”, s. 44)

Ne devrimcilik (!) ve de ne yurtseverlik (!) değil mi?

Öcalan’ın Kürtler ve Kürtçe ile ilgili olarak yazdıklarına ve söylediklerine biraz daha bakalım hele. Kürt milliyetçisi (!) Öcalan neler yumurtlamış? :

“… Kürtler kadar kafası boş, dili yaranmacı bir kişilik daha yok…” (“Özgür Yaşamla Diyaloglar ; 1995 – 1998 Çözümlemeleri”, A. Öcalan, Çetin Yayınları, İstanbul, 2002, s. 143)

“… Kürt, insanın en şaşkını, dünyanın en kendine hainlik edeni…” (a. g. k. , s. 279)

“… Bizim toplum çok ikiyüzlü, çok yalancı, çok sahtekâr, çok tembel, çok cüce, fakat fırsat doğdu mu, kendini birdenbire Allah yerine de koyan bir toplumdur…” (“Diriliş Tamamlandı, Sıra Kurtuluşta”, A. Öcalan [E. Kürkçü ve R. Duran ile röportajı], Güneş Ülkesi Yayıncılık, 1995, İstanbul, s. 231)

“… (Kürtçe’yi) hiç öğrenemiyorum. Kürtçe’m çok zayıf. Sıradan bir kişi bu konuda benden güçlüdür…” (“Bir Muhatap Arıyorum”, A. Öcalan, Der. : İsmet Aygün, Aram Yayınları, İstanbul, 1999, s. 277 [Oral Çalışlar’ın röportajından])

“… Benim arkadaşlarımın büyük bir kısmı Türk’tür… Türkler’i, bizim Kürtler’den de üstün görürüm…” (a. g. k. , s. 303 [O. Çalışlar röportajından])
 

“… Ben tamamen Türkçe düşünme ve eylem gücümü geliştiriyorum. Kürtçe ise ikinci planda kalan bir eylem ve düşünce gücüdür. Hatta şunu söyleyebilirim : Birinci zarf Türkçe, ikinci zarf Kürtçe’dir…” (“Abdullah Öcalan ile Görüşme”, Doğu Perinçek, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1991, s. 30 – 31)
Şimdilik yeterlidir sanırım.

Kürt milletine işte bu kadar hakaret eden, Kürtler’i işte bu kadar küçümseyen ve Kürtler’den de, Kürtçe’den de işte bu kadar nefret eden bir şahıstır Öcalan (Eskiden “… Apo’ları çoğaltmak gerekir. Çaba bu yönde olmalıdır. Onlarca yüzlerce Apo olmalıdır. Herkes Apo olmalıdır…” diyerek [“PKK Üzerine Düşünceler”, Melsa Yayınları, İstanbul, 1992, s. 115]

Öcalan yalakalığında yüksek rütbe kazanmış o sözde aydın İsmail Beşikçi bile, PKK gerillasının Kürtçe ile ilgilenmediğini, Kürtçe’ye önem vermediğini daha 90’lı yılların başında itiraf etmişti [“PKK Üzerine Düşünceler”, s. 156].

Yani sayın okuyucularım, Öcalan’ın dışındaki başka birçok kaynağı sıkı biçimde inceleyerek de PKK’nin aslında anti-Kürt bir hareket olduğunu, özellikle Kürt halkına karşı konumlandırıldığını ve PKK’nin, Kürtler’i Türkleştirme siyasetinde Türk hâkim sınıflarının elinde bir enstrüman olarak kullanıldığını vb hususları algılayabilirsiniz).

Serok”un “Sam Amca” ile tangosuna da bir göz atalım :


“… (yeni dünya düzeni içerisinde federatif bir çözüm), kuşkusuz bizim öngördüğümüz çözüm budur…” (“PKK”, İsmet G. İmset, Turkish Daily News Yayınları, 1993, Ankara, s. 373)

“…en büyük anti-emperyalizm, anti-siyonizm PKK’nin yönlendirdiği harekettir…” (“Dirilişin Öyküsü”, Abdullah Öcalan [Yalçın Küçük ile röpotajı], Zagros Yayınları, İstanbul, 1993, s. 125)

“… emperyalizmle ve ABD ile en amansız savaş içinde olan örgüt biziz…” (“Büyük Dönüşüm”, A. Öcalan [Mihri Belli ile röportajı], Alternatif Yayınları, 1999, s. 111)

“… ABD ile hiçbir savaş içinde olmadığımız halde, ABD’nin ve istihbarat çevrelerinin PKK’yi dünyada en büyük tehlike olarak görmesine ben şaşıyorum. Biz ABD’ye ne yaptık da, ABD bu kadar dünya çapında üzerimize geliyor?… ABD ne hakla, kendisiyle açık veya gizli bir savaşımımız olmadığı halde, bir bireyine karşı en küçük saldırımız olmadığı halde, bu kadar üzerimize geliyor?…” (“Sosyalizmde Israr, İnsan Olmakta Isrardır”, A. Öcalan, Aram Yayınları, 1999, İstanbul, s. 95)

Bu bölümün son cümlelerini, şarlatan Öcalan’a bırakayım :

“… Aslında devrimci kişilik.. sözünün adamı olmayı bilen kişiliktir…” (“Aydınlarla Söyleşi”, A. Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yayınları, 2004, s. 43)

“… Kendini düzeltmeyen, düşman karşısında savunmayan ve halka dürüst davranmayan birisine biz nasıl değer vereceğiz?…” (“Kürdistan Yurtseverliği ve…”, s. 417)

“… Hiçbir zaman gerilemeyeceksin. Sağa-sola sapmayacaksın, doğru bir tarzda yürüyeceksin ve önünde ne kadar engel varsa aşacaksın. Önderlik budur…” (a. g. k. , s. 418)

...........................................

DÜRÜSTLÜK VE PKK -XX

5 September 2016- cevat sabri

Öcalan, sık sık “İslam” misyonerliğine de soyunmuş olan biridir :

“… Hz. Muhammed nasıl yapmışsa biz de öyle yapıyoruz. AYNIYIZ ; en doğru Müslümanlık % 100 bizimdir. Ben diyorum ki : Bizden dürüst Müslüman yoktur, bizim siyasetimizden daha doğru siyaset yoktur…” (Bkz. : “Kürdistan Yurtseverliği ve Ulusal Kurtuluş Cephesi”, A. Öcalan, Zagros Yayınları, İstanbul, 1993, s. 286 – 287)

“… Dini bunların (Türk egemenlerinin) elinden bir alet olmaktan çıkarmak ve bilakis devrime oldukça hizmet edebilecek bir işlerliğe kavuşturmak gerekiyor. Kaldı ki, Ortadoğu orijinalitesinde din inkâr edilerek ve bir tarafa itilerek halk devrimlerine gidilemez…” (a. g. k. , s. 315)

“… Gerçek Müslümanlık bizim hareketimizdir. Gerçek sosyalizm de bizim hareketimizdir…” (a. g. k. , s. 401)

“… Müslümanlığın özü, insanlığın özüdür. Orada birleşeceğiz. Dinlerin özü, insanın yüceliğidir, bunu esas alacağız…” (a. g. k. , s. 404)


“… Biz aslında dine büyük bir hizmet yapıyoruz…” (a. g. k. , s. 519)

“… Evet, Hz. Ömer’in adaleti gibi bir adalet şarttır…” (a. g. k. , s. 527)

“… PKK aslında hem devrimci sosyalizmin, hem devrimci İslam’ın Kürdistan’da içiçe uygulanmasıdır. İşte bazı sahte solcular, ‘sosyalizmle İslamiyet zıttır’ der veya bazı sahte Müslümanlar, ‘İslamiyet ile sosyalizm zıttır’ der. Bana göre zıt değildir…”

(“Demokratik Devrimde Halk Serhildanları”, A. Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yayınları, 2002, s. 152)

“… Ben namaz kılmak kötüdür demiyorum ; namaz kılınır, oruç da tutulur, fakat cihat hepsinden önce gelir. Ben namazı savaşa girdiğim zaman bıraktım… Bizim gerçek temellerde İslamî ilkeleri uyguladığımızı ayetlere dayanarak da izah edebilirim. Hadislere ve İslam tarihine dayanarak çok açık bir biçimde gösterebilirim…” (a. g. k. , s. 154)

“… Biz peygamberlerleyiz, biz hadislerleyiz. Bu, PKK’de de böyledir…” (a. g. k. , s. 336)

“… Bir dost, Suudiler’in PKK’nin Marxist-Leninist olduğunu söylediği konusunu dile getirmişti. Ben, ‘kördür, gerçek Müslümanlık bizimle yürüyor’ dedim…” (“Aydınlarla Söyleşi”, A. Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yayınları, 2004, s. 94)

“… İslamiyet.. ırk ayrımı da yapmamaktadır…” (“Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine Doğru – I”, A. Öcalan, Mem Yayınları, İstanbul, 2001, s. 196)

El-Serok”, kendisinin ve “partisi”nin, hem gerçek Müslüman ve hem de gerçek sosyalist olduğunu iddia ediyor!

Doğrusu ise tam tersidir. Biri felsefî idealizme, diğeri militan materyalizme bağlı olan, yani birbirinden apayrı olan iki dünya görüşünü birden savunup sahiplenmek, ne gerçek Müslümanlık ile ve ne de gerçek sosyalistlik ile bağdaşır.

Marxizm-Leninizm’in temel prensipleri sadece Rusya için geçerli değildir. Bu ilkeler evrenseldir ve bu ilkelerin içinde din/tanrı karşıtlığı da bulunmaktadır.

Lenin, “… Tanrı (tarihte de, gerçek yaşamda da) her şeyden önce, insanın bir yandan doğa, öte yandan sınıf boyunduruğuna sokulmasının yarattığı fikirlerin, yani bu bağımlılığı pekiştiren, sınıf mücadelesini uyutmayı amaçlayan kavramların bir bileşimidir…” demiş (Bkz. : “Din Üzerine”, Ekim Yayınları, Ankara, 1990, Çev. : S. S. Cılızoğlu, s. 57) ve şu kuralın altını çizmiştir : “… DİNLE SAVAŞMALIYIZ. BU, HER TÜRLÜ MADDECİLİĞİN VE DOĞAL OLARAK MARXİZM’İN ABC’SİDİR…” (a. g. k. , s. 27).

Budala Öcalan’ın yukarıda aktardığım sözlerine bakacak olursanız, işte mesela Lenin, sahte bir solcudur!!! (Öcalan, Müslümanlığı şirin göstermek için İslam’da ırk ayrımının olmadığını [!] da söyleyerek kurnazlık yapıyor. Başka bir makalemde ayrıntılı olarak değindiğim için, bu İslam ve ırkçılık mevzusunu geçiyorum).

Kur’an’da, Zümer Sûresi’nde (63. ayet), “Allah’ın ayetlerini inkâr edenlerin hüsrana uğrayacakları” yazılıdır. Âl-i İmrân Sûresi’nde (19. ayet) ise “Allah nezdinde tek dinin İslam olduğu” belirtilir. Yani sadece sosyalizm ile İslam değil, İslam ile başka bir din bile bir araya gelemez/getirilemez Kur’an’a göre. Ama “El-Serok” ve “partisi”, işte hepsini birden kucaklamış!!! Nasıl oluyorsa artık?!

Şu inci de Öcalan’dan :

“… Dinde bir usül vardır. Biz de aynısını yapacağız demiyorum ama ders alın. Dinde, ‘şu kâfirdir’ deniliyor. O kişi ya ‘lâ ilâhe illallah’ çekerek Müslüman olur ya da gider…” (“Kürdistan Yurtseverliği…”, s. 567)

!!!

E hani “Hz” Muhammed ne yaptıysa aynısını yapıyordunuz?! Hani aynıydınız?!

Hani İslam’ın özü, insanlığın yüceliğiydi?! Müslümanlığı kabul etmeyen “kâfir” kişinin öldürülmesi midir yücelik?! Bir de dürüstlükten bahsediyor yahu!

Binbir surat Öcalan, bazen diyalektik ve tarihsel materyalist pozlara da bürünmüştür :


“… Din… bir yanılsamadır…” (“Seçme Yazılar – III”, Weşanên Serxwebûn Yayınları, 1988, Köln [Almanya], s. 15)

“… Dine karşı mücadele vermek ayrı şeydir ; dine küfür etmek, dine bağlı olduğu için halka kızmak ayrı şeylerdir. Birincisi ne kadar doğruysa, ikincisi de o kadar yanlıştır…” (“Kürdistan Devriminin Yolu – Manifesto”, Weşanên Serxwebûn Yayınları, 1994 [5. Baskı. İlk baskı : 1978], s. 134)

Öcalan’ın “Din Sorununa Devrimci Yaklaşım” (Melsa Yayınları, İstanbul, 1993) adlı bir “kitab”ı vardır ki, kelimenin tam anlamıyla bir hilkat garibesidir. Öcalan, bu “eser”inde, bilim ile dini, yani materyalizm ile idealizmi nikâhlamaya teşebbüs etmiş ama tabii ki başaramamıştır.

İşte bir misal :

“… Gerçekten o dönem insanı (ilk çağlardaki insanlardan bahsediyor – CS) ruhen, fiziksel yönden ve düşünce itibarıyla böyle çırılçıplak olan, iki sözcüğü, iki ağaç dalını bile bir araya getiremeyen konumdadır ; fakat düşünmeye cesaret ediyor, ruhen de bir ürperti duyuyor. Doğruluk, iyilik, güzellik kavramları onu etkiliyor…” (a. g. k. , s. 17)

!!!

İki sözcüğü bile bir araya getiremeyen o insan, peki bu kavramları nasıl bir araya getirebilmiştir?! Bu nasıl bir saçmalıktır?

Ve bir diğer misal :

“… Din, insanlık kadar eskidir. İnsanlığın oluşumundan ayrılmaz bir parçadır…” (a. g. k. , s. 18)

Hiç de değil! Arkeolojik araştırmalar, dinsel tasarımların ancak 50 bin yıldan beri var olduklarını kanıtlıyor (Bkz. : “Felsefe Ansiklopedisi – I”, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1976, s. 321 [“Din” maddesinden]). Oysa insan türünün tarihi, milyonlarca yıl öncesine gidiyor.

Engels ustamız işçiler için şöyle yazmıştı :
 

“… YÖNETİMİ ELİNDE BULUNDURAN SINIFA KARŞI NEFRET İÇİNDE YANDIKLARI SÜRECE İNSANDIRLAR ONLAR. BOYUNDURUĞA SABIRLA BOYUN EĞDİKLERİ VE BU BOYUNDURUĞU KIRMA GAYRETLERİNİ TERK EDİP SADECE YAŞANTILARINI DAYANILABİLİR BİR BİÇİME GETİRMEK İÇİN UĞRAŞTIKLARI ANDA HAYVANLAŞIRLAR…” (“İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu”, Sosyalist Yayınlar, İstanbul, 1994, Çev. : Oktay Emre, s. 167).
 

Burjuvazi, dini, milliyetçiliği, seks ve eğlence kültürünü, ayrıca Öcalan gibi devrimcileri (!!!) de kullanarak proleterleri hayvanlaştırıyor, hayvanlaştırmıştır (Bu ifade, bir hakaret değildir. Aksine bu, mevcut olumsuzluğun çözümü için bir tespit, bir teşhis ve de bir tenkittir).

Ama işte bu zavallılık, hakikî anlamda profesyonel devrimcilerin, bir proletarya partisinin ortaya çıkmasıyla birlikte ortadan kalkma yoluna tez zamanda girecektir (bunların hiç ortaya çıkmayacağını şöyle bir farz etsek bile, yani sosyalist teoriden habersiz olarak yaşamaya devam etseler bile proleterler, kapitalizmin ekonomik evriminin nihayetinde bir gün burjuvaziden yine tamamen kopacak ve toplumsal devrime [sosyalizme] yine varacaklardır.

Tabii bu gelişme, çok uzun bir sürecin ve çok büyük bedellerin sonucunda olacaktır. Oysa biz komünistler, sosyal devrimin daha erken olarak ve daha ucuz bir bedelle [hem can ve hem de mal cihetinden] gerçekleşmesini istiyoruz, isteriz. Bu sebeple proletaryanın bağımsız sınıf partisininin gerekliliğini ısrarla dile getiriyoruz). Emekçiler yeniden insanlaşacaktır. Bu kara günler geçicidir…

Daha önce aktardığım ve Öcalan’a ait olan sözler (Kürt ulusu için sarf ettiği, o çirkin, o kabul edilemez sözler) ise asla eleştiri kapsamı içinde değerlendirilemez.

Aksine bunlar, hakaret ve iftira niteliği taşımaktadır. Çünkü bir dediği ötekisini tutmayan, faşist rejimlerin hizmetinde çalışmakla övünen ve en büyük “meziyet”i kendini methetmekten ibaret olan Öcalan’dan iyi niyet asla beklenemez.

PKK, akıl ve “ruh” hastalarından, zorla ya da kandırılarak alıkonulmuş kimselerden (tutsaklardan) oluşan bir yığındır.

..........................

DÜRÜSTLÜK ve PKK -XXI

09 September, 2016- cevat sabri

El-“Serok”, 15 Ağustos 1979 tarihli bir mektubunda şöyle yazmıştı :

“… Son olarak çok önemli bir soruna değinelim. Tutukluluk anında polise karşı tavır : Bu konuda birçok olumsuzluklar olmasına rağmen, yoldaşlarına örnek olacak devrimci direniş gösteren arkadaşlar da az değildir. Polis, her türlü yöntemi kullanarak tutuklu arkadaşlara, özellikle hareketimize karşı suç işletmeye çalışmaktadır.

Tutuklanan her arkadaş, en küçük bir kararsızlığa düşmeden, polisin düşman olduğunu ve mücadele etmek gerektiğini aklından çıkarmadan hareket etmeli, düşmana karşı en küçük bir suçluluk duygusu içine girmeden mücadelemizin zaferine olan inanç ve haklılık duygusunu hâkim kılmalıdır.

Biz yalnızca halkımıza ve partiye karşı sorumluyuz, ancak bu güçlere hesap veririz, bunun dışındaki güçlere hesap vermek zorunda değiliz. Tutuklanan her arkadaş, tutuklanma durumuna göre ya tüm ilişkilerini inkâr etmeli ya da PKK sempatizanı olarak Program, Manifesto ve Bildirge’deki görüşlerin doğru ve haklı olduğunu savunmalıdır. Her iki durumda da devrimci ilişkilerini açıklamamalı, partiye ve yoldaşlara zarar verici davranış içine girmemelidir.

Polis karşısında küçülerek birer muhbir durumuna düşenler mutlaka hak ettikleri cezayı alırlar. Devrimcilerin denendiği son denek taşı, tutukluluk anıdır, devrimciler orada yürüttükleri direniş mücadelesiyle kendilerini diğerlerinden ayırırlar. Her arkadaş böyle bir durumda iradesine egemen olmalı, inancını canlı tutmalı ve göstereceği kararlılığın devrimci mücadeleyi çelikleştireceğini ve geliştireceğini bilmelidir.

Sömürgeci mahkeme ve işkencehanelerde devrimci mücadele yükseltilmeli, devrimci onur yüksekte tutulmalıdır. Ancak bu tür davranış içine girenler halkımıza saygılı davranmış olurlar ve komünist olma yüce şerefini kazanırlar. Proletaryaya, halka, partimize ve yüce komünizm davasına sonuna kadar bağlı, yiğit, fedakâr, yaratıcı ve önder devrimciler olalım!…”

(Bkz. : “Mektuplar”, Abdullah Öcalan, Weşanên Serxwebûn Yayınları, 1998, s. 51 – 52 ; son sayfalardaki fotoğraflarda ise Öcalan, “Parti Önderliği” sıfatıyla gösteriliyor).

 

Bu keskin (ve de doğru) sözleri sarf eden Öcalan, 1999’da Türkiye’ye getirildikten sonra (Jandarma İstihbarat Dairesi’ndeki “sorgu”sunda) yazdıklarının tam tersi bir tutum sergilemiş (beklenileceği üzere) ve TC Devleti’nin kolluk kuvvetlerine her türlü ayrıntılı bilgiyi resmen vermişti.

İşte o ifadesinden (Bkz. : “İmralı’daki Konuk”, Arslan Tekin, Bilgeoğuz Yayınevi, 2009, İstanbul) bazı misaller sunayım size :

“… -Med Tv hakkında bilgi verin.

(A. Ö.) – … Özel kanalların gelişimiyle televizyon yayını yapmak üzere araştırmaya başladık. Londra’da bir lisans alındı, uydu Fransa’dan kiralandı. Masrafı en fazla olan kuruluştur. Yılda 50 milyon mark gidiyor. Çalışanların çoğu maaşlı değiller… Med Tv’yi desteklemek ve finansman ihtiyacını karşılamak için kurulan vakıf, para aklamak içindir… Hikmet Tabak, Med Tv’nin sahibi olarak görünmektedir. Londra’dadır. Resmî görüşmelerde O bulunur. Aslında paravan bir isimdir… Med Tv ile ‘Sinan’ (kodlu) ilgileniyor. Med Tv’nin mâlî işlemleriyle ilgilenen Corç (k.) Aristo Aristodolos ile birkaç defa görüştüm. Bu kişi, orta yaşlarda, şişman, Güney Kıbrıs veya Yunanistanlı’dır… (a. g. k. , s. 46 – 47)

(A. Ö.) – … Suriye’de Muhtar Ömer, köy ağası Osman Ustaz, Doktor Enver, Hasan Ağa, Kürdo, Doktor Yusuf Derkuş isimli şahısların evlerine gidip kendileriyle görüşüyordum… (a. g. k. , s. 54)

Tatlıses Turizm’in İstanbul bağlantılı ve gönüllü yardımlarını gördük. Toprak Holding’in (Halis Toprak) parasal yardımlarını zaman zaman gördük. Batman’da petrol sendikaları iyi dosttur. Örgüte zaman zaman yardımları oldu. Antalya’da da zaman zaman geniş yatırımlara giren Ceylan Holding’in birçok yardım ve katkılarını gördük… (a. g. k. , s. 72)

Mardin’de başında Piling’in bulunduğu aşiretin ve Türk ailesinin destekleri vardı… Botan’da Babat’lar, Osman Demir (önceleri adam verme, erzak ikmali gibi yardımları var) gibi aşiretlerin yardımları çok olmuştur… Adıyaman’da Kavi’ler dosttur. Siirt’te Mamkuran aşireti dosttur… Diyarbakır-Silvan’da Azizoğulları ile dostluğumuz çok iyidir…

Bingöl’de Bilgin’ler (Şeyh Said’in akrabalarıdır) ailesinin çok yardımlarını gördük… Erzurum’da Melik ailesinin yardımlarını hâlâ görmekteyiz. Ağrı’da Öztürk ailesinin.. yardımlarını görmekteyiz. Van’da Kartal’lardan Remzi Kartal başta olmak üzere yardımlarını gördük…” (a. g. k. , s. 73 – 74)

Hani derler ya, “bülbül gibi şakımış” diye. Aynen o hesap.

Bu pasajlar, buzdağının su üstündeki kısmıydı.

İmralı’daki duruşmalarında ve o meşhur “savunma”larında ise şunları alenen dile getirmişti El-”Serok” :

“… yakalandığım günden, ‘barış için yaşayacağım’ sözünü verdiğim günden bugüne kadar, kaba bir baskı, söz düzeyinde hakaret ve işkence görmediğimi belirtmek istiyorum.. demokratik cumhuriyet ekseninde, barış ve kardeşlik için DEVLETİN HİZMETİNDE ÇALIŞMA İSTEĞİMİ, kararlılığımı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu konuda gösterdiği saygılı yaklaşımın bir gereği olarak, ben de bu düzeyde kararlılığımı saygı ve şükranla belirtmek istiyorum…” (“İmralı’daki Konuk” , s. 102)

“… 1925’ten daha tehlikeli.. bir durum var şimdi. Lütfen beni anlayın. Anlamanızı rica ediyorum. TÜRKİYE’NİN BÜTÜNLÜĞÜ ÇOK ÖNEMLİDİR… Kendimi kurtarma sorunum yok…” (a. g. k. , s. 277)

“… Cumhuriyet’in kuruluş ve korunmasında emeği geçen tüm şehitleri, şehitlerimiz bilmek, kurucusunu minnettarlık ve saygıyla anmak, bayrağını gururla selamlamak bunun için esastır… Adil ve onurlu bir barış olmadan ne ülkede, ne de dünyada yaşamın hiçbir anlamının olmadığı derin bilinciyle bunu herkesten önce gören ve slogan haline getiren Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Yurtta Barış, Dünyada Barış’ ilkesi de, daha çarpıcı yaşam ifademiz olmaktadır…”

(“Kürt Sorununda Demokratik Çözüm Bildirgesi”, A. Öcalan, Mem Yayınları, İstanbul, 1999, s. 159 ve s. 166. İmralı’nın azılı Kemalist’i Öcalan, “Kürdistan Devriminin Yolu – Manifesto” adlı çalışmasında [Weşanên Serxwebûn Yayınları, 1994. İlk baskı : 1978] ise “Kemalist zehiri kafalardan akıtmak, bu zehirin akıtılamadığı kafaları ise parçalamak gerektiğinden”

[a. g. k. , s. 139] bahsetmekteydi)

Gördünüz mü düzmece Kürdistan yurtseverini? Gördünüz mü sahte komünisti? Gördünüz mü, halktan başka herkese hesap veren, halka karşı zerre kadar saygı duymayan o sözde yiğit, fedakâr, yaratıcı ve önder kişiyi? Gördünüz mü, hak ettiği cezayı almayan, kafasının parçalanması gereken ve halkla adeta alay eden o muhbiri?

Daha ne diyeyim?

………………………………………

Not : Öcalan’ın “sorgu” ifadesi, teypten alınarak yazılmıştı. Yazan kişi, konuya vâkıf biri olmadığı için ifade, birçok imla hatası ve anlatım bozukluğuyla birlikte kâğıda geçirilmişti (“İmralı’daki Konuk”, s. 84).

Öcalan’ın İmralı’daki duruşmalarını yöneten hâkim ise, Öcalan’ın sözlerini zapta geçirirken ya özetliyor ya da başka bazı değişiklikler yapıyordu (ifadeye kattığı ve ifadeden çıkardığı cümleler oluyordu).

FAKAT BU DEĞİŞİKLİKLER, ÖZE DEĞİL, BİÇİME DAİRDİ.

Neticeyi değiştirmiyordu yani. Örneğin Öcalan, hâkimin kendisine sorduğu “Türkiye’de Kürt meselesi var mıdır?.. En ufak baskı var mı?” sorusuna;

Bir halkın dilinin kullanmaması görülmemiş baskıdır (buradaki anlatım bozukluğu Öcalan’a ait – CS). Sorunun bu hale gelmesinin başlıcasıdır. 1990’larla birlikte baskı olmadığına dair gelişme vardı. Mesele çözüm yoluna girmiştir. Bundan sonra isyan gereksizdir” diye yanıt veriyordu ve hâkim de bu sözleri şöyle kaydediyordu:

Türkiye’de Kürt dilinin konuşulmasının yasaklanmasını doğru bulmuyorum. Bu yönde ciddi bir baskı vardı. Sizin mahkemenizin verdiği karar çok önemlidir ve doğrudur ve çözüm öneriyor. Benim şahsî kanaatim, Türkiye’de önemli insan hakları konusunda gelişmeler vardır. Bundan sonra isyan yanlıştır. Bunu belirtiyorum. Mesele çözüm yoluna girmiştir. İsyanları durdurmak gerekir. Asla tasvip etmiyorum. Barış ve kardeşlik için herkesi katkıda bulunmaya çağırıyorum” (a. g. k. , s. 421 – 422).

İmralı’da görülen davanın hâkimi Turgut Okyay, Öcalan için şöyle demekteydi : “… Sanık (A. Öcalan) bizim açımızdan da kendi açısından da mükemmel bir savunma yaptı. Artı, mahkemeye kolaylık da gösterdi. Bazı avukatlarının mantıksız taleplerini veya duruşmaya güçlük çıkaracak taleplerini bile A. Öcalan önledi…” (“Kasadaki Dosyalar”, Saygı Öztürk, Ümit Yayıncılık, Ankara, 2003, s. 204 – 205).

El-“Serok”un duruşmalarını, her gün 8’i yabancı olmak üzere 20 gazeteci takip etmişti. Duruşma salonunda Kanada, Hollanda, Almanya, İngiltere, Norveç , ABD gibi ülkelerden resmî yetkililer de hazır bulunmuştu (“İmralı’daki Konuk” , s. 96).

2. Not : Bazı okuyucularım bana yolladıkları maillerde, PKK’yi daha ölçülü bir dille eleştirmemin lüzumunu belirtiyorlar (bazen imayla). Hep de o Mazlum Doğan gibi kişilerden yola çıkarak bunu bana anlatmaya çalışıyorlar.

Değerli dostlar ;

Karakter temizliği, dürüstlük, samimiyet, özveri elbette çok önemli ve değerli özellikler. Bu nitelikleri taşıyan insanlara karşı saygı duymak da şüphesiz ki olağan ve hatta gerekli bir tepki.

Fakat unutmayınız ki, sevgi ve saygı duyduğumuz insanlar da cehaletleri veya dikkatsizlikleri nedeniyle farkında bile olmadan suç işleyebilirler, kendilerini ve hatta başkalarını da affedilmez derecede ağır hataların içine sürükleyebilirler.


 

Tarihten bir misal vereyim : İşte Mustafa Suphi yoldaş ve dava arkadaşları! Onların da samimiyetinden ve özverisinden kuşku duyulamaz, öyle değil mi? Onları da seviyor ve saygı duyuyoruz. Ama bu insanlar korkunç bir yanlışa bulaştılar.

Hiçbir tedbir almadıkları için, sınıf düşmanları olan Kemalistler’in kurduğu kanlı bir tuzağa kolayca düştüler ve bunun sonucunda da hunharca katledildiler.

Böylece Türkiye proletaryasını başsız bıraktılar. Suphi’ler, hiçbir şekilde istemedikleri halde ve hatta bedelini de canlarıyla ödedikleri halde, burjuvazinin emekçi sınıflar üzerindeki tahakkümünün sağlamlaşmasına yardımcı oldular.

Darkafalılıkları ve gevşek disiplin anlayışları yüzünden kabahatli bir pozisyona girdiler.

Mazlum Doğan gibi halktan birçok mert kişinin ve hatta birçok namuslu komünistin PKK gibi lanet bir örgütün saflarında bulunması, Suphi’lerinki kadar büyük bir kusurdur.

Bu insanlar, sınıf düşmanları olan Apo’nun ve işbirlikçilerinin hilelerine kanıp onlara koşmamalıydılar.

Onların zorbalığına hangi gerekçeyle olursa olsun boyun eğmemeliydiler. İpleri onların eline vermemeliydiler.

Aksine, bu tiplerden acilen kurtulmalıydılar. Apocular’ı derhal tasfiye etmek, onları en ağır şekilde cezalandırmak için çalışmalıydılar.

Bunu yapamadıklarından ya da yapmak için geç kaldıklarından dolayı sonuçta Apocu cellatlarının ekmeğine yağ sürdüler.

Apocular’ın gölgesi altında kaldılar; kimliklerini, emeklerini ve hatta hayatlarını yitirdiler onların elinde (hem de kısa sürede).

Apo, bazı has müritlerini de imha ettirmiştir. Ama bu, pek önemli bir ayrıntı değil bence...

-Cevat Sabri-

........................

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Kimler Online

192 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.