Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Son Yorumlar

O’nunla Facebook sayesinde tanışmıştım. Kendisini önce sosyalist sandım. Yanıldım. Daha sonra O’nu sosyalizme kazanılabilecek biri sandım. Ama bazı acı tecrübelerin ardından yine yanıldım.

 

Sonunda O’nu sadece acınacak durumdaki bir insan sandım. Maalesef ki bir kez daha yanıldım…

T.B. adlı bu kesinlikle güvenilmez kişi, Marxist-Leninist düşünceyi bilerek, isteyerek, şevkle ve sistematik olarak tahrif ediyor. En büyük “marifet”i de, Çinli revizyonistler tarafından 1970’lerde üretilip Mao Zedung’a mal edilen ve o ‘Üç Dünya Teorisi’ (ÜDT) denen ucubeliği, “Marxizm-Leninizm’e Büyük Bir Katkı” diye ısrarla gündemde tutması…

Bu ÜDT, ne yazık ki pek çok samimi komünist tarafından da benimsenmiş ve savunulmuştu. Üzerinde yeterince düşünülmediği ve sorgulanmadığı için şüphesiz…

ÜDT, bugün de çeşitli kılıklar altında Türkiye’deki ve dünyanın diğer ülkelerindeki “sosyalist” cenahlarda gezinmeye devam ediyor. Proleterlerin zihnini bulandırıyor, devrim çabamızı baltalıyor. Marxist-Leninist dünya görüşüne gerçekten bir katkı sunmak istiyorsak, ÜDT ve onunla bağlantılı fikirlere karşı amansız bir savaş yürütmemiz lazım. Konu, bu sebeple hâlâ güncel ve mühimdir. T. B. gibi burjuva kalemşörlere bu nedenle aman vermemeliyiz.

Haydi şimdi ÜDT’nin bilim dışı niteliğini ana hatlarıyla ortaya çıkaralım!

ÜDT, “derli-toplu” biçimde ilk kez 1 Kasım 1977’de (yani Mao’nun ölümünün ardından), ÇKP’nin yayın organı olan ‘Halkın Günlüğü’ gazetesinin yazı kurulunca kaleme alınmıştı. Doğu Perinçek ve “adam”larının gözdesi olan bu “tez”, oldukça uzun bir metindi. T.B.’nin internetteki bloğunda ÜDT’ni şimdi tam tekmil görmek mümkündür :

http://www.turgutbalya.com/?pnum=354&pt=%C3%9C%C3%87+D%C3%9CNYA+TEOR%C4%B0S%C4%B0+/+Halk%C4%B1n+G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC+-+Renmin+Ribao.

Makalenin girişinde Mao ustaya yönelik olarak bitmek tükenmek bilmeyen iltifatlar vardı. Mesela “… Başkan Mao, büyük bir devrimci olarak, Marxizm-Leninizm’i hem teoride ve hem de pratikte devraldı, hayatı boyunca savundu ve geliştirdi. O’nun Çin devrimine ve dünya devrimine yaptığı katkılar ölümsüzdür…” vb deniyordu. Burada sadece övgü cümleleri göze çarpıyordu.

Evet, Mao’nun büyük bir yurtsever ve komünist olduğu elbette ki doğruydu. Mao’nun sosyalizm davamızdaki dev emekleri ve başarıları tabii ki inkâr edilemezdi. Fakat Mao ustanın bazı ciddi hata ve noksanları da olmuştu. Ne var ki ÜDT mucitleri bunlardan tek satır bile bahsetmemekte, evet, en azından küçük bir imada dahi bulunmamaktaydılar. Mao usta, 30 Ocak 1962 tarihli bir konuşmasında şunu belirtmişti halbuki : “… Geçen yıl 12 Haziran’da, Merkez Komitesi tarafından toplantıya çağırılan Pekin Konfreansı’nın son gününde, kendi eksikliklerim ve hatalarım hakkında konuştum. Yoldaşlara söylediklerimi kendi çeşitli eyalet ve bölgelerine ulaştırmalarını istediğimi söyledim. Daha sonra, benim hatalarım saklanabilirmiş, saklanması gerekirmiş gibi, birçok bölgenin benim mesajımı almadığını öğrendim. Yoldaşlar, bunlar saklanmamalıdır…” (Bkz. “Seçme Eserler”, cilt VI, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2000, s. 259 – 260). Mao gibi bir komünist hakkında genel bir değerlendirme yaparken, sadece olumlu ifadeler kullanmak ve kusurlarına hiç yer vermemek Marxist-Leninistler’e yakışmayan bir yöntemdir. Bu tavrı bizzat mahkûm eden büyük insan da Mao’ydu!

ÜDT yazarlarının Mao’ya yalakalık yapmaları, kendi art niyetlerini, daha doğrusu anti-Marxist zihin yapılarını kamufle etmeye yönelik bir manevraydı. Bu olguyu ileriki aşamalarda daha iyi anlayacağız.

Revizyonistlerin makalesinde geçen ve Mao’nun 1974 Şubat’ında söylediği iddia edilen sözler aynen şöyleydi : “Bence, Birleşik Amerika ve Sovyetler Birliği, ‘Birinci Dünya’yı oluşturuyor. Japonya, Avrupa ve Kanada, yani ara kesim, ‘İkinci Dünya’ya aittir. Biz de ‘Üçüncü Dünya’yız. Tüm Afrika, ‘Üçüncü Dünya’ya aittir. Latin Amerika da öyle”. Bu sözlerin kaynağı belirtilmemişti. Mao’nun bu ifadeleri nerede, hangi bağlamda ve kime söylediği açıklanmıyordu (muhatap olan kimsenin “bir ‘Üçüncü Dünya’ ülkesi önderi” olduğu dile getiriliyordu sadece). Dolayısıyla bu bilgi son derece şaibeliydi (Yine makalede geçen ve Mao’ya atfedilen “İngiltere, Fransa ve Batı Almanya gibi ülkeleri kazanmalıyız” gibi cümleler de bu özellikteydi).

Eğer salt ekonomik gelişmişlik seviyesini ve endüstrileşme düzeyini tespit etmek gibi bir gayeyle hareket edilirse dünya ülkelerini üçe ayırmak mümkün hale gelebilirdi (Tabii belli bir süre için. Bir ülke, müstemleke statüsünde kaldığı müddetçe geri bırakılmışlık batağından asla kurtulamazdı. Sosyalist ülkeler ise tam bağımsızlığa sahiplerdi ve dev adımlarla kalkınma hamleleri gerçekleştirme yolundaydılar. Yani sosyo-ekonomik gerilikleri geçiciydi). Fakat ÜDT mucitleri, bu Mao’ya ait olup olmadığı belirsiz ve anlam olarak da muğlaklık içeren bu cümleleri kendi şer emellerine hemen basamak olarak kullanmayı seçmişlerdi. Proletaryaya bilinçli olarak yanlış hedefler göstermişlerdi. Onların ‘Birinci’, ‘İkinci’ ve ‘Üçüncü’ dünyadan bahsederken anlatmak istedikleri çok başkaydı.

Revizyonistlerin makalesinde ÜDT şöyle tarif ediliyordu : “İki emperyalist süper devlet, Sovyetler Birliği ve Birleşik Amerika, ‘Birinci Dünya’yı oluşturmaktadır. Bu iki süper devlet, en büyük uluslararası sömürücüler, zalimler ve saldırganlar haline gelmişler ve dünya halklarının ortak düşmanları olmuşlardır ; ikisi arasındaki rekabetin yeni bir dünya savaşına yol açması kaçınılmazdır. İki hegemonyacı devletin dünyada üstünlüğü ele geçirmek için kendi aralarında rekabet etmeleri, bütün ülkelerin halkları için bir tehdit oluşturmaları ve halkların onlara karşı direnişi bugünkü dünya siyasetinin merkezî sorunu haline gelmiştir. Uluslararası proletaryanın dayanağı olan sosyalist ülkeler ve en fazla ezilen ve sömürülen dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan ezilen ülkeler ise ‘Üçüncü Dünya’yı meydana getirmektedirler. Bunlar iki hegemonyacı devlete karşı mücadelenin en ön safında yer almaktadır ve emperyalizme ve hegemonyacılığa karşı dünya çapındaki mücadelenin temel gücüdürler. ‘Birinci’ ve ‘Üçüncü Dünya’ arasında yer alan gelişmiş ülkeler, ‘İkinci Dünya’yı oluşturmaktadırlar. Bunlar ezilen ülkeleri baskı altında tutmakta ve sömürmekte, aynı zamanda kendileri iki süper devletin denetim ve zorbalığına maruz kalmaktadırlar. ‘İkinci Dünya’ ülkelerinin ikili bir niteliği vardır ve hem ‘Birinci Dünya’, hem de ‘Üçüncü Dünya’ ile çelişme halindedirler. Ama gene de bunlar, hegemonyacılığa karşı mücadelede ‘Üçüncü Dünya’nın kazanabileceği ya da birleşebileceği bir güçtür. Bu teori, bir yanda bütün dünya halklarının diğer yanda iki hegemonyacı devletin bulunduğu, günümüz dünyasındaki en önemli sınıf mücadelesini içeren stratejik durumu özetlemektedir. Çeşitli ülkeler içindeki sınıf mücadeleleri, dünya çapındaki sınıf mücadelesinden koparılamaz. İşte bu yüzden dünyayı üçe ayıran bu teori, günümüz dünyasındaki çeşitli çelişmelerin temel çelişmelerin en kapsamlı şekilde özetlenmesidir…”

Kelimenin tam anlamıyla metafizik bir laf salatası vardı karşımızda!

Nesnel gerçekler ise bambaşkaydı. 1970’lerin dünyasında başlıca dört temel çelişme bulunuyordu :

a) Emperyalist devletler (sosyal-emperyalist [yani lafta “sosyalist”, gerçekte ise emperyalist] devletler dahil) ve tekel grupları arasındaki çelişmeler,

b) Kapitalist ve revizyonist ülkelerde burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişmeler,

c) Emperyalistler ile ezilen uluslar ve halklar arasındaki çelişmeler,

d) Kapitalist/emperyalist ülkelerle sosyalist ülkeler arasındaki çelişmeler (şu an dünyada sosyalist bir tane bile ülke bulunmadığı için, böyle bir çelişmenin varlığından bahsedemiyoruz, fakat diğer üç çelişme bugün de sürüyor).

ÜDT mucitleri, dünyadaki işte bu başlıca çelişmeleri keyfî biçimde yorumlayıp bazılarını da yok sayarak, sahte bir devrim stratejisini kitlelere benimsetmeye çalışmışlardı görüldüğü üzere.

ÜDT, ezilen milletler ve halklar ile emperyalizm arasındaki çelişkiyi, esasında ‘Birinci’ ve ‘Üçüncü Dünya’ ülkeleri arasındaki çelişkiye indirgiyordu. İtalya, Fransa, Almanya, İngiltere, Japonya vb emperyalist devletleri, ezilen milletlerin ve halkların müttefiki kabul ediyordu. Çoğu müstemleke statüsünde olan ‘Üçüncü Dünya’ ülkelerinin hâkim sınıflarını (komprador burjuvazi ve toprak ağaları sınıfı) bir çırpıda devrimci yapıyor, öte yandan sosyalist ülkeleri de ‘Üçüncü Dünya’ya dahil ettiğinden dolayı kapitalizm-sosyalizm çelişkisini yok farz ediyordu. Emperyalistlerle kompradorlar arasındaki çelişmeyi, emperyalizm ile ezilen uluslar ve halklar arasındaki çelişmeyle aynı kefeye koyuyordu. Tüm bunlar Leninizm’in kökünden inkârıydı.

Burada Lenin ustaya bir kulak verelim :

“… Komünist Enternasyonal’in ulusal ve sömürge sorunlarıyla ilgili politikası, öncelikle toprak sahiplerinin ve burjuvazinin yıkılması için verilecek ortak devrimci mücadelede BÜTÜN ULUSLARIN VE ÜLKELERİN PROLETERLERİ İLE DİĞER EMEKÇİ KİTLELERİNİ DAHA YAKIN BİÇİMDE BİRLEŞTİRME TEMELİNE oturtulmalıdır. Ancak bu birlik kapitalizmin yenilgisini sağlayacaktır. Bu birlik olmadan ulusların ezilmesinin ve eşitsizliğin ortadan kalkmasının imkânı yoktur…”(Bkz. : “Sağ ve Sol Sapmalar Üzerine”, Ekim Yayınları, çeviren : Seçkin Selvi Cılızoğlu, Ankara, 1990, s. 187).

Bir başka yerde şunu da söylemişti Lenin baba :

“… Kapitalistlerin ve küçük-burjuvazinin dış siyaseti, emperyalistlerle ‘ittifak içinde olmak’tır. Yani onlara onur kırıcı bir bağımlılıktır. PROLETARYANIN DIŞ SİYASETİ, İLERİ ÜLKELERİN DEVRİMCİLERİYLE VE BÜTÜN EZİLEN ULUSLARLA TÜM EMPERYALİSTLERE KARŞI İTTİFAKTIR”(Bkz. : “Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları”, Sol Yayınları, Çeviren : Yurdakul Fincancı, Ankara, 1993, s. 290).

Stalin yoldaş da “EMPERYALİZMLE BAĞLAR KOPARILMAKSIZIN, EZİLEN MİLLİYETLERİN BURJUVAZİSİ DEVRİLMEKSİZİN, SÖZ KONUSU MİLLİYETLERİN EMEKÇİ KİTLELERİ İKTİDARI ELE GEÇİRMEKSİZİN, EZİLEN MİLLETLERİN KURTULUŞUNUN DÜŞÜNÜLEMEYECEK OLDUĞUNU” (Bkz. : “Eserler”, cilt 4, İnter Yayınları, Çeviren : İsmail Yarkın, İstanbul, 1990, s. 155) vurgulamıştı.

Gayet net, öyle değil mi? Komünizmin ustaları, proletaryayı ve ezilen uluslarla halkları, falanca emperyalist devletle birleşmek gibi bir işle görevlendirmiyorlardı. Aksine tüm emperyalistlere karşı mücadele etmenin gerekliliğine işaret ediyorlardı.

‘Üçüncü Dünya’ denilen o az gelişmiş ülkeler homojen bir bütün değildi. Büyük bölümü emperyalistlerin sömürgesi ve yarı-sömürgesi durumundaydı (ki hâlâ da öyledirler). Bazıları millî niteliğini (ulusal bağımsızlığını) kısmî ve geçici olarak koruyan kapitalist memleketlerdi. Bazıları demokratik halk diktatörlüğü (ki proletarya diktatörlüğünün özgül bir biçimidir bu) idi ve bazıları da sosyalist ülkelerdi.

Yani ‘Üçüncü Dünya’nın ezici çoğunluğu komprador burjuvaların ve toprak ağası sınıfların yönetimi altındaydı. Bazıları ise millî (esasen orta) burjuvazinin, bazıları da proletaryanın egemenliğinde idare ediliyordu.

Marxist-Leninist teoriye göre devlet, egemen sınıfın baskı aracıdır. Devlet aygıtı, sınıflardan bağımsız değildir ve asla da sınıflardan bağımsız olamaz. Bu, Marxizm’in ABC’sidir. Dolayısıyla bir ülkenin emperyalizme karşı izlediği siyaseti belirleyen etken, devleti elinde tutan sınıfların niteliğinde düğümleniyor. ‘Üçüncü Dünya’, farklı sınıfların çıkarlarını koruyan farklı devlet sistemlerine sahip ülkelerden oluşuyordu. Bu ülkelerin rejimlerinin ekseriyeti gerici, kimisi belli ölçülerde ve belli bir zaman için için “ilerici” (Gine, Mozambik, Tanzanya gibi birkaç ülkede millî burjuva iktidarları vardı o dönemde) ve birkaç tanesi de gerçekten ilericiydi (ÜDT, ‘Üçüncü Dünya’ ülkelerindeki siyasî güçlerin sadece birkaçının [!] gerici olduğunu iddia ediyor ve ‘Üçüncü Dünya’ ülkelerinin politik/sosyo-ekonomik farklılıklarını önemsiz buluyordu. Bu kadar büyük emperyalist ülkenin varlığını kabul ederken, komprador rejimlerin sayısını birkaç taneyle sınırlamak da ÜDT mucitlerinin çelişkisiydi).

ÜDT ise tüm ‘Üçüncü Dünya’yı, yani sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki tüm sınıfların ve siyasî güçlerin yurtsever olabileceğini kabul ediyordu! Bu “teori”ye göre ‘Üçüncü Dünya’daki herkes halktı! Bir başka deyişle ÜDT, kompradorların devleti ile (Örn. TC Devleti) devrimci proletaryanın devletini (Örn. Kızıl Khmer Kamboçya’sı), ‘Birinci Dünya’ya karşı birleşmeye (?!) çağırıyordu. Devrim ve karşı-devrim güçleri arasındaki ayrımı bulanıklaştırıyordu. ÜDT yazarları, göle maya çalan Nasreddin Hoca’nın fıkrasını anımsatıyordu resmen (ÜDT’nin, S”S”CB ile ABD arasındaki rekabetin bir dünya savaşına neden olacağı “öngörüsü” de zaten tutmamıştı)…

Amerikan emperyalizminin tel maşası olan Tito revizyonistinin Yugoslavya’sı ile Enver Hoca’nın komünist Arnavutluk’u, ‘Birinci Dünya’ya karşı nasıl olacaktı da beraberce hareket edebileceklerdi?! Bu deli saçmasıydı.

Komprador burjuvazi, feodal ve yarı-feodal sınıflarla beraber emperyalistlerin dayandığı sosyal güçlerden biridir. Bu sınıf emperyalizm tarafından yaratılmıştır, emperyalistlerin esas müttefiğidir. Emperyalizmin sömürgeciliğinde ve yeni-sömürgeciliğinde hayatî bir rol oynar. Emperyalist sömürünün hedefi komprador burjuvalar ve toprak ağaları değildir, emekçilerdir. Bu sömürü, kompradorlarla beraber değil, ancak kompradorlara RAĞMEN ortadan kaldırılabilecektir.

Anlayacağınız, komprador burjuvaların ve toprak ağalarının, emperyalizmin ve sosyal-emperyalizmin tahakkümünü kırma gibi bir meseleleri asla yoktu, hâlâ da yoktur! Olamaz da!

Mao usta bunlar için şöyle demişti :

“… Emperyalizm, ‘ilk önce kendinden önceki toplumsal yapının hâkim tabakasıyla, yani feodal ağalar, ticaret burjuvazisi ve tefeci burjuvazisi ile halkın çoğunluğuna karşı ittifak yapar. Emperyalizm her yerde, kendi gerici müttefiklerinin varlığının temeli olan bütün kapitalizm öncesi sömürü biçimlerini (özellikle köylerde) korumaya ve devam ettirmeye çalışır’…”(“Seçme Eserler”, cilt 2, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1992, s. 316, [Komintern VI. Kongresi Kararları’ndan]).

“… Büyük yerel zorbalar ve mütegallibe, büyük savaş ağaları ve büyük bürokratlar ile kompradorlar çoktan kararlarını vermişlerdir. Her zaman yaptıkları gibi ne türden olursa olsun devrimin, emperyalizmden daha kötü olduğunu iddia ediyorlar. BUNLAR, YABANCI BİR ÜLKENİN KÖLESİ OLUP OLMAMAK DİYE BİR SORUNU OLMAYAN BİR HAİNLER CEPHESİ MEYDANA GETİRİYORLAR. Çünkü her türlü millî duyguyu zaten çoktan yitirmişlerdir ve çıkarları emperyalizmle kopmaz biçimde bütünleşmiştir…”(“Seçme Eserler”, cilt I, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1989, s. 199)

“… BÜYÜK TOPRAK AĞALARI SINIFI VE ÖZELLİKLE DE BÜYÜK KOMPRADOR SINIFI HER ZAMAN EMPERYALİZMİN SAFINDA YER ALIR VE EN KARŞI-DEVRİMCİ GRUBU OLUŞTURUR…” (Bkz. “Seçme Eserler”, cilt I, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1989, s. 20).

Emperyalistlerin ve sosyal-emperyalistlerin işbirlikçiliğini yapan sınıfları, hatta tüm sömürücü sınıfları şiddete dayanan devrim yoluyla tasfiye etmeden ‘Üçüncü Dünya’ ülkelerinin birleştirilebileceğini müdafaa etmek, Marxizm-Leninizm ile dalga geçmekten başka hiçbir mânâya gelmezdi. ÜDT mucidi revizyonistler de bunu yapmışlardı.

Lenin ustanın emperyalizm teorisi iyi kavranmalıdır. O, anti-Marxist nitelikteki emperyalizm tahlillerine karşı savaş yürütmüştü. Mesela Kautsky ve şürekası, emperyalizmi tekellerden ve malî sermayeden kopararak ele alıyordu. Oysa Lenin, tekelleşmeyi ve malî sermayeyi analiz ederek emperyalizmin Kautsky’nin sandığı ya da göstermeye çalıştığı gibi kapitalistler için bir tercih meselesi değil, bir zorunluluk olduğunu ispat etmişti. Malî sermayenin ilhakçı, anti-demokratik siyaset izleyeceğini göstermişti. Emperyalist ekonomistler ise ekonomik açıdan ilhak edilen bir ülkede görünüşte bağımsızlığın gerçekleşemeyeceğini savunmaktaydılar. Fakat Lenin, aksini ortaya koymuştu. Ekonomik açıdan ilhak edilmiş bir ülkede siyasî bağımsızlık da yok olmaktadır. Fakat görünürdeki siyasî bağımsızlık, ekonomik ilhakın gerçekleşmesini tabii ki engellemez. Siyasî ilhak ise ekonomik ilhakın daha kolay şartlarda gerçekleşmesine yol açar. Malî sermaye, rakipleriyle mücadelede avantaj elde eder. Siyasî bağımsızlığın yok edilmesi, emperyalizme olan bağımlılığı daha da pekiştirir. Dolayısıyla siyasî bağımsızlığın yok edilmesi (siyasî ilhak) malî sermayenin ana temayüllerinden biridir ve bu eğilim kriz dönemlerinde yükselir (Bkz. : “Marxizm’in Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm”, Lenin, Koral Yayınevi, Çeviren : Zihni Kahraman, İstanbul, 1991, s. 49 – 50).

Sömürgeler, emperyalizm tarafından hem ekonomik ve siyasî açıdan ilhak edilmiş (tam olarak) ülkelerdir. Yarı-sömürgeler, emperyalizme ekonomik açıdan bağımlı, siyasî açıdan “bağımsız” olan ülkelerdir. Yani siyasî açıdan tam anlamda ilhak edilmiş değillerdir.

Lenin baba şöyle diyor :

“… SİYASAL YÖNDEN BAĞIMSIZ DEVLETLER GÖRÜNÜMÜ ALTINDA, İKTİSADÎ, MALÎ VE ASKERÎ YÖNDEN TAMAMEN KENDİLERİNE BAĞLI DEVLETLER KURAN EMPERYALİST DEVLETLERİN SİSTEMATİK OLARAK KULLANDIKLARI BU ALDATMACA, BÜTÜN ÜLKELERİN GENİŞ EMEKÇİ YIĞINLARI ARASINDA SÜREKLİ OLARAK ANLATILMALI, BU ALDATMACANIN İPLİĞİ PAZARA DÖKÜLMELİDİR. BUGÜNKÜ ULUSLARARASI KOŞULLAR ALTINDA, BAĞIMLI VE ZAYIF ÜLKELER İÇİN SOVYET CUMHURİYETLERİYLE BİRLİKTEN BAŞKA KURTULUŞ YOKTUR…”(Bkz. : “Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları”, Sol yayınları, Çeviren : Yurdakul Fincancı, Ankara, 1993, s. 337 ; “Bugünkü” sözcüğü, emperyalizm ve proleter devrimleri çağında olduğumuza işaret ediyor. Makalenin tamamı titizlikle okunursa bunun kastedildiği anlaşılır).

İşte bilhassa II. Paylaşım Savaşı’nın ardından ‘Üçüncü Dünya’ ülkelerinde ortaya çıkan devletlerin çoğu, tam da Lenin’in tespit ettiği türden devletlerdi. Emperyalistler ve uşağı sınıflar, halkların özgürlük mücadelesi sonucunda eski sömürge sistemini büyük ölçüde değiştirmek zorunda kaldılar. Sömürü ve egemenlik alanlarının daralmaması için egemenliklerine yeni biçimler verdiler. Tabii eski sömürgeciliğin bütün yönlerinden vazgeçmediler, yer yer devam da ettirdiler (ekonomik ve siyasî ilhak için önce sinsice, bu olmadığında ise açıkça ve zorla davrandılar, hâlâ da öyle davranıyorlar). Emperyalist ve sosyal-emperyalist güçlere alabildiğine bağımlı olan bu sözde bağımsız devletleri emperyalist boyunduruğun dışında görmek, Marxizm-Leninizm ile değil, ancak revizyonizm ile açıklanabilirdi. Bu, ÜDT zihniyetiydi.

Tekel öncesi kapitalizm çağında, mamûl malların satılması ve ihtiyaç duyulan hammaddelerin temin edilmesi ana gerekçeydi (kapitalizmi ulusal sınırları aşarak dışarı açılmaya iten). Bu çağda üretim fazlalığı vardı ama sermaye fazlalığı görülmüyordu (sermaye ihracı önemli boyutlarda değildi). Batılı kapitalist ülkeler, pazar ve hammadde temini için, kapalı kırsal ekonomilerin egemen olduğu Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerini genellikle şiddete başvurarak sömürgeleştirdiler. Onları kapitalist pazara doğru çektiler. Bu pazarın dışında ülke hemen hemen kalmamıştı. Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkeleri meta mübadelesi içine sokulmuştu. Fakat gerçek anlamda kapitalist üretim ilişkileri içine sokulmamışlardı. İşte emperyalist aşama bunu değiştirdi. Çünkü emperyalizm, esasen sermaye ihracı demekti. Emperyalist burjuvazi, müstemleke ülke hâkim sınıflarıyla kısa zamanda sıkıca kaynaştı, birleşik bir güç haline geldi.

Emperyalistlerin halkları sömürmelerinin önemli bir aracı da ihraç attikleri malları yüksek fiyatla satmaları, ithal ettikleri malları da düşük fiyatlarla satın almalarıdır. Fakat tekelci kârların gerçekleşmesinin temeli bu değildir. Emperyalistler, en büyük kârları, sermaye ihracı sayesinde elde etmektedirler

Kapitalizmin tekel öncesi döneminde sermayenin değerine kattığı değer, ortalama kârdı. Tekelci evredeyse sermayenin değerine kattığı değer, ortalama değil, azamî kârdır (Emperyalistler arası rekabet, bazen emperyalistleri ‘kaz gelecek yerden tavul esirgenmez’ mantığıyla hareket etmeye zorlamakta, rakiplerinin nüfûz alanlarına sızabilmek için müstemlekelerle ortalama kârın bile altına düşen ilişkilere girebilmektedirler. Tabii bu, geçici ve aldatıcı bir durumdur).

Dolayısıyla yabancı sermayeyle işbirliği yapanların/aracılık edenlerin bürokratlar mı, nüfûzlu kimseler mi, yoksa yerli tüccar ve tefeciler mi olduğunun hiçbir önemi yoktur mevzumuz açısından.

Tekel öncesi kapitalizm döneminde kompradorlar henüz kapitalist bir sınıf oluşturmuyorlardı. Fakat tekel sonrası dönemde (modern emperyalizm) bir kapitalist sınıf hüviyetine kavuştular. Her iki dönemde de kompradorların ortak özellikleri, yabancı kapitalizme bağlı olmaları, onlara aracılık ve hizmet etmeleridir. Stalin ve Mao yoldaşlar, komprador kavramını, tekel öncesi ve sonrası ayrımını yapmaksızın, yabancı kapitalizmle bütünleşen, onun işbirlikçisi olan tüm sermaye sahipleri için sarf etmişlerdir. Kompradorlar, ellerindeki sermayeyi ulusal ekonominin üretici güçlerini geliştirmek için kullanmadılar, kullanmıyorlar ve kullanmazlar (Örn. : Arap şeyhlerinin Avrupa ve ABD bankalarında tuttuğu milyarlarca dolarlık servet anımsansın).

Yarı-sömürgelerde yabancı sermayenin bütün üretim dallarını ve ekonomiyi denetimine henüz alamadığı, işçi-köylü devriminin henüz gelişmediği dönemlerde büyük burjuvazinin bir bölümü millî karakter taşımıştır (1920’lerin Çin’i gibi). Ama bu kesim de sonradan ve kaçınılmaz olarak kompradorlaşmıştır. Yani büyük burjuvazinin bu kesiminin millî karakter taşıması İSTİSNAÎ VE GEÇİCİ bir durum olmuştur, çoktan mazide kalmıştır.

Yarı-sömürge ve sömürge ülkelerde millî kapitalizm daha geç ortaya çıktı ve emperyalist-komprador baskı nedeniyle egemen hale gelemedi. Bu durum devam ediyor ve emperyalizm dünya genelinde imha edilmediği müddetçe de sürecektir.

Azamî kâr peşinde koşan tekelci yabancı sermayenin müstemlekelerdeki işbirlikçileri de kaçınılmaz olarak tekelci karakter yaşayacaktı (Mao usta 25 Aralık 1947’deki bir raporunda, Çin’deki dört büyük ailenin, yani Çan, Soong, Kung ve Çen ailelerinin, 20 yıllık iktidarları süresince 15 – 20 milyar doları bulan servetler edindiklerini ve ülkenin bütün ekonomik can damarlarını tekellerine aldıklarını belirtiyordu [Bkz. : “Seçme Eserler”, cilt 4, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1993, s. 164]. Mao, “Bu tekelci sermaye [tekelci sermaye, sanayi sermayesi ve banka sermayenin birleşimiyle ortaya çıkar – CS] devletle bütünleşince tekelci devlet kapitalizmi haline geldi” diyordu [ibid]).

Gerici sınıf, üretici güçlerin gelişmesine engel olan sınıftır. İlerici sınıf ise üretici güçleri geliştirir. Komprador burjuvazi kesinlikle gerici bir sınıftır. Mao, Çin’i misal gösterek der ki : “Komprador burjuvazi ile millî burjuvazi arasında bir ayrım vardır. Komprador büyük burjuvazi, emperyalist/kapitalist ülkelere doğrudan hizmet eden ve onlar tarafında beslenen bir sınıftır. Sayısız bağlarla köylük bölgelerdeki feodal güçlerle sıkı sıkıya bağlıdır. Bu yüzden Çin devriminin hedeflerinden biridir ve devrim tarihinde hiçbir zaman itici bir güç olmamıştır…” (“Seçme Eserler”, cilt 2, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1992, s. 325).

ÜDT ise komprador burjuvazi ve toprak ağaları sınıfını, ‘Birinci Dünya’nın, yani ABD emperyalizminin ve Rus sosyal-emperyalizminin kurbanı sayıyordu (Avrupalı ve Japon emperyalistler de diğer kurbanları [!!!] oluşturuyorlardı). Hem de kaşla göz arasında!

Şimdi hassas bir noktaya geliyoruz. Yine Mao’dan devam edelim :

“… komprador büyük burjuvazinin farklı kesimleri, farklı emperyalist devletlere bağlıdırlar. Böylece, emperyalist devletler arasındaki çelişmeler iyice keskinleştiğinde ve devrim esas olarak tek bir emperyalist devleti hedef aldığında, başka emperyalist gruplara hizmet eden komprador sınıfının bazı kesimlerinin, belli ölçülerde ve belli bir dönem için, o günkü anti-emperyalist cepheye katılması mümkün olur. Fakat efendileri Çin devrimine cephe aldıları anda, onlar da aynı şekilde davranacaklardır…”(“Seçme Eserler”, cilt 2, Kaynak Yay., İst., s.325).

Yani kompradorlar, anti-emperyalist oldukları (!) ya da olabilecekleri (!) için değil, sadece ve sadece emperyalistler arası çelişkilerden ötürü belirli bir emperyalist gruba karşı cephe alabilirler. Proletarya elbette bundan yararlanabilir (Örnek : ÇKP, Japon emperyalistlerine karşı, belli bir süre boyunca, ABD’nin adamı olan Çan’ın güçleriyle “birlikte” mücadele etmişti [Elbette Çan’ı devrimin temel gücü falan kabul etmeden]). Tabii bu bile öyle sık şahit olunan bir vaziyet değildir.

ÜDT mucitlerinin sis perdesi altında bırakmaya çalıştıkları hayatî ayrıntı şuydu : Kompradorlar ile emperyalistler arasındaki çelişmeler millî karakter taşımadı, taşımıyor ve taşımaz. Kompradorlar ile emperyalistler arasındaki bu anlaşmazlıkların ve bu pazarlıkların, emekçi halklara hiçbir faydası olmamıştır, yoktur ve de olamayacaktır. Gerek ulusal, gerek sınıfsal kurtuluş açısından büyük burjuvazi ve toprak ağaları sınıfıyla proletarya ve emekçi sınıflar arasındaki çelişme UZLAŞMAZ (antagonist) niteliktedir. Özel bir durumu (Çan’ınki gibi) genelleştirerek Marxizm-Leninizm’e katkı yapılamazdı.

Marxist-Leninistler, esas darbeyi baş düşmanlara indirir, tüm düşmanlarını aynı anda yıkma mücadelesi vermezler. Düşmanları arasındaki husumetten tabii ki yararlanırlar, geçici, şartlı ve sallantılı da olsa düşmanlarıyla ittifaklara girebilirler. Ama bütün bunları yaparken yüce komünizm davasını ve ezilen milletlerin kurtuluş hareketini zaafa uğratacak hayallere de hiçbir zaman kapı aralamazlar. Çan Kay Şek ya da Afgan kralı gibi kimselerin temsil ettikleri sınıflar ve politik odaklar, dünya devriminin ne temel, ne de yedek gücüdür. Bunlar, proletaryanın ancak çok hususî koşullar altında, nadiren ve rastlantısal “müttefik”leri olarak arz-ı endam edebilirler. Yani, Stalin’in tabiriyle elle tutulur cinsten olmayan “müttefik”lerdir. İstisnayı kaide, kaideyi istisna haline sokmak (ÜDT mucidi yobazların yaptığı gibi) Marxizm-Leninizm’e katkı falan değil, Marxizm-Leninizm’e karşı acımasız ve ahlâksız bir saldırıdır.

ÜDT’nin sahibi olan revizyonistler, komünizmin büyük ustalarının sözlerini zaman ve zemin bağlamından kopararak, hatta cımbızlama yöntemiyle halka aktarmışlardı. Mesela ÜDT makalesinde Mao’nun “Ezilen bir millette hangi sınıflar, hangi partiler ya da hangi kişiler devrime katılırsa katılsın ve bunlar meselenin bilincinde olsunlar ya da olmasınlar, bu meseleyi kavrasınlar ya da kavramasınlar, emperyalizme karşı çıktıkları sürece, onların devrimi proleter sosyalist dünya devriminin bir parçası haline gelir ve kendileri de bu devrimin müttefiki olurlar” şeklindeki bir açıklaması yer alıyordu. Proletaryaya ve ezilen halklara, onların can düşmanlarıyla sarmaş-dolaş olmaları için, hem de Mao’nun arkasına saklanılarak düzenlemiş ne aptalca bir hileydi bu!

Halbuki bu pasajın bir satır öncesi (revizyonistlerin görmezden geldikleri) aynen şöyleydi : “… Bu devrimin (proleter sosyalist dünya devriminin) temel gücü, kapitalist ülkelerin proletaryası, müttefikleri de sömürge ve yarı-sömürgelerin ezilen halklarıdır…” (Bkz. : “Seçme Eserler”, cilt 2, Kaynak Yay., İst., 1992, s. 351). Mao aynı yerde devam ediyordu : “… Burjuvazi, bir kural olarak sınıfların yeri sorununu hasıraltı eder ve ‘millî’ yaftası altında tek sınıf diktatörlüğünü sürdürür. Sorunu bu şekilde hasıraltı etmenin devrimci halka hiçbir yararı yoktur ve sorun onlara açıkça anlatılmalıdır. ‘MİLLÎ’ TERİMİNE BİR DİYECEĞİMİZ YOK AMA BU TERİM, KARŞI-DEVRİMCİLERİ VE HAİNLERİ İÇİNE ALMAMALIDIR. Çünkü bugün bizim ihtiyaç duyduğumuz devlet, bütün devrimci sınıfların, karşı-devrimcilerle hainler üzerindeki diktatörlüğüdür…” (Bkz. : a. g. k. , s. 356). Yani Mao, anti-emperyalist mücadelede Çin’in kaderini elinde tutan proletaryayı ve onun dışındaki diğer millî toplumsal katmanları (köylülük, aydınlar ve küçük burjuvazinin öbür kesimlerini) kastediyordu. Kompradorları kesin olarak dışlıyordu.

Müstemleke ülkelerde iki tip kapitalizm mevcuttur : Komprador ve millî kapitalizm. Milliî kapitalizmin temsil eden esas sınıf orta burjuvazidir. Bu sınıf, devrim ile karşı devrim arasındaki mücadelede ikili karakter taşıyan bir ara sınıftır.

Millî burjuvazi, belli bir dönemde ve belli bir zaman için anti-emperyalist siyaset izleyebilir. Çünkü komprador burjuvazinin (dolayısıyla da emperyalizmin) baskısı altındadır. Millî burjuvazinin üst tabakası komprador kapitalizmle sağlam bağlara sahiptir ama alt tabakalarının komprador kapitalizmle ya hiç bağı yoktur ya da bu bağ çok zayıftır. Emperyalizm ve işbirlikçileriyle olan çelişkisi, bu sınıfı devrim saflarına iter ; lakin işçi ve köylülerin mücadelesi de karşı-devrim saflarına (millî burjuvazinin bu ikili tabiatını Mao dile getirmiştir. Bkz. : “Seçme Eserler”, cilt 2, Kaynak Yay., İst., 1992, s. 326). Millî burjuvazi kendi egemenliğini ancak geçici olarak ve belli şartlarda kurabilir.

Millî burjuvazi tekel öncesi kapitalizm döneminde Avrupa’da demokratik devrimlere önderlik ediyor, ulusun gelişmesinin önündeki iç ve dış engelleri kaldırabiliyordu. O zamanlar ancak burjuvazi geliştiği oranda proletarya gelişebiliyordu. Emperyalizm çağında ise tablo değişti. Müstemleke ülkelerdeki millî burjuvazi, modern proletaryanın ve yarı-proletaryanın gelişmesinde tayin edici olmaktan çıktı. Toplumsal gelişmedeki ‘devrimci’ ve ‘ilerici’ rolü iyice zayıfladı. Müstemleke ülkelerde ulusal demokratik halk devriminin zaferi için bu nedenle proletarya önderliği kesinlikle zorunludur (Bu zorunluluğa Mao da dikkat çekiyordu : “Seçme Eserler”, cilt 2, Kaynak Yay., İst., 1992, s. 354). Millî burjuvazi daha gelişmesinin ilk aşamalarında önemli derecede gericileşmektedir.

Müstemlekeler, hammadde, pazar, toprak verimliliği, ucuz emek ve kapitalist metropollere yakınlık bakımından tıpatıp aynı değillerdi ve değillerdir. Emperyalist sermaye kârın en yüksek olduğu ülkelere ve üretim dallarına aktığından dolayı tüm müstemlekelere aynı oranda gelmez. Yani sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki kapitalizm eşitsiz biçimde gelişmiştir (bir ülkenin bölgeleri arasında bile bu açıdan farklılıklar vardır). Stalin’in 1925’te belirttiği gibi (Bkz. : “Eserler”, cilt 7, İnter Yayınları, Çeviren : İsmail Yarkın, İstanbul, 1991, s. 126 – 127) müstemlekeler en az üç ana grupta toplanıyor :

a) Hiç ya da hemen hemen hiç proletaryası olmayan, sanayisi hiç gelişmemiş müstemlekeler,

b) Sanayi bakımından az gelişmiş ve sayıca nispeten zayıf proletaryası olan müstemlekeler,

c) Kapitalizmin az-çok gelişmiş olduğu ve sayıca az-çok güçlü bir millî proletaryası olan müstemlekeler.

‘A’ kategorisindeki müstemlekelerde henüz burjuva sınıfı devrimci ve uzlaşmacı diye iki kanada ayrılmamıştır. Bu tip ülkelerde burjuvazi, objektif olarak ve bütünüyle anti-emperyalist devrim saflarındadır. ‘B’ kategorisindeki ülkeler, yerli burjuvazinin devrimci ve uzlaşmacı olarak iki kanada ayrıldığı ama uzlaşmacı burjuvazinin henüz emperyalizmle sağlam bir beraberlik oluşturmadığı ülkelerdir. Bu ülkelerde uzlaşmacı burjuvazinin anti-emperyalist devrim saflarını terk etmesi an meselesidir (1927’deki Çan Kay Şek darbesi akla gelsin). Orta burjuvazi de onu izlemiştir. ‘C’ kategorisindeki müstemlekelerde ise burjuvazi çoktan uzlaşmacı ve devrimci diye iki kanada ayrılmış ve uzlaşmacı kanat artık emperyalizmle etle tırmak gibi iç içe geçmiştir. Bu en zengin ve etkili kanat, en çok emperyalizmden değil, devrimden korkar, devrimin en korkunç ve amansız düşmanıdır.

Velhasıl, millî burjuva diktatörlüklerinin en rahat biçimde kurulabileceği ülkeler ‘A’ kategorisinde olanlardır. Ne var ki bu ülkelerde bu tip bir yönetim kurulduktan sonra kapitalizm gelişme göstereceğinden proletaryanın ve yarı-proletaryanın gelişimi de kaçınılmaz hale gelecek, milî burjuvazinin ‘ilericiliği’ de tamamen tükenecektir (ki zaten ÜDT’nin ortaya çıkmasından önce bile o az sayıdaki ‘A’ kategorisi ülkelerinin büyük bölümü de nispeten güçlü bir proletaryanın var olduğu, kırlarda sınıf farklılaşmasının derinleştiği ülkeler haline gelmişlerdi). Kapitalizmin gelişmesiyle işçi ve köylülerin mücadelesinin gelişmesi ne kadar kaçınılmazsa, iktidardaki millî burjuvazinin de anti-emperyalist siyaseti bir yana iterek emperyalizme yaslanması o kadar kaçınılmazdır (istisna cihetinden olsa da bugün hâlâ millî burjuva devletlerinin varlığını sürdürüyor olmaları, oralarda henüz işçi-köylü devriminin gelişmemiş olmasından kaynaklanıyor).

Millî burjuvazinin yarı-sömürge ve sömürge ülkelerde ulusal tam bağımsızlığı elde edebileceğini sanmak, ya kapitalizmin hiç gelişmeyeceğini (burjuvazinin ikiye ayrılmayacağını) ya da gelişse bile bir işçi-köylü devriminin olmayacağını veyahut da burjuvazinin tabiatının değiştiğini zannetmekle eşanlamlıdır. Unutulmasın ki, millî burjuvazi de son tahlilde sömürücü bir sınıftır.

Emperyalist ekonomik sistem, sürekli olarak sermaye fazlalığı, ucuz hammadde ihtiyacı, üretim fazlalığı ve azamî kâr dürtüsü içindedir. Bu nedenle emperyalist devletler sürekli ekonomik ve siyasî ilhak peşinde koşarlar, birbirleriyle zalim bir rekabete girişirler. Emperyalistler, kendilerinden tamamen kopan sosyalist ülkeleri ve kısmen kopan millî burjuva iktidarlarını yok etmek için barışçıl ve barışçıl olmayan her yola başvurdular, başvuruyorlar ve başvuracaklardır. Millî burjuvazinin emperyalizme vuracağı darbeler, sınıf doğası gereği kısmî ve geçicidir. Bu sınıfın egemenliğine giren ülkeler, kısa bir süre sonra yeniden müstemleke haline geldiler, geliyorlar.

Devrimci proletarya, devrimin temel güçlerini birleştirmeye çalışırken ara sınıfları yok etmeyi, devrim yeni bir aşamaya gelene kadar doğrudan hedef olarak almaz. Müstemlekelerdeki devrimin ilk aşamasında komprador burjuvazi (millî burjuvazi değil) hedeftir.

Millî burjuvazi emperyalizme karşı mücadelede istikrarlı bir sınıf değildir, olmadı ve de olmayacaktır. Bu sınıf, proletaryanın ancak belirli bir süre için ve o da şartlı olarak müttefiği haline gelebilir. Ulusal bağımsızlık, millî bir ekonominin inşası, ancak proletarya önderliğinde gerçekleşebilir.

Stalin yoldaşa kulak kabartalım : “… Eskiden burjuvazi ulusun başı saylıyordu, ulusun hakları ve bağımsızlığından yana çıkıyor ve bunu ‘herşeyin üstünde’ tutuyordu. Şimdi ‘ulusal ilke’den bir iz bile kalmadı. Şimdi burjuvazi ulusun haklarını ve bağımsızlığını dolar karşılığında satıyor. Ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik bayrağı bir kenara atıldı. Kuşkusuz, eğer komünist ve demokratik parti temsilcileri, ülkelerinin yurtseverleri olmak istiyorlarsa, uluslarının öncü gücü olmak istiyorlarsa bu bayrağıyükseltmek ve ileri taşımak zorundadırlar. Onu yükseltebilecek başka hiç kimse yoktur…” (14 Ekim 1952 tarihli konuşmasından, “Eserler”, cilt 16, İnter Yayınları, İstanbul, Çeviren : S. N. Kaya-İsmail Yarkın, 1994, s. 372).

Her şey ne kadar da berrak değil mi?

Ha evet, OPEC gibi kuruluşlarda komprador burjuvazinin ve millî burjuvazinin temsilcileri bir araya gelebiliyorlar. Hammadde fiyatlarının yükseltilmesi ve mamûl madde fiyatlarının düşürülmesi gibi konularda “aynı” söylemlerle ortaya çıkabiliyorlar. Kompradorlar, emperyalist sömürüden aldıkları kırıntıları artırma niyetiyle hareket ediyorlar. Millî burjuvazi ise sınıf olarak gelişebilmek için böyle davranıyor. Millî burjuva devletlerin bu tip kurumlarda zaten tayin edici bir etkinliği de yoktur.

Komprador burjuvazi de, millî burjuvazi de sosyalist sisteme karşıdır. Sosyalist bir ülke, millî burjuvazinin yönettiği bir ülkeyi, emperyalizme karşı devrimci bir siyaset izlediği sürece (ki bu siyasetin uzun ömürlü olamayacağını bilerek ve bildirerek) destekler. Millî burjuva rejimlerinin proletarya tarafından yıkılması da esasen şiddete dayalı devrimle gerçekleşecektir.

Sosyalist ülkeler, emperyalizmin sömürüsü ve tahakkümü altında değildir. Sosyalist bir ülkede devlet aygıtı sömürücü sınıfların elinde bulunmaz. Sömürücü sınıflar orada tasfiye edilmişlerdir. Böyle bir ülkenin emperyalizme karşı alacağı tavır ile sömürücü bir sınıfın (millî burjuvazinin) elinde bulunan bir ülkenin emperyalizme karşı alacağı tavır arasında çok ciddi bir fark olacağı açıktır.

Komünist Enternasyonal 6. Kongre Kararları’nda şu ifade geçiyordu :

“…EMPERYALİZME KARŞI MÜCADELEDE PROLETARYANIN MİLLÎ BURJUVAZİYLE GEÇİCİ İTTİFAKA GİREBİLECEĞİ MİLLÎ SAVAŞLAR GİDEREK AZALMAKTADIR. ÇÜNKÜ İŞÇİLERİN VE KÖYLÜLERİN DEVRİM YAPMA KORKUSUYLA EZİLEN ÜLKELERDEKİ MİLLÎ BURJUVAZİ GERİCİLEŞİYOR VE EMPERYALİSTLERİN RÜŞVETLERİNİ KABULLENİYOR…”Düşünün bir hele! Millî burjuvazinin bile hali bu iken, ÜDT mucitleri komprador burjuvalar hakkında umut vermeye kalkışmışlardı!

Millî demokratik devrim, genel olarak kapitalizmi değil, emperyalizmi/komprador kapitalizmi ve feodalizmi hedef seçer kendine. Bu devrimi sonradan sosyalist devrime dönüştürmek de proletaryanın görevidir (millî devrim yabancı hakimiyetini, emperyalizmi ve sömürgeciliği ; demokratik devrim ise feodalizmi ortadan kaldırmayı amaçlar. Demokratik devrim, millî devrimin tamamlayıcısıdır ve ona bağlıdır).

Yarı-sömürge veya sömürge bir ülkede, burjuva demokratik devrimine proletaryanın önderlik etmesi halinde, o ülkede kapitalizmin değil, sosyalizmin yolu açılır. Burjuva demokratik devrime millî burjuvazi liderlik ediyorsa, o ülkede kapitalizmin tasfiyesi söz konusu olamaz (objektif hedef olarak). İşte ezilen ulus ve halkların demokratik-devrimci mücadelesinin dünya devriminin temel gücü değil de yedek gücü olmasına yol açan faktör budur. Bu mücadeleyi, dünya devriminin temel gücü kabul etmek, proletaryanın tarihsel misyonuna inanmamak ya da reddetmek demektir.

ÜDT mucidi revizyonistler, ‘Üçüncü Dünya’ ülkelerini bir bütün olarak gördükleri için millî demokratik devrimi ve hatta proletarya devrimini otomatikman rafa kaldırmışlardı.

ÜDT, ‘İkinci Dünya’ dediği ve içinde yer alan Almanya, Japonya, Fransa vb emperyalist ülkeleri, ABD’ye ve S”S”CB’ye karşı birleşilmesi gereken bir güç olarak görüyordu. Bunlar, sadece ‘Üçüncü Dünya’ ülkeleriyle değil, kendi aralarındaki birliği de güçlendirmek zorundaydılar ÜDT makalesine göre (oysa Lenin, daha 23 Ağustos 1915 tarihli “Avrupa Birleşik Devletleri Şiarı Üzerine” isimli makalesinde, Avrupalı kapitalist/emperyalist devletlerin birliğini isteyenleri bile kınıyor, böyle bir birliği ya olanaksız ya da gerici gördüğünü açıklıyordu ; çünkü böyle bir birliğin sosyalizmi ezmekten ve sömürge çapulunu ABD ve Japonya’ya karşı korumaktan başka bir amaç güdemeyeceğini anlatıyordu). ÜDT, sosyal-emperyalizme ve ABD emperyalizmine karşı “zayıf” emperyalistlerin birliğini savunarak anti-sosyalist bir oluşuma da destek vermiş oluyordu böylelikle.

Burada önce Lenin’den bir misal verelim. Lenin usta, Osmanlı-İtalyan Savaşı’nı ve sonuçlarını özetleyen bir yazısının sonunda şunu belirtmişti :

“… KUŞKUSUZ İTALYA, ÖTEKİ KAPİTALİST ÜLKELERDEN NE DAHA İYİ, NE DAHA KÖTÜDÜR. HEPSİ, YENİ KAZANÇ KAYNAKLARI ARAYIŞINDA HİÇBİR KIRIMI YETER GÖRÜP DURMAYAN BURJUVAZİ TARAFINDAN YÖNETİLMEKTEDİR”(Bkz. : “Ulusal Sroun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları”, Sol Yayınları, Ankara, Çeviren : Y. Fincancı, 1993, s. 53).

‘İkinci Dünya’yı oluşturan emperyalistler, ya NATO’nun ya da Varşova Paktı’nın üyesiydiler. Yani hepsi de ‘Birinci Dünya’nın (ya ABD emperyalizminin ya da Rus sosyal-emperyalistlerinin) denetimi altındaydılar ve onlarla müttefiktiler (İsviçre gibi sözde “tarafsız” görünen ‘İkinci Dünya’ ülkeleri de ABD’ye yakın bir duruş sergiliyorlardı). Elbette hem ‘Birinci Dünya’ya mensup emperyalistlerle ve hem de kendi aralarında giderek artan çelişki ve çatışmalar da vardı.

‘Birinci’ ve ‘İkinci’ dünyaya mensup devletler arasındaki husumet ve anlaşmazlıklar, GERİCİLER arasındaki çelişmeler kategorisine giriyordu. Tıpkı ‘Birinci Dünya’ ülkelerinde olduğu gibi ‘İkinci Dünya’ ülkelerinde de hâkim sınıf emperyalist burjuvaziydi (ki hâlâ da öyledir). Emperyalist burjuvazi, proletaryanın ve ezilen halkların baş düşmanıdır.

Emperyalist devletlerden herhangi birinin daha da güçlenmesinin dünya proletaryası ve ezilen uluslarla halkları için hiçbir yararı yoktur. Bizzat Lenin’in de dediği gibi şu ya da bu emperyalist, diğerlerinden daha iyi veya daha kötü değildir. Emperyalistler arası çelişmeler, emperyalist dünya sisteminin yıkılmasının doğrudan değil, DOLAYLI bir etkenini oluştururlar. Çünkü bu çelişkinin taraflarından hiçbiri, sömürü ve yağma sisteminin (emperyalizmin) yok olması amacını gütmedi, gütmüyor, gütmez.

ÜDT makalesinden aynen aktarıyorum : “… Elbette BAZI ‘İkinci Dünya’ ülkelerinin, pek çok ‘Üçüncü Dünya’ ülkesi üzerindeki sömürü ve denetimlerinden kolay kolay vazgeçmeyeceklerini görmek gerek. ‘Üçüncü Dünya’nın ‘İkinci Dünya’ ile EŞİTLİK ve karşılıklı yarar temeline dayalı ilişkiler kurması uzun ve zorlu bir mücadeleyle gerçekleşecektir… ‘İkinci Dünya’nın hegemonyacılığa karşı mücadelede birleşilebilecek bir güç olduğunu söylerken, kuşkusuz, ‘İkinci’ ve ‘Üçüncü Dünya’ ülkelerinin içindeki sınıf çelişmelerini kesinlikle reddetmiyor, ezilen milletlerin ve halkların baskı ve sömürüye karşı mücadelelerinin bir kenara bırakılması gerektiğini söylemiyoruz. Dünya ancak mücadeleler içinde ilerleyebilir ve birlik de ancak mücadeleyle sağlanabilir. Birlik ancak mücadeleyle kurulduğu zaman sürekli olur, taviz verilerek kurulan birlik uzun ömürlü olmaz. Bu birlik ancak millî ihanete, uzlaşmaya ve yeni-sömürgeciliğe karşı mücadele içinde ve gerici güçlerin ilerici güçlere karşı saldırılarına karşı koyma süreci içinde adım adım gerçekleştirilebilir ve sağlamlaştırılabilir. ‘İkinci Dünya’ ülkeleri, süper devletlerin gittikçe artan savaş tehdidi altında bulunduklarından, ortak düşmana karşı verilen mücadelede başarıyla ilerleyebilmeleri için kendi aralarındaki birliği ve ‘Üçüncü Dünya’yla ve birleşebilecekleri diğer müttefiklerle birliklerini güçlendirmek zorundadırlar. Millî bağımsızlıklarını koruyabilmeleri ve varlıklarını sürdürebilmeleri için önlerindeki tek yol, bu yol güllerle değil, dikenlerle döşenmiş olsa bile, birleşerek mücadele etmektir

Dikkatli bir okuyucu buradaki sefil demagojileri hemen tespit edecektir. Baskı ve sömürüsünü terk edecek (hem de kolayca!), azamî kâr peşinde koşmayacak, etki ve nüfûz alanını artırma çabası içinde olmayacak, rakipleriyle korkunç bir rekabetin içine girmeyecek bir tane, evet, bir tane bile emperyalist devlet olmuş muydu peki tarihte?! Olabilir miydi hiç?! Eğer olacaksa (!!!) bu ‘İkinci Dünya’ ülkelerindeki malî sermayenin fonksiyonu neydi o halde?! Lenin usta “Emperyalizm her yere özgürlük değil, hegemonya eğilimi götüren malî sermayenin ve tekellerin çağıdır. Bu eğilimin sonucu ise politik rejim ne olursa olsun, tüm çizgi boyunca gericiliktir, mevcut çelişkilerin bu alanlarda da aşırı ölçüde şiddetlenmesidir. Özellikle ulusal baskı ve ilhak eğilimleri de, yani ulusal bağımsızlığın ihlali de özellikle yoğunlaşmaktadır” (Bkz. : “Seçme Eserler”, cilt 5, İnter Yayınları, İstanbul, Çeviren : Süheyla Kaya ve İsmail Yarkın, 1995, s. 122 – 123) dememiş miydi?

Emperyalist devlet ancak proletarya devrimiyle yıkılıp yok edilir. Yoksa onun doğası değişmez. Almanya ya da İngiltere gibi bir ülkenin, Somali ya da Bangladeş gibi bir ülkeyle eşit ilişkiler kurabilmesi için böyle bir devrim gerekir. Ucuz hammadde kaynaklarını barındıran ‘Üçüncü Dünya’ ülkeleriyle, o kaynakları kontrolüne alıp alabildiğine sömürmeye çalışan ‘İkinci Dünya’ (ya da ‘Birinci Dünya’, hiç ama hiç fark etmiyor) ülkeleri nasıl olur da eşit ilişkiler içine girebilirlerdi?! 1914’ten önce Rusya devletinin, İngiliz ve Fransız emperyalizmine malî bağımlılığı, onu yeni sömürü ve nüfûz alanları aramaktan, oluk oluk devrimci ve emekçi kanı akıtmaktan alıkoymuş muydu?!

Lenin’in dediği gibi : “…SÖMÜRGELERDEN, ‘ETKİ ALANLARI’NDAN, SERMAYE İHRACINDAN VAZGEÇMEK Mİ? BUNU DÜŞÜNMEK, HER PAZAR ZENGİNLERE HRİSTİYANLIĞIN YÜCELİĞİNİ VAAZ EDEN VE ONLARA, YOKSULLARA BİRKAÇ MİLYAR OLMASA DA BİRKAÇ YÜZ RUBLE VERMELERİNİ ÖĞÜTLEYEN ZAVALLI PAPAZIN SEVİYESİNE DÜŞMEK DEMEKTİR…” (Bkz. : “Seçme Eserler”, cilt 5, İnter Yay., Çeviren : S. Kaya-İ. Yarkın, 1995, s. 150).

Stalin de şöyle not düşmüştü :

“… Savaştan yenik çıkmış başlıca ülkelere, (Batı) Almanya ve Japonya’ya geçelim. Bu ülkeler şimdi Amerikan emperyalizminin çizmeleri altında sefil bir yaşam sürdürüyorlar. Sanayileri, ve tarımları, ticaretleri, dış ve iç politikaları, tüm yaşam tarzları Amerikan işgal ‘rejimi’ tarafından zincire vurulmuştur. Ama bu ülkeler daha dün, Avrupa ve Asya’da İngiltere’nin, ABD’nin ve Fransa’nın egemenliğinin temellerini sarsan emperyalist büyük güçlerdi. Bu ülkelerin yine ayakları üzerinde durmaya, ABD ‘rejimi’ni kırmaya ve bağımsız bir gelişme yolunda ilerlemeye çalışmayacaklarını varsaymak, mucizeye inanmak anlamına gelir…”(Bkz. : “Eserler”, cilt 16, İnter yayınları, Çeviren : Saliha N. Kaya-İsmail Yarkın, İstanbul, 1994, s. 309). Stalin yoldaş, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da emperyalistler arası çelişkilerin yeniden derinleşeceğini belirtiyor ama bu olgudan yola çıkarak Almanya ya da Japonya gibi emperyalist ülkelerin dünya devriminin yedek gücü haline geleceğini, yarı-sömürge ve sömürge ülkelerin bunlarla birleşmesi gerektiği gibi bir zırvayı asla dile getirmiyordu.

ÜDT papazları, bir yandan sınıfsal ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin gerekliliğini söz konusu ediyorlardı ama öte yandan da ‘Birinci Dünya’ya karşı ‘İkinci Dünya’ emperyalistlerinin ve ‘Üçüncü Dünya’nın (büyük burjuvazi ve toprak ağaları dahil) birliğinin zorunluluğundan dem vuruyorlardı! Bu karmakarışık, kendi içinde tezat dolu fikirlerin Marxizm-Leninizm ile ne gibi bir bağlantısı olabilirdi?!

Leninist emperyalizm teorisine göre, emperyalizmin uzlaşmaz çelişmeleri ve karşıtlıkları bağrında taşıması ve hem de bir sistem oluşturması birbiriyle çelişmez. Emperyalistler arası çelişki ve ilişkiler, sermayenin uluslararası niteliğinden soyutlanarak ele alınamaz. Tekelci evreye geçiş ve sermayenin uluslararasılaşmasıyla sermaye, ortaya çıktığı ve geliştiği tekel öncesi evrede taşıdığı ulusal özelliklerini tamamen yitirmez. Millî özellikleri, uluslararasılaşma temelinde sürdürür. Bu yüzden de uluslararası malî sermaye, aralarında uzlaşmaz çelişkiler bulunan çeşitli gruplardan oluşan bir bütündür (parçalı bütün). Bu her bir malî sermaye grubu uluslararası nitelik taşır. Sermayenin uluslararasılaşması, malî sermaye grupları arasındaki bağların güçlenmesiyle aralarındaki çelişmelerin de derinleşmesini beraberinde getirir. Ultra-emperyalizm teorisi hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğine göre, emperyalist sistem daima aralarındaki ekonomil ilişkilerin güçlendiği ve çelişkilerin derinleştiği devletlerden oluşacaktır. Tabii bu çelişmeler, emperyalist kamptaki parçalanmayı (devletler bloğundaki parçalanma) beraberinde getirecek ama emperyalizm dışında başka bir sömürü sistemini doğurmayacaktır. Emperyalist savaşlara yol açan şey, malî sermaye grupları arasındaki kaçınılmaz ve amansız egemenlik mücadelesidir.

Uluslararası malî sermaye, ayrı ayrı malî sermaye gruplarından oluştukça onlar arasındaki ilişki hangi biçme bürünürse bürünsün, uzlaşmaz çelişkileri bağrında taşıyacak, rekabet sürecek ve farklı tavırlar ortaya çıkacaktır. Rekabetin yok edilmesi, farklı tavırların ortaya çıkmaması ve uluslararası malî sermayenin bağrında uzlaşmaz çelişkileri ortaya çıkmaması için, Leninizm’e göre, millî sermaye gruplarının tasfiye olması, uluslararası malî sermayenin tek bir dünya tröstünde örgütlenmesi gerekir, ki bu da Leninizm’e göre olanaksızdır.

Kapitalist/emperyalist ülkeler arasındaki eşitsiz/dengesiz gelişme kanununun varlığı, emperyalist sistemin ortadan kalkmasının bir etkeni olamaz. Bilakis, bu kanun, emperyalistler arasındaki yağma mücadelesinin bir etkenidir.

ÜDT mucidi revizyonistler, mide bulandırıcı pek çok yalan ve çarpıtmanın sahibiydiler. ÜDT makalesinde, Sovyet sosyal-emperyalizminin Batı Avrupa ülkeleri için en vahim tehlikeyi oluşturduğu (!) açıklanıyordu ve bu “tespit”, mesela Engels’in 1891 tarihli bir yazısından alıntıyla “destekleniyordu”. Engels ustanın satırları şöyleydi : “Rusya bütün Batılı milletlerin ve hatta bu milletlerin burjuvazisinin de düşmanıdır”, “Hükümetin savaşı sürdürmek için devrimci yollar da dahil her türlü yola başvuracağını varsayarsak, savaş tehlikesi daha da büyürse, buna olanak sağlayacak bir anlaşmaya varıldığı takdirde hükümeti yabancı düşmana karşı desteklemeye hazır olduğumuzu hükümete bildirilebiliriz.. Bu bir ölüm-kalım meselesi olduğu kadar, bizim için kazandığımız mevzilerin ve gelecekteki olanaklarımızın korunması meselesidir”. Engels, Marx’ın 1848’den itibaren pek çok kez “Batı Avrupa işçi partilerinin Rus Çarlığı’na kaşı amansız bir savaş vermelerinin zorunluluğundan” bahsettiğini de bildirmişti. ÜDT makalesinde bu ibare de geçiyordu.

Revizyonistler, Engels’in yaşadığı dönemin Rusya’sı ve o tarihteki diğer Avrupa miletlerinin konumuyla 1970’li yılların konjonktürü arasındaki temel farkı saklamaya çalışıyorlardı. Marx-Engels ustaların sağlığında kapitalizm, henüz son evresine varmamıştı. O zamanlar Çarlık Rusya’sı, feodal ve askerî emperyalist bir ülkeydi, kaskatı bir monarşiydi. Çarlığın Batı Avrupa’ya yürümesi, feodalizmin yeniden her alanda hortlamasına yol açacaktı. Üretici güçler gerileyecekti. Yani Rusya ile Batı Avrupa’nın burjuva millî devletleri arasında bir NİTELİK farkı bulunmaktaydı. İşte bu nedenle Marx ve Engels ustalar, Çarlık rejimini zayıflatan ve proletarya devriminin zeminini geliştiren kapitalizmi ve Batı Avrupa devletlerini desteklediler. Oysa 1970’lerin Almanya’sı ile ABD’Sİ arasında nitelik değil, nicelik farkı vardı (ki hâlâ da öyledir). İkisi de emperyalistti. Zaten modern emperyalizm çağında artık tek tek millî ekonomiler, bir dünya ekonomisine dönüşmüştü. Tekelci aşamaya ulaşan kapitalizm, üretici güçlerin gelişimi önünde en büyük engel haline gelmişti. Böyle bir dönemde Avrupa’da mevcut durumu korumak (ÜDT mucitlerinin yapmış olduğu gibi) esasında sosyalizme karşı bir barikat kurmak anlamına geliyordu.

Lenin ustadan bir pasaj aktarmama izin verin lütfen :

“… Esas şeyi unutmuşsun : 1891’DE EMPERYALİZM, KESİNLİKLE MEVCUT DEĞİLDİ (KİTABIMDA EMPERYALİZMİN DAHA ÖNCE DEĞİL, 1898 – 1900’DA DOĞDUĞUNU GÖSTERMEYE ÇALIŞTIM) VE ALMANYA BAKIMINDAN EMPERYALİST SAVAŞ YOKTU, OLAMAZDI…” (İnes Armand’a yolladığı 25 Aralık 1916 tarihli mektuptan, Bkz. : “Marxizm’in Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm”, Koral Yayınları, Çeviren : Z. Kahraman, 1991, s. 117). Çarlığın Almanya’yı istilası, Almanya’nın geriye doğru gitmesi, parçalanması anlamını taşıyordu (bu da sosyalizmin zaferini geciktirecekti). Bu nedenle Alman proletaryası Almanya’nın mevcut durumunu korumayı görev olarak yüklenmişti ve bu, devrimci bir tutum olmuştu. Fakat ÜDT mucitlerinin yaptığı gibi Alman proletaryasından 70’lerin Alman hükümetlerine karşı aynı tavrı takınmasını beklemek, çağ farkını anlamazdan gelmek ya da inkâr etmek demekti. İşte bu, kabul edilemezdi.

Revizyonistler, Engels’i bir sosyal-şoven pozisyonuna düşürmüşlerdi. Dönek Kautsky ve benzerleri de, Engels’in 1891’de Alman proletaryasına verdiği öğütlere dayanarak, Birinci Paylaşım Savaşı’nda (I. Dünya Savaşı) kendi burjuvazileriyle işbirliğini (“Anayurt Savunması” adı altında) savunmuşlardı. Lenin, bu tip sahtekârlar için şöyle demişti : “… Her kim, Marx’ın gerici ve mutlakıyetçi burjuvazi ve sosyalist devrim dönemine tamı tamına uygulanması gereken ‘işçilerin anayurtları yoktur’ sözünü unutarak, burjuvazinin ilerici olduğu dönemdeki savaşlara karşı Marx’ın tutumuna atıfta bulunursa, Marx’ı rezilce tahrif etmiş ve sosyalist görüş açısı yerine burjuva görüş açısını koymuş olur…” (Bkz. : “Sosyalizm ve Savaş”, Sol Yayınları, Çeviren : N. Solukçu, Ankara, 1992, s. 21).

Emperyalistler arasındaki çelişkilerin sebebi, millî kurtuluş hareketlerine ve devrimci sınıf mücadelelerine takındıkları tavrın farklılığından ileri gelmiyor. Bunun sebebi, sömürüden kimin daha çok pay alacağıdır. Devletler arası mücadele, sınıflar arası mücadeledir.

ABD ve S”S”CB ile ‘İkinci Dünya’yı oluşturan diğer emperyalistler arasındaki mücadele, bir ilerici-gerici kavgası mıydı?! Yoksa azılı gericiler, yani tekelci burjuvalar arasındaki bir mücadele miydi? Tabii ki ikincisiydi.

ÜDT makalesi, ‘İkinci Dünya’yı oluşturan emperyalist ülkelerdeki işçi partilerine salt mevcut düzen çerçevesinde ekonomik-demokratik taleplerle yetinmelerini ve millî bağımsızlık bayrağını yükseltmelerini salık vermekteydi. Halbuki devrimci görevleri sadece gelecekteki bir devrimci durum için kabul etmeye razı olan (bir başka deyişle, ‘devrim döneminde devrimci görevler, evrim döneminde de reformcu görevler yerine getirilmelidir’ düşüncesi ; bu zihniyet Menşevizm’dir) kişi, Marxist-Leninist olamaz. Leninizm, her dönemde devrimci görevleri esas alır, reformcu görevleri devrimci görevlere tâbi kılar. Devrimci durumun olup olmaması şüphesiz ki sosyalist mücadelenin biçimini etkiler. Ama bundan yola çıkılarak, statüko korunamaz ve reformlar uğruna mücadele hedef gösterilemez. Proletarya, iktidar için mücadeleyi hiçbir zaman bir kenara bırakamaz. ÜDT mucitleri, “İkinci Dünya’ ülkelerinin proleterlerine devrimden vazgeçme çağrısı yaparak, II. Enternasyonal oportünistlerini takip etmişlerdi.

ÜDT makalesinde Lenin ustanın söz ve yazıları da tahrifattan payını alıyordu. Lenin’in emperyalist devletlere karşı verilecek millî savaşların devrimci ve ilerici olduğu, bu tip savaşların Avrupa’da bile görülebileceği, emperyalizmin gelişmiş sanayi bölgelerini de ilhak etmeye çalıştığı, demokrasiyi savunmak için yurt savunmasına karşı olmadığı yönündeki ifadelerini, ‘İkinci Dünya’ emperyalistlerine yarayacak şekilde yorumluyorlardı. S”S”CB’nin Batı Avrupa’ya karşı girişebileceği ilhak ve işgalciliğe karşı Batı Avrupalı emperyalistler ile Batı Avrupalı proleterlerin sınıf işbirliğini geliştirmek, böylece de Leninizm’e katkı sunmak (!!!) için Lenin’e müracaat ediyorlardı!

Lenin, “Marxizm’in Bir Karikatürü Emperyalist Ekonomizm” isimli eserinde, “… şimdiye kadar, özellikle 1789-1871’de, insanlığın öncüleri olan bu ülkelerde (Almanya, Fransa, İngiltere) ulusal devletlerin oluşum süreci tamamlanmıştır. Bu ülkelerde ulusal hareket, geriye dönülmesi mümkün olmayan geçmişe ait bir şeydir ve bunu yeniden canlandırmaya çalışmak anlamsız, gerici bir ütopya olacaktır. Bu ülkelerde tarihin bir sonraki adımı farklı bir adımdır. Özgürlüğüne kavuşmuş uluslar ezen uluslara, emperyalist yağmacı uluslara, ‘kapitalizmin çöküş arifesi’nden geçen uluslara dönüşmüşlerdir… Batı ülkelerinde ulusal hareket, uzak geçmişe ait ölü bir şeydir. İNGİLTERE, FRANSA, ALMANYA VS DE ANAVATAN KELİMESİ ÖLÜ BİR KELİMEDİR, TARİHÎ ROLÜNÜ OYNAMIŞTIR, YANİ BURADA ULUSAL HAREKET İLERİCİ HERHANGİ BİR ŞEY, YENİ KİTLELERİ YENİ BİR EKONOMİK VE SİYASÎ HAYATA YÜKSELTECEK HERHANGİ BİR ŞEY VEREMEZ…” diye yazmıştı (Bkz. a . g. k., Koral Yayınları, 1991, s. 41 – 42). Lenin usta, ezilen ulusun ezen ulusa karşı savaşının (askerî açıdan bir saldırı ya da savunma savaşı olup olmadığına bakılmaksızın), genel bir kural olarak ezilen açısından meşru olduğunu (a. g. k., s. 120) belirtiyor ve iki emperyalist güç arasındaki savaşta ise sosyalistlerin takınması gereken tavrı şöyle izah ediyordu : “İKİ SOYGUNCU DÖVÜŞÜYOR, HER İKİSİ DE YOK OLSUN!” (ibid).

Çok açık değil mi?

Yine Lenin baba, “Proleter Devrim ve Dönek Kautsky” isimli eserinde bir savaşı tahlil ederken ‘saldıranın kim olduğuna, düşmanın kimin yurduna yerleştiğine falan değil, savaşı hangi sınıfın yaptığına ve bu savaşın hangi politikanın uzantısı olduğuna bakılması gerektiğinin’ altını çiziyordu : “… Verili savaş gerici, emperyalist bir savaş ise, yani emperyalist, zorba, yağmacı, gerici dünya burjuvazisinin iki grubu tarafından yürütülüyorsa, o zaman her burjuvazi (hatta küçük ülkelerin burjuvazisi bile) bu soygunun suç ortağı haline gelir. Ve o zaman benim görevim, devrimci proletaryanın bir temsilcisinin görevi, dünya savaşının dehşetinden biricik kurtuluş olarak proleter dünya devrimini hazırlamaktır.. Enternasyonalizm budur.. gerçek bir sosyalistin görevi budur. Herkesin bildiği bu gerçeği dönek Kautsky ‘unutmuş’tur…” (“Seçme Eserler”, cilt 7, İnter Yayınları, Çeviren : S. Kaya – İ. Yarkın, 1996, s. 190 – 191). ÜDT mucitleri de bu gerçeği “unutmuş”lardı.

Peki bir emperyalist ülke, bir başka emperyalist ülke tarafından işgal edilirse, bu sorunda Marxistler’in nasıl bir tavır alması gerekirdi? Lenin usta, 1916’daki bir makalesinde (Bkz. : “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı”, Sol Yayınları, Çeviren : Muzaffer Erdost, Ankara, 2010, s. 163) bunu da cevaplamıştı : “…Bir örnek verelim : Eğer Belçika, 1917’de Almanya tarafından ilhak edilirse ve eğer bu ülke kurtuluşunu elde etmek için 1918’de ayaklanırsa, Polonyalı yoldaşlar, Belçika burjuvazisinin ‘yabancı halkları ezme hakkına’ sahip bulunduğu gerekçesiyle bu ayaklanmaya karşı çıkacaklardır. Böyle bir iddiada Marxizm’in zerresi yoktur, bunu genel olarak devrimci de sayamayız. Eğer sosyalizme ihanet etmek istemiyorsak, başlıca düşmanımız olan büyük devletlerin burjuvazisine karşı her türlü ayaklanmayı desteklemeliyiz. Yeter ki, bu ayaklanma, GERİCİ BİR SINIFIN BİR HAREKETİ OLMASIN…” Bir ilhak/işgal durumunda bile o ülkedeki tekelci burjuvazinin ve ona bağlı bir siyasî hareketin ilerici olamayacağını ve desteklenemeyeceğini, işte böyle vurgulamıştı Lenin.

ÜDT mucitleri, Mao’yu kendilerinden taraf olarak göstermek için O’ndan şu alıntıyı yapmış, hemen arkasından da kendi kanaatlerini eklemişlerdi : “ ‘Komünist partisi her türlü emperyalizme karşıdır ama biz şimdi Çin’e saldırmakta olan Japon emperyalizmi ile şu anda Çin’e saldırmayan emperyalist devletler arasında ; Japonya’nın müttefikleri olup Mançukuo’yu tanımış olan Alman ve İtalyan emperyalizmi ile Japonya’ya karşı olan İngiliz ve Amerikan emperyalizmi arasında ; Uzak Doğu’da bir Münih politikası izleyen ve Çin’in Japonya’ya karşı direnişini baltalayan dünün İngiltere’si ve Birleşik Amerika’sı ile bu politikayı terk etmiş ve şu anda Çin’in direnmesinden yana olan bugünün İngiltere’si ve Birleşik Amerika’sı arasında ayrım yaparız’. Aynı nedenle şu andaki baş düşmanları olan iki hegemonyacı devletle İkinci Dünya ülkeleri arasında bir ayrım yapmak, Üçüncü Dünya ülkeleri ve halklarının, mücadele ederken dikkate almaları gereken önemli bir sorundur. Sovyetler Birliği’ne ve Birleşik Amerika’ya karşı ortak mücadele içinde, İkinci Dünya ülkeleri ile belli şartlarda ittifak kurmak hem zorunlu hem de mümkündür…”

Üstün zekâlı (!) revizyonist mucitler, ‘İkinci Dünya’ dedikleri emperyalistlerin birbirleriyle olan tüm husumetlerine rağmen o sırada ya NATO’nun ya da Varşova Paktı’nın (yani ya ABD’nin ya da S”S”CB’nin) yanında saf tuttuğunu, Marxist-Leninistler’in bu saldırgan ve yağmacı devletlerin hiçbirine destek veremeyeceklerini, aksine onlara karşı ölümcül bir mücadele yürütmeleri gerektiğini gizlemeye çalışıyorlardı. Mao ustanın yukarı paragraftaki açıklamasının tarihi ise 25 Aralık 1940’tı. Emperyalistler birbirleriyle direkt SICAK SAVAŞIN içindeydiler (1970’lerin dünyasında böyle bir durum yoktu). Daha da önemlisi, Mao ustanın 1 Eylül 1939 tarihli konuşması bilinmeden bu açıklamayı öğrenmek faydasızdır. 1 Eylül 1939’da Mao yoldaş, dünyaya şöyle seslenmişti : “… Avrupa’da sömürge halkların boyunduruk altına alınması için rekabet eden Alman-İtalyan ve İngiliz-Fransız emperyalist blokları arasında geniş çaplı bir emperyalist savaş yakındır. BU SAVAŞTA SAVAŞAN HER TARAFLARDAN HER BİRİ HALKI KANDIRMAK VE KAMUOYUNUN DESTEĞİNİ KAZANMAK İÇİN GÖZÜNÜ KIRPMADAN KENDİ DAVASINI HAKLI, KARŞI TARAFIN İSE HAKSIZ OLDUĞUNU İDDİA EDECEKTİR. GERÇEKTE BU BİR SAHTEKÂRLIKTIR. HER İKİ TARAF DA EMPERYALİST AMAÇLAR GÜDÜYOR, SÖMÜRGE VE YARI-SÖMÜRGELERİ EGEMENLİKLERİ ALTINA ALMAK VE ETKİ ALANLARI ELDE ETMEK İÇİN BİR YAĞMA SAVAŞI YÜRÜTÜYORLAR.. Bu kesinlikle haklı bir savaş değildir. Haklı olan savaşlar, sadece yağma savaşı olmayan savaşlardır, kurtuluş savaşlarıdır. Komünistler hiçbir koşul altında yağma savaşını desteklemezler. Buna karşılık onlar haklı olan ve yağma savaşı olmayan her kurtuluş savaşını cesaretle desteklerler ve mücadelenin en ön safında yer alırlar… Milyonlarca insan kitle katliamı tehlikesiyle karşı karşıyadır. Hiç kuşku yok ki bütün bunlar, kitleler içinde kitlesel direnme hareketleri yaratacaktır. İSTER ALMANYA’DA, İSTER İTALYA’DA, İSTER İNGİLTERE’DE, FRANSA’DA YA DA AVRUPA’NIN, HATTA DÜNYANIN HERHANGİ BİR YERİNDE OLSUN, HALKLAR, EMPERYALİSTLERİN TOPLARINDA BARUT YERİNE KULLANILMAK İSTEMİYORLARSA, AYAKLANMAK VE EMPERYALİST SAVAŞA MÜMKÜN OLAN HER YOLLA KARŞI KOYMAK ZORUNDADIRLAR…” (Bkz. : “Seçme Eserler”, cilt 2, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1992, s. 267 – 268). Yani Mao’nun 25 Aralık 1940’taki açıklaması, doğrudan sıcak savaş içinde boğuşan emperyalistler arasındaki çelişkilerden maksimum düzeyde yararlanma temeline dayanan ANLIK ve TAKTİK bir izahat idi (mesela Stalin’in de bu tarz açıklamaları olmuştu). Mao usta, proletaryanın, yarı-sömürge ve sömürge ülke halklarının önüne falanca emperyalistle şu ya da bu biçimde birleşme gibi bir görev koymamıştı. Aksine, tüm emperyalistlere ve kapitalistlere karşı ayaklanma düşüncesinden yanaydı.

Peki Stalin’in SSCB’si, neden ABD ve İngiltere gibi “demokratik” devletler ile “beraber”, hem Hitler Almanya’sına ve hem de diğer faşist ülkelere karşı savaşmıştı? Stalin, ABD ve İngiltere gibi diğer Batılı emperyalistler hakkında ne düşünüyordu? Öğrenmek için Stalin’i bir okuyalım hele :

“… İkinci emperyalist savaşın bir ayırt edici özelliği, savaşın şu ana kadar saldırgan devletler tarafından yürütülmesi ve yaygınlaştıırlması karşısında, savaşın aslında hedef aldığı diğer devletlerin, ‘demokratik’ devletlerin, savaş kendilerini ilgilendirmezmiş gibi davranmaları, savaşa ellerini bulaştırmak istememeleri, geri durmaları, barışseverlikleriyle böbürlenmeleri, faşist saldırganları azarlamaları ve.. direnmeye hazırlandıklarını ileri sürerken kendi mevzilerini adım adım saldırganlara teslim etmeleridir… Savaşın bu tek yanlı karakterini ‘demokratik’ devletlerin askerî ya da iktisadî zaafına bağlamak yanlış olur. ‘Demokratik’ devletler, elbette ki, faşist devletlerden daha güçlüdürler. Gelişen dünya savaşının tek yanlı karakteri, ‘demokratik’ devletlerin faşist devletlere karşı bir birleşik cephesinin bulunmamasından ileri gelmektedir. Elbette, bu ‘demokratik’ diye adlandırılan devletler, faşist devletlerin ‘aşırılıklarını’ tasvip etmemekte ve bu devletlerin güçlenmesinden korkmaktadırlar. Ama Avrupa’daki işçi sınıf hareketinden ve Asya’daki millî kurtuluş hareketinden daha da çok korkmakta ve faşizmi bu ‘tehlikeli’ hareketlere karşı ‘fevkalâde bir panzehir’ saymaktadırlar…”(“Eserler”, cilt 15, İnter Yayınları, İstanbul, İlk Baskı, Çeviren : İsmail Yarkın, s. 378 – 379)

“… Eğer ABD, Hitler Almanya’sının ağır sanayisini finanse etmeseydi ve İngiltere ve Fransa kollektif güvenliğe sırt çevirmeyip de tam tersine Sovyetler Birliği ile Alman saldırısına karşı kollektif bir savunma hazırlasaydı ne olurdu? Hitler, saldırısı içi yeterli silah bulamazdı. Hitler’in haydutluk politikası, kollektif bir güvenlik rejimi tarafından kıskaç içine alınırdı. Hitler faşistlerinin İkinci Dünya Savaşı’nı başlatmadaki başarı şansı asgariye inerdi. Hitler faşistleri, kendileri için bu kadar olumsuz koşullara rağmen, İkinci Dünya Savaşı’nı çıkarmaya karar verselerdi bile, daha savaşın ilk yılında yenilgiye uğratılırlardı. Ama ne yazık ki bu, ABD, İngiltere ve Fransa’nın tüm savaş öncesi dönemde izledikleri zararlı politika sonucu gerçekleşmedi. Eğer Hitler faşistleri neredeyse 6 yıl süren ve milyonlarca kurban yutan İkinci Dünya Savaşı’nı başlatmayı başarabildi ise, BUNUN SUÇU TAM DA ONLARDADIR…” (Bkz. : “Tarih Çarpıtıcıları”, İnter Yayınları, İstanbul, Çeviren : İsmail Yarkın, 1989, s. 27).

“… İşin doğrusu şudur ki, İngiltere ve Fransa, ABD’nin yönetici çevrelerinin desteğiyle, savaşın kapıda beklediği, felakete gebe 1939 ilkbahar ve yazında, daha önceki politik çizgilerine sımsıkı sarılmışlardır. Onların bu politikaları, Hitler Almanya’sının Sovyetler Birliği’ne karşı provokatörce kışkırtılmasından oluşuyordu. Bu politika kandırma amaçlarıyla, yalnızca Sovyetler Birliği ile işbirliğine hazır olma üzerine ikiyüzlü boş lakırdılarla değil, aynı zamanda izlenen politik çizgiyi dünya kamuoyu önünde gizlemeye hizmet etmesi düşünülen bazı basit diplomatik manevralarla yaldızlanmıştı…” (a. g. k., s. 44)

“… İngilizler’in ve Amerikalılar’ın, Haziran 1942 tarihli İngiliz-Sovyet beyannamesi ve Sovyet-Amerikan beyannamesi ile daha 1942 yılında Avrupa’da ikinci cepheyi açmakla kendilerini yükümlü kıldıklarını herkes biliyor. Bu, savaşın ilk döneminde Alman faşizminin püskürtülmesinin tüm yükünü taşıyan Sovyetler Birliği’nin askerî birliklerine kolaylık sağlamak amacıyla yapılmış ve zamanında yerine getirilmesi gereken, verilmiş resmî bir sözdü. Evet, istenirse, bir yemindi. Yine Sovyet Hükümeti’nin, Sovyetler Birliği’nin ikinci cephenin geciktirilmesine razı olmadığını defalarca açıklamasına rağmen, bu sözün ne 1942’de, ne de 1943’te yerine getirilmediği de bilinmektedir. İkinci cephenin geciktirilmesi siyaseti, kesinlikle bir rastlantı değildi. Bu politika, Almanya ile savaşta Alman faşizmine karşı mücadelenin kurtuluş görevleri ile bağdaştırılamayacak gayeler izleyen İngiltere ve ABD’nin gerici çevrelerinin çabaları ile beslendi. Alman faşizminin tümden parçalanması onların planlarına dahil değildi. Onlar, kendi dar görüşlü, bencil çıkarlarından hareket ederek, Almanya’nın gücünü çökertmeye, öncelikle de Almanya’nın tehlikeli rakiplerinden biri olarak dünya pazarlarından dıştalanmasına ilgi duyuyorlardı. Buna karşılık, kapsamlı demokratik dönüşümler niyetleri arasında olmadığı gibi, aynı şekilde Almanya’nın ve diğer ülkelerin, emperyalist saldırının ve faşizmin sürekli taşıyıcıları olan gerici güçlerin egemenliğindenkurtarılması da niyetlerine dahil değildi. Aynı dönemde SSCB’nin zayıflayacağına dair spekülasyon yürüttüler, SSCB’nin tümüyle tükeneceğini, yıpratıcı savaşla uzun bir süre için büyük ve kuvvetli bir güç olarak önemini kaybedeceğini ve savaştan sonra ABD ve Büyük Britanya’ya bağımlı hale geleceğini umdular…” (a. g. k., s. 83 – 84).

Yeterlidir sanırım…

Stalin, ABD ya da İngiltere gibi “demokratik” ülkelerin, sahte anti-faşist yüzünü teşhir etmekten asla geri durmamıştı. Evet, 2. Dünya Savaşı, son tahlilde kapitalistler arası çelişmelerin kapitalistler ile sosyalizm güçleri arasındaki çelişmelere baskın geldiğini göstermişti. Fakat bunun hakikî sebebi ABD, Fransa ve İngiltere’nin, Almanya’dan ya da Japonya’dan daha iyi, daha insaflı ve daha mazlum (!!!) bir emperyalist güç olması değildi. Bunun gerçek sebebi, Stalin liderliğindeki Sovyet rejiminin diplomatik ve askerî başarılarında yatmaktaydı. SSCB, Hitler Almanya’sı ile Ağustos 1939’da bir saldırmazlık paktı imzalayarak hem savaş hazırlığı için 2 altın yıl kazandı, hem de Batılı emperyalistlerin kendisine yönelik tecrit ve provokasyon politikasını sürpriz biçimde kırmış, hatta tersine çevirmiş oldu. Bilhassa Anglo-Amerikan emperyalistlerinin Nazi Almanya’sını bir tetikçi güç olarak kullanarak SSCB’nin üzerine yöneltme siyaseti böylece kesin biçimde iflas etti. Bu paktın hemen ardından Hitler Almanya’sı ve müttefikleri, kendisini emzirip büyüten Batılı ülkelere hücum ettiler ve daha sonra da SSCB’ye saldırdılar. Lakin umduklarının aksi gerçekleşti. Kızıl Ordu, o “yenilmez” denen Wehrmacht’ı ve taşeronlarını silip süpürdü, Batı’ya doğru da hızla ilerledi. Eğer Anglo-Amerikan emperyalistleri, Kızıl Ordu’nun Paris’te de çekiç-oraklı bayrağı dalgalandıracağına dair endişeye düşmeseydiler, Normandiya kıyılarına çıkartma yapmayı akıllarının köşesinden bile geçirmeyeceklerdi. Onları faşist mihveri yok etme mücadelesine katılıp SSCB ile “ittifak” kurmaya zorlayan esas neden işte buydu (tabii barışsever Amerikan, Fransız ve İngiliz geniş halk kitlelerinin Sovyet Rusya’ya karşı duyduğu muazzam sempati ve Naziler’e karşı duyduğu nefret de SSCB’nin elini güçlendiren bir diğer önemli husustu). “Tarih Çarpıtıcıları” isimli güzel eseri, bu yüzden tekrar tekrar okumanızı isterim (Lenin’in Bolşevik Rusya’sı da Alman emperyalistleriyle Brest-Litowsk Antlaşması’nı imzalamış ve Alman devletine bazı tavizler vererek onu kısa bir süreliğine de olsa Antant emperyalistlerinden ayırmayı başarmıştı [böylece SSCB biraz da olsa rahatlama ve gücünü toparlama fırsatı bulmuştu]. Peki Lenin ve Bolşevik Parti, Alman devletini Alman proletaryasının ve ‘Üçüncü Dünya’daki mazlum milletlerle halkların düşmanı görmekten vazgeçmiş miydi? Akıl sahibi olan her Marxist bu soruya ‘Hayır’ diye yanıt verecektir).

Stalin’in SSCB’si, proletaryadan, yarı-sömürge ve sömürge ülkelerin halklarından şu ya da bu emperyalistle birleşmelerini asla istememişti.

Yeri gelmişken, faşizme karşı birleşik cephe siyaseti hakkında da bilgilerimizi tazelemeliyiz. Georgi Dimitrov yoldaş ve III. Enternasyonal’in ortaya koyduğu bu politika da ÜDT mucitlerinin anlamak istediklerinden çok farklıydı. ‘Halk Cephesi’ taktiği, dünya savaşı ve faşizm tehlikesine karşı, proletarya ve diğer emekçi sınıfların temel ve acil çıkarlarını gerçekleştirmeyi hareket noktası olarak alıyordu. Devrimin zaferi için sadece nesnel değil, öznel şartların da olgunlaşması gerekir. Devrimin zaferine sadece partinin ve proletaryanın inanması yetmez. Müttefiklerin de öncü sınıfın yanında olması, tüm kararsız ve ara unsurların tarafsızlaşması, düşman cephesinde çelişmelerin had safhaya varması lazımdır. İşte 1929’lardan sonra dünya genelinde savaş bulutları giderek artarken, proletarya ve müttefikleri, burjuva diktatörlüğünü devirmek için hazır değildi. Dünya çapında faşizm ve savaş tehlikesi alarm çalarken proletarya diktatörlüğünü ACİL hedef olarak almak, devrimci durum tam anlamıyla olgunlaşmadığı için maceracılık olurdu. Komünist parrtiler, var olan kazanımları korumak ve devrimin şartlarını daha da olgunlaştırmak için ‘Halk Cephesi’ siyasetine başvurdular. Bu siyaseti uygularken kendilerini asla kapitalizm şartlarında gerçekleşebilir taleplerle sınırlamadılar. Yani ‘Halk Cephesi’ siyaseti, sosyalist devrimden vazgeçmek demek değildir. Dimitrov yoldaş, ‘Halk Cephesi’ siyasetinin proletarya diktatörlüğünü kurmada vazgeçilmez bir aşama olmadığını ama tüm faşist ülkelerde kayıtsız-şartsız doğrudan doğruya proletarya diktatörlüğünün geçirilebileceğini sanmanın da hata olduğunu belirtti. ‘Meselenin özünü proletaryanın kendi iktidarını kurmaya hazır olup olmayacağı (tayin edici anda) ve müttefiklerinin desteğinin sağlanılıp sağlanılamayacağı teşkil eder’, demişti Dimitrov. Bir diğer ifadeyle ‘Halk Cephesi’ siyaseti, burjuvaziyle ittifak örgütlenmesi değildir. İster saldırgan faşist ülkelerde, isterse faşist devletlerin ilhak tehdidi altındaki ülkelerde olsun, ‘Halk Cephesi’ siyaseti, iktidardaki burjuvaziye karşı, kitlelerin somut durumu göz ününe alınarak yapılan bir mücadele siyasetidir. Dimitrov, kendine “işçi hükümetleri” diyen tüm sosyal-demokrat hükümetlerle, birleşik cephe hükümetlerinin ilkesel açıdan farklı oluşumlar olduğunu açıklıyordu. ‘Sosyal-demokrasi, kapitalizmin korunmasına hizmet eden, burjuvaziyle emekçiler arası işbirliğinin bir aracıyken ; birleşik cephe hükümeti, proletaryanın devrimci öncüsünün, diğer anti-faşist partilerle bütün emekçi halkın menfaati için yaptığı işbirliğinin organıdır’ diyordu Dimitrov. Birleşik cephe hükümetinin, faşist karşı-devrim tehlikesini KESİN olarak ortadan kaldıramayacağını (çünkü sermayenin düzeni hâlâ ortadadır), sadece sosyalist devrim için bir hazırlık süresi oluşturduğunu, kurtuluşun Sovyet iktidarında olduğunu da vurguluyordu (Bkz : “Oportünist ‘Üç Dünya Teorisi’ ve ‘Üç Dünyacı’ Aydınlık Revizyonizmi”, Halkın Kurtuluşu Yayınları, İstanbul, 1978, s. 245 – 250)

Dimitrov, oportünistlerin bir işçi hükümetinin burjuva demokrasisinin sınırları içinde kalması gerektiğini öne sürdüklerini belirtmişti. Birleşik cephe hükümetlerinin, bankaların denetim altına alınması, polisin dağıtılıp yerine silahlı bir işçi milisinin kurulması vb talepleri gerçekleştirmesini istediklerini de ekler Dimitrov. Birleşik cephe hükümetlerinin büyük burjuvaziyi, malî kodamanları, aristokratları ve diğer sömürücleri tehdit ettiğini, etmesi gerektiğini de yazar. ‘Halk Cephesi’ siyaseti, iktidardaki burjuvaziyle uzlaşma değil, mücadele stratejisinin adıydı (a. g. k., s. 253).

Dimitrov, ülke savunulması meselesini işçilerin ve köylülerin temel ve acil taleplerinin gerçekleşmesiyle sıkı biçimde birleştirerek ele almıştı. Birleşik cephe siyasetine göre, iktidar burjuvazinin elinde olduğu müddetçe ülkenin gerçek savunması için hiçbir garanti yoktu. Faşist saldırganlığın tehdidi altında olan ülkelerde burjuva hükümetlerin askerî poltikasına tamamen karşı çıkılmasını istiyordu Dimitrov (a. g. k., s. 258 – 259).

Dimitrov, ‘Halk Cephesi’nin içine faşist kampın saldırı ve ilhak tehdidi altındaki ülkelerin egemen sınıflarını dahil etmemişti.Dahası, proletaryanın ve halk kitlelerinin ortak eyleminin mutlaka savaşın gerçekten başını çekenlere ve her ülkede onlara doğrudan ve dolaylı yardım eden güçlere karşı yönelmesi gerektiğini söylüyordu. Emperyalistler teslimiyete zorlanmadan faşist istila durdurulamazdı. Yani Dimitrov, faşist kampın dışında kalan emperyalist devletleri asla dünya devriminin yedek gücü olarak, dünya birleşik cephesinin bir unsuru olarak görmüyor, faşist saldırganlara karşı mücadelenin, diğer emperyalist ülkelerdeki GERİCİ KLİKLERE VE TESLİMİYETÇİLERE karşı da biraraya getirilmesini istiyordu. Dimitrov, 1938’de, faşist saldırganlığın tehdidi altında olsun ya da olmasın diğer kapitalist ülkelerin egemen sınıflarının bu saldırganlarla daha çok uyuşur hale geldiğini de yazmıştı. Dimitrov, faşist devletler ve diğer kapitalist ülkeler ayrımını, dünya birleşik cephesinin veya dünya devriminin yedek güçlerini saptamak için değil, o an için en tehlikeli düşmanları saptayıp tecrit etmek ve esas darbeyi onlara yöneltmek için yapıyordu (a. g. k., s. 260 – 262).

1930-39 arasındaki strateji böyleydi. 1939 sonrası dönemde de (Mesela Mayıs 1941’de) Dimitrov, İngiliz-Fransız emperyalistlerine var gücüyle karşı çıkmaktaydı : “… Savaşan ülkelerden birinin darbesine diğeri karşı-darbeyle cevap vermektedir. Düşmanını ekonomik ablukayla boğmaya, besin maddesinden yoksun bırakmaya ve elverişli stratejik noktalara sahip olmaya çalışan İngiliz-Fransız savaş kundakçıları, tarafsız küçük devletlere görülmemiş bir baskı yapmakta ve İskandinav ülkelerinin tarafsızlığını açık olarak ayaklar altına almış bulunmaktadır… Tarafsız küçük devletler, dış güçler tarafından birer birer savaşa sürüklenmektedir. Bu güçler, küçük ülkeleri, kendi yağma amaçları için, değiş-tokuş aracı olarak kullanmaktadır. Aynı zamanda küçük ülkeler burjuvazisinin yalancı ve ticarete yarayan tarafsızlığı, savaşın kızışmasının devam etmesine doğrudan doğruya yardım etmektedir…” (a. g. k., s. 264).

Son sözü (emperyalist burjuvaziyle ilgili olarak) yine Dimirov yoldaşa bırakalım : “… NEDEN EMPERYALİZME KARŞI SAVAŞIRKEN BURJUVAZİYİ DESTEKLEMEYİ KABUL ETMEMEK POLİTİK BİRLİĞİN (İŞÇİ SINIFININ) KOŞULLARINDAN BİRİDİR? ÇÜNKÜ BURJUVAZİ, KENDİ ADİ ÇIKARLARI İÇİN, HALKLARIN ÇIKARLARINI DÜŞÜNMEYEN EMPERYALİST SAVAŞI SÜRDÜRMEKTE VE BUNU ELİNDEN GELEN HER ŞEKLE SOKMAYA ÇALIŞMAKTADIR. ÇÜNKÜ BÜTÜN EMPERYALİSTLER, SAVAŞ İÇİN HARARETLE HAZIRLANIRLAR, BİR YANDAN DA ÜLKELERİNDEKİ EMEKÇİLERE DAHA ÇOK BASKI YAPAR, SÖMÜRÜYÜ ARTIRIRLAR. BU SAVAŞ VERİLİRKEN BURJUVAZİYLE İŞBİRLİĞİ YAPMAK, ÜLKEYE VE ULUSLARARASI İŞÇİ SINIFINA İHANET ETMEK DEMEKTİR…” (Bkz. : “Faşizme Karşı Birleşik Cephe Üzerine”, Ekim Yayınları, Çeviren : Seçkin Cılızoğlu – Ali Özer, Ankara, 1989, s. 215)

Devrimci stratejiye yol gösteren şey, Marxist teorinin objektif süreçleri inceleyip tahlil ederek vardığı sonuçlar ve bu sonuçların en özlü ifadesi olan programdır. Stratejinin doğru olabilmesi için objektif süreçlerin gelişme doğrultusuna uygun olması gerekir. Bu süreçleri incelemek ve analiz etmek ise ancak Marxist bir teorinin ve programın konusudur (stratejinin değil).

Toplumsal hareketlerin objektif süreçleri içinde birçok çelişkiyi barındırır. Bu çelişmeler içinde sürece damga vuran, onun niteliğini belirleyen çelişme temel çelişmedir. Temel çelişme değişmeden sürecin niteliği de değişmez. Baş çelişme ise sürecin niteliği değişmeden onun herhangi bir alt aşamasında oluşur. Baş çelişmenin değişmesiyle sürecin niteliği değişmez.

Stalin’in belirttiği gibi (“Strateji ve Taktik”), strateji, ancak programın değişmesiyle değişir. Program da ancak temel çelişmenin değişmesiyle değişir (çünkü program temel çelişkiler çözümünü esas alır). Proletaryanın bizi azamî, diğeri asgarî olmak üzere iki programı vardır. Her ülkede hangi programın gündemde olduğunu belirleyen, içinde yaşanılan sürecin niteliğidir. İçinde yaşanılan süreci belirleyen ise temel çelişmedir.

Lenin ve Stalin’in saptadığı gibi, emperyalizm ve proleter devrimleri çağında yaşıyoruz (temel nitelik budur). Komünizm dünya genelinde kesin zaferini kazanana kadar da araya başka bir tarihsel dönem girmeyecektir.

ÜDT mucidi revizyonistler, dezenformasyon faaliyetlerine Mao’yu alet etmeyi sürdürmüşlerdi. Mao’nun ÜDT’nin öncülü olduğunu (!) şu alıntıyla ispat (!) ediyorlardı :

“Bu olay (1956 – Süveyş Kanalı olayı) günümüz dünyasından mücadelenin odak noktasını tespit etmemize olanak veriyor. Emperyalist ülkeler ile sosyalist ülkeler arasındaki çelişme kuşkusuz, son derece keskindir ama emperyalist ülkeler şimdi komünizme karşı çıkmak yaftası altında, çeşitli bölgeleri denetimleri altına almak üzere birbirleriyle rekabet ediyorlar… Ortadoğu’da iki tür çelişme ile üç tür güç çatışma durumundadır. İki tür çelişme şunlardır : Birincisi, farklı emperyalist devletler arasında, yani Birleşik Amerika ile İngiltere ve Birleşik Amerika ile Fransa arasında ; ikincisi, emperyalist devletler ile milletler arasında. Üç tür güç ise şunlardır : Bir, en büyük emperyalist devlet olan Birleşik Amerika ; İki, ikinci dereceden emperyalist devletler olan İngiltere ve Fransa, üç, ezilen milletler”

Bu pasaj, ÜDT’yi doğrulamak şöyle dursun, onu çürüten bir muhtevaya sahipti. Mao usta, emperyalistler arası çelişkiler ile emperyalistler ve ezilen uluslar arasındaki çelişkileri birbirinden ayırıyordu. Daha da önemlisi, ezilen milletlere şu ya da bu emperyalist odakla birleşme çağrısı yapmıyor, şu ya da bu emperyalist devleti dünya proleter devriminin yedek veya ara gücü olarak takdim etmiyordu. Sadece ABD’nin tüm kapitalist/emperyalist dünyanın hegemon gücü olduğunu belirtiyordu. Aynı konuya şunları da eklemişti Mao baba : “… Emperyalist ülkelerle aramızdaki ilişkilere gelince, ‘onlar bizim içimizde, biz onların içindeyiz’. Biz, onların ülkelerindeki halk devrimini destekliyoruz, onlar da bizim ülkelerimizde yıkıcı faaliyetlerde bulunuyorlar. Bizim onların içinde adamlarımız var, yani onların ülkelerindeki komünistler, devrimci işçiler, köylüler, aydınlar ve ilericiler var. Onların da bizim içimizde adamları var ; örneğin Çin’de, bizim içimizde, burjuvaziden, demokratik partilerden ve ayrıca toprak ağası sınıfından birçok adamları var… (“Seçme Eserler”, cilt V, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1993, s. 393)… Emperyalist ülkelere gelince, ONLARIN HALKLARIYLA BİRLEŞMELİ ve bu ülkelerle barış içinde bir arada yaşamaya, onlarla ticaret yapmaya ve olası bir savaşı önlemeye çalışmalıyız ama onlar hakkında hiçbir zaman gerçekçi olmayan düşünceler beslememeliyiz” (1957 yılından, a. g. k., s. 457).

Ve bir diğeri :

“… Peytayho’da üç meseleyi, sınıf, durum ve çelişmeler meselelerini ortaya getirdim. Sınıf meselesini ortaya getirdim. Çünkü bu mesele çözülmemiştir. İç durumu bir yana bırakırsak, uluslararası alanda, emperyalizm, milliyetçilik ve revizyonizm vardır. Sınıf meselesini çözmemiş olan kapitalist ülkeler hakkında konuşuyorum. Bu yüzden anti-emperyalist bir görevimiz var. Millî kurtuluş hareketlerini destekleme, yani Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın işçileri, köylüleri, devrimci millî burjuvaziyi ve devrimci aydınları içine alan geniş halk kitlelerini destekleme görevlerimiz var(Mao, 24 Eylül 1962 ; Bkz. : “Seçme Eserler”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2000, s. 282 – 283)… BÜTÜN DÜNYA HALKLARI İLE EMPERYALİZM ARASINDAKİ ÇELİŞME, BAŞÇELİŞMEDİR…” (a. g. k., s. 286)

Mao’nun ABD emperyalistleri ve Sovyet sosyal-emperyalistleri aleyhine olan konuşmalarından paragraflar aktaran ÜDT mucitleri, bu ve benzer satırları görmezden gelmişlerdi.

ÜDT mucidi revizyonistlerin bir diğer iri çarpıtmasına daha göz atalım :

“… Lenin, 1920 yılında ‘Komünist Enternasyonal’in Görevleri’ konusunda bir rapor sundu. Bu raporda, o sırada toplam nüfusu 1 milyar 750 milyon olan dünya ülkelerini üçe ayırdı ve bu ayrımı, uluslararası proletaryanın stratejisini ve taktiğini belirlemede temel çıkış noktası olarak ele aldı. Şöyle dedi : ‘ Böylece emperyalist savaştan sonra ana hatlarıyla dünya durumunun bir tablosunu elde etmiş oluyoruz. Baskı altındaki sömürgelerde ; İran, Türkiye ve Çin gibi parçalanmış ülkelerde 1 milyar 250 milyon insan yaşamaktadır (Lenin, burada, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Almanya, Bulgaristan ve aynı zamanda Sovyet Rusya gibi, savaşın ‘sömürgelerdeki duruma eş bir duruma’ düşürdüğü ülkeleri kastetmektedir – orijinal baskıya hazırlayan). 250 milyon kişi, eski durumlarını korumakla birlikte Amerika’ya ekonomik bakımdan bağımlı hale gelmiş ve savaş sırasında da tümü, savaş bütün dünyayı etkisi altına aldığı ve tek bir devletin bile gerçekten tarafsız kalmasına izin vermediği için, onun askerî denetimi altına girmiş olan ülkelerde yaşamaktadır. Ve nihayet, dünyanın paylaşılmasından elbette yalnızca üst tabakanın, kapitalistlerin kârlı çıktığı ülkelerde de ancak 250 milyon kişi yaşamaktadır (Lenin burada, Birleşik Amerika, Japonya ve İngiltere gibi ülkeleri kastetmektedir – orijinal baskıya hazırlayan)… Bu tabloyu aklınızda iyi tutmanızı tavsiye ederim. Çünkü kapitalizmin, emperyalizmin, devrime yol açan bütün temel çelişmeleri ; işçi sınıfı hareketi içindeki, İkinci Enternasyonal’e karşı şiddetli mücadelenin patlak vermesine yol açan bütün temel çelişmeler… hep dünya nüfusunun bu ayrımı ile bağlantılıdır’ Lenin meseleyi ne güzel koyuyor!… Lenin raporunda, dünya ülkelerini basitçe, kapitalist ve sosyalist diye iki kategoriye ayırmak yerine, kapitalist dünyadaki farklı ülkeleri 3 kategoriye ayırıyordu. Ezilen, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerle yenik düşmüş ülkeler, eski durumlarını korumuş olan ülkeler ve savaş kazanarak dünyanın paylaşımından kazançlı çıkmış ülkeler. Sosyalist Rusya ile ezilen milletleri ve ülkeleri de aynı kategori içinde saymaktaydı. Dünyada emperyalizme karşı verilen mücadelede 1 milyar 250 milyon insanın oynadığı büyük rolü tam olarak hesaba katan Lenin şöyle diyordu : ‘İleri ve uygar kapitalizmin kendilerine zorla kabul ettirmek istediği kölelik şartları altında yaşamayı olanaksız bulan 1 milyar 250 milyon insan vardır; üstelik bunlar dünya nüfusunun % 70’ini temsil etmektedirler’…”

Lenin, evet, o sırada 1.75 milyar olan dünya nüfusunun 1.25 milyarının sömürge, yarı-sömürge ve savaştan yenik çıkarak sömürge durumuna indirgenmiş ülkelerde yaşadığını, geri kalanının da savaştan galip çıkan ama özellikle ABD’nin ekonomik bağımlılığı altına giren ülkelerde bulunduğunu ifade etmişti. Lenin’in bu raporunda Almanya ile Rusya’nın adı birlikte zikredilmekteydi. ÜDT mucitleri de ‘Üçüncü Dünya’ ülkelerini sosyalist-faşist diye ayırmadan bir bütün olarak ele almalarını meşrulaştırmak için, Lenin’in bu yazısına sığınmışlardı. Oysa “unuttukları” çok mühim bir nokta vardı : Lenin’in bu yazısı, esasında SAVAŞTAN FEVKALÂDE ZARAR GÖREN ÜLKELERİ ve savaşın yarattığı genel yıkımı konu etmekteydi. Yazı, o zamanki somut, geçici vaziyeti betimliyordu. Uzun vadeli bir değerlendirme değildi ve de olamazdı. Lenin, mağlûp Almanya ile Sovyet Rusya’nın birleşmesini de savunmuyordu.

Almanya, Lenin’in dediği gibi I. Dünya Savaşı sonunda sömürge konumuna düşmüştü. Ama Lenin, Alman proleterlerine hiçbir zaman Alman burjuvazisiyle işbirliğini önermemişti. Aksine, Lenin, İtilaf emperyalistleriyle yeniden bir savaşa girmek için (Versailles Antlaşması’ndan sonra) Alman burjuvazisiyle bir blok kurulmasını (Alman proletaryası tarafından) savunan Heinrich Laufenberg gibi “sosyalist”leri şiddetle mahkûm ediyordu. Lenin, emperyalizmin boyunduruğu altında ezilen öteki ülkelerin kurtuluşu sorunundan önce, Versailles Antlaşması’nın hükümlerinden hemen kurtulma sorununu mutlak ve zorunlu bir sorun olarak ileri sürmenin devrimci enternasyonalizm ile bağdaşmayacağının altını çiziyordu. Lenin, Alman proletaryasına, Alman burjuvazisiyle hesaplaşabilmeleri için Versailles Antlaşması’nı geçici bir süre kabul etmelerini öğütlüyordu. Çünkü O, Alman burjuvazisinin Alman proletaryasınca devrilip tasfiye edilmesini istiyordu (Bkz. : “Sağ ve Sol Sapmalar Üzerine”, Ekim Yayınları, Çeviren : Seçkin Selvi Cılızoğlu, Ankara, 1990, s. 180 – 183). Kaldı ki, o ÜDT mucitlerinin bahsettikleri ‘İkinci Dünya’ emperyalistleri, 1919 – 1920’nin Almanya’sından çok daha güçlüydüler, hâlâ da öyledirler.

Leninizm, dünyayı tasnif ederken sosyalist bir ülkenin diğerlerinden olan sosyo-ekonomik farklılığını ne görmezden gelir, ne de önemsememezlik eder (“…bugün iki dünya var : Bocalamakta olan ama asla kendiliğinden teslim olmayacak eski kapitalist dünya ile doğmakta olan, hâlâ çok zayıf, fakat yenilmezliği sayesinde güçlenecek olan yeni dünya…“ [Bkz. : 23 Aralık 1921 tarihli bir rapordan, Lenin, “Barış İçinde Birarada Yaşama”, Ekim Yayınları, Çevriren : Tahir Balkan, Ankara, 1990, s. 118]). Leninizm, sosyalizmi millî soruna bağlı olarak ele almaz. Bilakis, millî sorunu sosyalizme bağlı bir mesele olarak algılar. Leninizm’e göre dünya devriminin temel gücü, dünya proletaryasının devrimci hareketleri ve sosyalist ülkelerdir.

Stalin, 1924’teki bir yazısında, devrim aşamalarından söz ederken Ekim Devrimi öncesi ve sonrası arasında ayrımlar yapıyor, ‘üçüncü aşama’ dediği ve Ekim Devrimi sonrasına tekabül eden süreçteki devrim stratejisini şöyle izah ediyordu : “…Hedef : Bir ülkede proletarya diktatörlüğünü sağlamlaştırmak, aynı zamanda onu tüm ülkelerdeki emperyalizmi yenmek için kullanmak. Devrim, bir tek ülkenin ülkenin çerçevesi dışına taşar ; dünya devrim dönemi başlamıştır. Devrimin ana güçleri : Bir ülkede proletarya diktatörlüğü, tüm ülkelerdeki proletaryanın devrimci hareketi. Ana yedek güçler : Gelişmiş ülkelerdeki yarı-proleter ve küçük-köylü kitleler, sömürgelerdeki ve bağımlı ülkelerdeki kurtuluş hareketi…” (Bkz. : “Eserler”, cilt VI [“Strateji ve Taktik”], İnter Yayınları, Çeviren : İsmail Yarkın, İstanbul, Baskı tarihi belirsiz, s. 147). ÜDT ise, ‘Üçüncü Dünya’ ülkelerini dünya devriminin temel gücü ve ‘İkinci Dünya’ ülkelerini (emperyalistlerini) ise devrimin yedek gücü diye duyuruyordu. Düşman, sadece ABD ve S”S”CB idi. Marxizm-Leninizm’e böyle bir katkı (!!!) sunmak, dürüst olmak gerekirse Kautsky döneğine bile kısmet olmamıştı!

ÜDT mucidi revizyonistler, Sovyet sosyal-emperyalizmini, ABD emperyalizminden daha tehlikeli bir güç, daha saldırgan bir emperyalist olarak görüyorlardı (Lenin’in bir sözünden [Lenin, Almanya’yı kastederek, emperyalist ziyafet sofrasında bütün yerler kapıldıktan sonra gelen emperyalistin daha yırtıcı, daha yağmacı olduğunu söylemişti, fakat tabii ki İngiltere, Fransa, İtalya gibi emperyalistleri, proletaryanın dostu ya da müttefiki saymamıştı] de yararlanarak) ve ‘Birinci Dünya’ya karşı mücadelenin esas olarak S”S”CB’ye karşı mücadele olduğunu yazıyorlardı. İşte şimdi burada Lenin’in “Yanlış Bir Bayrak Altında” isimli makalesine göz atmakta çok fayda vardır. Bu makalede Lenin, proleter demokrasiyi benimseyenlere şu uyarıda bulunmaktaydı :

“Burjuva ulusal kurtuluş hareketleri döneminde iki ülkenin savaş halinde olduğunu düşünelim. Bugünkü demokrasi açısından hangi ülkenin başarı kazanmasını dilemeliyiz? Apaçık ortada olan bir gerçek ki, başarısı, burjuvazinin kurtuluş hareketine daha büyük bir hız verecek, o hareketin gelişmesini daha da çabuklaştıracak, feodalizmi daha kesinlikle yıkacak olan ülkenin başarı kazanmasını dilemeliyiz.

Varsayımımızı biraz daha ileri götürelim ve nesnel tarihsel durumun belirleyici özelliğinin değiştiğini, ulusal kurtuluş için çaba gösteren sermayenin yerini, enternasyonal, gerici ve emperyalist malî sermayenin aldığını düşünelim. Ülkelerden birincisi Afrika’nın dörtte üçüne, buna karşılık ikincisi dörtte birine sahiptir diyelim. Bu iki ülke arasındaki savaşın nesnel nedeni Afrika’nın yeniden bölüşülmesidir. Taraflardan hangisinin başarılı olmasını dilemeliyiz? Daha önceki değerlendirme ölçütüne artık sahip olmadığımıza göre, soruyu eskisi gibi koymak saçma olur. Ne onlarca yıla yayılmış bir burjuva kurtuluş hareketi vardır ortada, ne de feodalizmin uzunca bir çürüme süreci. Bu durumda, Afrika’nın dörtte üçü üzerindeki ‘hakkını’ yeniden vurgulasın diye birinci ülkeye yardım etmek ya da bu dörtte üçü ele geçirsin diye (birinci ülkeden daha hızlı bir iktisadî gelişme içinde olsa bile) ikinci ülkenin yardımına koşmak, bugünkü demokrasiye düşen bir görev değildir.

Bugünkü demokrasi, ancak, ne birinci, ne ikinci emperyalist burjuvaziye katılmaz, her iki tarafın da aynı derecede kötü olduğunu belirtir ve emperyalist burjuvazinin bütün ülkelerde yenilmesini dilerse, kendine ihanet etmemiş olur. Bunun dışındaki herhangi bir karar, gerçekte ulusal-liberal nitelikte bir karar olacak, gerçek enternasyonalizmle hiçbir ortak yanı bulunmayacaktır”(Bkz. : “Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları”, Sol Yayınları, Çeviren : Yurdakul Fincancı, Ankara, 1993, s. 189 – 190).

Yeterince anlaşılırdır sanıyorum.

ÜDT gülünç bir eklektizm örneğiydi. Bu zırvanın ülkemizdeki distribütörlüğünü de Doğu Perinçek isimli kişinin başında bulunduğu ajan-provokatör “Aydınlık” grubu üstlenmişti. Onlar, yeni yalan, yeni çarpıtma ve yeni demagojileriyle bu sözde bilimsel teoriyi yer yer daha da komik hale sokmuşlardı.

Mesela ÜDT, “Üçüncü Dünya ülkelerinin politik şartları ne kadar farklı olursa olsun, bu farklılıklar, emperyalizm ve hegemonyacılıkla Üçüncü Dünya ülkeleri ve halkları arasındaki temel çelişmeyi değiştirmez” diyor, böylece Mao’nun Çin’i gibi bir ülke ile Pentagon köpeği Rıza Şah’ın idaresindeki İran gibi bir ülkeyi bütünleştirmekte bir beis görmüyordu. Perinçekistler ise “Nasıl ki komünistler, işçileri taşıdıkları fikirlere göre ayırmaksızın birleştirmeye çalışıyorlarsa ; aynı şekilde Üçüncü Dünya ülkelerini de öyle birleştirmek zorundadırlar” diyorlardı. “Unuttukları” şey şuydu : Ayrı fikirler taşısa da işçiler AYNI sınıfın üyeleriydiler. İşçilerin birliğini engelleyen şey, ayrı sınıflara mensup olmaları değil, objektif konumlarıyla çelişen subjektif konumlarıydı. ‘Üçüncü Dünya’ ülkelerindeki iktidarların sınıf niteliği ise FARKLI farklıydı. Uzlaşmaz nitelikteydi ve bu nedenle birleştirilemezdi.

ÜDT mucidi revizyonistlerle sahte Maocu “Aydınlık” grubu, aynı madalyonun farklı yüzleri gibiydiler. Çinli revizyonist şef Deng Siao Ping, 1 Aralık 1977’de France Press Ajansı ile yaptığı bir röportajda “… Sovyetler Birliği tarafından çizilen dünya savaşı planını yok etmek gerekmektedir. Ve ümit ederim ki bu çaba bütün dünya tarafından, Üçüncü Dünya, İkinci Dünya, hatta Birinci Dünya, yani ABD tarafından geliştirilecektir…” (Bkz. : “ ‘Üç Dünya Teorisi’ Devrime İhanetin Teorisidir”, Kava Yayınları, İstanbul, 1978, s. 152 – 153 ; işte tam da burada Mao’ya revizyonistlere karşı pek başarılı bir mücadele yürütememiş olduğu yönünde bir eleştiri getirebiliriz) diyordu. “Aydınlık”çılar da sürekli Sovyet sosyal-emperyalistlerine karşı (Avrupalı ve ABD emperyalistlere karşı değil) silahlanma ihtiyacını ve savaşa karşı hazırlık meselesini (Türkiye’nin) gündeme getiriyorlardı. Tezlerine kanıt olarak da Dimitrov’u gösteriyorlar ve TSK’yı var güçleriyle destekliyorlardı! Oysa Dimitrov yoldaş, burjuva hükümetlerin askerî ve bütçe politikalarına TÜMÜYLE karşı çıkmamız gerektiğini ifade etmişti. Dimitrov, bu hükümetlerin kararları içinde ancak halkın korunmasına yönelik (Örn. Sığınakların yapılması vb) tedbirlerin desteklenebileceğini ve faşist saldırganlığı durdurabilecek ya da zorlaştıracak askerî tedbirler karşısında ise gerekçe göstererek çekimser kalınabileceğini de yazmıştı. Kaldı ki, TC hükümetleri, ABD liderliğindeki emperyalizmin kuklası olan savaş hükümetleriydi (yani Dimitrov’un bahsettiği gibi herhangi bir burjuva hükümet değil, faşist hükümetlerdi [ki hâlâ da öyledirler]). Marxizm-Leninizm, halkın, hem emperyalistlere ve hem de sosyal-emperyalistlere (aynı zamanda işbirlikçilerine) karşı silahlanmasını gerekli kılıyordu. Ancak böyle bir politika, ülkenin bağımsızlığının ve kurulacak halk demokrasisinin gerçek güvencesi olabilirdi (ki hâlâ da öyledir). Gerisi boş sözdü. Sahte Maocu “Aydınlık”, ülke savunması görevini kompradorlara havale ediyordu (hâlâ da aynı çizgide davranıyorlar ve de öyle davranacaklardır). Komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının emrindeki TSK’nın güçlenmesi, S”S”CB’den ziyade Türkiye ve K. Kürdistan halk(lar)ı için tehditti (Bkz. “ ‘Üç Dünya Teorisi’, Aydınlık’ın Sınıf İşbirliğinin Temeli”, Halkın Birliği Yayınları, İstanbul, 1977, s. 82 – 89).

ÜDT aşığı Perinçekistler, yalan ve çarpıtmalarına Stalin’i de alet etmeye kalkmışlardı. Önce Stalin’e ait olan bir metnin orijinaline bakalım : “… Hiçbir zaman ‘emperyalist zincir en zayıf halkasından kopar’ teziyle Buharin yoldaşın ‘emperyalist zincir millî iktisadın en zayıf olduğu halkadan kopar’ tezi arasına eşit işareti koyulamaz. Neden? Çünkü ilkinde söz konusu olan YARILMASI GEREKEN emperyalist zincirin zayıflığı, yani emperyalist güçlerin zayıflığı iken, Buharin yoldaşta mesele, emperyalist zinciri YARMAK ZORUNDA OLAN ülkenin iktisadî sistemindeki zayıflık, yani anti-emperyalist güçlerin zayıflığıdır. Bu ise hiçbir şekilde aynı şey değildir. Dahası bunlar, birbirinin zıddı olan iki tezdir…” İşte sahte Maocu Perinçekistler, bu sözlere dayanarak, “Görüldüğü gibi Stalin, emperyalist sistemi yarmak zorunda olan yoksul ülkelerin iktsadî sistemini anti-emperyalist bir güç olarak niteliyor. Bu ülkelerin iktisadî sistemlerinin gelişmesi, emperyalizmi zayıflatmakta ve dünya proleter devrimini güçlendirmektedir” (“Aydınlık”, sayı : 80) diyorlardı. Yani Stalin, yoksul ülkelerin ekonomik sistemlerini anti-emperyalist (!) saymakla, bu ülkelerin başlarındaki şahları-şeyhleri vs de anti-emperyalist ilan etmiş oluyordu onlara göre. Bu, Stalin’e iftiraydı! Stalin, “emperyalist zinciri yarmak zorunda olan ülkeler” derken, emperyalist sistem içindeki tüm ülkeleri kastediyordu. Çelişkilerin derinleşmesi sonucu emperyalist zincir pekâlâ zengin bir ülkede de kopabilirdi. Nitekim Stalin, “… Zincirin Almanya’da kopması da tamamıyla mümkündür. Neden? Çünkü, örneğin Hindistan’da etkide bulunan faktörler Almanya’da da etkide bulunmaya başlıyorlar. Bu arada Hindistan ile Almanya’nın gelişme düzeyi arasındaki muazzam fark, Almanya’daki devrimin seyri ve sonucu üzerine damgasını mutlaka basacaktır…” demişti (Bkz. : “Leninizm’in Temelleri Üzerine”, 1924). Zaten Buharin’in tezi doğru olsaydı, devrim Rusya’da değil, Afrika’nın herhangi bir yerinde başgösterirdi. Emperyalist zincirin bir ülkede zayıflığını belirleyen şey, millî ekonomisinin geri (sanayisi az gelişmiş, proletaryası çok az, kitlelerin bilincinin düşük olduğu… vb) ya da güçlü olması değildir. Bunu ne belirler? “… Bu ülkede belirli asgarî bir düzeyde gelişmiş bir sanayi ve kültürün varlığı belirler. Belirli asgarî düzeyde mevcut olan sanayi proletaryası belirler. Bu ülkede proletarya ve proleter öncü müfrezenin devrimci ruhu belirler. Proletaryanın.. ciddi bir müttefikinin (mesela köylülüğün) varlığı belirler. Yani emperyalizmin tecridini ve yıkımını bu ülkede kaçıınlmaz hale getirecek olan şartların birliği belirler…” (Stalin). Yani devrimin başladığı ülke, kapitalist bakımdan diğerlerinden daha gelişmiş de olabilir, daha gelişmemiş de olabilir. Perinçekistler, bunun üzerine “millî ekonomisi en güçlü olan yoksul ülkeler” diye yeni bir demagoji icat etmişlerdi. Böylece devrimi Laos’ta yasak, Yunanistan’da ise mümkün kılmışlardı! (a. g. k., s. 52 – 59).

Perinçek’e ve partisine veryansın edip duran T.B. adlı Frankofon feylesof da ÜDT’nin misyonerliğini yapmaktan vazgeçmiyor. Tabii küçük bir farkla : T.B., ‘Birinci Dünya’ya Çin’i de dahil etmiştir ve emperyalist savaş (dünya savaşı) tehlikesini artık ikinci plana düşürmüştür. T.B., ulusların bağımsızlık ve halkların devrim arzusunun baş düşmanı olarak, salt ‘Birinci Dünya’yı (daha doğrusu ABD’yi) göstermektedir. Diğer emperyalistlere kucak açmayı da devrimcilik (!) olarak ima etmektedir.

Yine T.B.’nin kaynak belirtmeden dile getirdiği iddiasına göre ÜDT, o dönemdeki uluslararası komünist hareketin BÜTÜN parti ve grupları tarafından savunulmuştur! Ölçüsüz bir mübalağadır bu! Birçok Marxist-Leninist hareketin bu ucube teoriyi benimseyerek maalesef ki çok ağır bir hatanın içine düştüklerine kuşku yoktur, fakat tüm komünistler, bu “teori”yi kabul etmediler (yukarıda aktardığım kaynaklar buna misaldir). Hele hele Pol-Pot yoldaşın genel sekreterliğindeki Kamboçya Komünist Partisi’nin ÜDT’yi benimsediğine bir ihtimal vermemekteyim. T. B. zaten bu yönde bir delil de sunmamaktadır.

Bugün Esad gibi insanlık kanserleri bile “sol/sosyalist” çevrelerin önemli bir bölümünde hâlâ anti-emperyalist (!!!) olarak ilan ediliyorsa, bu olumsuzlukta ÜDT’nin ciddi bir payı vardır. Parti-Cephe gibi küçük-burjuva oportünistlerinin denetiminde olan örgütlenmeler, lafa gelince ÜDT’yi reddetmekte ama fiiliyatta tam da ÜDT mucitleri gibi hareket etmektedirler.

ÜDT’nin absürtlüğünü kanıtlamak için şu soruları sormak bile aslında yeterli olabilir :

ÜDT, mesela Kürdistan’a ne verecekti?

"Sömürge ülke Kürdistan, şu ‘Birinci Dünya’ya karşı, EN BÜYÜK emperyalistlerin ve sosyal-emperyalistlerin (yani ‘Birinci Dünya’nın) denetiminde olan devletlerle (TC, Suriye, Irak, İran) mi birleşecekti?! Kürtler, ulusal ve sınıfsal özgürlüklerini böyle mi kazanacaklardı?!..."  

ÜDT (T.B.’nin anladığı şekliyle), Ruanda halkına ne verecektir? Ruanda halkı, faşist Hutu iktidarına her türlü desteği verip yüzbinlerce emekçi Tutsi’yi ve anti-faşist Hutu’yu katlettiren (ayrıca ABD ile de bu yönde sinsi bir işbirliği sergileyen) Fransız emperyalistleri ile birleşip ne kazanacaktır?!

(Bkz : http://tr.wikipedia.org/wiki/Ruanda_Soyk%C4%B1r%C4%B1m%C4%B1)

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Kimler Online

65 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.