Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Son Yorumlar

Osmanlı rejiminin din, dil, etnisite farkı gözetmeksizin tebaasına mensup tüm insanlara hoşgörü ve şefkâtle yaklaştığı, resmî tarihin ortak görüşüdür. Bu “tez”, tabii ki yalandır ve dolayısıyla bilimsel açıdan hiçbir değer taşımaz.

 

 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, İsmail Hakkı Danişmend, İbrahim Agâh Çubukçu gibi “tarihçi”lerin sık sık vurguladığı bu resmî palavrayı, her fırsatta teşhir ve tel’in etmeliyiz.

Osmanlı’da gayrı-müslim yurttaşların devlete ödediği vergiler (toprak vergisi, cizye, ispence, avariz gibi vergiler) Müslümanlar’ın ödediği vergilerin oldukça üstündeydi. Üstelik gayrı-müslimler angaryaya tâbiydi. Cizyenin ödenme şekli bile haysiyet kırıcıydı. Gayrı-müslim vatandaş (zımmî), cizyeyi ayaktayken verirdi ve alan da bunu oturarak alırdı. Zımmî, yakasından tutulup çekilir ve “Ey Zımmî! Ey Allah’ın düşmanı! Cizyem, ver!” denilirdi.

Osmanlı, teokratik bir devlet olduğu için, dine aykırı gördüğü her olayı aynı zamanda devlete yönelik bir tehdit diye algılamaktaydı (din-devlet özdeşliği bulunmaktaydı). Devlete karşı gerçekleşen herhangi bir başkaldırı, otomatikman din karşıtlığı olarak değerlendiriliyor, buna uygun fetvalar (asilerin Kur’an’ı ateşe attıkları, “Hz” Muhammed’in arkadaşlarına ve eşlerine küfürler ettikleri, mescid ve türbeleri tahrip ettikleri… vb provokatif iddiaları içeren) hazırlanarak katliamlara kılıf uyduruluyordu. Giderek artan vergi yükünden bunalan fukara köylüler, ister istemez isyan etmek zorunda kalıyorlar ve daha sonra da “dinsiz” damgası yiyerek ortadan kaldırılıyorlardı.

Elbette Osmanlı yönetimi, siyasî ve ekonomik çıkarları doğrultusunda, Avrupalı devletlerin hışmına uğrayan topluluklara (Örneğin : Lutheryenler’e) yardım ediyor ve onları himayesine almaya çalışıyordu. Fakat Osmanlı, kendi içindeki muhalefete karşı canice bir acımasızlıkla davranmaktaydı. Osmanlı yönetimi aslında son derece keyfî ve despotik bir idareydi.

Buna dair çeşitli mühim misalleri zikretmeme izin verin :

1495’te Fatih medresesi müderrislerinden Molla Lütfi, “din yolundan saptığı, şeriat dışı inançlara eğilim gösterdiği” iddiasıyla yargılanmış ve kafası kesilmişti (Osmanlı’da düşüncelerinden dolayı katledilen bir diğer ünlü müderris de Sarı Abdurrahman’dır. Sarı Abdurrahman, ahireti inkâr ediyor ve maddenin sonsuzluğunu savunuyordu. Fikirlerinden vazgeçmesi için kendisine baskı yapılmıştı ama O, geri adım atmamıştı).

Osmanlı’da fikirleri ve eleştirileri yüzünden öldürülen Nef’î (IV. Murat döneminde), Ümmi Kemal (II. Murat döneminde) gibi şairler de vardı.

Kadınların dışında her şeyin, yani yiyeceğin, giyeceğin, hayvanların ve toprakların ortaklaşa kullanılmasını savunan Börklüce Mustafa, Şeyh Bedrettin, Torlak Kemal gibi binlerce insan da Osmanlı rejimince öldürülmüştü.

Kendine sadece halk arasında değil, ordu içinde bile geniş bir sempatizan kitlesi yaratan ve çağına göre ilerici bazı düşünceler taşıyan Oğlan Şeyh (İsmail Maşukî) adlı halk ozanı da Osmanlı terörünün kurbanı olmuştu. Oğlan Şeyh, kıyameti, kabir azabını, beş vakit namazı inkâr ediyor, cinsel ilişkinin her türünü mübah sayıyordu, insanın Allah tarafından yaratılmadığını dile getiriyordu. Evet, suçu bundan ibaretti. 1529’da 12 müridiyle beraber yargılandıktan sonra idam edilmişti. Ama taraftarları dağılmamıştı. Ölümünden 30 sene sonra bile Kanuni, Oğlan Şeyh yanlılarının tutuklanıp kendisine teslim edilmesini isteyen fermanlar yayınlıyordu.

Ölümden sonra başka bir hayat olmadığına inanan Hurufî topluluğunun üyeleri (ki sayıları binlerce kişiydi), Fatih Sultan Mehmet döneminde imha edilmişlerdi (http://arsiv.sabah.com.tr/2007/01/14/gnd101.html).

Fatih, Nevruz Bayramı’nı İslam’a uygun bulmamış ve Ramazan ile Kurban bayramları dışında kalan tüm bayramlarla beraber resmî bayram olmaktan çıkarmıştı. Yine Fatih Sultan Mehmet (yani II. Mehmet), 1476’da yayınladığı bir fermanla Rumeli’de yaşayan Müslümanlar’ın her gün beş vakit namaz kılmalarını zorunlu saymıştı. Fatih ve Beyazıt zamanında çıkarılan kanunlarla namaz kılmayanlar sistematik olarak takip ediliyor, dayak ve para cezasıyla “terbiye” ediliyorlardı.

Osmanlı “adaleti”nin neye benzediğini hâlâ anlamayan varsa, onlara şu dehşet verici örneği göstermek gerekebilir :

Şubat 1528’de bir zenginin, Sultan Selim Camii’si yakınındaki evine hırsızlar girer. Hırsızlar evdekileri öldürüp evde ne var ne yoksa alır ve götürürler. Kanuni Sultan Süleyman, durumdan haberdar olunca hırsızların derhal yakalanmasını ister. Ama yapılan tüm araştırmalara karşın suçlular bir türlü bulunamaz. Kanuni’nin danışmanları, derhal bir ders verilmezse benzer olayların önünün alınamayacağını düşünürler. Bu nedenle ırgatlık yapan ya da seyyar satıcı (ekmekçi, mumcu, tellak, aşçı, odun yarıcısı vb) olan kişilerden RASTGELE 800 kadar adam sokak ortasında yakalanır ve kalabalık yerlere doğru sürüklenip katledilir. Şer’î açıdan dahi katledilmelerini gerektirecek bir hal yoktur halbuki. Buna rağmen bu kadar emekçi insan sırf bu sebeple öldürülür. İşte bu korkunç olay, Solakzade Tarihi, Müneccimbaşı Tarihi, Peçevi Tarihi gibi temel Osmanlı belgelerinde dahi bu şekilde yer alır (Peki bu kitlesel cinayet bir işe yaramış mıdır? Hayır! Suç oranları artmaya devam etmiştir).

Osmanlı rejiminin Alevi halka yönelik baskı ve zulümlerinin yoğunluğu da, Osmanlı tarih okumaları sırasında göze çarpan bir özelliktir. Bununla ilgili bazı misalleri de takdim etmek istiyorum :

Birinci elden bir Osmanlı kaynağı olan Hoca Sadeddin Efendi, Yavuz döneminde 40 bin kadar Alevi’nin kısmen katledildiğini ve kısmen de hapse atıldığını yazmıştır. On yıllarca şeyhülislamlık görevinde bulunmuş olan Ebussuud Efendi’nin fetvasına göre de Kızılbaşlar (Aleviler) kâfirdir. Hatta Ebussuud Efendi, Kızılbaşlar’ın kâfirliğinden kuşku duyanların da kâfir olduğunu belirtmiş ; Kızılbaşlar’ın “tam anlamıyla tövbe etmedikleri takdirde büyüğü, küçüğü, yurtları ve tüm eserleri ile katledilip ortadan kaldırılmaları mübahtır” diye fetva da vermişti. Kızılbaş kadınlarına tecavüzü de onaylamıştı (Ebussuud’un fetvalarından birini aktarayım : “… Mesele : Bir kişi ‘(Kur’an’a ve Peygamber’e) ne gerek var? Ben onlarsız da (Tanrı’yı) bulurum veya buldum’ derse, o kişiye ne yapmak gerekir? El Cevap : Zındıktır, katledilmesi gerekir…”).

1572 tarihli bir sürgün (Kıbrıs’a) fermanı şöyleydi : “Aşağıdaki suçlardan biri ile kusurlu olanlar sürgüne gönderilecektir : Müzevvirlik (yalancılık, dolandırıcılık), şirretlik, gammazlık, yalancı tanıklık, katillik, hırsızlık, eşkıyalık, tecavüz, zina, ağıza ve imana sövmek, mescidin halısını çalmak, cami civarında kadın oynatmak, şarap içmek, Ramazan günü zina etmek, KIZILBAŞLIK”.

Sultan II. Selim, 16 Eylül 1568’de, Süleyman Fakih isimli bir Kızılbaş’ın ve taraftarlarının gizlice Kızılırmak’a atılıp boğdurulmalarını veya onlara ‘HIRSIZLIK VE EŞKIYALIK YAPTILAR’ DİYE İFTİRA EDİLEREK haklarından gelinmesini buyurmuştu. Padişah III. Murat da, 9 Ekim 1577 tarihli bir fermanında (Zülkadiriye Beylerbeyi’ne yolladığı), Yitilmiş Abdal adlı Kızılbaş’ın ÜZERİNE BAŞKA BİR SUÇ ATILARAK tutuklanmasını emretmişti.

Bu ve benzer bilgiler hakkında daha fazla ayrıntı isteyenler, değerli araştırmacı-yazar Ali Yıldırım’ın “Osmanlı Engizisyonu” isimli kitabına (İtalik Yayınları, Ankara, 2013) bakabilirler (Ayrıca şu linke de bir göz atabilirsiniz [Yıldırım’ın eseri, Öteki Yayınevi’nden de çıkmıştı] : http://www.onergurcan.org/Mete%20Dural%20Kitapligi/METE/Osmanli%20Engizisyonu.pdf)

Daha önce “Çapsız Adamlar” başlıklı makalemde bahsettiğim “Aşıkpaşaoğlu Tarihi”ni anımsarsınız (bu eserin yazarı olan kişi, kendisini ‘Derviş Ahmed Âşıkî’ diye tanıtmıştır. Bu asker şahıs, 1392-1393 arasında Amasya’da doğmuştur. Osmanlı’nın giriştiği savaşlara ve çapullara katılmış, padişahlardan ödüller almıştır. 1481’de de ölmüştür). O kaynakta, Karamanoğlu İbrahim Bey’in sadakatsiz siyasî tutumu sebebiyle Karaman Beyliği’nin Müslüman ahalisine vahşice zulmeden (hem de Hristiyan askerlerle birlikte) Osmanlı’nın “adalet”ine hep birlikte şahit olmuştuk. Şimdi burada yine aynı materyalden bazı pasajlara yer vermek istiyorum :

“… Evrenüzoğlu Ali Beğ : ‘Hey devletli sultanım! Bu hisar cengi hayli zahmetlidir. Bu hisarı sultanım, yağma etmek gerektir ki bu alına!’ dedi. Sultan Murad Han Gazi : ‘Bre bu hisar yağmadır!’ diye bağırttı. Hemen ki gaziler yağma haberini işittiler, hemen hisarın etrafından dahi hücum edip yürüyüş ettiler. Ve merdivenleri hisarın surlarına dayadılar. Kâfirlere göz açtırmadılar. Gaziler ganimet malına boğuldular. Esirler aldılar. Fevkalâde doyumluklar oldu. Şehrin evleri boş kaldı. Ama isteği olup kalana evleri mülklüğe verdiler. Vardar Yenicesi’nin halkını sürdüler. Selanik’e getirdiler. Selanik içinde onlar dahi oturdular. Sözün hülâsası kâfir memleketini İslam memleketi ettiler…”(s. 125 – 126, Sultan II. Murat döneminde Selanik’in fethi anlatılıyor. Tarih, 30 Eylül 1429 – 18 Eylül 1430 arasıdır).

“… Murad Han Gazi, yağma buyurdular. ‘Ha’ diyince gaziler hisara koyuldular. Kâfirini kırdılar. Hisarın makencisini (mal ve eşyasını) talan ettiler. Ondan sonra da akıncılara akın verdiler. Akıncılar Germe’nin iline hücum ettiler. Nihayetsiz esirler tutup doyum oldular. Şöyle doyumluklar oldu ki, orada dahi gayet güzel cariyeleri üçer yüz akçaya verirlerdi. Erkek esire itibar olunmazdı. Hesabı yoktu. Altın, gümüş tepsiler, değerli ibrikler ve maşrapaların gaziler elinde hesabı ve ölçüsü yoktu. Elhâsıl gaziler öyle doyum oldular ki, ıvranı bir çuhayı almazlardı. Götürmeye ağırdır derlerdi. Götürmeye üşenirlerdi. O kadar altın, gümüş ve para almışlardı ki, haddini Allah bilirdi. Bu Mora ilinin Sultan Murad Han elinde ilk fethi budur, ki fakir anlattım…”(s. 138 – 139, fethin tarihi 24 Haziran 1438 – 13 Haziran 1439 arasındadır).

“… Hisar fetholundu. İyi yağmalar ve doyumluklar oldu. Altın, gümüş, mücevherler ve türlü kumaşlar gelip pazara döküldü. Satmaya başladılar. Halkını esir ettiler. Tekfürünü öldürdüler. Güzel kızlarını gaziler bağırlarına bastılar…”(s. 156, İstanbul’un fethi [Fatih dönemi] anlatılıyor).

“… Nihayet Hak-Teâlâ, İslam askerine fırsat verdi. Kâfir askerini yendiler, kırdılar. O kadar kâfir kırdılar ki, kâfirlerin başlarından minareler yaptılar. Nicelerini de esir ettiler. Bütün ülkede gazilerin elinin erdiği yerlerde mamur yer bırakmadılar. Yıktılar. Malını, davarını, ne buldularsa yağma ettiler. İki ay kadar gaziler, Kara Buğdan ülkesinde Sultan Mehmed ile yürüdüler. Gazalar ettiler. Malını, nimetini, parasını aldılar. Fevkalâde doyumluklar oldu. Sürü ile at ve koyun aldılar. Güzel kızlarını gaziler bağırlarına bastılar… “ (s. 212, fethin tarihi 26 Nisan 1476 – 14 Nisan 1477 arasıdır).

Yeterlidir sanırım.

Şanlı (!) Osmanlı orduları böyle “adalet” dağıtıyordu. Bu “adalet” esasen, yağma, talan, ırza geçme ve kelle kesme disiplini üzerine kuruluydu. Osmanlı’nın sosyo-ekonomik niteliğinin kaçınılmaz sonucuydu.

İnsanların zehirli gaz yoluyla ve kitlesel şekilde öldürülmeye başlanmasının en eski örneklerinden biri de Osmanlı’ya aittir. Bunu biliyor muydunuz? Evet, Osmanlı paşası Yörgüç, Amasya-Tokat civarında eşkıyalık yapan Kızılkocaoğlanları aşiretinden 400 kişiyi bir zindana kapattırmış ve içeriye duman verdirterek hepsini öldürtmüştü (Bkz. : “Aşıkpaşaoğlu Tarihi”, s. 118 – 119). Kimbilir, belki de Osmanlı egemenleri, Naziler’e ilham kaynağı olmuşlardı!

Osmanlı aşığı mürtecilerin o bayatlamış klişelerinden bazılarına da bu vesileyle cevap vermek gerek :

Yobaz demagoglar “Osmanlı, 600 sene dünyaya hükmetti” derler. Oysa bilmezden gelirler ki, Osmanlı’nın “ihtişamlı” dönemi, Fatih Sultan Mehmet’in padişahlığı ile Sokollu Mehmed Paşa’nın ölümü arasındaki süreyi kapsar. Bu zaman dilimi 1.5 asır bile değildir. Bu “ihtişam”ın, özellikle yabancı/gayrı-Müslim halklar ve Müslüman emekçiler üzerinde nasıl korkunç bir sömürü ve baskı düzeni demek olduğu da malûmunuzdur.

Yobaz demagoglar, “Osmanlı, İslam’ın dünyaya yayılmasında büyük rol oynadı” derler. Aman ne büyük marifet! (İslam dininin müspet bilimle ve modern insanlık değerleriyle kesinlikle bağdaşmayan doğasını gayet iyi biliyoruz ve onu, aynı zamanda da tüm diğer dinleri kökten reddediyoruz). Peki Osmanlı İslam’ı nereye ve ne kadar yaydı? Daha Osmanlı Beyliği kurulmazdan önce bile büyük halklar, yani Türkler, Kürtler, Araplar, Acemler, Azeriler ve Kırım Tatarları İslam’ı zaten geniş ölçüde benimsemiş durumdaydılar. Osmanlı İmparatorluğu topraklarının büyük kısmı da Afrika ve Asya kıtasındaydı (Bugün Avrupa kıtasında, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan en kalabalık ülke sadece Arnavutluk’tur). Üstelik Osmanlı padişahlarının Müslümanlığı da bir tuhaf ve şaibeliydi. Padişahların hiçbiri, Müslüman olmanın beş temel şartından biri olan Hac vazifesini yerine getirmemişti! Haremde sayısız cariye ile sevişmeye vakit ve enerji harcayan Osmanlı sultanları, Mekke’ye gidip hacı olmak için fırsat bulamamışlardı ne hikmetse!

Yobaz demagoglar, “Osmanlı’nın 6 asır boyunca varlığını koruması, onun adaletinin delilidir” derler. Bu mantığa göre Bizans İmparatorluğu’nun adaletini Osmanlı’nınkinden daha da büyük saymamız lazımdır! Çünkü Bizans devleti 600 değil, ykş. 1000 yıl yaşamış ve hemen hemen de aynı topraklar üzerinde hüküm sürmüştür!

Makaleme eski bir Türkmen halk deyişiyle son veriyorum :

“ŞALVARI ŞALTAK OSMANLI,

EĞERİ KALTAK OSMANLI,

EKENDE YOK-BİÇENDE YOK,

YEMEDE ORTAK OSMANLI”

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Kimler Online

168 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.