Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Son Yorumlar

Nasıl ki, her 'aşırı namusluluk' gösterilerinin altında, 'büyük namussuzluklar' yatarsa,

'Her yalanın altında da'; gizlenmek, üstü örtülmek istenen bir 'gerçek' yatar!

 

 

"Bir gün; bu memleketin yanağına öpücük, başucuna da bir not bırakıp gideceğim: öyle güzel uyuyordun ki, uyandırmaya kıyamadım." --Maide Hakan-

 

-iddia makamı (savcı), işkenceler altında sorgu yapan makam Polis) kendileriydi, yargı makamı (hakim, yargıç, mahkeme) yine kendileriydi.

 

Halk adına, devrim adına hareket ettiklerini söylüyorlardı bu vahşeti, katliamı yapanlar.

 

Tutukladıklarına, 'sorguya' aldıklarına 189 gün aralıksız işkence yapmışlardı (ne 27 Mayıs 1960, ne 12 Mart 1971, nede 12 Eylül1980 askeri faşist Cuntaları bile hiç kimseye bu kadar uzun süreli işkence yapmamıştı), ve kendileri ne diyorsa, o'nu onaylamalarını dayatmışlardı bu insanlarımıza.

 

İstediklerini aldıktan sonra bile insanlarımızı serbest bırakmadılar; her birini kurşuna dizip, cesetlerini değişik Köy yollarının kenarına attılar, 'herkes görsün', 'ibret alsın' diye.

 

Amaçları, açıktı; korku salmak istiyorlardı bütün halka....

 

Sadece bunların yaptıkları 'yöntemleri' gören biri bile hemen; 'ben, bu korku filmini, daha önce görmüştüm';

 

'insanları işkencelerle öldürüp, cesetlerini ya bir sokak ortasına veya köprü altına, yada 'şehir- köy' yollarının kenarına Kürdistan'da JİTEM- KONTRGERİLLA atardı', herkes görüp, korksun diye'','Bu katiller de, Kontrgerilla'nın Kendisi! diyerek çığlığı koparacaktı.

 

Çünkü, bu katillerin 'yöntemlerinin'; JİTEM- GLADİO'nun yıllardır Kürdistan ve Türkiye'de uyguladıklarının aynısının tıpkısıydı.

 

Hatta, bunlar JİTEM'den bile daha acımasızdı, çünkü JİTEM, pencesine düşürdüklerini kısa bir işkence faslından geçirdikten hemen sonra infaz ediyordu. Bunlar ise; 189 gün işkence yapmışlardı.

 

Dönekler, sıradan bir faşistten çok daha saldırgan ve çok daha tehlikelidir, derler. Bunlarda, TİKKO itirafçıları MİT'in devşirme kontralarıydı.

..........

 

Bu devşirme kontralar, kendilerinin de 'farkına varmadan itiraf ettikleri' gibi; 'soruşturma' adına yoldaşlarımızı tutuklarken, kendi ekipleri dışında (bunlar, çok büyük bir ekip), ne bir tek delege, nede bir tek parti üyesini bu 'soruşturmalara' katmadılar, dahası; 'tutuklananlar hakkında konuşmaları bile yasakladılar'. ('dün bizimdi, gün bizimdir, zaferde bizim olacak' sf.24-25 adlı kitap)

 

Tutukladıkları insanlarımıza işkenceler yaparken, yeni; 'Kardelen Katliamını' yaparken, 'hiçkimsenin bilmediği' bir yerde yaptılar. 'Kongre' yerine yakın bir yerde yapsalardı, işkence altında haykıran yoldaşlarımızın çığlıklarını, diğer delege yoldaşlar mutlaka duyar ve müdahale ederdi çünkü, ama kimse bilmiyor ve çığlıkları duymuyordu....

 

Bu katliamı işledikten sonra, 'kendi söylediklerini', katlettikleri bu insanlarımızın üzerine atarak; ''işte bunların itirafları'' diyerek hem oradaki insanlara sundular, hemde yayınladılar.

 

Orada bulunanlara; 'iki seçenekten' birini seçme hakları olduğunu belirttiler ve sordular:

 

-'Bu yaptıklarımıza ve söylediklerimize ne diyorsunuz; Evet mi?... Hayır mı?...

 

Bu MİT uzantılarının yaptığı katliama 'hayır' diyenler; 'Kardelen Harekatının Uzantıları' denilerek tutuklandı, işkencelere alındı.

 

'Soru sormayan, yalan dinlemek zorunda kalmaz' -Mossad-

 

(Gordon Thomas. 'Gideon'un Casusları, Mossad'ın Gizli Tarihi'. Sabah kitapları.1. Basım, sf .255)

 

       189 GÜN İŞKENCE

 

Yani, altı ay'ı aşan bir zaman dilimi sürmüştü bu işkence seansları, tutukladıkları her yoldaşımızı Laz Nihat'ın üstüne ifade vermeye zorluyorlardı.

Dünün efsanesi Laz Nihat, önce öldürülecek ardından 'ajan' ilan edilecekti, hemde en aşağılık iftira ve en adi yalanlarla....


 

-Atilla Kamberoğlu MK üyesiydi işkenceye alındığında, üç gün içinde o'nu öldürdüler. Çünkü, bu MİT uzatılarına açık tavır koymuş, ''asıl 'ajan', asıl MİT sizlersiniz'' demişti. Döve döve öldürdüler o'nu.....
 

İşkencedeki ilk kurban Atilla Kamberoğlu olmuştu.
 

Kamberoğu yoldaşı Laz Nihat (Enver Doğru) takip edecekti:

 

Laz Nihat (Enver Doğru) 23 Mayıs (1996) da sorguya alınmıştı- (('dün bizimdi, gün bizimdir, zaferde bizim olacak' adlı, bu kontraların 'Kardelen katliamını' anlattıkları kitap, sf. 74)

 

Ve 'beşbuçuk gün' içinde 'öldürdüler o'nu'? Amacın herhangi bir bilgi olmadığı,imha etmek olduğu meydandaydı.

 

Ölüm nedenini şöyle açıklıyorlardı devşirme kontra faşistler;

 

' ... fiziksel olarak kendini zayıflatarak, soruşturma ve sorgulama da üzerine yoğunlaşılmasını engellemek amacıyla yemek yemeyerek ve bununda bir protesto şeklinde anlaşılmaması gerektiğini, istemesine rağmen yiyemediğini söyleyerek başvurduğu kurnazca bir taktikle kendi sonunu getiren Enver Doğru (Laz Nihat.bn) içinde geçerli saymış ve bu taktiğin meydana gelen olumsuzluğun mazereti olamayacağı kararlaştırılmıştır...(adı geçen kitap. sf. 54)

 

Bu satırları yazan 'işkenceci başı', biraz sonra bu yazdıklarını daha açık dile getiriyordu:

 

'....Yukarıda sıraladığımız ajan Nihat'ın Komisyonumuz tarafından sürdürülen 5.5 (beş-buçuk.bnih.kar) günlük sorgusu boyunca ortaya çıkartılan faaliyetleridir. Bir bütünlük içinde sorgusu tamamlanmadan ajan Nihat ölmüştür'

 

('dün bizimdi, gün bizimdir, zaferde bizim olacak' adlı kitapcık, sf. 77)

 

Soru:

 

Siz hiç dünya tarihinde bir insanın, 'beşbuçuk gün' yemek yemediği için AÇLIKTAN öldüğünü duydunuzmu?..

 

En azından insanlar yıllardır hapishanelerdeki 'açlık grevlerini' basından izledi, okudu, veya duydu;

 

Varmı, 'beş-buçuk günde açlıktan ölen herhangi birisi? Var-mı bunun bir örneği? Varsa, bir isim veriniz!

 

Açıktır ki; YOK! Böyle bir çocuk bile yok!

 

Üstelik işkenceninin bahsettiği kişi, Laz Nihat!, kundaktaki bebek değil, çocuk hiç değil, (ki, bir çocuk bile 'beş-buçuk' günde açlıktan ölmez) bir dağ kadrosu bu adam!

 

Bu, işkenceci katiller sürüsü gözlerimizin içine baka baka yalan söylerken, işkence yöntemlerini bilmiyorduk, tecrübesizdik diye birde hayıflanıyorlar; 'biz kendini fiziki olarak zayıflatıp.. kendini öldüreceğini fark etmedik...' diyerek birde kamuoyunun yüzüne baka baka yalan söylüyor. (bu tür beslemelerde utanç veya dürüstlük diye bir şey olmaz, olmaz. Dahası; doğruluk ve utanç duygusu, bunlar için 'kullanılacak bir zaaftır' sadece)

 

Açıkça görüldüğü gibi; bu MİT tayfasının amacı, 'sorgu veya soruşturma' değil, devrimci kadroları direk İMHA etmeydi ve yaptıkları buydu zaten.

 

Niyetleri bir şey öğrenmek olsa, hem oradaki bütün parti üye ve delegelerinin ortasında yaparlar bu soruşturmayı, hemde bu kadar kısa sürede bir insanı öldürmezlerdi. Her zamanki yaptıkları yalan ve sahtekarlıklarını döktürüyorlardı yine...

 

Diğer yandan; Laz Nihat'ın (Enver Doğru) ve Atilla Kamberoğlu'nun kafalarına günlerce dipçiklerle vurula vurula vahşice öldürüldüğünü, avurtlarının, alınlarının ve kafataslarının içe çöktüğünü, Çenelerinin kırıldığı için, konuşma, su içme durumlarının bile kalmadığı o dönemdeki örgütün bütün taraftarları da biliyor. (Avrupa da, biz bile duyduk bu durumu)

 

Bu işkenceleri yapan, bütün gerillaların söylediği gibi bizzat, MİTin baş elemanı, Kemal KUTAN kontrasıydı.

 

İşte belge; ''KHK, içinde 'Soruşturma Komisyonunun da' yer aldım. KHK, sonrasında, MK'ya seçildim. PMK tarafından tarafından SSK ('Soruşturma- Sorgulama Komisyonu'.bn. h.kar) Sekreterliğine getirildim...'

 

(Kaynak; 2-16 Eylül 1998 tarihli, 'Merkez Komitesi'nin 2.Toplantı tutanağı. Karar.22: 'ilgili organ eliyle ...'nolu yoldaş hakkında Organımıza iletilen İddiya ilişkin' başlıklı kısım. sf. 22. 23)

 

Gördüğünüz gibi, 'Kardelen Katliamı'nın; 'sorgulama- soruşturma' SEKRETERİ' bendim, diyor ve BAŞ İŞKENCECİ olduğunu itiraf ediyor burada farkına varmadan yine. (çünkü aradan iki buçuk yıl geçmiş)

 

(şunu da siz sorun yukarıdaki alıntıyı okuduysanız; hani 'Kardelen Katliamının 'mimarı' Cüneyt Kahraman'dı? Mimar değilde, Kemal Kutan faşisti neden 'Sorgulama-Soruşturma Sekreteri' olmuş acaba? Alın size bir yalan ve sahtekarlık daha su yüzüne çıkıyor!)

 

Ve yine bu iki satırda bile ON tane yalan söylüyor, diğer yalan; a)Kardelen Katliamın da işkenceler, '18 Şubat 1996' yılında başladı (bakınız; 'dün bizimdi, gün bizimdir...' denilen Kanlı Kitap, sf.75)

 

Bu tarihte, ortada ne Konferans var, nede Kongre! Nede MK diye bir organ yok! Açıkca yalan söylüyor yine.

 

Daha sonra adını, KHK (Kongre Hazırlık Konferansı') koyacakları bu toplantının ise yine ortalıkta hiçbir belgesi ve tutanağı yok ama, kendi yazılarında şöyle demişlerdi;

 

'KHK, dedikleri toplantı için, '11 Nisan 1996 yılında başladı ve.... 24 Nisan 1996'da bitti'', demişlerdi.

 

(bakınız; 'Cüneyt Kahraman-TKP (ML) 4. Genel Sekreteri -24 Mart 1997'de Dersim'de Şehit Düştü' başlıklı, 28 Mart 1997 tarihli, MK.SB imzalı broşür. sf..9 ...ve, MKP.1.Kongre belgeleri.sf. 467- ama, burada 'KHK' denilen paravan toplantının başlangıç tarihini bile yazmamışlar, 24 Nisan 1996 deyip işin içinden çıkmış bu kontralar)

 

Yani, 18 şubat 1996 tarihinde 'merkezi' bir yapı yok ki, MİT'in beslemesi Kemal KUTAN işkenceci faşistine 'Soruşturma- Sorgulama Sekreterliği' görevini versin! Alçakca bu 'katliamı Cüneyt Kahraman'ın üstüne yıktılar' bizlere kabul ettirebilmek için. Olay ve alçaklık budur....

 

Yani, 'Kardelen katliamı' Kemal KUTAN beslemesinin emri ile başlatıldı (18 Şubat 1996) ve yine o'nun emriyle 24 Ağustos 1996 yılında şarkılar eşliğinde infazlarla bitirildi.... (çünkü, neyin ne olduğunundan kimsenin haberi yok. MKP.1Kongre belgeleri bu konuda itiraflarla dolu)

 

Her şeyleri sahtekarlık, her şeyleri yalan bu kontraların, ama çok tehlikeli de bunlar.

 

MİT'de böyle çalışır, bir cümleyi doğru söyler, ardından yarım sayfa yalan döktürür, dezenformasyon yapar. Bir satırı düzeltmek için, 10 tane kaynak arar durursunuz... bilgi kirliliği yaratma sahtekarlığı budur işte! Bu MİT uzantılarınında yaptığıda aynısının tıpkısıdır. (demek öğretmenleri MİT olunca dili bile değişiyor beslemelerin)

 

  BU KATİLLERİN KATLETTİĞİ YOLDAŞLARIMIZ

 

Şehitlerimizi toplu olarak buraya alıyoruz:

 

Şehitlerimiz:

 

-Enver Doğru (Laz Nihat); komutanlar komutanı, sarp kayaların Şahini, Kartalı, Ares gibi bir Savaş tanrısı...

 

(Ozan Veli'nin yazısını okuduğunuzda Laz Nihat'ın nasıl bir komutan olduğunu göreceksiniz zaten. Kaypakkaya geleneğinin gelmiş geçmiş en büyük komutanıdır O!)

 

-Bayram Kocabozdoğan (Önder, Sevcan)

 

(Hayal kırıklığının, bir diğer adı; yoldaş, Bayram Kocabozdoğan)

 

-Ayşe Eski (Bahar)

 

(Buruk bir aşkın sevgiyi özlemle bekleyeni, kırgın yürekli bir amazon, küstüm çiçekleri gibi narin, incemi ince, duygulu...)

 

-Atilla Kamberoğlu (Ahmet, Zülfikar)

 

(Onuru, o'nun en büyük iradesi, işkencede duruşu bir heybet, boyun eğmezlik sembolü...)

 

-Nurten Eriş (Birsen)

 

(çıtı-pıtı bir amazon, ürkek ve şaşkın garibin biri, genç bir Ceylan gibi güneşe gömüldü, geleceğe bakan umut dolu gözleri...)

 

-Erdal Cort (umut, hoca)

 

(Hocaların hocası, bilge insan...)

 

-Hasan Batmaz (Büyük Bozo, Murtaza)

 

(Efendiler efendisi, anlamadığı her şeyi sorar, cevap verilince ise, anlamsız bir şekilde kafasını kaşır, 'yani sence durum bumu?' der, bende 'he' derim, devrisi gün aynı tartışmayı yeniden açardı, yani ikna olmadım demekti bu... az da olsa, tanırım O'nu)

 

-Ali Rıza Gezici (İhtiyar)

 

(Dersim'de her ağacın altında bir Rızo oturur, demiş Seyid Rıza, bu yoldaşta bir ulu çınar, Rızo benzeri)

 

--Hasan Geçkin (Fırat)

 

(Katillerinizden daha fazla yaşayacağın bir gerçek canım benim)

..................

 

      BİR BAŞKA BÖLÜME GEÇİYORUZ

 

Daha sonra, 'Kardelen Harekatı' üyesi, 'ajan' denilerek yine Kemal Kutan faşistinin emri ile öldürülenler:

 

(MİT elemenı K.Kutan, 'bunlar 'ajandır' öldürülmelidir' diye not yazıp, altına 'MK' imzası atarak aşağıda isimleri geçen yoldaşlarımızı da öldrütmüştür, ama o tarihlerde 'MK' diye bir kurum yok!

 

O zaman belgeyi en sonda vereceğimize burada verelim.

 

İşte belgeler:

 

BELGE; ''Yurtdışı sürekli sorun oldu. Merkezi konferansa kadar tek bir üye önderliğinde sempatizan komitesiyle işler yürütüldü. Diğer üyelerin hemen hemen hepsi 1996'da istifa etmiş, bunlardan bir kısmı bir yıl aradan sonra tekrar faaliyet için başvurmuş ve bir kısmıda safları terk etmiştir.

 

'''ÜÇ YIL boyunca MERKEZİ ÖNDERLİK ORGANSAL BİLEŞİMİNİ KORUYAMAMIŞ ve Güçlendirme yoluna gitmiştir. Güçlendirme sonrası da ÜÇ ÜYESİNİ KAYBETMİŞTİR.... Partide KDH ('Kardelen Harekatı') açığa çıkmasıyla birlikte tabanda ve diğer yapılarda önemli boyutlarda bir güvensizlik gelişmiştir..'' (MKP.1.Kongre belgeleri sf. 476 - 477)

 

Gördüğümüz gibi, 'Kardelen Katliamı'ndan sonra tam 'üç yıl' boyunca ortalıkta MK diye bir organ yok, kendi ifadeleri bunlar. Biz, sadece 'Eylül 1998' yılında 'derme çatma' yani içi tıkabasa MİT dolu bir MK kurmuşlar ve kontralar kendini kamufle etmek içinde; 'güçlendirme' ile iki kişiyi MK'ya sokmuşlar.

 

Yeri değil, çünkü anlattığımız yer ÇAMUR, siyasi bir örgütten değil Kontrgerilla'nın ele geçirdiği bir yapıdan bahsediyoruz. Ama, buna rağmen şuna dikkat çekeceğim;

 

MK'da ki hiçbir Tiran, parti üyelerinin 'ortak' olur'unu ve 'okeyini' almadan, 'Merkez Komitesi'ne (MK) kendi başına 'Güçlendirme' ile kimseyi alamaz! MK üyesi de yapamaz! Normal işlerlik budur. Zaten, kimse kalmadığı zaman, bölgelerde kalan üyelerle toplantı yapılır, derme çatmada olsa bir 'Örgütlenme Komitesi' kurulur kalan üyelerden ve bu üyeler 'Olağanüstü Konferans' hazırlıklarına başlar...vs..vs.

 

Fakat, Kemal Kutan faşisti istediğini MK'ya dolduruyor 'Nisan 1994' ayrılığından sonra ve istediğini de atıyor ('eğer öldürmemişse, ölüme yolluyor, yani düşmanın kucağına) yıllar boyunca. Tek adam yani. Nasıl olsa partide tek parti! Ne gerek var iki kişiye....

 

Dedim ya, karşımızda MİT uzantısı bir yapı var, bu faşistleri siyasi bir yapı olarak görüp siyasi eleştiri yaparsak, kendimize karşı saygısızlık etmiş olur öncelikle, bunlarda iltifat olur böylesi bir yaklaşım.

 

Üç yıl boyunca MK yokken, MK imzası ile işlenen cinayetlere bakalım:

 

-Ramiz Şişman

 

(Ramiz Şişman; 5 Kasım 1996 tarihinde 'ulucanlar hapishanesinde', 'AJAN' denilerek işkence ile katledildi. MK emri diye içeridekiler uyguladı bu cinayeti, ama asıl olarak Kemal Kutan faşistinin emriydi bu. Çünkü bu tarihte MK yok! Ta '1998 Eylül'üne kadar.)

 

-Hasan Hüseyin Er (Rızo)

 

(Hasan Hüseyin ER; 6 Aralık 1996 tarininde, Sağmacılar hapishanesinde -istanbul- 'Ajan' denilerek, işkence ile katledildi, yine MİT beslemesi Kemal Kutan faşistinin emri ile ama, Hasan Hüseyin yoldaşı 'MK' emri ile öldürdük dedi bu arkadaşlar da)

 

İşte belge:

 

''Bu ÖLÜM KARARI daha önce belirttiğimiz gibi Partimiz 'MERKEZ KOMİTESİ' tarafından verilmiş karardı. Biz, Sağmacılar Cezaevi'ndeki TKP(ML) örgütlülüğü ise, BU KARARA Uymakla Yükümlüyüz'. (dün bizimdi, gün bizimdir, Zafer'de bizim olacak' adlı kanlı kitap. sf. 125)

 

Yıl, 6 Aralık 1996! İyide, az önce belgelerde kendi ağızlarından verdik, bu tarihlerde MK yok!

 

Ama, karşımızda MİT'in elemanı Kemal KUTAN var, MK adına emirlerini imzalıyor ve ölüm fermanlarını uygulatıyor köle ruhuyla örgüte bağlı olanlara.

 

Ama işin ortasında gördüğümüz gibi büyük bir sahtekarlık, namussuzluk, kahpelik var, karşındaki insanları MK varmış gibi kandırıyor, aldatıyor ve cinayet işlettiriyor...

 

   BENCE EN BÜYÜK TEHLİKE ŞUDUR;

 

içerideki yoldaşların açıklaması dehşet verici, Merkez Komitesi tarafından verilmiş bir karardı, bizde bu karara uymakla yükümlüyüz' diyorlar.

 

Bu açıklama 'vahşete çağrı' ile aynı şeydir!

 

Bu tip partilerle faşist partiler arasında (altını çiziyorum) HİÇ BİR FARK YOKTUR!

 

Ve böylesi bir partide hiçkimse güvencede değildir MK hariç!Ki, bu mantığın zaman zaman ayrılan MK üyelerini vurduğunu da gördük!

 

Böyle bir örgütte hiç kimseye güvenemezsin. Güvenipte konuşacağın samimi şeyler yarın sana 'parti düşmanı', 'ajan' diye dönüp seni vurabilir.

Ve işin bir berbat tarafı daha var, bu tip TOTALİTER partilerin MK'sını hiç kimse eleştiremez, sorgulayamaz, denetleyemez!

 

Yani, bizim parti, örgüt, anlayışımızla, kuracağımız rejim mantığımızla faşistler arasında çok sıkı bağ var!

 

Böylesi partilerde sadece ve sadece şeflerin sözü geçer ve emirleri padişah fermanı gibidir... ve zaten MK kararı diye öldürmüşler Hasan hüseyin ER ve Ramiz ŞİŞMN yoldaşları.

 

Şimdi dikkat edin, bizim bu faşizan örgütlenme ve tabanı kul- köle gibi kullanma mantığımızı bütün istihbarat örgütleri biliyor.

 

İşte, düşman bizi tamda burdan VURDU!

 

Eleştirilemeyen, sorgulanmayan, denetlenmeyen öylesi partileri değil Kemal KUTAN pisliği, bir çocuk bile tek başına yönetir. Birine söyler şöyle yaz diye, alır o yazıyı, ve altına bir MK imzası basar! Sürü de tıpış tıpış o'nu izler. Kim olduğunu bile bilmez sormaz, merakta etmez sadece izler....

 

Ve bu 'sürü' çok tehlikelidir de aynı zamanda, eğer MK imzasını görürse ve orada 'baban ajandır' diye bir ibare okursa, babasını bile öldürür.

 

Sağmacılar hapishanesinin açıklaması gerçekten kendi gerçekliğimizin çok net izahıdır. Ve kendi yoldaşlarını öldürmüşlerdir MK kararı diye.

 

Faşist partilerle,rejimlerle aramızda en küçük fark yok! Hatta bizim savunduğumuz rejimlerdeki katliamlar, en Kral faşisti ve Rejimleri sağdan sollamıştır.

 

Eğer biz, bu her türden demokrasinin düşmanı olan bu mantığı ret etmesek, hem yeni yeni Titanlara yaratıp onlara kulluk, kölelik, köpeklik yapacağız, yada Kemal KUTAN gibi MİT elemanlarına uşaklık yapacağız, başka yol yok! Çünkü bu mantığın demokrasi kavramıyla zırnık kadar alakası yok, ve hepsi tarihin çöplüğüne gittiler zaten. Bizimkisi sunni teneffüstü, oksijen ise Rusya da, Mart 1921'de, ÇiN'de ise, 1966'da bitti.... biz, bitkisel hayatta ve hayal alemindeyiz hala.

 

O zaman bizim bu olanlara şaşırmamız, yüksek bilgimizden değil, aptallığımızdandır.

 

Kısa kesiyorum:

 

Bu yüzden Kemal KUTAN beslemeside bu şekilde yıllarca örgütü rahatca idare etmiş Reşo ağa gibi, ve MİT arkadaşlarıyla tepeden tırnağa MİT'in çiftliğine çevirmişlerdir örgütü! Yapı buna uygun çünkü.

 

Bir diğer katledilen Yoldaşlarımız:

 

-Behzat Yıldırım

 

-Devrim Yasemen Ildırten

 

Bu iki yoldaşımızda, 'Kardelen Katliamından' kaçıp kurtulan insnlarımızdı. Behzat Yıldırım yoldaş ve eşi Devrim Yasemen, aynı gün -16 Haziran 1997- İstanbul'da evlerinde öldürüldüler, MİT uzantısı Kemal Kutan'ın emri ile.

 

Fakat, basının verdiği kadarıyla, ve ÖDP'nin yaptığı utangaç sahiplenme ile şu şüphe hep içimizde oldu; Behazat ve Devrim yoldaşlar Kemal KUTAN faşistinin isteği ile MİT tarafından infaz edildiler ve her kontra örgütün yaptığı gibi, MKP'de üstlendi....

 

Katilleri ne arayan oldu, nede soran! Nede ÖDP bir daha ağzını açtı. İlginç değil mi! Bence değil. Çünkü, 42 yıldır düşe kalka olsada, Latin Amerika'dan tutunda PKK ve MİT'e kadar nice örgütlerin çalışmasına şahit oldu bizim kuşak....

 

Son vermeden; 6 Haziran 1997 tarihinde Behzat ve Devrim Yasemen Ildırten yoldaşlar öldürldüğünde yine ortada MK yoktu!

 

Ama Kemal Kutan beslemesi elinde MK kaşesi ile dolaşıyordu... Ve hala kontra MKP'nin baş sorumlusu...

 

Karşımızda Kemal Kutan değil, istihbarat örgütleri var. Sorun sadece Kemal Kutan olsa, çok kolay, çünkü, Kemal Kutan bir bok bile değil. O'nu bu kadar yüksek sesle (gerçi ben yazmaya başlayınca zırlamasını kesti, uzun süredir benim ölüm haberimi bekliyor herhalde, ama...) konuşturan arkasında güvence, istihbara törgütler yani.

 

Yazımızı bitiriyoruz:

 

Kardelen katliamında yaşamlarını kaybeden yoldaşlarımızı saygı ve şükranla anarken, şunu söyleyeceğiz; sizler, kendi katillerinizden çok daha fazla yaşayacaksınız yoldaşlar....

 

Sizler unutulmadınız ve unutulmayacaksınız, sizi katledenlerden er yada geç hesap sorulacaktır....

 

Bu böyle gelmiş olsa da, bu böyle gitmez...

 

Geçmişe eleştiri, şehitlerimize saygı, kavgaya devam, bu bayrağı ellerinden düşürmeyecek olan militanlara bin selam!...

 

Halim Kar

 

24 Ağustos 2016

 

 

Dip Not) MİT elemanı Kemal KUTAN faşistinin, Hasan Hüseyin ER ve Ramiz ŞİŞMAN yoldaşları 'Ajan' ilan edip öldürtmesinin altında başka korkular yatıyordu.

 

Buna da kısaca yer verelim:

 

Konuya vakıf biri hatırlayacaktır,Cüneyt Kahraman Dersim'de iken 'Merkez Komitesi'nden istifa etmiş ('belge' yok bu konuda, yine bu sahtekar ne açıklıyorsa o'nu ele alıp değerlendiriyoruz tıpkı Cafer Cangöz ve yanındaki yoldaşların yaptığı gibi ama, zaten hiçbir konuda yıllarca 'belge' tutulmamış bu örgütte. Cafer feryat ediyor adına 'kongre' dene toplantıda 'belgeler nerede' diye) ve 'Mart 1994'de Dersim'de ne idüğü belirsiz bir çatışmada ağır yaralanmıştı.

 

Bu kontralara güvenmediği için, bunlara haber vermeden İstanbul'a gitmiş ve Hasan Hüseyin ER yoldaşın evine yerleşmişti, kendi tedavisine yardımcı olsun diye.

 

Hasan Hüseyin ER, Cüneyt Kahraman (savaş ince) yoldaşı haftalarca tekerlekli sandalye ile hastane hastane dolaştıran, O'na sahte pasaport hazırlayıp, yurt dışına yollayan kişidir.

 

Ramiz ŞİŞMAN yoldaşın bu olaydaki payı ise, hem maddi destek, hemde pasaport çıkarmada 'bürokratik' konuları çözmede yani, 'adam ayarlama' ve pasaport çıkarmanın maddi yükünü üstlenen yoldaştır.

 

(maddi durumu çok iyiymiş, yani zengin bir aile çocuğuymuş, sınıfına ihanet edip, devrimci saflara gelmiş garibim)

 

Hasan Hüseyin ER yoldaşın bütün akrabaları biliyor bu durumu.... Grup Munzur'un kimi elemanları da biliyor bunu. Grup Munzur'un kurucularından olan, Murat Yıldız anlatmıştı bütün bunları bana. Ramiz ve Hasan Hüseyin'in ölüm haberini aldığında şok olduğunu,'Cüneyt Kahraman'a, Hasan Hüseyin ER yoldaşın, nasıl baktığını ve Ramiz ŞİŞMAN yoldaşın çok fedakar, çok insan canlısı, samimi ve sempatik biri olduğunu. defalarca anlattı durdu..(bu satırların yazarının amcasının oğludur Murat Yıldız)

 

Bu iki yoldaşın Kemal Kutan faşisti tarafından 'ajan' ilan edilerek, öldürülmelerinin 'tek nedeni' vardı;

 

MİT uzantısı Kemal Kutan, bu iki yoldaşın Cüneyt Kahraman yoldaşa yardım ettiklerini öğrenince korkmuştu; 'acaba benim hakkımda bunlara bir şeylermi anlattı vede, Cüneyt Kahraman'ın ölümünü bunlar duyarsa, kamuoyuna benim hakkımda Cüneyt Kahraman'ın anlatığı bir şeyler varsa bunu açıklarlarmı? Kuşku ve korkusuyla, bu iki yoldaşın, çok şey bildikleri sanıldığı için Kemal KUTAN faşisti tarafından 'ajan' ilan edilip, altına MK imzasıda atılarak hapishanelerde öldürtüldü....

 

Şimdi, Cüneyt kahraman yoldaş cephesinden bu iki yoldaşın öldürülmesine bakalım:

 

Eğer, bu iki yoldaşın 'ajan' denilerek katledildiği o tarihlerde Cüneyt Kahraman bu kontralar tarafından öldürülmemiş olsaydı, ve gerçekten Cüneyt 'parti genel sekreteri' olarak yaşıyor olsaydı, kendisine bu kadar destek veren, kendisini yurtdışına kazasız belasız çıkaran bu fedakar yoldaşlarını 'ajan' ilan edilen böyle bir kararı alması bir yana, onaylaması bile MÜMKÜN DEĞİLDİ!...

 

(Tekrar ediyorum; Cüneyt Kahraman çoktan bu kontralar tarafından çoktan öldürülmüştü, 'Mart 1997 tarihi', çatışmada vuruldu teraneleri koca bir yalandı. Bu yalan, Cüneyt hakkında çıkardıkları bildirinin her satırına yansımıştı. o bildirideki her satır, bir diğer satırlarla ciddi çelişkiler içinde, hatta tam zıt noktalar bile vardı... Dahası, her 'MK' konuşanının diğer konuşanı yalanladığı MK raporuna bile girmişti ve bizi bunları sizlere aktardık; 'MKP Kontraları 'Cüneyt Kahraman'ı niye Öldürdü' başlıklı yazımızda..)

 

Kısacası; Hasan Hüseyin ER yoldaşın ailesinin o tarihlerde basına yaptıkları bütün açıklamalar DOĞRUDUR!..

 

(ama biraz eksiktir, TC tarafından, tutuklanma durumu ortaya çıkar bütün ailenin herşeyi açıklasa, ama aile Cüneyt Kahraman'ı asıl kimliğiyle tanımaz. Bunlar benim yorumum, sonra aile demiş gibi anlaşılmasın ve ailesinin başına bir şey getirilsin istemem)

 

Fakat, bu durumu Grup Munzur'un eski elemanları da (avrupa dakiler) biliyor ve göz tanığıdırlar....

 

Dip not.2) Behzat Yıldırım ve Devrim Yasemen Ildırten yoldaşları bana anlattılar; birbirine sarmaşık gibi sarılarak yürürlermiş yolda, 'Kerem-Aslı' gibi sevmişler birbirini, bir sevgi pınarıymış onlar... ne acı, deyil-mi...)

 

En baştaki fotoğraf, Behzat Yıldırım ve Devrim Yasemen Ildırten

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.