Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Son Yorumlar

 Ne yazacağımı bilmez bir haldeydim.

‘Geldim, seni böyle görünce, bir bilsen nasıl üzüldüm…’ ancak diyebildim...

 

Zaman; 2011 yılının, 18 Mart’ıydı. O gün, mevsime inat, dışarıda serin bir rüzgar esiyor, mezarlıktaki Okaliptüs ağaçlarının saçlarını tarıyordu. İçeride ise, sessiz  sessiz bir yağmur yağıyordu…

 

  -Bayram ALKAN: Doğum; 1959. Ölüm; 11 Mart 2011-

 

O sabah, kuşların cıvıltısı ile kalktım yataktan.Bilirim çünkü, eğer onlar başlamışlarsa şarkılarına, o gün çok güzel geçecek demektir.

 

 

Hemen açtım odamın pencerelerini, davet ettim baharın kokusunu, dinledim kuşların  nağmelerini.

 

Kuşların çığlığı baştan çıkarıcıydı.

 

Kimbilir, kendilerini dişisine beğendirmek için,ne yalanlar döktürüyor, ne besteler dillendiriyorlardı.

 

Acaba bu seremoni, bu serenat,bu çağrının muhatabı olan dişi kuş, hangi afet-i devrandı ?..

 

Kuşlar uyandırdı beni o sabah.

 

Öyle bir dalmışım ki bu gösteriye,zor geldim kendime.

 

Güncel programımı uygulayıp, haberlere de bakıp, sonra bu gösteriye dönecektim.

..........

 

Tuhaf bir şeyler oldu yine o sabah. Hiç girmediğim sitelere girdim.

 

Sanki biri, benden bağımsız  beni yönlendirmeye başlamıştı.

 

Haberlere baktım. Makale başlıklarına göz gezdirdim, okumakla okumamak arasında kaldım. Bu kaçıncı siteydi bilmiyorum, girip çıktığım.

 

Aniden,bir haber  başlığı gözüme ilişti, ’Bayram ALKAN Öldü’, diye,hızla geçtim bu haberi de, okumadım. Kalkacaktım bilgisayarın başından, çünkü kuşlar beni çağırıyordu.

 

Elimi kapatma düğmesine doğru uzattığım sırada, adeta bir ses bana, ‘Bayram Alkan Öldü, haberini niye okumadın?’ dedi.

 

Durdum aniden. Bir korku bastı içimi, tekrar o siteye girip- girmemekte tereddüt ettim bu sefer.

 

Sakın bu bizim Bayram olmasın?..Ama hiç olasılık vermedim.

 

‘Hadi canım sende, daha neler..’ diye söylendim kendi kendime.

 

Demir gibiydi Bayram, daha iki sene önceki 1 Mayıs’ta görüşmüştüm.

Hatta, dükkanına faşistlerin saldırdığını duyunca, miting yerini bırakıp koşa koşa yanına gitmiştim.

 

Naziler, karşı tarafta toplanmış,yeni bir saldırı  hazırlığı içindeydiler. Bizde, kendi aramızda, alalacele, olası bir saldırı da görev bölümü yapmıştık.

 

’Saldırı başlarsa, döner bıçaklarından birini alırsın demişti’bana. Bende O’na; ‘gerilla savaşından çıktık, kılıç- kalkan ekibinin eline düştük sayende’, diye takılmıştım.

 

Yolum çok az düşerdi bu kente (İsviçre-Zürih).  Ama epey bir zamandır, o Kente gelsem bile uğramaz olmuştum Bayram’ın yanına.

 

Borçlanmıştım Bayram’a, ve bu borcumu  bir türlü geri ödeyememiştim. ‘Ya kirvem, ben sana borç vermedim lütfen takma kafana bunu,her zaman gel’ dediyse de, ayağım bir türlü gitmiyordu.

 

Bayram’dan aldığım borç, ‘mahkeme borcumun’ bir kısmını kapatmıştı, yoksa içeri girecektim. Son çare o’na başvurmuştum. O’da hemen kasayı boşaltıp,’şimdilik bunları al götür yatır, üç gün sonra yeniden gel,üstünü tamamlayalım’ demişti.

 

Ne bir daha yanına gitmiştim, nede borcu ödeyebilmiştim.

 

Eğer o gün Nazilerin saldırısı olmasaydı, yine yanına uğramadan 1 Mayıs meydanından geri dönecektim….

………

Haberi veren siteye yeniden dönmüştüm.

Hiç sanmıyordum ama merakla haberi açıp okumaya başladım. Daha ilk satırları okur okumaz, sanki kafama biri çekiçle vurdu, sanki ayağımın altında  bir mayın patladı. Dondum kaldım.

 

Bu, bizim ‘Bayram’dı.Kalp krizi geçirmişti.

 

İlk defa böyle bir  duruma düşüyordum. Ağlayamadım .Haber bana bakıyordu, bende habere.

 

Ya beynim?

O, benim kontrolümden çoktan çıkmıştı,şimdi başka diyarlarda, çok uzaklardaydı…

 

          HEY BAYRAM ?

 

Bağırıyorum;

 

-‘Hey Bayram,beni duyuyor musun?Hangi şerefsiz,  hangi pezevenk içeri girerse girsin,hemen tehdit et ve bizi  hemen buradan çıkarmalarını,yoksa sonlarının çok kötü olacağını söyle!’ diyorum.

 

-(Bayram)‘söylemekte sorun yokta, ne beni, nede bizim örgütü kimsenin tanıdığı yok ki, bizden korksunlar. Bu dediklerini ben söylersem, sadece beni yeniden işkenceye götürürler ve bu durum bir şeyi de değiştirmez, en iyisi bu konuşmayı sen yap, hem seni tanıyorlar, hem sizin örgütün adı ve eylemleri çok gündemde, daha etkili olur’ diyor.

 

                   HÜCRE

 

Yer; Adana sivil tutsak evi

 

Yıl; 1980

Aylardan; ‘Şubat’ (yanılmıyorsam)

 

‘Sekiz’ veya ’10’ saattir hücrelerdeyiz. Yaralıyız, darbe almayan kimse yok aramızda.

 

Bu konuşmayı Bayram’dan yapmasını istememin nedeni, sersem gibiyim hala. Direnişi ilk ben başlattığımdan epey darbe almışım.

 

Bizden hücreye getirilen yoldaşlar ise siyasi olarak çok geri, böylesi bir meydan okuma  konuşması karşısında ve olası gelecek karşı -cevapta takılmaları, şaşırmaları, her şeyi berbat eder.

 

Ama Bayram’ın, konuşmayı benim yapmamı istemesi de haklı.

 

Çok uzun  zaman geçmiyor, hapishane başgardiyanı RIZA  elindeki anahtarları şangırdatarak hücrelere damlıyor. 

 

İlk hücredekine bir şey söylerken, sesinden tanıyor ve hücre demirlerine yapışarak bağırıyorum;

 

- ‘Ulan pezevenk Rıza, senin o ‘müdürüm’ dediğin sokak karısının çocuğuna de ki; O’nun ve senin  ismin dışarıdaki yoldaşlarımıza çoktan gitti,eğer hemen hücrelerden çıkarılmazsak, burada başımıza en ufak bir şey gelirse,ilk olarak siz  ikiniz götürüleceksiniz ama önce sen gireceksin mezara Rıza!!!’

 

Başgardiyan panikliyor.

 

‘Kim söyledi bunları, çıksın ortaya hemen, bunun cezası çok büyüktür’diyor.

 

-‘Beni çok iyi tanırsın pezevenk, bana doğru gel hele, ben buradayım’ diyorum. (Herbirimiz  başka hücredeyiz)

 

Belli etmemeye çalışıyor ama dizlerinin bağının çözüldüğü belli, tek tek hücrelerin önünden geçerek sonunda karşıma dikiliyor.

 

(Gardiyanların hepsi beni TİKKO’nun lideri sanıyor. Halbuki o tarihlerde partimizin TİKKO örgütlenmesi bile yok. Ama, ‘etiket’ bazen işe yarıyor ve son şansımızı kullanıyoruz)

 

-Baş gardiyan beni görünce ; Sen ?... diye tepki veriyor.

 

-Ben tabi köpek, bu gece bizi içerideki faşistlere infaz ettireceğinizi biliyoruz, ama sizin isminiz  çoktan partimize gitti, ilk önce seni gebertecekler namussuz’ diye yeniliyorum.

 

Korkudan eli ayağı birbirine dolaşıyor,ablak suratı kırmızı pancar gibi oluyor,’niye sizi buraya ben mi attım, vallahi benim suçum yok..’ diyerek apar topar kaçıyor hücrelerden.

 

Ölüm bekleyişi içerisindeyiz o sıra.

 

Birkaç saat önce bize iletilen bir habere göre, bizde son kozumuzu oynamış oluyoruz böylelikle.

Hapishane idaresi, gece olunca, (Müdür, bu vesile ile,’görev saatim’ değildi diyerek  suçun içinden kendisini sıyıracak ) ‘hücrelerin’ anahtarını ‘Faşistlere’ verecekler ve bizi infaz ettirecek,bunu da ‘Hapishanede, sağ-sol çatışması oldu’ diyerek dışarıya yansıtacaklarmış.

 

Haber kaynağımız  güvenilir biri, ve bu haber  doğruydu.

 

Blöf yoktu bu sözlerimde: 1.MK’ (‘Merkez Komitesi’) nin sağcılığına rağmen, bölgede askeri faaliyet  yürüten yoldaşlar buna sessiz kalmaz, mutlaka intikamımızı alırlardı. (ama dışarıya haber yolladık lafı blöftü, nerden yollayalım?  Dışarıdaki ailelerle bile ‘Görüş’  yasaklanmış durumda)

 

Bu yoldaşlara sonsuz güvenim vardı, kanımızı  yerde bırakmazlardı.

 

O güne kadar, Faşistlere destek sunan, devrimcilere her türlü kötülüğü yapan, iki gardiyanı bu yoldaşlarımız  cezalandırmışlardı bir tarihte.

 

Bu gardiyanlar,bir gün faşistlerin eline silah vermiş ve bizim  bulunduğumuz koğuşların içine silahlı saldırı düzenletmişti. Bu saldırıda bizden ‘dokuz  sol mahkum’  silahla vuruldu.

 

İşte partimiz buna misilleme olarak en azılı faşist ‘bir gardiyanı’ dışarıda öldürüp, diğerini de ağır yaralayınca, ’gardiyanlar’ ve ‘hapishane idaresi’ şok olmuş ama, bizimde otoritemiz içeride artmıştı.

 

(Bu olay şunu gösteriyordu; içerideki mahkumların tek güvencesi, dışarıdaki yoldaşlarının tavrıydı. Eğer, dışarıdaki yoldaşların ciddi, yani; caydırıcılık taşıyan askeri eylemleri olmazsa, içerideki devrimci tutsakların başka hiçbir güvencesi yoktu.

Dışarıdaki aktif askeri güç eylemleriyle, hem içerideki yoldaşlarına morel veriyor,direnme gücünü otomatikman etkiliyor, hemde hapishane idaresinin saldırıları karşısında da ‘caydırıcılık’  rolü oynuyordu. Bu, çok önemliydi devrimci bir mahkum için. Örgütüne olan güvenini de arttırıyordu…)

…………….

Akşam, ağır ağır çökerken hapishane üstüne, hepimiz,artık bu son gecemiz,acaba nasıl karşılasak saldırıyı diye,etrafta  savunmamıza yarayacak keskin bir şeyler ararken,hücrelerin ana kapısı gürültüyle açıldı.

 

-‘Müdür, hepinizle görüşmek istiyor’, dediler.

Hepimizle? Bu demekti ki, tehdit işe yaramış,oyunları  bozulmuştu.

 

Direnişten sonra,ilk defa Bayram’(Alkan)ı görüyordum. Suratında kurumuş kan izleri vardı,bir yanağı davul gibiydi,kafatası da kanamış,şişmişti. Vücudunu görmedim ama simsiyah olması güçlü bir ihtimaldi.

 

O’nu böyle görür görmez; ‘yahu Bayram,sen niye katıldın bu kavgaya ben onu anlamadım, sen bizim örgütten değilsin ki?’ dedim.

 

Bayram; ‘Ne yani, Sömürgeci faşistler saldırırken,seni linç ederlerken, seyircimi kalacaktım yani?’ dedi. Minnetle baktım o’na. Gerçekten şaşırmıştım Bayram’ın bu tavrına.

 

Müdür’ün karşısında:

 

Bizi müthiş bir babacanlıkla karşıladı. Kendisinin hiçbir suçu olmadığını,bu ‘operasyonu’ Askeriyenin düzenlediğini ve bütün yetkilerin onların elinde olduğunu, bizi hücrelere atanında bizzat ‘yüzbaşı’ nın olduğunu yemin billah tekrarladı ve kendisinin demokrat bir CHP’li olduğunu döne döne söyleyip durdu.

 

-‘Bizi, hemen koğuşlarımıza yolla o zaman, bu gece infazı ertele’,dedim.

 

Böyle bir şeyin olmadığını, tamamen uydurma olduğunu yine yemin billah söyledikten sonra, bizi koğuşlarımıza  yüzbaşının emrine rağmen yollayacağını söyledi ve, ‘şimdi koğuşlarınıza gidin’, derken;

 

-‘Dışarıdaki arkadaşlarınıza, benim bu iyiliğimi hemen iletin,valla ben demokrat biriyim’, demeyi de ihmal etmedi.Koğuşlarımıza doğru yollandık.

 

 

      HÜCRELERE, BİZİ GÖTÜREN YOL

 

Bu operasyona,biz,solun tavrı yol açmıştı. Burjuvazinin saldırıları için ellerine kozu biz vermiştik. Aylardır içeride ‘Sol İçi Çatışma’ bitmek bilmiyordu. Hepimiz birbirimizi yiyip duruyorduk.

 

(Bu durum; Sol örgütlerin,’iktidara gelince’ nasıl bir ‘demokrasi’ uygulayacağının da habercisiydi aynı zamanda. Ama,o tarihlerde bilincimiz bu şekilde bir değerlendirme yapma olanağından yoksundu.

 

‘Real sosyalist sistemleri’ daha sonra  incelediğimizde gördük ki,bu durum bütün Leninist veya Maoist partilerin genel politikası,yani; kendinden olmayan hiçbir güce ne güven,ne de tahammülleri olmayan ‘Tekçi’ kültürün bir yansıması bu sol içi çatışmalar.Ve ‘demokrasiden’ anladığımız şey; ‘Tek ŞEF’ ve ‘Tek Parti’ kültürü. Sonuç? İşte bu !)

……………

O gün hapishanede operasyon başladığında, ’ilk önce TİKKO’cuların koğuşlarını boşaltın’ denmiş. Bizi (2.Koğuştaydık) apar topar indirirlerken, günlerdir Selahattin DOĞAN yoldaşı ‘anma’  günü için,yoldaş üzerine yazılmış bir marş üzerinde çalışıyor, ’anma’ toplantısına bu marşı söyleyerek başlamak istiyordum.

 

İşte o gün,hiç ummadığımız bir zamanda operasyon başlayınca,protesto etmek için hemen bu marşla karşılık verdim . Halbuki bu marşı kendi saflarımızda  bilen bile çok azdı. (yanlış yapmıştım)

 

Askerler,hemen beni havalandırma alanına (mahkumların,volta attıkları etrafı kalın ve yüksek duvarlarla çevrili bahçe) sürüklediler  ve  aralarına alıp,dipçik ve cop darbeleri ile meydan dayağına giriştiler. Bütün mahkumlara da göz dağı da vermiş oluyorlardı böylelikle.

 

Bir havadayım,bir yerde. Aynı anda, onlarca cop ve dipçik darbeleri üzerime inip kalkıyor ama bende inatla marşa devam etmeye çabalıyorum.

 

Böylesi toplu bir linçe maruz kalan birisi için her saniye ‘bir asır’ gibi gelse de,bir veya iki dakika içinde olup bitiyor bunlar.’Beş’ dakika devam etse bu durum,hayatta kalmak mümkün değil. MİT’teki, Polisteki işkencede ‘ustalık’ konuşuyor, burada ise,nerene vurdukları hiç umurlarında değil. Ölüm kaçınılmaz.

 

O sıra bir karışıklık oluyor, bizim yoldaşların (sayıları ‘On biri’ geçmez) askerlere karşı saldırıya geçtiklerini anlıyorum. Bu,benim üzerimdeki güçleri hem şaşırtıyor, hem de üzerimdeki linç  girişiminde bulunan askerlerin dikkatlerini diğer yoldaşlarımın üzerine çekiyor.

 

Hala kendimdeyken, İsmail ŞAHİN’in  (anısı hep yaşasın; Dev-Yol’un içerideki Liderlerinden biriydi bu güzel insan) çığlığı kulaklarımda yankılanıyor;  ‘yahu allahsız kirve, ben senin allahını kitabını ..… (nede olsa Adanalı. Bu satırlarının yazarın da, doğduğu yer Adana) bari ortak bir marş söyle, bizde katılalım…’ diye haykırıyor.

 

Ahh, bir kendime gelebilsem, ayağımı yere bir basabilsem, soluklanacak iki saniye bulsam, sadece marşı değil, örgütümü de, dinimi de değiştirecem, hatta, ‘yaylalar, yaylaları..’  da söyleyeceğim  de, ah bir ayağım yere değse.. ama nerde…

 

İsmail’in o bariton sesi  çınlıyor  bu sefer;  ‘Hey devrimci,hey devrimci, savaş günü yaklaştı..’ marşıyla  bütün koğuşlar tek bir ağızla İsmail’e  katılıyor.

 

Hapishane inliyor slogan ve marşlardan.Koğuş pencerelerinden tabaklar, bardaklar, fırlatıyorlar askerilerin üzerine…

 

Askerler beni sürükleyerek ara koridorlara götürüyorlar, sonrasını hatırlamıyorum.

 

Diğer devrimci mahkumlar, koğuşlarının kapılarını patlatıp (Kapı patlatmak= Koğuşun kilidini parçalayıp, kırmak) kavgaya katılmışlar…Hücrede kendime geliyorum.

 

İşte,olay buydu.

 

               KOĞUŞLARA GELİŞ

 

Sol mahkumların volta attıkları havalandırma alanına girer girmez,birde ne görelim,bizi yok etme senaryosunu  duyan  sol örgütlerin hepsi bizim için zaten ayakta ve direnişte. Bizi görür görmez başlıyorlar sevinçten sloganlar atmaya:

 

‘Kahrolsun Faşizm! Yaşasın Devrimci Dayanışma !...’

 

Müthiş bir sevinçti bu bizim için. Nasıl da duygulandık o gün...

 

Beni hiç sevmeyen Mahmut H. bile (‘Devrimci Yol’ sorumlularından  yiğit bir arkadaş bu. Epey bir zamandır Almanya’da mülteci olduğunu duydum) yanıma gelip samimiyetle bana sarılıyor  ve ‘geçmiş olsun’ diliyor.

 

Beni  esas şaşırtan bir başka şey oluyor bu arada. Hücrelere düşmeyen bizim yoldaşlar, bizi değil, Bayram Alkan’ı kucaklıyor önce.  Benim bu şaşkınlığımı gören bir yoldaş:

 

‘Kirve, sana saldırı başladığında, biz hala slogan atarken, ilk Bayram arkadaş saldırdı askerlere, bizde o’nu takip ettik biliyor musun?’diyor. Vay canına, demek bizim yoldaşları harekete geçiren Bayram olmuş?

 

Ne yapsam acaba? Sarılıyorum Bayram’a. ‘Yahu siz kafayı yemişsiniz, ne var yani bunda’ diyor.

 

Bayram ALKAN bizim için bir ‘misafir’ değil artık,O,bizim için vazgeçilmez bir yoldaş!

 

Sahi, kimdi bu adam?

 

Neydi, ve nereden gelmişti, dahası; nasıl  kendi örgütünden olmayan bir siyasi hareketin kavgasına  karşı bu kadar duyarlı  olabiliyor ve de  hayatı pahasına katılabiliyordu ?...

 

        ‘BAYRAM ALKAN’ DİYE BİRİ

 

Yıl; 1979

 

Aylarda ne ? Hatırlamıyorum.

 

Günlerden bir gündü o günde, voltadayım havalandırmada, bir yoldaş yanıma yaklaşıyor;

 

‘Gardiyan seni görmek istiyor’diyor. ‘Hayırdır’,diye soruyorum. ‘Bilmiyorum, söylemedi, sadece seni çağırmamı istedi’ dedi.

Yollanıyorum gardiyanın yanına  doğru.

 

Kapı altına (hapishaneyeilk girildiğinde, mahkumları koğuşlara göre dağıtmak için bekletilen yer)doğru gidiyorum. Kafam karma karışık, arkadaşları da giderken uyarıyorum, ‘gecikirsem mutlaka müdahale edin’ diye.

 

Gardiyan,son kapıyı da açıyor.Kapı altındayım. Etrafı tarıyor gözlerim, ’partizancı’ arıyorum. Kapı altında  genç ama iri yarı, İskenderiye Feneri gibi dikilmiş biri duruyor meydanın tam ortasında.  Hemen başka tarafa bakıyorum.

 

Bizde böyle zebellah gibi adam olmadığı için (bizimkiler ‘cülük’ gibi) ,diğer taraflara  göz gezdiriyorum, başkaları da var.  O sıra da, bu İskenderiye feneri gibi duran şahıs; ‘siz Partizancı mısınız?’diyerek bana yaklaşıyor.

 

Şaşkınlıkla bu genç adama bakıp, ’evet’ diyorum.

 

Sizi ben çağırdım kirve, ben Tekoşin hareketindenim, Antep hapishanesinden buraya sürgün edildim, bu hapishanede PKK’li ler de var, ve benim can güvenliğim yok, size güvenim var, eğer müsaade ederseniz sizin komünde kalmak istiyorum, a-politik koğuşlara gitmek istemiyorum’ diyor.

 

‘Eyvah’diye çığlık atıyorum içimden;  ’bir sen eksiktin bu hengamede be herif’ diyorum.

 

Ne yapsam acaba? Tereddüt geçiriyorum. ‘Yok’ desem, a-politik (siyasi olmayan) koğuşlarda bunun başına her şey getirebilirler, ‘he’ desem? İçeride bizim durumumuz tam bir riziko ve bu adam ekstra bir bela.

 

Kürt damarım ağır basıyor, inisiyatifimi kullanıyor ve  ’gel’ diyorum.

 

Komünde konuşuyoruz Bayram’ın kalıp kalmamasını, komün çekincesiz kabul ediyor.

 

     BAYRAM ALKAN'ın ‘SÜRGÜN’ NEDENİ?

 

Bize değil,sözü kendine bırakıyorum. Elbette aklımda kaldıkları kadarıyla.

 

Bayram anlatıyor:

 

‘Antep hapishanesinde direniş başladı ve her örgüt ayakta. Önce koğuş kapılarının kilidini patlattık, sonra ‘havalandırma’ denilen yerde toplandık.

 

O dönemde bulunan ismi meşhur örgütler,bu toplantı ve protesto esnasında birer birer konuştular, bizde dinledik. 

 

‘Tekoşin’ diye bir hareketi  örgütten saymadıkları için bize söz hakkı bile vermediler önce. Ben dayatınca, ‘bize de söz hakkı verin’ diye, nezaketen de olsa, konuşma yapmamıza müsaade ettiler.

 

Ben konuşma yapmak için öne çıkarken,bir elimi de zafer işareti yaparak kaldırmıştım.

Tam o sırada Jandarma grupları içeri saldırdı ve benim ağzımdan daha kelime çıkmamıştı ama, hani elim havada ve herkesin önündeyim ya?, ilk önce ‘işte ortalığı karıştıran budur’ diye bana saldırdılar, bayıltana kadar dövdüler,sonrada beni apar topar buraya sürgüne yolladılar.’

 

Bayram’ın bu  durumu ve o güzel anlatımı bizi kahkahalara boğmaya yetmişti.

 

İşte, böyle geldi Bayram, Adana hapishanesine. Şimdi ise,bizim komündeydi.

 

 HAPİSHANEDE, İçinde bulunduğumuz DURUM

 

Dersim’de,Hasan ÇAKMAK olayından dolayı, Dev-Yol’la aramız  zaten açık ve kapışmalı, TKP, iki can ciğer yoldaşımızı katletmiş çatışmadayız… TDKP ile aramız açık, çünkü  hem siyasi polemiklerimiz sürüyor Mao’yu ret ettikleri Enverci (Enver Hoca) oldukları için, hem de TİKB’li Ramazan CEVİZ’i  onlar öldürmek istiyor, bizse sahipleniyor ve engelliyoruz, sürtüşmemiz bitmiyor bu yüzden…

 

Her akşam yatarken, acaba  sabaha sağ çıkarmıyız diye bir kuşku var hepimizde.

 

Biz, ikinci koğuştayız bu hapishanede. Hemen aşağımızda; ‘birinci koğuş’ var, ve orada PKK’liler de kalıyor. O zamanki adıyla; UKO (Ulusal Kurtuluş Ordusu), her örgüt, o dönem de onlara UKO, değil ‘Apocular’, diyordu.

 

Ve,o dönem bizim parti içinde ‘iki farklı görüş’ var  PKK  konusunda.

 

Bir grup,’Ciddi suçları olmasına rağmen,PKK Kürt Devrimcisidir’ diyor.

 

Diğer grup; ‘Apocular,devletin kurduğu bir örgüttür’ diyor.

 

Bu satırların yazarı,o tarihlerde, bu ‘ikinci grupla’ aynı görüşte. Bize,diğer koğuşlardan bir haber gelmişti o sıralarda; ‘Apocuların,önemli  bir adamı gelmiş,adı F.Ç, hemen sizin altındaki koğuşta kalıyor’ diye.

 

(Buraya bir parantez açıyoruz, çünkü  konumuz için gerekli)

 

       O DÖNEMDE ‘PKK’

 

Bu örgüt,ilk kez 1977 yılında ismini sıkça duyurmaya başlamıştı. Fakat bu ‘isim duyurma’ devlete karşı yaptığı eylemlerden dolayı değil, aksine; istisnasız bütün sol örgütleri düşman ilan etmesi ve bunlara saldırması ile ismini duyurmuştu.

 

1978 yılında,adına ‘Politik Rapor’ dedikleri broşürlerinde, bütün sol örgütleri,’sosyal şöven’ ya da ‘ajan’, ’kontra’ ilan ediyor ve bunlara  karşı silahlı mücadele vereceklerini ilan ediyorlardı.  Buna uygunda hareket ettiler. (1984 Eruh ve Şemdinli çıkışına kadar PKK,  T.C’ye ‘tek kurşun’ sıkmamıştı. Bu eylemi ise,-daha sonra açığa çıktığı gibi- Suriye devletinin isteği üzerine yapmışlardı.)

 

O  yıllara (1979) kadarda hemen hemen saldırmadıkları,ne Kürt örgütü,nede Tük sol’u bırakmamışlardı. İki defada bizimle çatışacaklardı Adana’da. Askeri bir yoldaşımızı takip edip,evini tespit etmişler önce, sonrada birgün bizim yoldaş evine tam girecekken yaylım ateşine tutmuşlar, o’da karşılıksız bırakmamış bu  davetsiz misafirleri.

 

Bakmışlar bizim yoldaş  kendilerinden çok hızlı, kaçmak zorunda kalmışlar.

 

Bir  gün,benim evimi de tespit etmişler ve bizzat kapıma gelerek, konuşmak için yürüyelim demişlerdi,  bende,evden uzak olsunda ne olursa olsun diye,  beni çağıran iki PKK’linin ardına düşüp gitmiştim.

 

Yürüyerek giderken aniden  hem etrafımdaki insanlar çoğaldı, hem istikametlerini uzun ve boş bir tarlaya doğru çevirdiler,hem de argümanlarını değiştirmişlerdi. Kendimle onlar arasına mesafe koymaya çalıştım, olası bir durumda seri hareket edebilmek için ama nafile, silahımı çekecek mesafeyi kapatmışlardı.

 

Tam o sırada bizim askeri yoldaş, beni götürdükleri  haberini duyar duymaz harekete geçmiş ve  ‘On’ kadar silahlı yoldaşla birlikte  gelip yolu kesti. Bu sefer sarılan PKK’liler olmuştu. Silahlar patlamaya hazırdı. ‘Niyetimiz sadece konuşmaktı’ diye söylendiler ama ateşe başlamaya da cesaret edemediler.

 

Hiç şansları yoktu.Bizim ise,çok zorda kalmazsak, onlarla çatışma diye bir derdimiz zaten yoktu.

 

Neden hedef ,ben ve  bu yoldaşımdı? Meselesine gelince; içerideki PKK şefi hapishaneden ikimizi tanıyordu ve iki defa bana;bizim bu  askeri yoldaşımız için, ‘ajan-provokatör  biridir, bizim sizin partinizle sorunumuz yok ama bu adam tehlikeli biridir,sahip çıkmasanız iyi olur’,  diye  ‘notlar’ yollamıştı.

 

PKK’nin,her örgüte ilk başlarda nabız kontrolü için böyle yaklaştığı  köylü kurnazı, basit ama tehlikeli numaralarıydı bunlar. Bende, hem gelenleri , hemde O’nu  terslemiş, ‘yoldaşımıza yapılacak  en ufak bir saldırıda aynı karşılığı vereceğimizi’ söylemiştim.

 

Bu olaylar,biz tahliye olduktan sonra başımıza gelmişti. F.Ç, hapishane içinden, dışarıdaki PKK’lileri yönetiyordu.

 

( Bu adamın,bugün ki konumu, PKK mağduru durumundadır ve ayrılmıştır PKK’den  ama PKK ve ‘demokrasi’ konusunda yazdığı yazıları ibretle okuyorum  bazı sitelerden, değişen bir şey yok,aynı kafa...)

 

Parantezimizi kaparken,Neden bu açıklama? Çünkü,az sonra Bayram Alkan geldiğinde, kendi celladımız olan bu adamla  görüşeceğiz,bu yüzden)

Şimdi,Bayram ALKAN yoldaşa dönüyoruz.

 

        PKK’DEN   ‘DAVET’  

 

Bayram Alkan’ın Komünümüze gelişi ve bizim o’nu kabulümüz haberi, hemen yayıldı hapishanede. Birkaç gün sonra da,hemen alt koğuşumuzda bulunan PKK’liler den, bize ‘davet’  gelmekte gecikmedi. (bu davetin amacını tahmin etmek zor değildi)

 

Davete  üç yoldaşla beraber gittik. Arkadaşlardan biri  bana; ‘konuşmayı bana bırak,sen çok direk konuşuyorsun yanlış anlaşılabilir’ dedi. ‘Tamam’ dedim, anlaştık.

 

Hapishanedeki, diğer örgütlerin  gözleri,bu toplantının üzerine dikilmişti.

 

Bu toplantıya gittiğimizde,adını duyduğumuz PKK kurucularından F. Ç  ile ilk kez karşı karşıya geliyorduk. Ufak tefek bir adam bu.(işte, dışarı da benle,askeri yoldaşa saldırı düzenleten adam bu) Gülerek bizi karşılıyor. Hoşbeşin ardından, sebeb-i daveti soruyoruz.

 

Nezaketli görünmeye çalışan ama  her tarafından yapmacıklık kokan bir konuşma ile açılışı yapan PKK şefi, önce  bizim parti gururumuzu okşamayı ihmal etmemişti. Övdü bizim partiyi,tanıdıkları olduğunu ve hepsinin de inançlı devrimciler olduğunu  vs.vs.. söyledi.

 

Dinliyoruz.

 

Söz, döndü dolaştı çağrının esas nedenine ulaştı. ‘Bayram ALKAN’ı komünümüze kabul etmemizin, örgütlerimiz arasındaki  dostane ilişkileri zedeleyeceğini, ‘Tekoşin’ hareketinin ‘ajan’ bir örgüt olduğunu, Bayram Alkan’ın da böyle biri olduğunu, bizim onları tanımadığımız için hata yaptığımızı, Haki Karer’in bunlar tarafından öldürüldüğünü… uzun uzun anlattı durdu, ve sözünü, ‘O’na sahip çıkmayın, bu tavır size yakışmıyor…’ diye noktaladı.

 

Gözünü gözlerimize dikip, sözü bize bıraktığını ima etti.

 

Bizim yoldaş söze başladı. Devrimci demokrasi anlayışını biraz bizden,biraz ‘halk içindeki çelişmeleri doğru kavrayalım’ diye Mao’dan örneklerle anlattı ve bakış açımızı somutlaştırdı; ‘biz,Tekoşin’i de,sizi de halk saflarında görüyoruz,bu yüzden Tekoşin’den birini  komünümüzde ağırlamamız, misafir etmemiz, siyasal çizgimizin bir gereğidir… kimseyle sürtüşmek niyetinde de değiliz..’ diyerek kısa kesti.

 

Kibar bir arkadaştı bizim yoldaş, izah dili de centilmenceydi.Bu incelik, F.Ç  tarafından zayıflık olarak nitelendi. ‘Bayram ALKAN denilen ajanın sizde kalması açıkça bize karşı tavır ve savaşma anlamına gelir..’ türü bir şeyler söyledi,ve ‘bu tavrınıza bir anlam veremiyorum, doğru yapmıyorsunuz, tavrınız çok yanlış…’ diye ültimatom verir gibi üsteledi.

 

Bizim yoldaş,biraz daha konuyu anlaşılması için açınca, PKK sorumlusu tekrar müdahale etti.  (Beraber geldiğimiz yanımızdaki yoldaş da kudurmuştu sinirinden bu tehditkar tavırlar karşısında) Hemen devreye girmek lüzumunu hissettim. Bizim yoldaşın, bize de konuşma fırsatı vermesi için hafifçe kolunu sıktım. (anladı ve sustu)

 

Aslında; ’siz kimi devrimci görüyorsunuz,size göre kim MİT değil ki?’ diye söze başlayacağım ama, ortam kötü.

 

Yanımdaki diğer yoldaşla beraber tartışmaya katıldık. Sonuçta şunları vurguladık;

 

‘Sizin davetinizi, dostlarımızın ve düşmanlarımızın kim olduğunu veya dostlarımıza karşı nasıl tavır takınmamız gerektiğini sormak için kabul etmedik, ‘Tekoşin’ hareketi partimiz nezdinde ezilen ulusa ait bir halk hareketidir,devrimcidir  ve dostumuzdur.

 

Bayram ALKAN’da bu yaklaşımımızın doğal sonucu olarak komünümüzde misafirimizdir vede can güvenliğinden partimiz sorumludur. Kimden gelirse gelsin, O’na karşı yapılacak her saldırıyı, partimize karşı yapılmış bir hareket olarak görür ve  öyle değerlendiririz.

 

Dost isek, bu karşılıklı olmalı,  bizim hassasiyetimize, değer yargılarımıza  anlayış ve saygı gösterilmeli ki, dostluk  karşılıklı bir anlam kazansın…Yarın,sizinde dost örgüt kabul ettiğiniz ve bizim düşman gördüğümüz örgütlerden birisi size gelebilir, o zaman sizin tavrınızın da bizimkine benzer olması bizi şaşırtmaz ve anlayış gösteririz… ’dedik.

 

Anlaşamadık,’sorun’ yetim kaldı ortada ve bizde onlardan anlayış beklemiyorduk. Toplantıyı terk ettik.

 

Bu konuşmadan sonra,bu adamın bizi fişlediğini fark etmedik bile. Kendi koğuşumuza girdiğimizde bizi heyecanla beklerken görüyoruz Bayram’ı.

 

Hemen soruyor, ‘ne oldu?’ . ’Bizde güvendesin, sorun yok’ diyoruz. Komünü toplayıp, ‘PKK ile yaptığımız toplantıyı’ anlatıyoruz.

 

Hepsi onaylıyor tavrımızı. Bayram’ın kuşkusu haklı çıkıyor, ‘görüş günü’ görüş kabinesine giderken ‘tacize’ uğruyor PKK’liler tarafından. Hemen müdahale ediyoruz. Ondan sonra ‘Görüş Yerine’ her gidişinde yanına güçlü kuvvetli ve askeri yönleri iyi yoldaşları veriyoruz. Bu açık desteğimizden sonra,bir daha ‘taciz’ olayı gündeme gelmiyor.

 

Ve biz,havalandırma esnasında her voltaya çıktığımızda bir gözümüz hep Bayram’ın üzerinde oluyor.

 

      HAPİSHANEDE ‘KOMÜNİZM’ PROPAGANDASI?

 

Bayram,bizim hapishaneye gelene kadar,eşek yüküyle ceza almış. O’da şöyle; bir gün eylem için bir arabaya ihtiyaç olmuş, Bayram, bir taksi şoförünü etkisiz hale getirip  Taksisini gasp etmiş.  Zaten aranıyormuş, yakalanmış.

 

Mahkeme Bayram’a;‘Komünist ve Bölücü bir terör örgütü kurmaktan’,ayrı ayrı ceza verdiği gibi, ‘gaspı’ da buna eklemiş ve tam 44 yıl ceza vermiş.

Bu sefer ise, Adana mahkemesi Bayram’ı çağırıyordu.

 

Gerekçe? ‘Antep Cezaevinde Direniş Örgütlemek’. İşte o gün Bayram bir gitti, pir gitti. Akşam karanlığına doğru geldi ama ne geliş, hurdahaş olmuş. ‘Ula’ dedim, ’Bayram bu ne hal? Mahkemeden değil de,sanki Arenadan gelir gibi bir halin var?’

 

Bastı küfürü. ‘Beş sene ve bilmem ne kadar ay daha ceza verdiler,Antep Cezaevinde direniş örgütlemek ve Komünizm propagandası yapmaktan dolayı’ dedi.

Hepimiz şaşırdık; ‘iyi de,sen zaten Komünist ve bölücü örgüt kurmaktan ve gasptan bu cezaları almamış mıydın?’ . ‘He’ dedi, ’zaten beni çıldırtanda bu oldu ya’.

 

Bayram mahkemesini anlatıyor:

 

‘Savcı saydı döktü ardı ardına bir sürü neden,Hakim hep kafa salladı ve bir sürü anlamını bilmediğim maddeleri sayıp,sonrada, Antep cezaevinde direniş ve komünizm propagandası yapmaktan, 141’e 5.madde ve sonrası diyerek bastı cezayı.

 

Kendimi tutamadım artık, bağırdım, ‘ulan orospu çocukları, ben hepinizin anasını avradını... bana zaten Komünist olduğum ve Kürt örgütü kurduğum gerekçesiyle  44 yıl ceza verdiniz,daha bunun ‘Cezaevinde  komünizm Propagandası da  ne demek oluyor yani?..’dedim.

 

Aptallaştık bunları duyunca, sonra hep beraber atıldık; ‘Eeee sonra?’

 

Bayram;‘Hakimde bana küfür edince, saldırıya geçtim’

 

Hala şakın şaşkın ‘Eeee? diyoruz.

 

Bayram;‘Eee’si bu işte,mahkemedeki Jandarmalar karşıdan bana saldırdı ve beni püskürttü, halimi görmüyor musunuz ?’ deyince artık dayanamıyoruz,hepimiz makaraları boşaltıyor, gülme krizine giriyoruz ama nasıl, gözlerimizden yaşlar akıyor….

 

Adana, Adana oldu olalı,ne böyle bir mahkeme,nede böyle bir mahkum görmedi…

 

     BAYRAM’LA  AYRILIK

 

Bu benim ikinci Mahkemem.Avukatım çıkma ihtimalimin olduğunu söylüyor. Sadece silah taşımaktan yargılanacağım,ne ifadem var,nede ortada başka ‘suç’ teşkil edecek bir şey.

 

Bayram,’sende çıkarsan,burada yalnız kalacağım,ben hapishanenin ‘Tecrit’ bölümüne gitmek için baş vuracağım’ diyor. (bizim arkadaşların bir kısmı  tahliye olmuştu o zaman)

 

‘Sen bilirsin Bayram,kendini nerede rahat ve güvende hissedeceksen oraya git ama kendine dikkat et, beni üzme’ diyorum.  İsteği, hapishane idaresince kabul ediliyor. Toplamış eşyalarını karşımda dikiliyor.

 

Ayrılacağız. Sarılıyoruz birbirimize, ‘daha çok görüşürüz Bayram’ diyorum. ‘Elbette, ölmeye hiç niyetim yok’ diyor.

 

Son bir isteği var; ’bana Marks ve Engels’in yazdığı ‘Doğu Sorunu’ kitabını mutlaka getir görüşe geldiğinde ‘ diyor.

 

Gülüyorum;‘Boyundan büyük kitap okuma Bayram, üstelik Kürtsün, sen ne anlarsın o kitaptan’ diyorum.

 

‘Senin gibi tam asimile, devşirme bir Kürt ne kadar anlarsa,bende o kadar anlarım herhalde’diye misillemesini yapıyor.

 

Gülüşüyor ve ayrılıyoruz.

(bu kitabı Bayram’a hemen getirmiştim dışarı çıktığımda, sonra zaten tekrar aranmaya başlamıştım, parti beni bir başka şehirde görevlendirdi, görüşemedik)

 

     HİÇBİR HAPİSHANE BU ADAMI TUTAMADI

 

İsviçre’de görüşecektik o’nunla, 27 yıl sonra. O zaman bana anlatmıştı.İki defa ‘firar’ etmiş Bayram. Birinci firarı sonrası Dersim dağlarına bizim yoldaşların yanına gitmiş ve gerilla guruplarıyla dolaşmış.

 

Ama,bizim yoldaşların ‘gerilla savaşı’ adına,o dağdan,diğer dağa kaçma ve hiç savaşmama, sürekli savunmada kalma  durumları Bayram’ın hoşuna gitmemiş.Bizim yoldaşlardan ayrılıp şehirlere gitmiş. Sonrada yakalanmış ve ağır işkencelerden geçmiş.

 

Ardından bir firar daha yapmış. Bu sefer yine dışarıda kavgaya katılacak ama,dayanacak, güven verecek bir örgüt  göremediğinden Avrupa-İsviçre’ye gelip iltica etmek zorunda kalmış….

 

      HİÇ MUTLU OLMADI BAYRAM

 

Aslında her şeyi vardı Bayram’ın yurt dışında.Kimseye muhtaç olmadığı gibi, yanına hangi devrimci gelirse gelsin, mutlaka ama mutlaka,ama az,ama çok, mutlaka yardım eder,destek çıkardı.

 

Küçük bir dönerci dükkanı vardı ben O’nu gördüğümde. Bu dükkanda şahit oldum, O’nun herkese yardımcı olduğuna. Eline geçen her kuruşu, zorda olanlara dağıtırdı.Orada tanıştığım bütün insanlarda bunu doğruladı.

 

Para,pul, mülkiyet peşinde koşan ve birde ‘sorumlu mevkilerde oturan’ , devrimci ‘öndercikleri’ yurt dışında görünce iyice sarsılmıştı Bayram.

 

O ise,eline geçen üç kuruşu dağıtmakla ün yapmıştı. Kim bilir, bu tutumu,belki de kimilerine göre, aptallık olarak yorumlanıyordu.

 

Ama ben, O’nu anlayabiliyordum. Böylesi, ideal ve  kavga adamları,bir kez toprağından koptular mı, kendilerini büyük bir boşlukta hisseder,artık hiçbir şeyden zevk almazlardı.Bayram’ın içine düştüğü durum tamda buydu.

 

O,insani ilişkilerinde  çok değerli bir hümanist, amansız kavgasında yılmaz bir militan, idealleriyle, Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesinde Kızıl bir Gül dü !..

 

Tatlı bir dili vardı.

 

Köylü usulü konuşur,ezop diliyle araya anekdotlar sıralar, etrafındakileri bol bol kahkahalara boğardı…

 

         VEDA …

 

O gün, cenazesinin toprağa verileceği yere gittiğimde,ailesi,mezarlığın hemen girişinin ön tarafında büyük bir Salonu kiralamışlardı, gelen misafirleri ağırlamak için.

 

Cenazesi az sonra gelecekti.

 

Salonun sağ köşesinde bir masa üzerine  fotoğrafını yerleştirmişlerdi.

 

Hemen fotoğrafının  yanı başında  ‘TAZİYE DEFTERİ’  bulunuyordu. Dostları, arkadaşları, duygularını yazsınlar, diye.

 

Zor bir andı benim için, böylesi durumda ne yapılabilir, nasıl davranılabilirdi?

 

Oturdum masanın önündeki sandalye ye, kalemimi çıkardım, açtım taziye defterini.

 

Fotoğrafına baktım, o an yüz yüze geldik. Gülüyordu.Sanki ‘bu bir şaka’ der gibi.

 

Ne yazacağımı bilmez bir haldeydim.

Sanıyorum  ancak şunları karalayabildim.

 

‘Geldim,

 

seni böyle görünce,

 

bir bilsen nasıl üzüldüm…’

 

Zaman, 2011 yılının, 18 Mart'ıydı.

 

O gün, mevsime inat, dışarıda serin bir rüzgar esiyor, mezarlıktaki Okaliptüs ağaçlarının saçlarını tarıyordu.

 

İçeride ise, sessiz sessiz bir yağmur yağıyordu…

…..

 

Halim Kar(Senin deyiminle, dostun,’Deppar’)

Mart 2012

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.