Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Son Yorumlar

Selamin savaşından önce (M.Ö. 480) kıyıya doğru yönelen Kral ZURKSEZ ordusunu ve filosunu görünce gözyaşlarını tutamadı: "İnsan yaşamının kısalığı beni üzüyor. Yüzyıl sonra şu insanların hiçbiri yaşamayacak" dedi, ağladı'-Heredot-

 

 

Lokman Hekim eğer ölümsüzlük otunu düşürmeseydi Göksu Nehri'ne belki o yüzyıllar önce yaşamış koca bilgelerle yüz yüze soluk soluğa konuşacak, en azıyla yetinmek gerekirse eğer, uzaktan da olsa görebilecektik onları.

 

Ya Gılgamış? İnsanoğlunun geçmiş tarihindeki ilk destanı yaratan bu siyah dev, hudutsuz cesaretini ve o korkunç kuvvetini, adına ölüm denilen kalleşi yok etmek, kaldırmak için ortadan seferber etmedi mi? Ahh... Engudi yiğit ve fedakar insan...

 

Niceleri geldi neler istediler.
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
O gidenlerde hep senin gibiydiler.

 

Dediler ki, envai çeşit tat da bir su o'nu arar dururmuş. Söylediler ki, Okyanuslar dibinde bir ot, peşi sıra Gılgamış koşmuş, koşmuş. Kimi kitaplar da yazmış ki, bir çiçekmiş çaresizliği ölümün, yalnız Lokman Hekim ile konuşmuş….
 

 

İnsan Eserleri ile Ölümsüzleşir!

 

İnsanoğlu belki de, insanda ve içinde ortak olan derindeki bazı içgüdüler ne deniyle, ölüm karşısında büyük korku duymuş. Onu bir son olarak kabul etmek istememiş. Kesin bir bitişe yok olmaya dayanamamış, ruh ve ruhsal varolma düşüncesi, ölümden sonraki yaşama olan iç güdüsü ve korkusu onu bir avutucu noktaya getirmiş, din'dir bu!

Din; insan yazgısını elinde bulunduran, kendisine boyun eğilmesi, saygı gösterilmesi ve tapınılması gereken, gözle görülmeyen üstün bir varlığın gücünün kabul edilmesidir.’

 

Bu dünyadan başka dünya yok, arama
Senden benden başka düşünen yok, arama
Vazgeç ötelerden yorma kendini
O var saydığın şey yok mu ? o yok arama


Ölümün karşı konulmaz gücünü gören olmamış mı hiç? Olmaz olur mu? kimi hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamış, kimi diz çökmüş önünde ağlamış, yakarmış, kahretmiş. Kimi ise ölümsüzleşmek için hanlar, hamamlar, konaklar, su kanalları, piramitler... yaptırmış ve daha nice sanat eserleri...

Destanlar yaratan direniş kahramanlarını saymaya gerek var mı? Nerede o geceleri aydınlatan yüz kapılı şehir Babil. Hani nerede o Gizeh Tapınağı, nerede ünü büyük Delfoi ve Verstaller Bakireleri ? Fotoğraflarında virane duruyor Tebai. Yüce Sezar şimdi müzede yatıyor, Büyük İskender'in mezarı bile yok. Adı lanetle anılıyor hala bir Cengiz Han'la, Timur...


O güzel insanlar ve o ceberut krallar, birer birer beşer onar gitmişler.

 

Türküleri durgun, efsaneleri yılgındır bir köşede, eğer saymazsak Spartaküsleri, Kiu Yu an'ları, Bedrettin'leri, Baba İshakları, Börklüce Mustafa‘ları...

 

Şairler kalmış yalnız, ilden ile, dilden dile bir ezgi olarak dolaşan. Kiminin üzerinden binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen, hala bir türkü, hala bir öykü, hala bir şarkıdır arkalarından söylenen.

 

Bu sarayın başı göklerdeydi bir zaman
Padişahlar girer çıkardı kapısından
Şimdi duvarında bir kumru, guguk diyor
Guguk, guguk, o şanlı günlerin ardından

 

       Düşündüğün Gibi Yaşa!


Rivayet ederler ki, Pers ülkesinin bu sözünü esirgemeyen, ünü yaşadığı çağı aşan bilge şair Hayyam'ın, ölmek üzereyken ağzına bir damla su damlatırlar gelenek olarak. Zorla aralar gözlerini Hayyam, kırık dökük sözcüklerle "neydi bu ağzıma damlattığınız" diye sorar, "su idi" derler "su idi". "Ne ?" der "bilseydim ki su bu kadar tatlıdır, hayatımda hiç şarap içmezdim…

 

Bilir misin yüceler yücesi tanrı,
Şarap ne zaman coşturur insanları
Pazar, pazartesi, salı, çarşamba, perşembe.
Birde cuma cumartesi günleri

 

Ülkemizde Hayyam hakkında ki çok yaygın bir rivayettir bu. Aslında ‘masa başı efsanesi'.

 

Gerçek payı var mıdır bunda? Bu, Hayyam'ın rubailerini anlamayan, anlamadığı halde birde üstüne üstlük anlamlandırmaya çalışan, deyim yerindeyse: kendi cahilliklerini ve ukalalıklarını Hayyam 'a yükleyenlerin görüşüdür olsa olsa. Bir de, bu bakış açısını ayakta alkışlayan yobazlar ve softalar sürüsü var ki, onların bu teveccühlerinin (!) altında derin ızdıraplar yatıyor aslında…

 

Peki neydi Hayyam? Tam burada bir şeyler söylemek istiyorum sizlere, konuya ilişkin ama konudan ayrı. Ayrıca "ben" kelimesini kullanmak zorunda kaldığımdan dolayı o engin hoşgörünüze sığınıyorum…

 

Antik tarihi okurken bir şeyler takılırdı gözlerime; Babil! Yüz kapısı vardı bu şehrin, dahası geceleri aydınlatırdı o tarihlerde (6000 yıl önceden bahsediyoruz belki daha fazla). Büyük İskender bile Babil'i ele geçirdiğinde bu yanan suya (ham petroldü bu ama o zaman bilinmiyordu) en yakınında ki askerinin kafasını batırdı ve ateşi yaklaştırıp cayır, cayır yanışını hayret ve korkuyla izlemişti. Su yanıyordu!

 

Ya ünlü asma bahçeleri Babil'in? Düşünün bir kez, prenses SAMİRAMİS memleketini (Kardukya-Medya) özlemesin diye kocası tarafından özel yaptırılmış. Güvercin sütüyle beslenen şu güzeller güzeli Kürt dilberinden bahsediyorum. Göklere uzanıyordu kuleleri Babil'in ve bir uygarlık anıtıydı Orta-doğu'da (bu günkü yeri Bağdat Civarı) Yüzyıllık bekarların ortasında, genç, şuh ve de çıplak bir bakire gibi sırıtıyor, gel gel ediyordu bütün imparatorluk ve krallara. Yoksa, telefon yok, gazete yok, yol yok yolak yok, nereden bilecek Makedonyalı İskender Babil'i?

 

Ama buna rağmen sarmış ünü yaşadığı çağı, çağları. Sadece İskender'i çekmemiş kendine, daha kimleri, kimleri...gerisini varın siz düşünün..

 

Rüyalarıma bir düş olarak girerdi Babil. Fantezimde daha bir efsaneleştirirdim Babil'i. Meyvelerini kendileri uzatırdı insanın ağzına bahçeleri. Gökyüzünde sevgiliyle kucaklaşır gibi, yol boyunca uzanan ağaçlar, doruklarında kol kola, kucak kucağa idi dalları. Ak ipekten bezlere bürünmüş dilberler, şuh kahkahalar ile sunardı altın bakraçlar içerisinde yolcuya suyu. Gökyüzü hep üzümdü, başına değiyordu sokaklarından geçenlerin. Bu yüzden, gece ve gündüz meşaleler yanıyordu her bir köşesinde, isi yıldızlara vuruyor, ay onun yüzünden kaybediyordu doluluğunu.

 

Yasağın bir türlüsüyle, bin türlüsü yasaktı o şehir-de.

Birbirini beğenenler hemen o yerde soluk soluğa,dudak dudağa ter ve şehvet içinde inim inim inlercesine sevişi-yordu.Bakmak yasak değil ama ayıptı. Yasaları belirleyen bir kanun yoktu, ihtiyaçlardı yürürlükte olan. Kimse zarar vermeden kimseye ve herkes karşısındakini kendisi gibi görerek ,saygı gösterdiği ihtiyaçlar.Hırsızlık yoktu, her şey herkesindi o şehirde. Ben Babil'i görmezden önce Babil, Babil'di o zamanlar…

 

Ne zaman ki Toynnbe'nin ansiklopedisinde Babil'in bin yıllar sonra çekilmiş bir fotoğrafını gördüm, bir düş kırıklığı, bir çöküş oldu içimde. Uğruna şiirler,öyküler yakılan kehanetlerle anlatılan şehir bu muydu? Tanrı aşkına diye, derin bir iç geçirdim,darmadağın oldu hayallerim. Bizim köy güzeldi bundan.

 

Fazla uzun sürmedi düş kırıklığım, dönemi yakalamaya çalıştım. Bir parça başarılı oldum sanıyorum. Babil, yeniden ışıl ışıl yanmaya başladı karşımda daha bir görkemliydi üstelik. Bu günün Paris'i olsun, Rio de Janerio'su olsun sönük kalıyordu Babil'in yanında. Attım ceketimi omuzlarıma daldım fantezi dünyamda Babil'in sokaklarına, hem de güzellerin altın bakraçla sunduğu, hiçbir tasın hiçbir damlasını ziyan etmeden kana kana içerek yürüdüm...

 

Neden anlattım; halkımızın güzel bir sözü var: "Gül dalında, söz yerinde güzedir" der. İşte koca Hayyam'ı değerlendirmek, yaşadığı dönemi ele almak ve o zamanı yakalamak için altın gibi bir söz.

 

Şöyle bir tez ileri sürülebilinir mi? "Hayyam dönemi içinde mi Hayyam'dı?".

Ben,Hayyam'ı tarih denilen ahırın mahzeninde kalmış Samos şarabına benzetiyorum, bin yıllar geçtikçe daha bir tatlanan,kıymetlenen Samos şarabına (Biliyorsunuz yalnız krallar içerdi onu).

 

İsterseniz önce Hayyam'in ulusunu, ülkesini, inançlarda ki evrimi kısa kesitlerle ele alıp sonra yine koca Hayyam'a dönelim.

 

Haksızlık etmekten sakın, hak yoluna gir,
Yediğin ekmeği başkasına da yedir
Cana kıyma, kimsenin sırtından geçinme.
Seni cennete sokmak benden: şarap getir!


          P E R S L E R


"Ben Akamenidlerden Kral Sirüs'üm" Böyle yazıyordu Lahit'in üstünde, ama boştu mezarın içerisi. Yüz elli yıllık Med devletini yıkıp, onun yıkıntıları üzerinde büyük Pers İmparatorluğu'nü kuran insandır Sirüs! Tarihin cilvesine bakın ki, kendisi de yarı Med'dir (Kürt'tür) Sirüs'ün. Annesi saraylı bir Med prensesidir.

 

Ve bu tarihteki ilk imparatorluktur. Sadece Perslerin değil, dünya tarihinde ki ilk imparatorluktur. 1. Darius dönemi ise (İ.Ö.521-486) Pers İmparatorluğu’nun doruk noktasıdır. Krallar kralı unvanını taşıyordu Darius. Neden mi? Mısır'dan. Hindistan'a oradan Trakya ve Makedonya'ya kadar bir sürü krallığı dize getirmiş ve vergiye bağlamıştı kralları. Krallar kralı adı ile anılması bu yüzden.

 

Bu kadar mı? Değil elbette. Yönetimde reform, düzenli bir ordunun kurulması, vergilendirme ve yönetimin hükmü olan yerlere denetim için vali (sömürge valisi) yerleştirilmesi hep onun işi. Kendi adına para bastırmayı da ihmal etmedi.

 

İnanır mısınız? İlk boğaz köprüsünü kuran da o. Nasıl mı? Yunanistan'ı işgal etmek için, İstanbul Boğazı'nda savaş gemilerini yan yana dizdi ve köprü yaptı gemilerden. Ve başarısız kalınca Ege Denizi'ni kırbaçlattı günlerce...

Büyük Avrasya düzlüğünde, İskitlere haddini bildirmek için Rusya'nın en derin yerlerine giren de Darius'tur. Keşke düşmanını bulupda savaşsaydı, belki o kadar zayiat vermezdi. Yalnız iyi bir örgütleyici değil, büyük bir askeri dehaydı aynı zamanda.

 

Sahi kimdi bu Pers'ler? Nereden gelmişlerdi?

 

Yerin üstüne baktım, uykuya dalmışlar
Altına baktım, çürüyüp toprak olmuşlar
Yokluk ovasında başka ne var ki zaten?
Daha gelmemişler var, gelip gitmişler var

 

İsa'dan önce üç bininci ve iki binli yıllarda çeviriyoruz gözlerimizi (bel ki daha fazla). Avrupa'dan gelip Avrasya üzerinden gelen göçler var. Kafileler halinde yığınla insan geliyor Ortadoğu'ya. Evleri sırtlarındadır gelenlerin. Yolcu değil, hancı olmaktır niyetleri. ARYENLER'di bunlar. Efsaneye göre kaybolmuş bir ülke (Airyana-vaego) den geliyorlardı.


Bazıları Hindistan'a gittiler. Bazıları ise Mezopotamya'nın doğusuna İran yaylasına Zagros Dağlan ve eteklerine, Hazar Denizi boylarından İran Körfezi'ne kadar olan bir alana yerleştiler. Med (Kürt)'ler ve Pers'lerdi günümüz adıyla isimleri.. İklimin tarıma ve hayvancılığa elverişli oluşu, bu göçmen ulusları yerleşik yaşama geçirmişti.

 

Ah, Tanrı dünyayı yeniden yarataydı
Yaratırken de beni yanında alaydı
Derdim: Ya benim adımı sil defterinden
Ya da benim dilediğimce yarat dünyayı!

 

Toplum kastlara -sınıflara- bölünmüştü daha o zaman,kutsal kitapları, uslu uslu tarımla ve hayvancılıkla uğraşmalarını öğütlüyordu. Tabi yönetenlere değil bu çağrı.Dünyanın en eski dinlerinden olan ZERDÜŞT'lüktü inançları. Kutsal kitapları AVESTA idi. İsa'dan sonra yedinci yüzyıla kadar da resmi devlet dini olarak kaldı İran'da. Ta ki İslam kapıya dayandı.

 

Mary BOYCE, Zerdüşt'ün, İsa'dan 1400-1200 yıllan önce yaşadığını yazar. Bizde "ateşe tapanlar" denilen din buydu.

 

BİR ELDE KILIÇ, BİR ELDE KUR` AN


Saldıranlar, iki seçenek koyuyorlardı yenilmişlerin önüne; ya kılıç, ya Kur'an! Özgürdün(î) elbette bu iki şık arasında. İslam orduları, Halife Ömer önderliğinde (yıl 637) Mısır'ı işgal ettiklerinde, ilk işleri İskenderiye'nin binlerce yıllık kütüphanesini yakmak oldu. Suriye,Irak ard arda düştü. Pers'ler ve Kürtler 651 yıllarına kadar dişe diş bir mücadele yürüttüler İslam ordularına karşı. Gelen istilacılar sadece Kuran'a boyun bükmeyi yeterli görmediler. Arap kültürü ve dilini de beraberinde getirmişlerdi. Tam bir asimilasyon politikası bu yani. Bugün Kuzey Afrika'da ki Berberi'ler hala kendini Arap sanıyor dersek zorun rolü belki biraz anlaşılır.

 

Ben hangi şarapla sarhoş olursam olurum
Ateşe, puta neye taparsam taparım
Herkes bir türlü görmek istiyor beni
Ben kendimi ne türlü yaparsam yaparım

 

Ne istiyordu İslam? Sözde Tanrı'ya itaat! ‘Gerçek Müslüman gücü sınırsız bir varlığın karşısında kendi iradesinde vazgeçerek ona (Tanrıya) mutlak bir bağımlılık içine girmiş insandır’. Aslında İslam kelimesi de, tanrıya bütünüyle bağlanmak anlamına gelen "selem"den geliyor. Bumuydu sadece istediği? Halifeye bağımlılık ve Arap üstünlüğünü kabul etmeyi de dayatıyordu elbette. Sömürgecilikti bu yapılanlar, Din adına ! Allah adına !..

 

Putların, Kabe'nin istediği, kölelik
Çanların, ezanların dilediği, kölelik
Mihraptı, kiliseydi, tespihti, salipti
Nedir hepsinin özelliği? Kölelik!

 

İtaatten ne anlıyor İslam? Evet insan yaratıktır, usu, anlayış gücü, sözde özgürlüğü bağımsızlığı var, yalnız bunları kullanamaz. Günü bir bütün olarak, en ince bölümlerine dek, önceden belirlenmiş, ne yapacağı ne edeceği ne gibi ölçüler içinde davranacağı, ne gibi kurallara uyacağı ölçülerle bildirilmiştir. Anlamı şu; bu düşünen, düşünme yetisi olan insanın kendinden alınmışlığı demektir.

Artık insan belirlenmiş tutumları kara yazılarla açıklanmış bir buyrukları yerine getirme aygıtıdır. Yani,İslam düşüncesine göre insan kendisine verilmiş görevlerin sorumluluğunu taşımak için gelir yeryüzüne”, yaşamaya değil. Kısaca insanın kişiliği ve kimliği yoktur. Bu kuralların dışına çıkarsa ne olur? Şeriat bütün haşmetiyle cezalandırır onu!

 

Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
Ne yapacağımı da yazmışsın önceden:
Demek günah işleten de sensin bana
Öyleyse nedir o cennet cehennem ?..

 

Şeriatın cezalandırmasından söz ettikte, nasıl bir cezadır bunlar ? Okudukça insan dehşete kapılıyor,şaşırıyor. Hırsızlık mı yaptı? Kolunu kes, bacağını kes. Yalan mı söyledi, önce kırbaç, falaka cezası, sonra dilini kes, damga vur kızgın demirle alnına. Yasak cinsel ilişkiye mi girdi, toprağa göm taşla öldür, boynunu vur, kılıçla..
Uzayıp gidiyor da, bizim dikkatimizi çeken bu ceza yasalarının ve kurallarının Babil in ceberut kralı Hammurabi'den alınmış olduğudur.

 

Kim görmüş o cenneti, ceh?
Kim gitmiş de getirmiş haberini?
Kimselerin bilmediği bir dünya
Özlenmeye, korkulmaya değer mi?

 

Fransız devriminin ideologlarından Voltaire diyor ki; "Yahudiler, tanrılarını bile başkalarından aşırmışlardır" Yahudilerin tüccar bir ulus olduğunu biliyoruz da, peki İslam ne yapmış, onlar da Yahudilerin Sabilikten aşırdıklarını, onlardan aşırmamış mı?
IX. yy. gelindiğinde, gerek Pers ülkesi gerek Medya İslamlaşmıştır artık. Arap dilini kabul etmediler ama, rejim artık İslami yasalara göre çalışmak da, şeriat devletidir İran…


ÖMER HAYYAM


"Benim mezarım öyle bir yerde olacak ki her bahar, şimal (kuzey) yeli bana güller saçacak" -Hayyam-

Düşlerimde vardığımda Nişabur'a bahardı, gelinliğini giymişti doğa, dölünü yaymıştı her yana, rengarenk, bucak bucak...Boş gidilmez dedim misafirliğe, kıra daldım, papatya yoldum, nergis topladım, lale kopardım kucak kucak. Yola düştüğümde Nişabur'da geceydi, soğuktu, taşları dondu, etraf garip bir sessizliğe bürünmüştü, üşüdüm.

Bir bilge rehberlik etmedeydi bana, yol boyunca da sessiz ve suskundu amma.Az gitmedim, uz gitmedim, dere tepe de geçmedim. Bekledim fakat bir bahçe kapısında, anlamadığım bir dili dinledim. Önce bana baktılar, gözleriyle tarttılar ve usulca çağırdılar. Kalbim dar bulmuştu yerini, bir mahkum gibi çırpınıyordu.

 

İşte dedi bilge, aradığın burada oturuyor, gelde gör.

 

Onu gördüm; Armut ve Zerdali fidanları üzerine sarkmıştı.Akasya çiçekleri dolu dolu idi etrafı. Oturdum yanı başına, yuğdum ellerimle mezar taşını, uyandırmaktan korkarcasına hafifçe okşadım ellerimle kurumuş o ince naaşını. Bin yıllık bir dostu kaybetmenin acısıyla sabaha kadar oturdum başucunda. Ağladım…

Düşünce göklerinin baş konağı sevgidir sevgi
Gençlik destanının baş yaprağı sevgidir sevgi
Ey sevginin sırlarından habersiz yaşayanlar
Bilin ki tüm varlığın baş kaynağı sevgidir sevgi

….

On birinci yüzyıl sonu ile on ikinci yüzyıl başlarında yaşadı Hayyam. Doğum tarihi bilinmiyor, ölüm tarihi olarak bize ulaşan bilgilere göre 1121 veya 1122 yılları. Bu tarihler bile hala tartışmalıdır. Kendi eli ile yazılmış bir tek şiiri bile bulunamadı. Mümkün müydü?

 

Binlerce yıllık İskenderiye Kütüphanesini gözünü kırpmadan yakan bir zihniyet. Hayyam'in rubailerine tahammül gösterebilir miydi? ..O zihniyet ki, gövde üzerinde kelle bırakmadı yüzyıllarca. Bırakmaya karar verdiğinde ise cizye'ye (kelle vergisi) tabii tuttu.Kelle vergisinden gelen para Allah'ın kasasına değil halifelerin yan cebine ve küpüne girdi üstelik.

 

Halifelerin bugün anlatılan haremlikleri ve yüzlerce cariyeleri bir yoksulun eşi, yada bir yok edilip yağmalanmışın kellesi idi. Ve nice yoksul halkın gözyaşlarıydı selamlıkları…


Hayyam adı, çadırcı manasına geliyor. Atalarından birinin çadırcılık yaptığı ve bu yüzden bu lakabı kullandığı sanılıyor. Hayyam'ın. Asıl adı "Ebül-Feth Ömer B. İbrahim'il Hayyami", Hayyam'ın önceleri büyük bir din bilgini olduğunu ama süreç içinde dinden elini eteğini çektiğini görüyoruz.

 

Uzun yaşamasının sırrı da bu olsa gerek.

 

Fakat Hayyam dinci rejime karşı sessiz kalmamış, rubaileri ile topa tutmuş yobazları. Kur'an'daki çelişkileri, zıtlıkları, cennet cehennem masallarını yermiş, teşhir etmiş rubailerinde. İslami rejimle çatışmış. Rejim tarafından sapkınlıkla suçlanmış önce,sonra aforoz edilmiş. Hayyam'dan övgü ile bahsedenler bile rejim tarafından kınanmış, ayıplanmış# tecride tabii tutulmuş. Hal öyle bir durum almış ki Hayyam evine kapanmak zorunda kalmış sonunda.

 

Barış istemiyorsa felek işte savaş
İster serseri deyin bana ister ayyaş
İşte şarap duruyor ortada kıpkızıl
içmeyen taşa çalsın başını işte taş

 

Hayyam'in rubailerinde tarih yazılı olmadığından (çünkü elyazmaları yok edilmiş) bazı Hayyam araştırmacıları rubailerini okurken şaşkınlığa düştükleri oluyor rubailerdeki konuların birbirine zıt olması karşısında.

Halbuki bu çok normal değil mi? Hayyam .birdenbire "vahiy" edebiyatı ile dinsiz olmamış ki. Düşünceleri süreç içinde gelişip olgunlaşmış ve bilinçli bir eleştiriye tabii tutmuş dini ve reddetmiş.

 

Şöyle bir sıralama bizce daha mantıklı a) Hayyam'ın tanrıya inandığı dönem b) kuşkularını dile getirdiği dönem c) dini tutarlı bir eleştiriye tabii tutup reddettiği dönem. Eğer rubaileri böyle bir sıralama içine koyarsak araştırmada mantık bütünlüğüne daha kolay ulaşırız‘ ki durum budur. Yoksa önceleri din konusunda talebe yetiştirdiği dönem Hayyam eller üstündedir ve övgüler kırıla gitmektedir.

 

Daha sonra ise (dini eleştirmeye başlayıp reddettiğinde) tam bir teşhir ve tecrit çemberindedir Hayyam. Bu durumu göz önüne almazsak elbette ki rubailerinden bir şey anlamak mümkün değil ‘birileri’(özellikle şeriatçılar için) için.

Dahası Hayyam sıradan bir dinsiz (ateist) değildir.

Hayyam felsefe uzmanı, öğretmeni, tıp, fizik, cebir, geometri, yüksek matematik alanında ünü yaşadığı toprakları taa o dönemde aşmış bir filozoftur. Astronomi üzerine hiç kimsenin Hayyam'dan daha ileri olmadığı söyleniyor yaşadığı dönemde. Hayyam, tepeden tırnağa bilinçtir. Batı'da yayınlanmış Onsekiz kitabı var Hayyam'ın.

 

Bir elde kadeh bir elde Kur'an
Bir helaldir işimiz bir haram
Şu yarım yamalak dünyada
Ne tam kafiriz ne tam Müslüman

Fizikte, altın ve gümüşün özgül ağırlığını dünyada ilk kez bulanın Hayyam olduğunu da söylersek sanırım Hayyam'ın büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Bu Hayyam'ın, İslami rejim (şeriat) için kolay bir lokma olmadığını, ha demekle susturulamayacak biri olduğunu da gösteriyor. Susmamış zaten.

 

Değerli araştırmacı S. Eyüboğlu, Hayyam'ın kellesinin vurdurulduğundan söz eder. Doğrusu şeriat rejimine yakışanda budur. Ne de olsa Müslüman fanatizmi, sömürgecilerin vahşiliğini çoktan gölgede bırakmıştı.

Doğduğu yere Nişabur'a gömmüşler Hayyam'ı. Bütün baskılara rağmen sahipsiz de kalmamış Hayyam'ın mezarı, korunmuş süslenmiş yüzyıllar boyu. Bu ne kadar güçlü olduğunun, sevenlerinin çokluğunun da göstergesi zaten. Rubaileri onlarca dile çevrilmiş, türkü gibi söylenmiş dillerde.

 

Fakat Hayyam'ın rubailerinden bir tat almak için ya da Hayyam'ın rubailerindeki derin eleştirel mantığı kavrayabilmek için Kur'an'da yazılanları bilmek gerekir. Onun her bir rubaisi, Kur'an'daki çelişkilerin açığa çıkarılıp deşifre edilmesi ve de güçlü bir mantıkla eleştiri süzgecinden geçirilip, tatlı bir dille ifadenin güzel örnekleridir.

 

Nerdesin? Sana başkaldırmışım işte;
Karanlık içindeyim ışığın nerde?
Cenneti ibadetle kazanacaksam
Senin ne cömertliğin kalır bu işte?

 

Ve inanır mısınız (inanın ama), yine araştırmacılara göre Hayyam hiç evlenmemiş, yaşamdaki duruşu ile, "evlilik" veya şu adına; "kutsal aile" denilen "modern küçük kerhaneyi" ret etmiş, ama aşkı ve sevgiyi yüceltmiş.

 

Sevgili bir başka güzelsin bugün
Ay gibisin, pırıl pırıl gülüşün
Güzeller bayram günü süslenir
Seninse bayramları süsler yüzün

….

Bir Hayyam geçmiş bu dünyadan. Şiir gibi yaşamış (cefaları çeke çeke) türkü tadında ölmüş, bir filozof Hayyam! Onu öldürdüğünü sananlar sadece o ceberut suratlarını sergilemişler aleme..

Hayyam ise her geçen gün, ay, yıl, asır büyümüş, Tay dağı kadar yüce olmuş koca Hayyam. Ne diyelim?.. Zulüm adın kahpe olsun!..

 

Akılla bir konuşmam oldu dün gece;
Sana soracaklarım var dedim.
Sen ki her bilginin temelisin
Bana yol göstermelisin.
Yaşamaktan bezdim, ne yapsam?
Bir kaç yıl daha katlan, dedi.
Nedir; dedim bu yaşamak?
Bir düş dedi, bir kaç görüntü.
Evi barkı olmak nedir, dedim;
Biraz keyfetmek için
Yıllar yılı dert çekmek, dedi.
Bu zorbalar ne biçim adamlar, dedim;
Kurt, köpek, çakal makal, dedi:
Ne dersin bu adamlara, dedim:
Yüreksizler, kafasızlar, soysuzlar, dedi.
Benim bu deli gönlüm, dedim;
Ne zaman akıllanacak?
Biraz daha kulağı burkulunca, dedi.
Hayyam'ın bu sözlerine ne dersin, dedim;
Dizmiş alt alta sözleri.
Hoş beş etmiş derim, dedi.

 

Dip Notlar; Hayyam araştırmacılarına göre, Ömer Hayyam hiç bir zaman alkol kullanmadı. O`nun Rubailerinde ŞARAP şeriat rejimine başkaldırı için bir Semboldür sadece.

 

Hayyam'ın eserlerinden 18 tanesinin adı bilinmektedir, çeşitli bilim dallarında birçok eser yazmıştır. Eserleri Sırasıyla.

 

1. Ziyc-i Melikşahi. (Astronomi ve takvime dair, Melikşah'a ithaf edilmiştir)
2. Kitabün fi'l Burhan ül Sıhhat-ı Turuk ül Hind. (Geometriye dair)
3. Risaletün fi Berahin İl Cebr ve Mukabele. (Cebir ve denklemlere dair)
4. Müşkilat'ül Hisab. (Aritmetiğe dair)
5. İlm-i Külliyat (Genel prensiplere dair)
6. Nevruzname (Takvim ve yılbaşı tespitine dair)
7. Risaletün fil İhtiyal li Marifet. (Altın ve gümüşten yapılmış bir cisimde altın ve gümüş miktarının bilinmesine dair. Almanya Gotha kütüphanesinde bir nüshası mevcuttur.)
8. Risaletün fi Şerhi ma Eşkele min Musaderat(Öklid'in bir probleminin çözülmesi metoduna dair, Hollanda Leiden kütüphanesinde bir nüshası vardır. F. Woepcke fransızcaya çevirmiştir.)
9. Risaletün fi Vücud (Felsefede ontoloji bahsine dair. Britanya kütüphanesinde bir nüshası mevcuttur.)
10. Muhtasarun fi't Tabiiyat (Fizik İlmine dair)
11. Risaletün fi'l Kevn vet Teklif (Felsefeye dair)
12. Levazim'ül Emkine (Meskûn yerlerin iklimi ve hava değişikliklerine dair)
13. Fil Cevab Selaseti Mesâil ve fi Keşfil Hicab (Üç meseleye cevap ve alemde zıtlığın zorunlu olduğuna dair)
14. Mizan'ül Hikem (Pırlantalı eşyaların taşlarını çıkarmadan kıymetini bulmanın yöntemine dair)
15. Abdurrahman'el Neseviye Cevab (Hak Teâlâ'nın alemleri yaratmasının ve insanları ibadetle yükümlü kılmasının hikmetine dair)
16. Nizamülmülk (Arkadaşı olan vezirin biyografisi)
17. Eş'arı bil Arabiyye (Arabça rûbaileri)
18. Fil Mutayat (İlim prensipleri)-Vikipedia-


Yazıyı Oluşturan kaynaklar:

 

1)"Hayyam, Bütün Dörtlükler". Sabahattin Eyuboğlu
2)"Hayyam ve Rubaileri", Abdülbaki Gölpınarlı
3)"Bugünün Dili ile Hayyam", A. Kadir
4)"Türk Şiirinde Tanrıya Kafa Tutanlar", İsmet Zeki Eyuboğlu
5) "Bütün Yönleri ile Hayyam ve Rubaileri", R. Şardağ
6)"Din Bu", Cilt-1.Cilt 2. Turan Dursun
7)"Yezidilik ve Yezidiliğin Kökenleri", Erol Sever
8)"Zerdüşt ve Öğretisi", Dr. A. Medyalı
9)"Uygarlık Tarihi" İvar Lissner
10)"Heredot Tarihi", Heredot
11)"Yüzyılların Gerçeği ve Mirası", Cilt-2, Server Tanilli
12)"Psikanaliz ve Din", Erich From
13) Büyü, Bilim ve Din, B. Malinovski.

 

NOT: Halim KAR’ın "Tarihten Geçerken Şairler Getirdim Size" adlı çalışmasından bir parçadır bu inceleme.
KAYNAK: İlk yayınlanış tarihi; Güney Dergisi Ekim-Kasım 1994

 

Halim KAR (oturan adam)
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.