ÖNSÖZ: Bu yazı,yıllar önce yazıldı (-2005-2006-2007-2008) ve yıllardır çıkarmaya uğraştığım; ‘İnsanlar Tanıdım; Bahçemde Kan Gülleri, ANILAR ve DÜŞÜNCELER’ adlı kitabımdan parçalardır.

Bu kitabım basılması için yıllardır bazı matbaalarda beklemekteydi.

 

Bu yazılarım, sadece kitabımda çıksın istiyor ve internette yayınlamaktan sakınıyordum, çünkü; bir çok yazımı çaldılar (ileride bunları ele alacağım) ve altına kendi imzasını atarak, yayınladı bazı soysuzlar.

Evet, sözüm o’na,bir de kendilerine ‘devrimci’ etiketi takmıştı bunu yapan hırsız ve sahtekarlar.

Fakat,bu sefer Kitabımdan bu yazıları yayınlamamın nedenini oluşturan durum daha farklı (çünkü ilk kez internette yayınlanacak).

Fark ise şu; bu ‘kitabım’ bu sefer ‘internete düşmeden çalındı.’

Bu da şöyle oldu; arkadaş,yoldaş sandığım ve kendisine hak etmediği değeri verdiğim bir ahlaksız,‘bana yolla kitabını,ben redakte eder ve arkadaşların desteği ile yayınlarım’ demesi üzerine kitabım bundan ‘İki Yıl’ önce bu unsura yollanmıştı.

Bu unsur,benim kitabımı eline geçirdikten sonra,yıllardır (tam ‘dört yıl’)emek verdiğim bu araştırmalarımı, önce derneklerde kendi görüşüymüş gibi tartışmaya başlamış .Bunu da bana bizzat kendi söyleyince, şaşırmıştım. Çünkü kitabımı bastıracak diye ben o’na yollamıştım.

Uyardım. Para etmedi.

(Halbuki,o güne kadar -kitabım eline geçene kadar-,demek istiyorum- kadar Troçki’yi ve Stalin’i beraber savunuyordu.

Dahası; bırakınız,’real sosyalist sistemler’ konusunda herhangi bir araştırması olmasını, bu konularda geleneksel ezberci söylemlerden başka farklı bir görüşü de yoktu. Ve bugüne kadar; (konu fark etmez ama) herhangi bir konuda bile tek satırlık olsun bir araştırması YOKTU!, Herhangi bir yerde de,(gazete,site..Dergi)'araştırma','inceleme' adına hiçbir yazısı yayınlanmadı,çünkü yoktu)

Ardından bu unsur, şu son günlerde,'bir yazı' yazarak, benim 2 yıldır kendisinde basım için bekleyen kitabımdaki araştırma yazılarımın bazı yerlerine rötuş, bazı yerlerinde ise makyaj yaparak, vede yazılarımın başlıklarını da,parlak sloganlara değiştirerek, kendi yazısı imiş gibi piyasaya sürdü.

Şunu da eklemeyi unutmamıştı yolladığı,ve ‘benimdir’ dediği, benim kitabımdan çaldığı yazıya; (Yazı;....falanca konu..ile devam edecektir…)

Bu konuları ben kitabımda uzun uzun işlemiştim ve bütün bunların hepsi bana aitti ve ben bu araştırmalarıma .( ‘real sosyalist sistemleri’ araştıran bu yazılarıma.) tam ‘dört yıl’ emek vermiştim.

İşte bu hırsız ve düzenbaz unsur, bu sefer ‘tek bir yazımı çalıp’ yalnız o’nunla yetinmemiş, benden çaldığı yazının altına ‘imza’ atıp,bunla orada kalma ile durmamış, bu yazı devam edecek diye yine benim kitabdaki bir diğer araştırmayın başlığını da 'kendi araştırmış' gibi vererek ‘ben, hırsızlığıma ve namussuzluğuma devam edeceğim’ demiştir.

İşte,bu yüzden ‘Kitabımda Çıkacak’ diye, ‘internete düşürse çalınır’,diye sakındığım bu yazıları şimdi bizzat kendimin yayınlamak zorunda kalışımın nedeni, bu hırsız ve mendebur herifin yüzündendir! (bunu, bu kadarıyla bırakmayacağım elbette)

Biliyorum, merak etmişsinizdir,kimdir bu yılların emeğini gasp edip kendine mal etmeye çalışan hırsız ve niteliksiz unsur diye soracaksınız.

Ama,’şu an’ isim vermeyeceğim ve konumuza gireceğim.

Real Sosyalist Sistemlerle; Analizler ve Polemikler

Okur,daha önce ‘anılarımı’ yayınladığım makalelerde ki değerlendirmelerimizi okurken,bir partinin belli dönemleri için bilgi sahibi olmuş,değerlendirmelerimize ya katılmış yada yermiştir. Buna söyleyecek sözümüz olamaz elbette. Herkesin değer yargısı farklı farklıdır. Tıpkı her gülün kokusunun farklı olduğu gibi.

Fakat,bizim devrimci sorunlarımız bu kadarla sınırlı değil. Özellikle 1990’lardan sonra ‘Doğu Bloku’ denilen ülkelerin kapılarını açıp, açıkça maskelerini çıkarıp kapitalizme iltica ettiklerinden sonra,bu satırların yazarı ,bir vesile ile oralara gidip gözlemleme yapma fırsatını bulmuştur. Sekiz ay kaldım oralarda. Kiminle konuşma fırsatı bulsam,hep eski rejimden memnun olup olmadıklarını sordum.

Konuştuklarımın çoğu (ben,kapılarını açtıktan 8 yıl sonra gitmiştim), açık kapitalist düzeni tanımış ve geçmişten övgü ile söz ediyorlardı. Aç değillerdi,işleri vardı,bol bol eğlenceler yapıp eğleniyorlardı, keyifleri yerindeymiş yani.

Eskiyi özledikleri açıkça belli oluyordu.

’Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun,bana birazda baştaki Komünist partisini anlatın’ dediğimde, yine övgüyle bahsedenler çoğunluktaydı.

AMA; ‘partiyi eleştirmeyeceksin, yoksa bütün kapılar sana kapanır ve başına her şey gelebilir’,diye ekliyorlardı. Partiyi eleştirenlerin birçoğu ortalıktan yok olmuştu. İktidarda zaten ‘tek parti’ varmış. (biliyordum elbette)

‘Parti üyesi olup olmadıklarını da’ soruyordum konuştuklarıma; ‘parti üyesi olmak çok zordu, parti üyesi olmak güneşin altında sıcak bir yer kapma ile aynı’ diyor ve parti üylerinin ayrıcalıklarını bol bol sayıyorlardı.

Bu arada iki parti üyesi ilede tanıştım.Onlarda bana, ‘kadrolarla’, ‘parti üyeleri’ arasında aşılması zor duvarlar olduğunu anlattılar.

‘Peki,parti üyesi olarak sizler eleştirebiliyor muydunuz partinizi?’ diye sorduğumda, ’alt düzeydeki bireyler teke tek eleştiriye ses çıkarmıyorlardı ama kadroları ve partiyi eleştirmek riziklolu olurdu,biz daha çok onların aldığı kararların nasıl uygulanacağı konusunda bazen ‘öneri’ sunabiliyorduk’ dediler.

Parti içinde bu ‘kastlaşma’ bizim Solda da vardı,dahası bu konuda bayağı tecrübem vardı,çünkü bizzat yaşamıştım bunları.

Dikkatimi çeken,bu insanların Marksizm konusundaki bilgileri oldu. Kitabi bilgi olarak bizden çok çok ileriydiler. Fakat,bu insanların dilleri yoktu. Partinin kulu,kölesi gibi yetiştirilmiş, gönlünde yatanı değil, kurallar ne emrediyorsa onları konuşmuşlardı yıllar boyu.

Geçmişi özlemlerinin altında; işsizlik, açlık ve gelecek korkusu oluşmuştu kapılar açıldıktan sonra. Zaten bir Alman’a ‘şeytan nedir?’ diye sorsanız? ‘İşsiz kalmaktır’ diyecektir size. Geçmişe özlem bundandı. Boşuna dememişler insanın doğduğu yer değil,doyduğu yer vatanıdır,diye.

Bunlarında bütün korkusu işte bu korkuydu ve geçmişe özlem bununla sınırlıydı. Konuşma özgürlüğü konusunda kapitalizme övgü yapmaktan da geri kalmıyorlardı. (Doğu Almanya idi gittiğim yer)

Sanayi diye bana gösterdikleri yerler orta çağ görünümünde Loncalara benziyordu. Sokaklardaki evler sanki 2.Dünya savaşından sonra hiç boya yüzü görmemişti. Caddeler araba trafiğine adeta kapalıydı,her caddede onlarca vede nerdeyse bir karış çukurlar vardı…

Ben, doğu bloku ülkelerini ‘sosyal emperyalist’ gören bir kuşaktan geliyordum,bütün bu görüntüleri ‘revizyonistliklerine’ yorumlayıp durdum.

Ama, şoke olduğumu buna rağmen itiraf etmekten kaçınmayacağım. Bu gördüklerim, benim bu ülkeleri inceleme arzumu körükledi. Bir ara,Kemalizmle hesaplaşırken,Rus ve Çin komünistlerinin Kemalizme yaklaşımlarıda dikkatimi çekti.

Kemalizme, özellikle Rus komünistleri bayağı destek vermişlerdi. Hele ‘1920 Bakü Doğu halkları Kurultayına’ Enver PAŞA gibi bir soykırımcının ‘Doğu hakları temsilcisi vede ‘delege’ olarak’ kabul edilip şereflendirilmesi beni iyice sarsmıştı.

Lenin döneminde oluyordu bunlar. Bir kez daha şaşırdım ve ‘Kemalizm’ kitabım biter bitmez,önce Stalin Rusyası üzerinde yoğunlaştım.

Şaşkınlık üzerine şaşkınlık yaşıyordum artık. Hiçte bize anlatılan gibi değildi olaylar. Stalin kanlı bir diktatör olarak çıktı karşıma araştırdıkça. Söylenilenlerle yapılanlar arasında uçurumlar vardı.

Dahası biz, Rusya ve Çin’i, buraların Komünist partilerinin ‘Resmi Tarihlerinden’ ve Liderlerinin kitaplarından okumuştuk ama gerçek bildiğimiz şeylerin çoğu hiçte bunların anlattığı gibi değildi.

Stalin Rusyasını araştırdıkça daha gerilere gitme,Lenin Rusyasınada girmek zorunda kaldım,çünkü nedenlere ve niçinlere cevap aradıkça, araştırma ve incelemelerim beni sürekli daha eski tarihlere doğru çekti.

Ara verdim okuma ve yazmaya. Gerek parti içinde,gerek parti dışında sözünü hiç esirgemeyen (ast,üst tanımaz ve anarşist,denilerek) bu yüzden defalarca apoletleri sökülen vede bunu umursamayan ben, bu sefer korkmuştum. Ömrümün sonunu ‘karşı-devrimci’ etiketi ile geçirmeyi göze alamadım.

Bir müddet sonra kötü bir elem bastı beni ve; nasıl olsa 50 yaşımı çoktan geçmiş durumdayım vede herkes (ayrıldığım parti) beni topa tutuyor yazdıklarım için,bari şu okuduklarımı, incelediklerimide kaleme dökeyimde, gariplerimin hakkımda söyledikleri sözler boşa çıkmasın,para etsin,ömrümün şu son kısa parçasınıda biraz ‘karşı-devrimci’ olarak geçireyim,diye düşündüm.

Yüreğimdeki esas kuşkuyu saklamayacağım, bunları yazmamın asıl nedeni; bizden sonra gelen kuşaklar ve toplum; bizim ve geçmiş devrimci deneylerin hatalarını suçlarını yüklenmesinler, onlarda bizim gibi yetişmesin, bizim gibi kendi kendilerini tekrar etmesinler istedim.

Bu düşüncem,bana yapılacak bütün saldırılardan daha önemliydi.

Yazdım işte. Yazdıklarımın her zaman arkasındayım. Ama ben ölmeden eleştiriler gelirse sevinirim. Çünkü okuduklarımın,incelediklerimin ‘onda birini’bile yazmadım,eleştiri gelince daha etraflı olarak bu konulara değinmem mümkün olacaktır.

Benim burada dile getirdiğim konular hiç yazılamamış konular değildi ama ben, çarpıtılan tarihin yapraklarını yerli yerine oturtarak bir derleme ve analiz yapmaya çalıştım,hepsi bu.

Yeri gelmişken; Sayın Fikret Başkaya; varsın, Troçki’yi temize çıkarmaya çalışarak, Stalin’i yargılasın sadece.Stalin’in asıl öğretmeninin Troçki olduğunu fark ettiğinde bir hayal kırıklığı daha yaşayacak, sil baştan geri dönecektir tarihe.

Bu ise o’na 15 yıl bir zaman kaybettirecektir eğer bugüne kadar yazdıkları yanılgılarının özeleştirisi eşliğinde yaklaşırsa geçmişe. (Troçki ne demişse,Stalin onu yapmıştır)

Keza; ’Pradigmanın İflasında’ yazdığı ‘Kemalizm’ eleştirilerini de bu tek yanlıkla yapmış Troçki’ye toz kondurmamıştır. Halbuki, Troçki İstanbulda sürgündeykende Kemalizmi ve M.Kemal faşistini sonuna kadar övmüş,desteklemiştir.

Söylemek istediğimiz şu; bizim,gerek Rus devrimi,gerek Çin devrimi değerlendirmelerimiz ile sayın F.Başkaya’nın yazdıkları arasında ortak bir nokta yoktur. Biz,daha etraflı ve farklı biz gözle yaklaştık bu tarihe.

Sorun artık şudur; faşizme ve sömürgeciliğe karşı yürüttüğümüz mücadele sonucu nasıl bir rejim kuracağız ? Rus,Çin ,Arnavutluk… gibi mi?

Bunlar,dışarıdan yapılan saldırılar sonucu değil, bizzat baştaki Komünist partilerin halk düşmanı bir partiler durumuna dönüşmesi sonucu yıkıldığı gerçeğini unutmamak lazım.(yani;sorun,içtedir,dışta değil) Ama yıkıldılar sonuçta.

‘Aynı yolu takip etmek,onların yaptıklarının bir benzerini yapmak’ artık hiç kimseyi tatmin etmediği gibi,korkutuyorda. (Gün işiğına çıktı birçok belgeler)

Yapmamız gereken,geçmişin tutarlı bir muhasebesini masaya yatırmaktı. Eğer yapmazsak, aynı nedenler aynı sonuçlara yol açacak, ileride bizide yıkılacak veya bir baskı rejiminin yerine bir başka baskı rejimini koyacaktık tabelayı değiştirirken. Biz,bu yazımızda bunlara değinmeye çalıştık.

Uzatmayalım; eğer bu yazı, ele aldığımız konular üzerinde bir tartışma ve geçmişi sorgulama ortamı yaratırsa,kendi payıma amacına ulaşmış sayacağım bu çalışmayı. Başlayalım öyleyse.

Ekim Devrimine Giden Yol

Lenin,1912 yılında şöyle hayıflanıyordu; Devrimi belki çocuklarımız görecek. Bu sözleri sarf ettikten fazla değil ‘beş yıl sonra’ Lenin ve partisi iktidardaydı.

İktidara geçtiğinin üçüncü yılında ise şu sözleri daha bir anlam yüklüydü; söylediklerimiz ile yaptıklarımız arasında, dağlar kadar fark var,diyecekti.

Biz baştan alalım konuyu.

1.Dünya savaşı Çarlık Rusya’sının acizliğini, çürümüşlüğünü, güçsüzlüğünü apaçık ortaya çıkarmıştı. Her cephede yenilgi ve bozgun gelip kapıya dayanmıştı. Halk kitleleri kendiliğinden her alanda ayaklanmıştı. Grevlerin ve yürüyüşlerin ardı arkası kesilmiyordu. Kitlelerin protestolarında vede eylemlerinde tek slogan vardı; ‘Ekmek İstiyoruz !’.

Bırakınız eti,Sütü, şekeri... Ekmek bile karneye bağlanmıştı. Bu açlık ve yoksulluğun yanısıra, Cepheden gelen bozgun ve ölüm haberleri ise kitleleri feryat-figan sokağa döken nedenlerin diğer bir yanıydı.

Asgari müşterek bir tonda söylemek gerekirse; Rusya’da her ‘altı’ evden birinde cenaze vardı. Bu savaşa ‘Ondört Milyon’ insan sürülmüştü sadece Rusya cephesinden.
,
Savaşın ilk yılında (1914) ölenlerin sayısı ‘Üçyüz bin’ kişiydi. Hemen devrisi yıl bu sayı(1915); ‘İki Milyon’u aşan ölü ve yaralı,’bir milyon 300 bin savaş tutuklusu’1916 yılında ise İki Milyon ölü ve yaralı,350 bin savaş tutuklusu. 1917 yılının ilk ‘iki ay’ında ’ ise bu rakam ‘bir milyon Yediyüz bine’ ulaşmıştı. Asker kaçakları ise ‘bir milyon’un çok üstündeydi.

(bakınız lütfen; Selim İLERİ ’Bir Gün Bile Yaşamak’ Eksen yayıncılık.Basım, Şubat 1992)

Hani bizde; ‘ateş, düştüğü yeri yakar’ diye bir deyim vardır ya ? işte bu ateşte Rusya’yı bir boydan, öbür boya yakıyordu...

SEKİZ AY’da ‘ÜÇ HÜKÜMET’ ve ‘İKİ DEVRİM’ !

Halk kitlelerinin bu tepkisini (zaten Çarlıkla da sorun yaşayan) kendi potasına aktaran, Rus burjuvazisi oldu. ŞUBAT DEVRİMİ; bu başkaldırı 1917 yılının 23 Şubat’ında başladı ve 28 Şubat’ta bitti. Her ne kadar ‘Dört Günde’ herşey olup-bitmişsede, bu bir devrimdi ve Çarlık otokrasisini yıkmıştı.

Romanovlar’ (Çarlık sülalesi) dan ılımlı biri olan ve Rus burjuvazisi ile kutsal dirsek temasında bulunan Prens Lvov, burjuvazi ile birlikte yeni bir Hükümet kuracaktı.Başkan kendisi olacaktı bu hükümette.

Yeni olmasına ‘yeniydi’ isim ve kuruluş olarak amma,pratikte yaptıklarının ‘Çarlık’rejiminin savaş politikası ile arasındaki farkın göze çarpan yanı pek yoktu, dahası; kitlelerin istem ve talebinin çok çok gerisinde kalıyordu bu hükümetin yaptıkları.

Örnek vermek gerekirse eğer; Savaşa devam kararı almıştı hükümet . Bu, en zaruri yeme ve içme ihtiyaçların bile ‘karneye’ bağlanmasının devamı anlamına geliyor, dahası, (Küçük bir grup olsalarda, Bolşeviklerin 1905 devrimini hatırlatırcasına ileri sürdüğü) ‘her türlü toprak reformuna (tazminatsız) karşıydı, sürüncemede bırakıyor,habire erteliyordu bu kitlesel talepleri ...

Daha beteri; zorla toprağı gasp eden yoksul köylüleri kınıyor,sert karşı önlemler,yasalar, çıkarıyor, yüzde 113’lere çıkmış olan ‘enflasyona’ (paranın satın alma değerinin düşürülmesi) müdahale etmiyor, Savaşı yeni bir gelir kaynağı olarak semiren burjuvaziyle kol kola yürüyordu... (kendisi burjuva hükümetiydi zaten)

Bu olağanüstü burjuva hükümetin doğumu,ölümüde hemen yanı başına davet etmişti. Varsın; ’Çocuklar, ölüme karşı doğanın bir güç gösterisidir,(A.Berfe) desin,durum işte tamda buydu. Yeni dünyaya gelen bu çocuk ? (burjuva hükümet) tıpkı ‘nükleer silahlardan bana ne?’ diyen kitlelerin meydana getirdiği bir hilkat garibesi bir çocuk gibi bir şeydi. Ne sevilen,nede kabul edilebilen, gayri meşru oluşum olarak ortalıkta sırıtıyordu.

Şunlarıda hatırlatmalıyız; hani Şubat 1917’de ‘burjuva bir devrim’ olmuştu ya ? Bir tek Hükümet değil, tıpkı 1789 büyük Fransız devrimi veya 1871 Paris Komünü benzetmesi gibi; ‘İkili İktidar’ ortaya çıkarmıştı bu devrim.

Bir yanda ‘Burjuva Hükümet’, diğer yanda ‘Sovyetler’ vardı.

Bir başka bölünme daha vardı; Çarlık ordusu kavun gibi ortadan ikiye bölünmüştü. İleride,1919 yılında Lenin, O sıra Kızıl Ordu’nun komutanı olan Troçki’ye durumu sorduğunda,’Otuz Bin Çarlık Subayının Kızıl Ordu’da görev yaptığını rapor edecekti Troçki (dikkat ediniz lütfen,sadece Subay sayısı bu kadar). Çarlık ordusundaki bölünme öyle bir hale gelmişti ki, devrimin üzerinde yükseldiği silahlı bir yapı olarak küçümsenmeyecek desteği devrim bunlardan alacaktı.

‘Sovyetler’ üzerinde de duralım kısaca: Hükümeti,hem destekleyecek,hemde denetleyecekti bu güç. ‘Sovyet’ (meclis) denilen gruplar da aslında hetorojen (karışık) bir yapıdaydı. ‘’Sovyetleri oluşturan grupların. ‘Ortak’ oldukları en önemli nokta;

‘Geçici Hükümet’ denilen,burjuva Hükümetin desteklenmesi konusuydu’’.

Lenin’in ‘Geçici Hükümete bakışı konusunda, ‘Sovyetlerle’ ortak hiçbir noktası olmamasına rağmen (her ne kadar, her ağzını açışta ‘iktidar Sovyetlere’ deseydi de), Sovyetlerin Geçici Hükümeti desteklemesine de ateş püskürüyordu..

LENİN’in ‘SOVYETLERE’ BAKIŞINA BİR ÖRNEK

‘’Bu çifte iktidar nedir ? Geçici Hükümetin,burjuva hükümetin yanı sıra başka bir hükümet ortaya çıkmaktadır,şimdilik zayıf ve henüz başlangıç halinde olan,buna rağmen şüphesiz gerçekten var olan ve gelişen bir hükümet;

İşçi ve Asker temsilcileri Sovyetleri(...) Bu iktidar 1871 Paris Komünü ile aynı tiptedir. Bu (yeni-çevirmenin notu) biçimin temel karekteristlikleri şunlardır:

1) İktidarın kaynağı, parlamento tarafından evvelce tartışılan ve çıkartılan kanunlar değil,aksine kendi mahalli bölgelerinde- geçerli ifadeyi kullanırsak, doğrudan doğruya ‘el koyan’-halkın aşağıdan gelen dolaysız girişimidir;

2) bütün halkın doğrudan doğruya silahlandırılması ile halktan ayrılmış ve halka karşı çıkan kurumlar olan polisin ve ordunun yenilenmesi; böyle bir iktidar altındaki devlette düzenin sürdürülmesi silahlandırılmış işçilerin ve köylülerin kendileri,silahlandırılmış halkın kendisi sayesindedir.

3) Memur sınıfı,bürokrasi,ya benzer şekilde halkın kendisinin dolaysız yönetimi ile değiştirilmiş veya en azından özel kontrol altına alınmıştır.; memurlar sadece seçilebilir olmakla kalmamış, aynı zamanda halkın ilk talebinde geri çağrılabilir unsurlar olmuştur;

burjuva düzeyinde yüksek miktarda mükafatlandırılan ‘işleri’ elinde tutan imtiyazlı bir grup halinden basit temsilciler düzeyine indirilmişlerdir; mükafatları yetenekli bir işçinin ortalama ücreti aşmayan özel ‘hizmet ordusunun’ işçileri haline gelmişlerdir.

Bu ve yalnızca bu, özel tipte bir devlet olarak Paris Komününün özünü meydana getirir....’’ (Lenin,’Paris Komünü Üzerine’) Daha sonra şunları da ekleyecektir Lenin bu sözlerine ilaveten (evet,aynı yazıda);

‘O (Sovyet.Çevirmen) henüz doğmakta olan bir iktidar olduğu için üzerinde durdum. Burjuva Geçici Hükümeti ile dolaysız anlaşmalar ve bir seri fiili imtiyazlar yüzünden o (Sovyet.-çevirmenin eki-) kendi mevzilerini burjuvaziye kendisi teslim etti ve teslim ediyor’. (adı geçen kitap)

Bu söylemde dikkati çeken en önemli noktalar; a) Şubat devrimi sonrası ortaya çıkan ‚‘Sovyetleri‘ Paris Komünüyle kıyaslayıp olumlu benzerliklerine dikkat çekmesi b) Lenin’in; ‘Doğrudan Demokrasiye’ verdiği değer ve övgüdür. Bu kısımlar, ve Lenin’in bu yaklaşımları bize ilerde lazım olacak.

Çünkü; Lenin’in bizzat kendi önderliğinde kurduğu ‘Rejimde’ bunların hiçbirisini kendisi uygulamadığı gibi, bütün muhalif parti ve Örgütleri bile yasaklayacak, daha dahası; ‘parti içi muhalefet dahil, Merkez Komite’sine eleştirileri bile giderek yasaklayacaktı.

Sovyetlerin niteliğini, çalışma tarzını, Lenin’in bizzat ağzından verirken, ileride Lenin’in kendisine ne kadar ters düştüğünü şimdiden göstererek ,okurun dikkatini bu noktada yoğunlaştırmak için bu uzun alıntıya başvurduk.

Diğer bir husus ise, (Lenin’in) bu yazısının erken kaleme alındığıdır. Çünkü, o tarihte (makale 9 Nisan 1917 tarihini taşıyor) ‘Geçici Hükümeti’ destekleyenler sadece Menşevikler, Sosyalist devrimciler veya Anarko Sendikalistler değildi; bizzat Lenin’in partisi,Bolşevikler (Lenin hariç) ve tabi Stalin’de destekliyordu..

Bu yüzden Stalin, Lenin’in burjuva hükümeti yıkmaya çağrı yapan ‘Nisan Tezleri’ni ‘Lenin’in kişisel görüşlerinden ibaret ve kabul edilemez’ (Belgeyi aktaran Tony Cliff) diyerek Parti gazetesi Pravda’da bile yayınlamayı redetmiş, zılgıt yiyince Lenin’den bu sefer sansür uygulayarak, yani kısaltarak basmış, makalenin altınada bu ‘notu’ ivedilikle düşmüştü. (Stalin’in bu eleştirisi doğruydu.

Lenin,çoğu zaman yaptığı gibi; MK toplantısı veya herhangi Konferans yapmadan, kişisel görüşlerini bütün partinin görüşleriymiş gibi ileri sürüyordu. Nisan Tezleri’de Lenin’in partiye danışmadan ileri sürdüğü görüşlerden sadece biriydi)

Lenin bütün partiyi (bir Konferans yaparak) ikna edecektir bu konuda iki hafta içinde. İkna olan Bolşevikler dört dörtlük bir tavır değişikliğine giderek, iki arada bir derede duran ama yaptıkları ile söyledikleri çok farklı durumda bulunan Sovyetlerin atılımsızlığından da yola çıkarak kitlelerin en önemli taleplerini dile getirmeye başlayacaklardı.

‘Bütün İktidar sovyetlere’ ve ‘İlhaksız,Tazminatsız Savaşa Son’ dahası; ‘Toprak İşleyene’’, ‘Fabrikalar kullanana !’.... diye.

Bununla da kalmayacak, Çarlık Rusya’sının yüzlerce yıldır Sömürgesi durumunda olan ülkelerde ‘Her Ulus Kendi kaderini,Kendi Tayin Etme Hakkına Sahiptir‘ diyerek bütün bir Rusya ve Avrasya’ya hitap edeceklerdi. Bu küçük grubun bu çağrısı karşılıksız kalmayacaktı.

Ardarda Üç Hükümetin çöküşüne tanık oluyoruz bu ‘Sekiz Ay’lık’ dönemde. İlki, hemen Şubat devriminin ertesinde Mart 1917’de kuruldu.İkincisi 5 Mayıs 1917, üçüncüsü Temmuz 1917’de. Hükümet dayanmıyordu halkın tepkisine. Grevler ve protestolardan geçilmiyordu o tarihlerde Rusya. Bir tarihçi o dönem Rusya’sının halini şöyle tasvir ediyordu; ‘Memleket (Rusya) otobüs kazasına uğramış gibiydi’,diye.

"GEÇİCİ" BURJUVA HÜKÜMETİN ÇIKMAZLARI ?

a) Savaşı durdurmaya niyeti yoktu; çünkü burjuva karekteri o’na yağmadan pay kapmanın hesabını ve olanaklarını veriyordu. (Almanya’nın yenilgiye doğru gittiğini hatırlatalım bu arada).

Diğer bir neden ise; Almanya ve Avusturya ile bizzat Avrupa arenasında kapışan İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin müttefiki olarak savaşa girmiş olan Rus cephesinin kapanmasının, Avusturya ve Almanya karşısında başbaşa kalmalarını istemiyor ve bu yüzden ‘Geçici Hükümete’ oluk oluk para akıtıyorlardı İngiliz ve Fransız emperyalleri.

b) Geçici Hükümet toprak reformunu göze alamazdı.Çünkü; bu hükümetin hem büyük toprak sahipleri ile ilişkisi vardı (en önemli nokta ise) vede ; bir kez toprak kamulaştırması başladımı ? Hem halk kitlelerinin silahlanmsı doğal hale gelecek,hemde bu ‘Kamulaştırmanın’ nerede durup durmayacağı belli değildi.

Sınıfsal konumu itibarı, içinde bulunduğu ilişkiler nedeniylede, bunu ‘kabul’ etme cesaretleri yoktu.

c) Burjuvazi,(Karl Marx’ın taa ‘Fransa da Sınıf Savaşımları’, veya 18.Brumerie..’de belirttiği gibi, burjuvazi ) devrimci barutunu tüketmişti.

Aslında burjuvazinin devrimci barutunu tamamen tüketen 1871 Paris Komünü olmuş, iktidarını alabilmek için bizzat kendi ülkesini (Fransa) işgal eden Prusya (Almanya) ile birlikte Paris Komüncilerine karşı alçakça bir ittifak yaparak, hem kendi ülkesine karşı ihanet etmiş, hemde Paris Komününü yine Prusya birlikleri ile ortaklaşa olarak kanla bastırmıştı...

Yani,burjuvazi savaş halinde bulunduğu Prusya (Alman) ordusundan değil, silahlı işçilerden ve köylülerden daha çok korktuğunu cümle aleme göstermişti...

d) İşte ‘geçici hükümet’ bütün bu nedenlerden dolayı; ne savaşı durdurmaktan, ne toprak reformu yapmaktan yana olmadığı için,İşçilerin ve köylülerin olası bir ‘kamulaştırma’ eylemine şiddetle karşıydı. ‘Zorla Toprak’ gaspedenlere karşı birde ‘yasa’ çıkarmaya kalkacaktı.
Burjuvazi, (eğer deyim uygun düşerse) ‘geçici’ halini, kendi sınıfsal konumuna uygun bir şekilde iyi değerlendiriyor ve bu ‘geçici’ döneminde kendine ‘kalıcı bir mezar’ kazıyordu.

Şimdi bu kendine ‘Geçici Hükümet’ diyenlerin gücünü kendi ağızlarından dinleyelim.

Yer Mariya Sarayı; General GUÇKOV’a ‘Geçici Hükümet’in söylediği sözler;

‘Sayın General;

Aslında Geçici Hükümetimiz hiçbir güce sahip değildir. Emirleri,er-işçi delegeleri Sovyeti ONAYLADIĞI ölçüde geçerli. Bu İşçi-Er (asker.bn) delegeler kurulu,örneğin Posta-Telgraf hizmetlerinde,askeri birlikler içinde olduğu gibi SON DERECE ÖNEMLİ, GERÇEK BİR İKTİDARA SAHİPLER. Hiç kaçamaksız diyebilirim ki, SOVYETLER YETKİLİ KILDIĞI ÖLÇÜDE İZİN VERDİĞİNCE Geçici hükümet varlığını sürdürmektedir‘ (Kaynak; Selim İLERİ)

İşte ,o tarihlerde ardarda kurulup yıkılan geçici hükümetin ‘gücü’ bu itiraflarda belirtildiği gibi, Sovyetlerin desteği olmasaydı bir hiçti,yoktu. Ama onlara destek veren Menşevik ve Sosyalist devrimciler... vardı hala. O’nu dizleri titreyerekte olsa ayakta tutan, bu destekti.

TEMMUZ GÜNLERİ- LENİN ŞAŞKIN ve HESAPSIZ ?

Temmuz ay’ı başladığında,Rusya grevlerle sarsılıyordu yine. Bolşeviklerin Haziran’da yaptığı ‘Genel Grev Çağrısı’da karşılığını bulmuştu.

Başta ki bulunan hükümet 5 Mayıs 1917’ de kurulan ‘ikinci hükümetti’ (İki ay’da bir Hükümetin değiştiğine tanık oluyoruz bu arada) ve bu hükümetin içinde ‘Sovyetlerde en güçlü konumda bulunan Mevşevikler ve Sosyalist Devrimicler’de bulunuyordu.

Yani geniş bir ‘Koalisyon Hükümeti’ idi bu seferki hükümet. Bolşevikler ise Haziran 1917’de Genel grev çağrısı (ayrıca ‘geçici hükümet’ hakkında ‘güvensizlik’ için ‘gensoru’ vermiş ve bu talep kabul edilmişti) yapmışlar,diğer taraftanda sokak gösterilerini yoğunlaştırmışlardı.

‘Kahrolsun Geçici Hükümet!’ sloganları buydu.

Savaşı durdurması beklenirken bu ikinci hükümetin ? Çar’ın Mitralyöz Alay’ını bir de cepheye sürme kararı alması, Mitralyöz alayını 3 Temmuz sabahı harekete geçirdi Hükümete karşı.

Bunu 20.000 (yirmi bin) silahlı gücü ile birlikte KRONSTADT denizcilerinin Petrograd’ı basması izledi. Bunuda , Putilov fabrikasının ve diğer işçilerin 30.000 (Otuz bin) silahlı güçle ayaklanması takip etti.

Geçici Hükümetin bulunduğu binayı basıp, bütün parlamenterleri esir aldılar. Ve Bolşeviklere iktidarı uzattıklarında, bolşevikler ne iktidara yanaştılar, nede bu silahlı baş kaldırıya sahip çıktılar. Daha beteri bolşevikler; ‘kitlelerin silaha davranmamasını’ öğütlüyor ve o gün çıkan Pravda (Bolşeviklerin ‘Merkezi’ yayını) Kitleleri yatıştırmaya çalışan bir baş makale atıyordu !

Dahası; Bolşevikler namusu kurtarmak için hala ne idiğü belirsiz ‘İktidar Sovyetlere’ diye anlamsız, içi boş çığlıklar atıyorlardı.

Halbuki ‘Sovyet’ denilen (Kronstadt denizcilerin deyimi ile) bu Züppeler zaten koalisyon hükümetinin, yani tutuklanan hükümetin bizzat içindeydi.

2.)Geçici Hükümet’, artık bakanlıklarını bile Menşevikler ve Sosyalist devrimcilerle doldurmuştu. Yani, adı ‘geçici hükümet’ olan bu kurum,zaten Sovyetleri oluşturan en güçlü partiler ile ‘koalisyon’ kurmuştu. (Selim İleri, ‘Birgün Bile Yaşamak‘)

Şaşkındır Lenin ne yapacağını bilmez bir haldedir.Temmuz devrimi,tıpkı Eylül 1870’de Marx’ın ‘Paris Proletaryasına Sakin olun ve ayaklanmayın’ (Komünden 6 ay önce) deyip devrimi frenlediği gibi (sonradan -Mart 1871-çok geç olacaktı ayaklanma için,çünkü Paris, taşradan ve diğer şehirlerden soyutlanmış bir halde yapayalınız kalacaktı) Lenin’de Temmuz başkaldırısının gerisine düşecek ve dahası bu devrimi frenleyecekti.

Ayaklanmacılar; askerler,işçiler.. Bolşeviklere ağız dolusu küfür ediyorlardı,’Alçaklar,Satılmışlar...’ diye.

Lenin’in kendine gelebilmesi için bir kez daha sürgüne gitmesi gerekiyordu. Hem avuçlarına düşen iktidarı; ‘Geçici Hükümete’ dokunmama ve silahlı eyleme karşı çıkma adına redetmiş, hemde Finlandiya’ya kaçmak zorunda kalacaktı Lenin.

Geçici hükümet bu şaşkınlıktan faydalanıp,Cepheden çağırdığı askerlerle bu başkaldırıyı bastırmıştı. ‘Başarana Kral, yenilene, başaramayana ise Eşkiya derler’ tabiri herhalde buradan çıkmıştı. ‘Teröriste’ ve ‘Alman uşağına’ çıkacaktı adı Lenin’in...

‘Hazırlıksızdık’ lafları sadece ‘şaşkınlığı’ gizlemek için kullanılmış, gerçeği ifade etmekten uzak laflardı. Öyle ya; madem ki iktidarı almayacaktınız,daha ne demeye ‘Genel Grev’ yapıyor ve ‘Geçici Hükümeti’ düşürmek içinde gensoru veriyorsunuz ?..

Müthiş bir prestij kaybına uğramıştı Bolşevikler. Rahmetli Troçki’nin de Bolşeviklere grubuyla birlikte katıldığı ay , bu ay’ın sonuydu,Temmuz 1917 ! (kimi tarihçiler ‘Ağustos’ ay’ı olarak belirtir bu birleşmeyi)

Savaşın,sıcak çatışmaların sürdüğü bir arenada ‘prestij kazanmakta, kaybetmekte an meselesidir ve değişkendir’ böylesi zamanlarda. Geçici hükümetin saldırıları sınırlı kaldı. Çünkü bolşeviklere yaptığı bu saldırıdan, Sovyetler dahil kimse memnun olmamıştı,Çarlık rejimi dönemi gözler önüne gelmişti yeniden.

Lenin’in şaşkınlığı geçer geçmez bolşevikler bir ipek böceği gibi kozasını örmeye ve yeniden toparlanmaya geçtiler,bir kez daha yeni bir ‘Geçici Hükümet’ (Temmuz sonu 1917) kurulurken. Bu hükümetin başında bu sefer burjuva ideolog, meşhur Avukat KERENSKİ bulunuyordu.

BİR GÜNDE ELE GEÇİRİLEN İKTİDAR; EKİM DEVRİMİ !

Bolşevikler, iktidar boşluğunu bu sefer iyi değerlendiler.1917 büyük Ekim devrimi, Ekim ayı’nın 24’ünde sabah başladı ve akşama doğru iktidar bolşeviklerin eline geçmişti bile. Nadya Krupskaya bu devrimin (birçok Rus araştırmacısı ve tarihçisi gibi) ‘Kansız’ olduğunu söyleyecekti ‘Lenin’den Anılar’ adlı kitabında. (bazıları ise ‘ölü’ sayısını 300,olarak verir. Böyle olsa da -şişirme bir rakam ama- yinede kansız sayılır bir devrim için. Biz, Lenin’in eşi Krupskaya’ya bağlı kaldık durumu anlatırken)

Komünistlerin önderliğinde olan bu devrim, dünya devrim tarihinde ilk değil, ‘İkinci’ bir olaydı ve kansız bir şekilde iktidar ele geçirilmişti.

İlki; 1871’de Paris’te (bu, kendiliğinden oluşmuş, çok özel şartların –Fransa’nın SEDAN yenilgisinin ardından- ortaya çıkması sonucu,işçiler ve küçük burjuvazi, kan dökmeden ikdidarı ele almıştı) olmuş, asıl kavga,burjuvazinin iktidarı Paris Komüncülerinden almak istediği zaman başlamış ve 25 binden fazla Paris Komünarları sokak sokak,ev ev dövüşerek Komünü, yani kendi iktidarlarını savururken şehit düşmüşler ve yenilmişlerdi.. (Marx’ın değil, Prudon’un damgasını taşır bu başkaldırı ve Komün)

Tuhaftır ama,Ekim devrime en alçaltıcı dili kullanan ne menşevikler oldu,nede Sosyalist devrimciler... (bunlar zaten bunun bir ‘devrim’ olduğunu da kabul etmiyorlardı ama) Ekim devrimine en sert tavır taa Almanya’dan Rosa Lüxemburg’tan geldi; ‘Saray Darbesi !’ diye damgaladı bu devrimi. (kolay bir devrim olduğu inkar edilemez ama..)

Rosa, ‘aşırı mükemmeliyetçiliğe’ kafasını takmış,Rusya’da ki; Olağanüstü şartların (Çarlık Rusya’sının Savaştaki yenilgisini, Çar`ın askerlerinin bile isyanlar çıkardığını ve devrime destek verdiklerini, hergün oluşan ayaklanma ve Grevlerin, ‘Geçici Hükümet’in iktidarsızlığını nasıl ortaya serdiğini, Savaşın müthiş kayıplarla halk kitlelerini nasıl sarstığını ..) yarattığı iktidar boşluğunu görememiş bu yüzden, yanlış yakıştırmalarda bulunuyordu, ve yanılgı içerisinde bulunuyordu.

Rosa, bu ‘mükemmelliyetçi’ zihniyetini ‘Parti Kurma’ konusuna bakışında da ortaya koyacaktı.

O, ‘parti’ diyince ‘büyük halk kitleleri ile kucaklaşmadan, kitleler içinde güçlü bir şekilde örgütlenmeden’ proletarya partisi kurulamayacağı düşündeydi.

Parti kurma meselesinide fazla idealistleştiriyordu Rosa. Bu idealistçe yaklaşım ilerde (Ocak 1919) kendi başınıda yiyecek, müthiş bir yeniligiye yol açacak ve kendiside öldürülecekti. Hayatıyla ödedi bu yanılgısını Rosa,Karl Liebknecht ve taraftarları,yani Spartakistler.

(30 Aralık 1918’de Alman Komünist partisini kurmuşlar,15 Ocak 1919’da öldürülmüşlerdi.Bu partinin ömrü iki hafta sürmüştü, geç kalmışlardı parti kurmada ve revizyonist kanatlarla bağlarını koparmada..İşin bu kısmı başka bir yazı konusu)

Zaten,Rosa gibi bu iktidar boşluğunu göremeyen Rusya’da bile yığınca bolşevik vardı. Lenin’in önemini gösteren zaten budur ya . Kimsenin göremediğini görebilmişti ve ayağa kaldırmıştır partisini yeniden...

EKİM DEVRİMİ GÜNLERİNE BU DEĞİNİ NEDEN ?

Öncelikle şundan; Ekim devrimi, kendinden sonraki ‘proleter devrimlere‘ önderlik, ‘annelik‘ yapmış, diğer devrim yapan ülkeler (Çin,Arnavutluk..) Rus devriminin hemen hemen bir fotokopisi olmuş, Rus devrimi sonrası yapılanları örnek alarak kendi ülkelerindede bu yapılanları üç aşağı beş yukarı taklit etmiş, uygulamışlardır. Bu yüzden Rus devrimini analiz etmek, diğer ülkelerdeki yanılgı ve çöküşün ip uçlarını bize verir, onun için önemli.

Diğer bir mesele; Ekim devrimi hakkında bizim Solun çıkardığı yazılar tepeden tırnağa abartı doluda ondan değinme lüzmu hissettik. Bizim sol; gerek Ekim devrimini, gerek Lenin’i anlatırken sempatizanları öyle bir büyülüyorlarki,adeta karşımızda insan Lenin değil; hiç yanılmayan ve herşeyi kılı-kılına hesap etmiş ve her şey onun dediği gibi olmuş misali bir tanrı yaratıyorlar.

Halbuki (yukarıda örnek verdik) 1912 yılında (hemen savaş öncesi) bile Lenin, ‘devrimi belki çocuklarımız görecek‘ diyecek kadar gelişmelerden habersiz olduğunu bize yansıtır o yıllarda.

Keza; Temmuz (1917) ayaklanma günlerinde Lenin tam bir şaşkınlık içindedir ve ne yapacağını bilmez bir haldedir. Dahası; Temmuz’da ayağa kalkan kitleleri frenler Lenin bu şaşkınlıktan dolayı. Halbuki Hükümet bile teslim alınmıştır.

Yani; Ekim devrimi günlerini anlatırken biz, ‘abartı‘ edebiyatınıda düzeltme lüzumu hissettik. Bunun nedeni; insani tanrılar yaratılarak, gelecek kuşaklar bizim gibi ‘kul‘ zihniyeti ile yetiştirilmesin, diyedir bu değiniler..

Şefler ilahlaştırıldıkça,kulluk ve körü körüne itaat sol saflarda gelenekselleştiriliyor ve birey otoritesi, toplumun istek,insiyatif ve çıkarlarının önüne çıkarılarak, ‚‘tek adam,tek şef otoritesi‘ sosyalizm adına yerleştirilip kutsanıyor.

Halbuki,gerek Rus,gerek Çin… devrimlerindede tanık olduğumuz gibi; ilk önce çürüyen, yozlaşan, toplumdan kopan ve toplumun üstünde yer alıp, karşı-devrimci bir pozisyona dönüşen bizzat ‘önderlik kademeleri‘ olmuştur. Elbette bunun nedenleri vardır vede amacımızın bir yanıda bu konuyuda ele almaktır.

Ekim devrimine değinmemizin bir diğer nedenide; hem o günün Rusyasını tanımak, hemde Ekim devrimi anlamak içindi. Ve gördüğümüz gibi Ekim devrimi, tamamen‚ ‘olağanüstü şartların‘ yarattığı bir olaydır vede iktidarı almak için verilen mücadele sadece 24 saat sürmüştür.

İş bu noktaya gelene kadar ise Lenin defalarca hatalara düşmüştür. (devrimden sonra Lenin’in düştüğü olumsuz durumlar ise bu bölümün ana konusudur)

Böylesi kolay devrim hayali (24 saatlik veya 5-10 günlük bir ayaklanma ile iktidarı ele alma) kuranlar var ülkelerimizde. Bu hoş ama içide bomboş.

Devam edecek; Ekim devrimi sonrası;Lenin Rusyası, 'Leninizmin İflası', 'Leninist Parti Neden hep TEK ADAM?' vede 'Paris Komünü ve Nedir Proleter 'Demokrasi ?... karşılaştırmalı tartışma ..vs..vs.. Devrim sonrası Mao Çin'i ve Kültür Devrimi' vede Maoizmin iflası...vb..vb..

 

11 Aralık 2011

Halim KAR
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.