Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Din, insanın Kendinden alınmışlığı, robotlar haline dönüştürülmesi demektir, tıpkı 'ideolojiler'  gibi... bütün dinlerin tarihi de, Kan ve vahşet doludur ama, hiçbir Din, 'islam' kadar, Vahşetini bugünlere kadar taşıyamıştır..

İslam'da abdest ve ibadet, sadece Su ve Kumla değil, Kanla da yapılmaya devam ediyor hala... 'kurban bayramı' adına, Masum Hayvanların -ilk çağlarda olduğu gibi-  Kıtır kıtır kesildiği, Kanla ibadet Yapıldığı bu günlerde Turan hocanın bu yazısını yeniden yayınlıyoruz.

 

 

Turan Dursun/ ÎSLAM ve ŞİDDET

 

Temmuz 2018'de bu yazıya düştüğümüz 'önsözü' alıyoruz buraya.d.d.com:

 

Müslüman bir adam, IŞID'ın Katliam, Vahşet, Tecavüzleri karşısında sözde dehşete kapılıp, bağırıyor;'bunlar müslüman değil!'. IŞID ne yapıyordu? insanları diri diri yakıyordu!

 

Muhammed Mustafa'da, insanları diri diri yaktırıyordu..

 

IŞID ne yapıyordu?

 

Ele geçirdiği her köy, kasaba ve şehirde 'küçük çocukları, Kadınları, kızları malı ve ganimet hakkı olarak görerek, hem cinsel olarak kullanıyor, yani (rızası dışında)Tecavüz ediyordu, hemde satıyordu...

 

Muhammed Mustafa'da böyle yapıyordu... Öldürttüğü  insanların kadınlarını, kızlarını kendine ve adamlarına 'Cariye' (köle) yapıyor, her türlü kullanıyordu....

 

Bu toplum, bu Vahşetleri 600 yıl Şeriatla yönetilirken zaten yaşamıştı. Osmanlı saraylarında 6-7-8 yaşındaki erkek çocukların cinsel olarak tercihli kullandığını kimse görmezden gelemez...

 

Kelle kesme, diri diri Deri Yüzme, Kol-Bacak kesme, Gözlere Mil çektirip oyma, Kör etme, diri diri toprağa gömme... diri diri yakma.. daha  yüzlerce çeşit işkence.... bunlar, islam ve Şeriatın A-B-C'sidir.

 

Osmalı 600 yıl bu vahşetleri birebir uyguladı,  bu korku saltanatı ile  ayakta kaldı... 

 

Uzatmayalım.

 

'Bilmiyorum' demek ayıp değildir belki ama,  'bilmediği' birşeyi  'biliyormuş' gibi konuşmak, hele hele bilmediği anlamadığı şeyin üstüne üstlük birde Keskin Avukatlığına soyunmak, en aşağılık, en yüzsüzce tavırdır. 

 

İşte size Muhammed Mustafa ve kendi döneminde yaptığı ve yaptırdığı, işkence, katliam, tecavüzler, işgaller... Ganimet savaşları..... (aşağıda, belgelerle okuyacaksınız zaten bunları)

 

Tevrat'tan, İncil'den devşirerek, birazda Muhammed'in kendinden birşeyler ekleyerek yazdığı Kur'an ve Hadisleri ile bu vahşet günümüze kadar islam düşüncesi ile geldi...

 

kısa kesielim; geri dönüp, zırıl zırıl bağıran adama izafeten biz soralım şimdi; Hangi islam'dan bahsediyor bu adam, ve bu mantıkla hareket edenler?

 

Muhammed'in kurduğu;  her yanından, binlerce masum insanın gözyaşlarının aktığı, yürek parçalayan acı çığlıklarının dağlarda ovalarda çaresizlik içinde yankılandığı... Kanların nehirler gibi aktığı... vahşet ve dehşet ile 'süslenip' korku ile kutsanan islamdan mı?

 

Yoksa, başka bir  'islam dini' daha  var da bizim mi haberimiz yok?

 

Bizce, tüccar Muhammed Mustafa, kendi döneminde ne yapmışsa, ne demişse, ne yazmışsa,  bu Katil sürüsü Şeriatçı çetede,  Muhammed Mustafa'nın her yaptığını, hemde  dediklerini, yazdıklarını, tıkır tıkır hayata uyguluyor, hepsi bu...

 

El Kaide, IŞID, El Nusra.. gibi çapulcu, tecavüzcü, katil, soyguncu, işkenceci Şeriatçı Çeteyi  kınayanların...  islam'ı bildiği bile yok. 

 

Gerçek müslüman,  IŞID, El Kaide, El Nusra...Boko haram.. dır.

 

Şimdi yapmanız gereken şu;

 

Muhammed'in emriyle yapılan (belge'dir, ayettir, hadistir, bunlar)İŞKENCELERİ, soygunları, Katliamları, Tecavüzleri okurken bir yere teker teker NOT ediniz ve sonra, El Kaide, El Nura, IŞID..ın yaptığı İşkence çeşitleriye bunları karşılaştırınız. 

 

Arada fark görürseniz, bize yazmayı ihmal etmeyiniz, size daha onlarcasını 'belge' olarak verebiliriz.

 

Vahşet ve Dehşet dinidir islam....

 

23 Temmuz 2018

 

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

...................

Turan Dursun/ ÎSLAM ve ŞİDDET

Kâfirler, nerede bulunsa yakalanmak, öldürülmeliydi. Bozguncular ya boyunlarından vurularak öldürülmeli, ya aşılmalı, ya ellerinden ayaklarından çapraz kesilmeli, ya da sürülmeliydiler.

Hıristiyan ve Yahudilerle dost olunmamalıydı. Şeyhülislam fetvalarına göre, Alevilerin kanları helaldi.

Peygamberin dört halifesinden üçü Müslümanların bıçaklarıyla can vermişti.

Şeriatın insanlığa vaat ettiği barış buydu.

Olay öğrenilir. Medine'ye, Peygambere haber verilir. Peygamber öfkelenmiştir. Adamların yakalanmaları için buyruk verir, hepsini yakalattırır.

Suçluları, Hz. Muhammed'in huzuruna getirirler.

Peygamberin kararı kesindir:

-Elleri, ayaklan çapraz olarak kesilsin. Gözleri oyulup çıkarılsın... Emir uygulanır. Suçluların elleri, ayaklan çapraz olarak kesilir.Gözleri oyulur.

Medine dışında, güneşin altında ateş gibi yandığı için "Harre" adı verilen yere götürülürler.

Suçlular su isterler, su verilmez. "Taşları kemirirler","Ağızlarıyla, dişleriyle toprağı kazarlar". Ölünceye kadar öyle bırakılırlar.

(Buharı Zekât/68, Cihad 152; TecrîtlVudû, hadis 172; Müslim, Kesâme/9-14, hadis 1671; Ebu Dâ-vud, Hudûd 3, hadis 4364-4371; Tirmizî, Ebvâbu't-Tahâre/55, hadis 72-73; Neseî, Tahrimü'd-Dem/7; İbn Mace, Hudud 120, hadis 2578-2579. Buharı, bu hadise yedi yerde ve dokuz yolla, Ebu Dâvud bir yerde beş yolla, Neseî bir yerde dört yolla gönderme yapmıştır.)

Nedir suçlan bu adamlann ve öncelikle kimdir bunlar?

Ukl veya Ureyne kabilelerindendirler. Peygambere gelmiş Müslüman olduklannı bildirmişlerdir. Renkleri sarıdır, hastadırlar. Peygamber, önce bütün 48 sevecenliğiyle deve sütü ve "deve sidiği" içirerek, onlan iyileştirir.

Havadar bir yere gitmek isterler. Peygamber, bir deve sürüsü verir ve yanlanna bir çoban katar. "Herifler" çobanı öldürür ve Peygamberin deve sürüsünü de alır götürürler.

"Peygamber, işkenceye karşı olduğu halde, bu olayda nasıl olmuştur da işkenceyle öldürülmelerini emretmiştir?" Bu soru hadis kaynaklarında tartışılır.

Kimileri, Peygamberin bu infazı "işkenceyi yasaklamadan önce uygulattığını" öne sürerler. Kimisi, uygulamanın bir "kısas"olduğunu belirtir.

Çünkü suçlular da Peygamberin çobanına aynı işkenceyi yapmışlardır.

Hâkim görüş ise Peygamberin Maide suresinin 33. ayetini yerine getirdiği, yani Allah'ın buyruğuna göre hüküm verdiği yönündedir. BUHARî.TECRlD-1 SARİHTEN "Ayaklarını kesin, gözlerini oyun"

(21.03.2010, Din Bu 1 gencalevilerharekati.eu/…/Din_Bu 1 Tu… 45/47 49 El ve ayakları çapraz kesin Yeryüzünde bozgunculuk yapanlar, ölümlerden ölüm beğenmelidirler.

Maide suresinin 33. ayetinde şu buyruk verilmiştir: "Allah ve resûlüyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası, ya boyunları vurularak öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin ayaklarının çapraz kesilmeleri, ya da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada çekecekleri rezilliktir. Ahirette ise onlara daha büyük azap hazırlanmıştır."

Aradan yüzyıllar geçer. Yıl Miladî 1974. Yer Türkiye, Kırıkkale'deyiz.

Kamuoyunda MHP'nin "komando kampları" diye bilinen bir kamp. İslam öğretiliyor: "Kırıkkale'deki Bozkurt obasında din düşmanlarının beyni çıkarılır, kâfirler telef edilir, itler boğazlanır".

(Erdoğan Asılyüce, Türk-Metal Seydişehir Şube Başkanı, "Her Yönüyle Kırıkkale", 1974).

Dört yıl sonra, Aralık 1978. Öğreti, Allah adına Maraş'ta uygulanır. Kalaycı Şah İsmail'in baltayla kafasına vurup, beynini çıkartırlar. Kızkardeşinin ise memelerini kesip bir sürü işkenceden sonra hunharca öldürürler.

Yürük Selim Mahallesinde de kadınların bir kısmı memeleri kesilerek öldürülür. Altı aylık çocuklar, hamile kadınlar kurşunlanır. Gözlere şişler sokulur.

Bir kısım infazlar ise "kol ve bacakların çapraz kesilmesiyle"yerine getirilmiştir.

Kanlarınızı ve mallarınızı kurtarmak istiyorsanız Peygamber diyor ki:

"Onlar, Allahtan başka Allah olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna inamncaya, bizim kıblemize dönünceye, kestiklerimizi yiyinceye ve namazımızı kılıncaya ve zekâtlarım verinceye kadar, insanlarla öldürmem (mukatele) emroldu. İnsanlar, bunları yerine getirdikleri zaman, benden kanlarını ve mallarını kurtarmış olurlar.''

(Buharı, Selât/28; Tecrit, hadis 24; Ebû Dâvûd, Cihâd/104, hadis 2641; Müslim, İmân/32, hadis 20,22)

Şirin Tekin henüz 17 yaşındaydı. Çevresinde çok sevilen bir gençti. Öğrencilerin demokratik haklarından söz ederdi.

Oruç tutmuyordu. O gün (3 Mayıs 1987) Van 100. Yıl Üniversitesi'nin karşısındaki kahvede oturuyordu.

Elli kadar bıçaklı sopalı geldiler. "Islamın Bekçileri"yiz diyorlardı.

Kendilerine "mukatele" emrolduğuna inanıyorlardı. Rektör de "Onlar İslam adına dövüşürler" dememiş miydi?

Şirin Tekin, "kanını" saldırganlardan kurtaramamıştı. Komünist öldürmek yüz kere Hicaz'a gitmekten iyidir Müşriklere "yeryüzünde dolaşabilmeleri için dört ay süre" verilmişti.

Bu süre dolduktan sonra müminlerin onlara ne yapacakları bildirilmişti:

"Nerede bulursanız, öldürün, yakalayın, hapsedin, her gözetleme yerinde yakalamak için bekleyin. Eğer tevbe ederler, namaz kılarlar ve zekât verirlerse serbest bırakın. Allah bağışlayan ve esirgeyendir".

(Tevbe suresi, 5. ayet; Bakara, 191; Nisa, 89,91)

Ve Allah uğruna verilen bu savaş kıyamete kadar sürecekti.Müminler, Allah'ın ve Islamın hâkimiyeti için "canla ve malla" savaşmaya çağrılıyordu.

Şeriat hükümlerini Bütün düşünce, inanç ve dinlerin üstüne çıkarmak ve kayıtsız şartsız hâkim kılmak için kutsal savaş "Deccal öldürülünceye kadar" son bulmayacaktı.

(Ebû Dâvûd, Kita-bu'l-Cihâd, 4-BabuunfiDevami'lCihad, hadis 2484, C.3, s.ll)

Şubat 1969. Camilerde günlerdir cihad namazları kılınıyor. "Komünistlerin kanını dökme çağrılan" yapılıyor. 16 Şubat 1969 günü Beyazıt, Dolmabahçe ve Fındıklı camilerinde cihad namazları kılındıktan sonra, topluluklar halinde Taksim'e çıkıljıyor.

O gün, meydana ABD 6. Filosu'na karşı anü-emperyalist yürüyüş yapanlar gelecek. Amerika Müslümanm dostu mu ne?

Yerde iki ölü yatıyor. Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan. Yüzlerce yaralı. Gazeteler manşet atıyor: Kanlı Pazar... Kâfirlerle ateşkes geçici olup cihad daimidir, sonuna kadar, herkes bizden olana kadar!...

1978 yılı Aralık ayı. Maraş'ı kış bastırıyor.

Duvarlara, dükkânların camlarına sloganlar yazılıyor:

"Allah için savaşa!" Ve cihada kalkılıyor. TRT, 111. ölüyü de verdikten sonra, yeni saptanan ölümlerin bildirilmesini durduruyor. Bir küçük cihad denemesinin resmî bilançosu böylece yarım kalıyor.

Ocak 1979. Trabzon. Ülkücü Gençlik imzalı bildiri:

"Türkiye'deki çatışma, Islamla küfrün çatışmasıdır. Bugün Türkiye yeni bir Bedir savaşının öncesini yaşamaktadır. Müslümanlar, cihada çağrıldığınızda koşunuz. Bir komünisti öldürmek, yüz kere Hicaz'a gitmekten iyidir". (21.03.2010 Din Bu gencalevilerharekati.eu/…/Din_Bu 1Tur… 1/43) cihada çağrıldığınızda koşunuz. Bir komünisti öldürmek, yüz kere Hicaz'a gitmekten iyidir".

9 Temmuz 1979. Tokat'ta bir bildiri yayımlanıyor:

"Allah rızası için başkoyduğun davadan hiçbir güç seni geri döndüremeyecektir... Sesimizin ulaşamadığı yere kurşunlarımız ulaşacaktır... Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız". Cihad kesintisiz devam ediyor. Erzincan, Malatya, Sivas... Ve kıyamete kadar... Çorum'a da sıra gelecek.

16 Aralık 1979. Beşiktaş vapur iskelesi yanında Barbaros Kafeterya.

Oturuyoruz. Sıcak bir söyleşi, büyük umutlar. Bir saatli bomba patlıyor.

İmza Türk İslam Birliği.

Bu da Allah'ın emri mi? Beş ölü, 22 yaralı. Yaptığınız alışverişe sevinin!

"Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını - Tevrat, incil ve Kuran'da sözverilmiş bir hak olarak- cennet karşılığında satın almıştır. Verdiği sözü, Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse yaptığınız alışverişe sevinin! Bu büyük başarıdır".

(Tevbe suresi, 111) Kâfir öldüren Müslümana cennet müjdelenmiştir.

2 Aralık 1978. Sivas'ta "Müslüman Gençlik" başlığıyla bir bildiri dağıtılıyor:

"Müslüman durma! Hiç durmadan ilerle. Ölüm seni şehit olarak bulsun".

İmza, MHP... Ve MHP Davası iddianamesi, 682 cinayeti içeriyor.

Demek ki, en az 682 yurttaşımız, bu dünyada büyük sıkıntılara, yokluklara, darlıklara katlanmış olsa da "Allah yolunda savaşıp öldürmekle" güzel bir "alışveriş yaptıkları" için sevinebiliyorlar.

Suçu, eleştirmekti Eşref oğlu Ka'b, genç bir şairdi. Peygamberi ve ona inananları eleştiriyordu.

Peygamber bir gün arkadaşlarına sordu:

-Bu adamı öldürebilecek kimse var mı? Mesleme oğlu Muhammed, ortaya atıldı: -Ben varım. Eşref Oğlu Ka'b nasıl öldürülecekti? Planlar yapıldı.

Hadis kitaplarının yazdığına göre, "Yalan"lar uyduruldu, "tuzak" hazırlandı. Bir gece, kalesinde bulunan şairin kafası kesilerek plan sonuçlandırıldı. Ve kesik baş, Peygambere alınıp götürüldü.

(Buharı, Cihad/15/1, Rehn/3, Tecrît, hadis 1578; Müslim, Cihad/119, hadis 1801; Ebû Davûd, Cihad/169, hadis 2768). Yıllardan 1978,79,80. Bedrettin Cömert, Abdi ipekçi, Cavit Orhan Tütengil, Bedri Karafakioğlu, Ümit Kaftancıoğlu, Ümit Doğanay, Sevinç özgüner, Doğan Öz... Bunları Allah 21.03.2010 Din Bu gencalevilerharekati.eu/…/Din_Bu 1Tur… 2/43)

Uğruna öldürecek bir mümin yok muydu? Bulundu, vardı. Pusular kuruldu.

Herkes bizden olana kadar mukatele devam edecekti. Kadınlar ve çocuklar onlardansa Kimler öldürülebilirdi? "Eli silah tutan tüm erkekler öldürülebilirdi". Henüz aklını belleğini yitirmemiş olan yaşlılar da öldürülebilirdi. Ama deliler öldürülemezdi. Bu hükmün de istisnası vardı. Eğer deli, savaşır durumdaysa, zenginse, ya da hükümdarlık makammdaysa öldürülürdü. Peygamber şöyle emretmişti: "Müşriklerin yaşlılarını öldürün de, çocuklarını bırakın!"

(Ebû Dâvûd, Cihad/121, hadis 2670; Tirmizî, Siyer/29, hadis 1583)

Bu emir, Kurayza Yahudilerinin öldürülmesi sırasında verilmişti.

Çocukların bırakılması isteniyordu. Çünkü onlar ele geçirilmiş değerli ganimetlerdi, köle yapılacaklardı. Bu katliamda, Peygambere dil uzattığı için bir kadın da öldürüldü.

Gene gece baskınlarında kâfirler toptan kılıçtan geçirilirken, evler yakılıp yıkılırken öldürülenler arasında "kadınlar ve çocuklar" da bulunuyordu.

Bunun üzerine Peygambere, arkadaşlarından biri şöyle sordu:

-Ya Resulallah! Evlere yapılan gece baskınlarında müşriklerin kadınları, çocukları da öldürülüyor ne dersin? -Onlar da öbürlerindendir. [Kadın ve çocuklar da onlardandır.]

(Ebû Dâvûd, Cihâd/102, hadis 2638; Cihad/121, hadis 2672: İbn Ma-ce, Cihad, hadis 2840; Ahmet îbn Hanbel, 4/46; Tirmizî, Siyer/19, hadis 1570)

Ya "bizden" olan kadınlar, Müslüman annelerimiz, eşlerimiz, kız kardeşlerimiz, arkadaşlarımız? Onlar erkeklerin yönetimine boyun eğmeliydiler. Eğer uslu davranmazlarsa, "Öğüt verin, yataklarından ayırın, yine de yola gelmezlerse, onları dövün"diyordu kutsal kitap. (Nisa suresi, 34)

Müslüman kadının kısmeti de, şiddet idi. Ateşte yakmak Allah'a ait ama... Peygamber, ateşe atarak öldürmeyi doğru bulmuyordu. Hz. Muhammed, bir gün Muhammed oğlu Hamza'yı çağırır. O'nu bir savaş birliğinin başına (21.03.2010 Din Bu gencalevilerharekati.eu/…/Din_Bu 1Tur… 3/43) komutan olarak atar ve şu buyduğu verir:

''-Falan kişiyi bulursanız, ateşe atıp yakın!''

Hamza birliğiyle yola çıkmak üzeredir. O sırada Peygamber Hamza'yı yine çağırır. Bu kez şöyle konuşur: -Falancayı bulursanız ateşte yakın, dedim. Ama önce öldürün, sonra yakın. Çünkü ateşte yakma cezasını, yalnızca ateşi yaratan verebilir". (Ebû Dâvûd, Cihâd/122, hadis 2673)

Ebu Hureyre anlatıyor. Bir gün Peygamber bizi, bir savaş birliği olarak düşmana gönderiyordu. O sırada, Kureyş'ten iki kişinin adlarını vererek şöyle dedi:

''-Bunları yakaladığınızda ateşte yakın, ikisini de!.. Peygamber bir süre sonra dönüp emrini şöyle düzeltti: -Size, onları bulursanız ikisini de yakın, dedim, ama yakmayın. Çünkü ateşte yakma cezasını, yalnızca Allah verir. Siz bu iki kişiyi 54 yakalayıp öldürün yalnızca.''

(Buhari, Cihâd/107,149; Ebû Dâvûd. Cihâd/122, hadis 2674; Tirmizî, Siyer/20, hadis 1571).

Peygamberin tutumu buydu, ama O'nu izleyen Halifeleri Allah'a mahsus olan ateşe atma cezasını pekâlâ uygulayabilmişlerdi. Hatta bunu yaparken, icazeti Peygamberden aldıklarını bile söylemişlerdi.

Ebubekir, Peygamberin ölümünden sonra başgösteren dinden dönme ("ridde") olayları sırasında komutanlarına şu talimatı vermişti:

-Daha da direnirlerse demirle dağlayın, ateşte yakın!

(Taberî, Tarih, 1/1881-1885; Leoni Gaetani, îslâm Tarihi, Çev.: Hüseyin Ca-hid, istanbul, 1926,8/276)

Ve bu talimat uygulanmıştı: Hâlid Ibnü'l-Velîd, savaş sırasında,"ateş çukurları" açtırmış, yaktırdığı ateşin içine, birçok kimseyi diri diri attınp yaktırmıştı. Kadın da vardı bunların içinde.

Bir tutsak kadına, Müslüman olması önerilir. Kadın kabul etmez. Bunun üzerine yanan ateşe atılacağı söylenir.

Kadın, "Hoşgeldin ölüm! Yazık ki başka kurtuluş yolum yok. O yüzden kendimi aüyorum ateşe." anlamındaki şiirini okuyarak kendini kaldırıp ateşe atar. (Habis, yaprak 28-34; Ca-etani, aynı kitap, 8/306).

Ebubekir'e "ateşte diri diri yakma cezası"nı nasıl verdiği sorulduğunda, Halife, Peygamberin bu tür cezaya izin verdiğini söyler. İnsanları, inançlarını bırakmıyorlar diye;

"Ateş Çukuru"na attırıp yaktıranlardan birinin de Ali olduğu aktarılır: Buhârî'nin de yer verdiği bir hadiste,Ali'nin "bir topluluğu ateşe attırıp yaktırdığı" Ibn Ab-bas'a söylendiğinde,Ibn Abbas'm şöyle dediği belirtilir:

-Ben olsaydım bunu yapmazdım. Çünkü Peygamber "Tann'nın verdiği biçimde ceza vermeyin!" demişti. Ben olsaydım öldürürdüm yalnızca.''

(Buhâri, Cihâd/149; Tecrîd, hadis 1264; Neseî, Tahrimu'd-Dem/14)

Günlerden 14 Mayıs 1987. Edime Beypazan'ndayız. Ertan Gökçen adındaki kişi, evi barkı olmadığı için bir arabada yatıp kalkan 56 yaşındaki Necmettin Yedikardeşler'in üzerine ispirto döküyor ve yakıyordu. Gerekçe, Necmettin'in Ramazan ayında içki içmesiydi. (Güneş, 15 Mayıs 1987)

Evlerini, ağaçlarını Yakın!

Peygamberin döneminde "gece baskınları" düzenlenirdi. Peygamberin emriyle "Öldür, öldür!" şiarları haykınlırdı. Sonra da yağmaya girişilirdi.

(Ebû Dâvûd, Cihâd/102, hadis 2638; îbn Mace, Ci-hâd/30, hadis 2840)

Filistin'de "Übnâ (sonraları 'Yübnâ1)denen bir yere Peygamberbir baskın düzenlemişti. Baskını yapacaklara da şu buyruğu veriyordu:

-Sabahleyin Übnâ'ya (ansızın) baskın yap ve orayı yak! Ve "Übnâ" köyü yakılıyordu, içindekilerle birlikte. (Ebû Dâvûd, Cihad/ 91, hadis 2616, c.3,)

Hz. Muhammed, Hicretin ikinci yılında bir Kureyş kervanını vurmak üzere sefer emretmemiş miydi?

Bedr gazasına yol açan gelişmelerin başlangıcı, böyle bir kervan basma olayıydı.

Bugün Birleşmiş Milletler Anlaşması veya Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi veya Uluslararası Helsinki Belgesi ne derse desin, fetih hakkı Kuran'da öngörülmüştü.

Üstelik bunun için koskoca bir sure indirilmişti. Feth suresi dışında Enfal suresi de vardı. Ganimetler, Allah'ın ve Resulündü (Enfal suresi, 1)

Aynca Allah Müslümanlara "savaşta elde edecekleri birçok ganimetler vaat ediyordu" Savaş esirleri dahi, Kuran hükümlerine göre ganimet cümlesindendi.

Köleliğin kaldınlmasına dair gelmiş geçmiş yasalar, böyle bir hükmü kaldırabilir miydi?

Müminlerin eline düşen kâfirler, kadın ve çocuklar dahil savaşa katılan Müslümanlar arasında bölüşülecekti.

Böylece daha önce Arap kabileleri arasındaki savaşlarda geçerli olan kurallar, Islamda da sürüp gidiyordu.

Yıl 1978. Aralık ayı, gene Maraş'tayız.

Cami hoparlöründen yükselen ses şöyle bağınyordu: "Sizler yoksulsunuz, kâfir Alevîler zengin, onlann elindekiler, siz müminlerin hakkıdır."

Kısas size farz kılındı islam, yeni bir dünya nizamı getiriyordu. Bu nizam, kuşkusuz Cahilliye çağının anarşi ve zorbalığından daha ileriydi, belli bir uygarlaşmanın hukuki çerçevesi getirilmişti.

İnsanlar yeni nizama uyacaklardı. Bunun yaptınmı, hem bu dünyada hem de öteki dünyada en ağır cezalardı. Bu dünyadaki cezalar, özet olarak kısasa kısasdı.

Bakara suresi şöyle diyordu:

"Ey inananlar, öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın." (178.ayet)

Bu şekilde kısas istemek ölenin velisinin hakkıydı. Eğer bir müslüman erkek, kâfir erkeği öldürürse, kısas uygulanmazdı.

Bakara suresi, cezayı bireye değil, eski kabile hayatının bir kalıntısı olarak topluluğa vermiş oluyordu.

Ölenin karşılığında kan bedelini, öldürenin topluluğundan bir eşidi oluşturabiliyordu.

Kısas yerine bedel de ödenebilirdi. Kadın Müslümanın değeri, erkeğin yansı kadardı. 57 Diğer cezalar da, yapılanın misliyle kısastı.

"Eğer bir topluluğa azap edecekseniz, size yapılan azabın eşiyle azabedin." Nahl suresinin 126. ayetinde böyle emrediliyordu. Kısasa kısas uygulanarak organ kesme türünden cezalar yanında, kırbaçlamak gibi gene ezaya(21.03.2010 Din Bu gencalevilerharekati.eu/…/Din_Bu 1Tur… 6/43)dayanan cezalar da vardı.

Zinanın cezası iserecm idi, yani toprağa gömüp taşlamak. Deriler piştikçe yenilenecek Ahiret cezası ise şiddet, şiddet ve şiddetti. Allah, "ayetlerini inkâr edenleri yakında bir ateşe sokacak, derileri piştikçe, onların azabı tatmaları için derilerini yenileyecek"ti(Nisa suresi, 56).

Altın gümüş biriktirip, bunları Allah yolunda harcamayanların alınları, yanlan, sırtlan, alevli cehennem ateşinde kızdınlan bu biriktirdikleri altın gümüşlerle dağlanacakü. Günahkârlara Cehennemde kanlı, irinli sular içirilecekti. Katrandan gömlekler giyecekler, yüzleri ateşlerde dağlanacakü.

Yardım diledikleri zaman, onlara erimiş maden gibi bir su verilecekti. Erimiş maden karınlarında kaynayacaktı. Tepelerinden aşağı kaynar sular dökülecekti. Onlar için demirden gürzler vardı.

Ateşten döşeklerde yatacak, cehennemde yüzüstü sürünecek, üzerlerine ateşten örtülür örtülecekti.

Korku, korku, korku. Kutsal kitap, sık sık, "Allah korkusunu" vurguluyor, fakat "Allah sevgisi" ne çok az yer veriyordu. "Bu Kur'an, sizi ve ulaşılacak herkesi korkutmak için vahyolundu" deniyordu.(Enam, 19)

Allah, Peygambere, "Bu kitap sana korkutman, insanlan da öğütlemen için indirilmiştir" diyordu. (Araf, 1). "Ey örtüsüne sannmış kimse, kalk ve korkut".(Müdessir, 1 ve 2)

Allah'ın seslenişi buydu.

"Türkler işkenceye alışık"

Helsinki izleme (Watch) Komitesi, 1985 Aralık'ında Türkiye'de insan haklannın zedelenmesine ilişkin bir rapor hazırlamıştı.

Bu raporda, Ankara'daki ABD elçiliği yetkililerinin görüşlerine de yer verili58 yordu. Amerikalılar, "Türklerin şiddet eğilimli bir toplum oldukları için işkenceye alışkın bulunduklan" kanısındaydılar.

Başbakan Turgut Özal, ANAP grubunda yaptığı bir konuşmada, "Bu bir bakıma doğrudur" diyordu (Cumhuriyet, 2 Nisan 1986).

Başbakan'a göre "kavgacı" bir toplumduk. "Osmanlı döneminde cemiyetimiz hoşgörülüydü. Ancak zaman bizi daha sert hareket eden bir toplum haline getirmişti".

Toplumumuz işkenceye gerçekten alışık mıydı?

Anadolu halkının büyük acılar çektiği bir gerçekti. En büyük acılan ise Selçuklu ve Osmanlı sultanlarına borçlu olduğumuza tarih tanıklık ediyordu.

Selçuklu Sultanı Sancar'ın yüz binlerce Türkmeni kırıp geçirmesi, tarih sayfalarında duruyordu. Melik Şah da Batınîlere karşı atalannı aratmamıştı.

Yavuz Selim ise on binlerce Alevî köylüsünü kılıçtan geçiriyor ve Anadolu'yu kılıç zoruyla Sünnileştiriyordu.

Celali isyanlarını kaplayan bir yüzyıl, Osmanlı hoşgörüsünün başka bir sahnesiydi.

Kuyucu Murat Paşa, kestiği insanlann kellelerini kuyulara doldurtmakla tarihe nam (21.03.2010 Din Bu gencalevilerharekati.eu/…/Din_Bu 1Tur… 7/43) salıyordu.

Dört halifeden üçünü Müslümanlar bıçakladı.

Bütün bu tarihsel olaylar bir yana, dinsel eğitim, ulaşabildiği insanlara, bir şiddet kültürü vermişti:

Korkutmalar, cehennem azaplan, yanmalar, ateşlere atılmalar,insanımız, yüzyıllar boyu günlük hayatında hacıdan hocadan, dedesinden atasından, anasından babasından bu şiddet kültürünü alıyordu.

Trenlerin camlanna taş atan, sokak lambalannın fincanlarını kıran, şampiyonluğu kaybedince öfkeyle, kazanınca bu kez sevinçten ortalığı yıkıp geçen insan davranışlarında, o şiddet kültürünün bir etkisi yok muydu?

Kan davası, Orta Asya kökenliydi, ama islam kurallarıyla da pekişmiş ve bugünlere gelmemiş miydi?

Erzincanlı Müslüm Koca, 52 günlük oğlu Mirzap'ı diri diri keperek Allah'a kurban ediyordu.

Müslüm Koca, 1962 yılında bir iftiraya uğramıştı ve kurtulunca ilk doğacak oğlunu Allah'a kurban adamıştı. Müslüm Koca, ilhamını acaba hangi kültürden almaktaydı?

Türkiye'de örülen Kuran kursları ağı, imam hatip okulları, dini vakıflar ve yurtlar, acaba Kuran ve hadislerin günümüze ışık tutucu olduğunu yayarken, toplumumuzda hangi geleneği, hangi kültürel mirası besliyorlardı?

Ve onlara karşı ayetlerle hadislerle cevap verme telaşındaki "laiklerimiz" hangi ideolojik ve kültürel zemine kaymışlardı?

Kâfirin kanı helal kılınmıştı.

Yahudiden Hıristiyandan dost edinmeyin denmiş, Osmanlı tarihinde onlar da "kâfir" kategorisine sokularak üzerlerine sefer edilmiş, topraklan fethedilmişti.

Türkler de îslamın kılıcından nasiplerini almışlardı.

Emeviler, on yıllarca "kâfir" Türklerin kanını dökerek, Müslümanlığın gereğini yapmışlardı. Alevî kılıçtan geçirilmiş, dağlara sürülmüştü.

Şeyhülislam fetvaları, Alevî kanıma "helâldir" diyordu.

Evet, çıkıp denebilir ki: "Bütün bunlar tfanş içindir, herkes Müslüman olunca insanlık da sonsuz bir banşa ulaşacaktır". Bu sonsuz banşa nasıl inanılacaktı ki... Peygamberin dört halifesinden üçü bıçaklanarak öldürülmüştü.

Ömer, Osman ve Ali'yi hançerleyenler de Müslüman değiller miydi?

lslâmın barışında kim için can güvenliği vardı, Peygamberin torunlan bile zehirle kılıçla öldürürüldükten sonra!

21.03.2010 Din Bu gencalevilerharekati.eu/…/Din_Bu 1Tur… 8/43 2000'e Doğru 7 Haziran 1987, Yıl 1, Sayı 23 60)

NASIL YAKILDIM? "Kitap" derler bana.

"Sami" dillerde.(l) Doğum yerim: Doğa. Anam: Doğa. Babam: insan. Bir anlamda. Bir başka anlamdaysa, onu ben yarattım.

Bir maymunsuydu daha, ben olmasaydım. O da beni yarattı. Yazdı. Ama yaktı da. Neden yaktı?

Uzun uzun anlatmak isterdim. Ama "kitap"lar tutar. Doğum öncelerim, doğumum, bebekliğim, çocukluğum, delikanlılığım... hepsi var.

En iyisi ben, "nasıl yazıldığımı" değil de, "nasıl yakıldığımı" anlatayım. Hepsini değilse de bir küçük kesimini. En başta da "neden"ini. Daha doğrusu bir kesitini. Özet olarak: Bana yazılanlar, "aydınlatmak" için de olur, "karartmak" için de.

"İyi" de olur, "kötü" de. Ne yazılmışsa kalır. Korurum. Olduğu gibi.

"Aydınlatma"m, dünyaları karanlık üstüne kurulu olanlann işine gelmez.

Yazılıp bana "giz" olarak bırakılanlan olduğu gibi korur oluşum da.

Gün olur ki bunlar, olguları, olayları dile getirir. Yalan dolan mı var, kalın kalın örtülü suçlar mı var? Bir bir ortaya çıkar benimle.

Ant içmem, ama tanıklığımda gerçeği söylerim, işte bir de bu yüzden beni yakarlar. "Suç kanıtı' bırakmak istemeyen "cani'ler gibi. Ve bir de dinden imandan... "inançla ırzına geçilmiş kafalar"ın tümü bana, benim türüme; ters düştüğü sürece düşman. "Yandım mevlam su..!"

Bakın şu piskoposa. N'aptım ben ona "Tann aşkına(!)"! Bi kötülük etmişim.

Diş biliyor, "inancını bozmuşum"(2) Cübbesini toplamış, cin cin bakışlarla 61 şünce demetleri uçup gitmişti dumanlanyla birlikte.(3)

Papazlarla "Sezar"lar elbirliği etmişlerdi. Beni yakmak için. Neden ki, aynı şeylere karşı aynı şeyleri koruma çabasındaydılar. Tek tek verdiler alevlere. Yığın yığın da. "Kitaplık" dedikleri yerimle yurdumla birlikte de...

Dizi dizi uygarlıklar... Kül olup gitmişti. "Eski çağların kitapları değil mi, varsın yansın!" denebilir mi? Voltaire de "eski çağların kitaplarTnı değersiz bulur.

Ama türümün "boş inançlar kanalizasyonlarını. "Kutsal kitap" denenleri. "Hiç birinden ne fiziğe, ne de tarihe ilişkin tek doğru olsun öğrenemezsiniz. Bugün küçücük bir fizik kitabı bile, eski çağların bütün kitaplarından daha yararlıdır." (4) der.

Şu sözlerin ardından: "Mısırlılarla Fenikelilerin kitapları kaybolmuştur. Çinliler, Brahmanlar, Mecusiler, Yahudiler ise, kendi (kutsal) kitaplarını kaybolmaktan korumuşlardır. Bütün bu yapıtlar, garip anıtlardır, ama hepsi de insanoğlunun hayalinde kurduğu anıtlar..." (5) yine de kalkıp "bunlar yakılsın" demez.

lbn Haldun'a kulak verelim: "Bilimler çoktur. İnsan toplumları içinde çok sayıda, bilgeler, bilginler gelip geçmiştir. Bize ulaşamayan bilimler, bize ulaşanlardan çok daha kabarıktır.

Tanrı hoşnut olası Ömer'in "fetih" sırasında (özellikle iskenderiye ele geçirildiğinde) yokedilmesini buyurduğu o bilim belgeleri nerede, var mı şimdi?

Kaidelilerin, Süryanlann, Babillerin bilimleri, o çağda ortaya konan yapıtlar, belgeler, çalışma ürünleri nerede? Nerede eski Mısırlıların ve daha öncekilerin bilim ve kültür ürünleri? Bize bilim ve kültürü ulaşan, sadece bir toplum olmuştur ki o da Yunan'dır..."(6)

Sevgilim, büyük araştırmacı lbn Haldun! Ne çok sormuşsundur:"Nerede, nerede?" diye. -"Nerede onca uygarlıktan kalması gereken beyin ürünleri?!

Arıyordun sürekli. Hani çok gençtin, ispanya'da. Binlercemin bulunduğu yurtlarımdan birindeydin. Coşkuyla dalıvermiştin sevgililerin içine. "Aradığımı bulacağım" diyordun.

Mutluluğun doruğunda, şehvetle dokunuyordun herbirime. Okşuyordun. En vurulduğun sevgilinin en bayıldığın yerlerini okşarcasına kendinden geçiyordun.

Birimi bırakıp öbürüme yöneliyordun. Ve herbirim, el ederek, göz kırparak çağırıyordu seni: - Gel, bana da gel bak.( 62 21.03.2010 Din Bu gencalevilerharekati.eu/…/Din_Bu 1Tur… 10/43) Hemen koşup bakıyordun. Satırlar, sayfalar... Ve arıyordun.

Ve soruyordun: - Nerede, nerede? -Bir de bana bak! - Yok işte, sende de yok. -Bende olabilir. - Yazık, sende de yok. -Bana da bir göz at. - Yok, yok, yok.

Bulamıyorum. Nereye gitmiş bunlar?

Nerede yitmiş bunca dünyalar?

Düşünce dünyaları..?

Sevgilim!

Benimleydi aradıkların. "Din" ve "Tann" aşkına yakılan ateşin içinde.

Orada, burada, şurada. Ve iskenderiye Kütüphanesi'nde... Sen de anladın araştırmaların sonunda.

Ya bir de gözlerinle görseydin o tüyler ürpetici durumu!

Hamamlara yakıt yapmışlardı beni.

"iskenderiye Kütüphanesi". Yüzyıllar içinde damla damla biriktiğim, havuz olduğum, göl olduğum, deniz olduğum, okyanus olduğum ve yüzbinleri, milyonu bulduğum yurdum.

Bir kesimim (Serapi-um) yakıldı.(7) Yeniden denizleşip okyanuslaşma. Ve işte yeniden yakmaya gelen yeni düşman.

Bu kez ki müslüman: 

İslam'ın asıl kurucusu Halife Ömer. "Fetih" sırasında buyruğu verir: -"Yakılsın!"

Gerekçesi de var: -"Bu kütüphanedeki kitapların içindeki bilgiler Kur'an'da varsa, bunlara gerek yok. Kur'an'da yoksa, bunlar geçerli değil, öyleyse ne duruyor, yakılmalı!"

Mısır Fatihi Amr lbnü'1-As da buyruğu yerine getirtmişti:

Tarihler yazar: "O sırada, kütüphanenin kitapları hamamlara dağıtıldı. Yakıt olarak kullanıldı. Kitaplar o denli çoktu ki, uzun süre hamamlar -oduna gerek kalmadan-bu kitaplarla ısıtıldı." Yazılanlar uzun. Ama böyle özetlenebilir. (8)

(21.03.2010 Din Bu gencalevilerharekati.eu/…/Din_Bu 1Tur… 11/43)

Ve "reddiye"ler başlıyor: "Şûrây-ı Devlet Muavinliği'nden mütekaid Mehmet Mansur" eğiliyor konu üzerine. Döşeniyor:Meşhur iskenderiye Kütüphanesi'nin güya ehl-i islâm tarafından ihrâk edilmiş (yakılmış) olduğuna dâir hikâye-i mâlûmenin kizb mahs (tümüyle yalan) olduğu..." diye başladığı kitabında, kütüphanenin müslümanlar kesiminden yakıldığı yolunda ileri sürülenleri çürütmeye çabalıyor.

Bu yolda yazılanları, "îslâm aleyhine ortaya atılan iftiralar" diye niteliyor. (9)

Buna göre, îbnü'l Kıftî'den, îbn Haldun'dan Kâtib Çelebi'ye varana dek bu konuya yer verenlerin tümü, "İslam'ın aleyhinde bulunmak için iftira" ediyorlar.

Mehmet Mansur'u kaynak alan A.Adnan Adıvarda, "Bu kütüphane yakılması ispaü kabil olmayan bir efsanedir" diyor.

Bu yoldaki "rivayet"in, Batı ve Doğu kaynaklarına Hristiyan tarihçi Ebu'l-Ferec'in kitabından geçtiğini, sonra şunları yazıyor:

"Eğer bu rivayet doğru olsaydı, İslâm'da dinle ilmin çatışması sayılabilirdi. Halbuki Doğu kaynaklarında ilk defa bu vak'aya dair Abdullatif Muvaffakuddin Ibnü'l-Lebbad (1162-1231) adlı Bağdat'lı bir müslüman bilgin ve hekimin Mısır tarihinde tek bir satır vardır ki, ondan sonra Arap tarihlerindeki, mesalâ Îbnül-Kıftî'nin (1173-1248) tarihindeki bilgilerin kaynağı hep bu satır olsa gerektir.Yazık ki Kâtip Çelebi de bu rivayeti olduğu gibi, fakat kaynak göstermeksizin üzerinde işliyerek Mizanu'1-Hak isimli kitabına geçirmiştir..." (10)

Adıvar'ın kaynak aldığı Mehmet Mansur, konuyu yazanların, "Kütüphanede ne kadar kitap bulunduğunu, bu kitaplarla kaç hamamın ne kadar süre yandığını"da ayrıntılarıyla yazdıklarımı yazıyor.

Ve bunların çok "yaygın biçimde" yazılageldiğini belirtmekten kendini alamıyor. (11)

Adıvar'ın ileri sürdüğü gibi, "kaynak", hep o sözünü ettiği "tek bir satır" olsaydı bu denli ayrıntılar ve yaygınlık bulunabilir miydi?

Hele "tarihteki bilgileri doğru değerlendirme'nin" "bilim"ini yaratmış olan Ibn Haldun'un böylesine bir yanlışa düşmesi, yani uydurma bir "rivayet"i, gerçek görüp öyle göstermesi nasıl düşünülebilir?

Adıvar, İskenderiye Kütüphanesi'nin "Serapium" adı verilen bölümünün, Hris-tiyanlığın IV. Yüzyılında Piskopos Theophilostarafından yaktınldığını, onun için Halife Ömer tarafından yaktırılmış olamayacağını, "önce kütüphanenin VII. yüzyıla kadar durduğunu ispat etmek gerektiğini" yazmakta.(12)

Oysa kolayca düşünülebilir ki, kütüphanenin bir kesiminin yakılmış olması, ne tümünün ve bütün kitapların yakıldığı anlamına gelir; ne de ortam bulunduğunda kitapların birikmesini, kütüphanenin yeniden eski zenginliğine ulaşmasını önler.

Hristiyanlık bilimin, düşüncenin karşısında olmuştur, bu yadsınamaz.

Bir piskopos da kalkıp kütüphanenin bir kesimini ya da bir kesim kitaplan yaktırmış olabilir. Ama unutulmamalı ki, bir süre sonraHristiyanlık da kendi ilkelerini savunmak ve kendini ayakta tutmak için "akıl" ve "bilim"le -ırzına geçerek de (21.03.2010 Din Bu gencalevilerharekati.eu/…/Din_Bu 1Tur… 12/43) olsa- uzlaşma yolunu seçti.

Bunu, herkesle birlikte Adıvar da yazar.

Şöyle dile getirir: "Bu din de, o vakit insan aklının ve mantığının en büyük eseri olan Yunan felsefesiyle temasa gelmek zorunda kalıyordu. Ya bu felsefeyi tamamiyle reddedecek, yahut onunla uzlaşacaktı, işte. yüzyıldan itibaren gelişmeye başlayan "patristik" felsefe, yani kilise babalarının felsefesi, bu uyuşma zemini üzerinde yerleşti." (13)

Adıvar, bu konuda "ilk adım"ı, iskenderiyeli Origenes'in attığını da belirtir.(14) Ne var ki, bir başka zaman, Theophilos'un, iskenderiye Kütüphanesi'nin bir kesimini yaktırdığı dönemde, "Hristiyanlığın bilime düşman olduğunu" da yazmayı unutmaz.(15)

Oysa Hristiyanlık da, öbürleri de, "bilim"in "düşman"ı olmaktan hiçbir zaman geri durmamışlardır temelde.

Ama hemen her zaman, "dost" görünme gereğini duymuşlardır.

Kısacası: İskenderiye Kütüphanesi'ni yakma suçunu işledikten sonra Hristiyanlar Müslümanlara, Müslümanlar da Hristiyanlara atmaktalar:

-Siz yaktınız!

-Hayır, yakan biz değiliz, sizsiniz!

-Siz!

Durun durun!

Bu onur(!) ikinizin de! İkiniz de yaktınız beni.

İnsanlığın beynini. Yakıp yokettiniz. Tüm "din"ler, hepiniz, işine gelmeyenleri yakmak, yoketmek; özellikle size vergi.

Bir kentte, bir yerde değil; çağlar boyu, her yerde işlediniz bu "şerefli cinayet"i. Ve siz ey "cemaat-i müslimîn"!

Kendi kutsal kitabınızı, Kur'an'ı da yakmadınız mı?

Bir kez Affan Oğlu Halife Osman'ınız, bir kez de Hakem Oğlu Mervan'ınız eliyle... (16)

Bu yakmalar, yoketmeler nedeniyle değil mi ki. Knr'an'ın orijinali dünyanın hiçbir yerinde bulunamıyor. Bunu, bugün ateşli islâm savunurlarından Dr. Subhi e's-Salih de araştırmalarında belirtmek zorunda kalıyor.(17)

Hiç sona ermemiştir beni yakma alışkanlığınız. işte 21. yüzyıla yaklaşırken sergilenenlerden bir örnek:

29 Eylül 1984. İstanbul'da Sheraton Oteli. Üçüncü İslâm Konferansı Tıp Kongresi.

Kongrenin ikinci günü. öğle namazı saatinde delegelerden biri kürsüye çıkıp ezan okuyor.

Ardından, Birleşik Arap Emirlikleri delegesi Abu Dabili Doktor Selim Ahmet Ali el Yufâî, getirilen bir "tıp kitabı"nı, bir tepsi üzerinde yakıyor. Gerekçe: "Bu kitap, islâm tıbbim kötülemiştir." (18)

Molla doktor, beni böyle yakarken çok mutlu. Başlığı, kafasının içindekine uygun bir ilkellikte. Başlığının altından sarkan ve suratının çirkinliğini örtemeyen örtünün arasından yüzünü çıkarmış, sırıtıyor.

Ve konuşuyor: -"Bu kitabı yakmakla Batı'dan intikam aldım."

Molla doktorun daha da geniş açıklaması şöyle:

-"Son iki yıldan beri ben ve arkadaşlarım bu kitabı, İslâm kongrelerinde yakmayı kararlaştırmıştık. İlk defa burada yakılıyor bu kitap.

Arkadaşlarım bunu, benim niye Avrupa'da, Mekke'de, Kahire'de yakmadığımı sordular. Ben de İstanbul'da yakacağım dedim.

Kitabı İstanbul'da yakmamın üç nedeni var:

En önemlisi: istanbul halifeliğin, Fatih Sultan Mehmed'in başşehri. Avrupa medeniyeti, halifeliği ortadan kaldırarak, İslâm'ın bölünmesini buradan başlatmıştır,

ikinci neden: 1527'de Avrupalı doktor Paracelsus, İsviçre'nin Basel kentinde İbni Sina'nın "Tıbbın Kanunları" adlı kitabını ve öteki kitaplarını toplayarak yaktı, (...) Ben de bu kitabı yakmakla Ibni Sina'nın intikamını bu rada almış oluyorum. Onun kitabını 400 yıl önce yakmışlardı. 400 yıl sonra intikamını aldım.

Şunun için: Batıyla, Batının tıp alemiyle hiçbir ilişkimiz kalmasın. Sembolik olarak yaktım.

Üçüncü neden: Batı âlemi, Türkiye'nin Batı ülkesi olduğunu ve islâm birliği içinde yer almadığını düşünüyor. Ben bu kitabı istanbul'da yakarak meş'aleyi başlatmış oldum..." (19)

Molla doktorun bu açıklaması, beni yakışından çok daha tüyler ürpertici değil mi?!

Molla doktor ve yolunda olanlar isterler ki, "modern tıp", "çağdaş tıp" yerine "Tıbbu'n-Nebevi (Peygamberin doktorluğu)" egemen olsun her zaman. Ne acı ve ne düşündürücüdür ki, "Batı uygarlığı"nı, 'çağdaş uygarlığı", ulaşılması gereken bir hedef olarak gösteren Atatürk Türkiyesi'nde, Batılılar topluluğunda yer almayı amacladüdannı söyleyip duranların döneminde sergileniyor bunlar.

Molla doktor, "cesaref'ini nereden almıştır dersiniz?

Buharî'nin de yer verdiği "Tıbbu'n-Nebevî"den: "Herhangi birimizin (su ya da yemek) kabına sinek düştüğünde, o kimse, o sineğin tümünü (kabın içine) daldırsın. Sonra da kaldırıp atsın. Çünkü sineğin bir kanadında şifa, öbür kanadında hastalık vardır."(Buhari, Tecrid, hadis no: 1941.)

"Bu kızı okutun. Buna göz değmiştir." (Buharî, Tecrid, hadis no: 1933.)

Molla doktor, ingiltere'de 7 yıl öğrenim görmüş, Abu Dabi'de de kulak burun boğaz dalında cerrahlık yapıyor olmuş bulunsa da"müslüman kuşaklann, çocuklann tıp bilimindeki gerçekleri ve öğretileri Batıdan değil, islâm âleminden ve Kur'an'dan kaynak edinerek öğrenmeleri gerektiğini" savunuyor.

Ve sözkonusu "tıp kitabı" için "bu kitabı, büyük bir mutlulukla ve severek yaktım" diyor.

Ve Türkiye Cumhuriyeti bakanları arasındaki molla doktorlar:

Bilir misiniz bunlar beni nasıl yakmaktalar!!! Demirtaş Ceyhun'un bir yazısı:

Başlığı: "Haydin Kitap Yakmaya!" Yazıyor: "3 Eylül 1984 günlü Cumhuriyet gazetesindeki haberi okuyunca, gerçekten sözcüğün tam anlamıyla dondum kaldım.

Kolay kolay inanılır şey değil. Dehşet verici. Turizm ve Kültür, Bakanı Mükerrem Taşçıoğlu, bakanlığınca 1978-1979 yıllannda bastınlmış 100 bin kitabın yakılarak yokedilebilmesi için mahkeme kararının beklendiğini açıklıyordu haberde.

Evet evet Yüz bin kitabın yakılarak yokedilmesi için mahkeme karannın beklendiğini açıklıyordu sayın bakan.

Çünkü bu kitaplar için birtakım ihbarlar gelmişti bakanlığa ve bakanlık içinde oluşturulan bir kurul, kitaplan incelemiş ve hepsini 'zararlı' bulmuştu.

Dolayısıyla bu kitaplar yok edilmeliydi. Ne var ki, yok edilmek üzere SEKA'ya gönderilen bu yüz bin kitabı, SEKA yöneticileri de yakmaya cesaret edememişlerdi.

Böylesine çağdışı bir uygulama için ırjahkeme karan istiyorlardı, işte sayın bakan da, şimdi bir maşAllah aşkına, yirminci yüzyılın son çeyreğinde, birazcık uygarımla tanışış bir toplumda böylesi bir haberi okuyup da donuX-mayacak bir kişi düşünülebilir mi?''(20)

Yazı ve yakınma sürüp gidiyor.

Gecmisteki beni yaktirma cinayetini islemiş olanların suçlarını, Bugünkü savunurlar “inkar”yoluna gitme geregi duyuyorlar.

Bugün bu suç işleyenleri savunacak kimseler de çdcacak mı?

Suçu işleyeni utanmadan, göğüslerini gere gere işliyorlar. Utanmak ve S" etmekse savunurlarına düşüyor. Ne şaşılası şeydir bu' Çağdaşlık yansını benimseyenler bulunduğu gibi, çağdışılık yolunu benimseyenler de olur.

ikinci yolun yolcuL bemuL«S-rarlı) bulur ve yasasına da yaslarlar.

Bir toplumda bunlar eğitmense bu suç her zaman işlenir. Yüzbinlercemi yüzünün akıyla (.) Sere sunan sayın bakan da nice benzerleri gibi bu yolda bir lihrlan Tarıh, yakılmama ilişkin öykülerle dolu.

Tevfîk Fikret'in şu ünlü dizelerini kim bilmez: 

"Beşerin böyle dalâletleri (sapıklıkları) var: Putunu kendi yapar, kendi tapar."

Ben de derim ki: "Beşerin böyle dalâletleri var: Beni hem kendi yazar, hem de yakar!" (Martı, Kasım 1987, Sayı 1)

DİPNOTLAR:

1)Aziz Günel, Sûryanca olduğunu belirtir. Sûryanca'da Ktobo (Bkz. Aziz Günel, Türk 21.03.2010 Din Bu gencalevilerharekati.eu/…/Din_Bu 1Tur… 16/43 Süryaniler Tarihi, Diyarbakır, 1970, s.48.

2)I.Halife Osman döneminde Kur'an resmi "mushaf' durumuna getirildikten sonra, derlemeye esas olan belgeler ve resmi olmayarak yapılmış derlemeler;

Hakem Oğlu Mervan döneminde de ilk yapılan resmi derleme, Hafsa'nın sandığmdan alınarak yakılmıştır, "inançları bozmasın" diye.(16 ve 17 nolu notlara bkz.) iskenderiye Kütüp-hanesi'nin bir bölümünün Hıristiyanlar, daha sonra birikenlenyle birlikte tamamının Müslümanlar tarafından yakılması da "inanın bozuyor, bozar" kaygısına dayalıydı, (ilgili notlara bkz.)

Ünlü kilise babalarından, aynca "filozof da sayılan Saint Thomas, "inancı bozan"lann, "ölüm"le mahkum edilişlerinin çok doğal olduğunu anlatırken, "inancı bozma"yt "parayı bozma"yla, "kalpazanlıkla bir tuttuğunu söyler. (Bkz. Albert Bayet, Dine Karşı Düşüncenin Tarihi, çev. Cemal Süreya, s. 56-57)

Tarih boyunca dinler inançlan bozulmasın diye suçlu bulduklarını ağır cezalara çarptırmaktan, yoketmek-ten geri durmamışlardır.

3)Tarihlerin yazdığına göre, 390 yılında, iskenderiye'de en az, 400 bin cilt kitap birikmişti. Buradaki kütüphanenin Serapium adı verilen kesimi. Piskopos Theophilos tarafından yaktınlmıştı. (Bkz. A. Adnan Adıvar, Tarih Boyunca ilim ve Din, istanbul, 1969, s. 98,103).

4)Voltaire, Felsefe Sözlüğü, çev. Lütfı Ay, istanbul, 1977, n, s.127, (5)Voltaire, ay-yapıt, II, s. 126-127 (6)Ibn Haldun Mukaddime, çev. Turan Dursun, Ankara, 1977,1, s. 130. (7)

Kimileri, bu kütüphanenin tümünün yakıldığını ileri sürerler. Bunu ileri sürenler Müslümanlar. Ama Adnan Adıvar, kütüphanenin Serapium adlı bölümünün Hıristiyanlarca yakıldığını belirtir. (3 no.lu nota bkz.) (8) Doğu ve Batı kaynaklannda yer alır.

Mehmet Mansur da, iskenderiye Kütüphanesi adlı, "reddiye" niteliğindeki kitabında aktanr. (Bk. istanbul, 1300, s. 54 ve öt.)(9) -Bkz. Mehmet Mansur, iskenderiye Kütüphanesi, istanbul, 1300, s.2,53 ve öt. (10) Adnan Adıvar, Tarih Boyunca ilim ve Din, s. 103)

Bkz. Mehmet Mansur, aynı kitap, s. 59-60. (12) A.Adnan Adıvar, aynı yer. (13) A.Adnan Adıvar, aynı kitap, s. 97. (14) A.Adnan Adıvar, aynı kitap, s. 97-98.(15) A.Adnan Adıvar, aynı kitap, s. 98. 21.03.2010 Din Bu gencalevilerharekati.eu/…/Din_Bu 1Tur… 17/43(16)

(11)Halife Osman döneminde Kur'an'ın ikinci kez derleme ve "resmi mushaf' işi 69 bitirildikten sonra, bu mushafa esas olanlar ve bu mushafın dışında kalan derlemeler, tümüyle yakıldı. Yalnızca Hafsa'nın sandığından alınmış olan birinci derleme Haf sa'ya geri verildi.

Yakma buyruğunu veren de, Halife Osman'dı. (Bkz. Buhârî, Kitabul-FedâU, Bab: 1-2.) Yakılmaktan kurtulmuş olan Hafsa'daki "mushaf'da, Emevi halifelerinden Hakem Oğlu Mervan tarafından yaktırıldı. Hafsa'nın ölümünden sonra. Gerekçe: "Yakılmamı; olsa, kuşkulara yol açar." (Bkz. Ibn Ebi Dâvud, Leiden, 1937, yay. Arthur Jef-fery, s.24)

Bu yakmalar müslümanlann imanını bozulmaktan kurtarmak içindi.(17) Resmi mushafa temel olan orijinaller yakıldığı için bulunamıyor.

Aynca Osman döneminde meydana getirilen ve birkaç nüsha yazılan resmi mushafm orijinali de yok. Dr. Sübî e's-Salih, "Osman döneminin mushaflan şimdi nerede? sorusunu soruyor ve bu soruya bir karşılık verilemeyeceğini yazıyor. (Bkz. Dr Subhî e's-Salih, Mebâhis Fi Ulûm i-Kur'an, s.87) (18) Bkz. 30 Eylül 1984 günlü Cumhuriyet gazetesi, 1 Ekim 1984. (19) Bkz. Cumhuriyet gazetesi, 1 Ekim 1984. (20) Demirtaş Ceyhun, Gösteri dergisi Ekim 1984; Can Çekijen Kitap, Cem Yay.,s.l06. Marti Kasım 1987, Sayı 1

Kaynak;

http://www.devrimcidemokrat.com/serbest-kuersue/4932-turan-dursun-islam-ve-siddet.html

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.