Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Tarihçiler; 'bir şeyi anlamak, kavramak için; Nedenlerini, Niçinlerini bilmek gerekir' der. Kürt gençleri için kısa bir derleme yaptık, emperyallerin, sömürgecilerin, taktiklerini, yöntemlerini, gerçek yüzlerini görsünler, bunlara bel bağlamasınlar diye. d.d.com-

 

 

d.d.com. Önsöz; Humeyni Hareketi,  İran egemen sınıfları arasında, 'Yeşil Sermaye' ile 'Beyaz  Sermaye'  gruplarının bir kapışma hareketiydi, yani bir 'devrim' değil, ırkçı sömürgeci  Faşist iktidarın,  islamcı faşist sermaye ile el değiştirmesiydi sadece.
 
Başından beri İngiliz-Fransız emperyalleri tarafından desteklendi Humeyni. Öyleki Fransa ve İngiliz rejimi tarafından açık açık kollandı, İktidara geçene kadar Fransa'da ağırlandı Humeyni.
 
İngiliz-Fransız emperyalistlerinin arkasında duran asıl güç ise ABD idi. Yani, ABD'nin  'yeşil kuşak projesi' İran'da, ABD uşakları, İngliz-Fransız piyonları tarafından hayata geçiriliyordu.
 
(ABD'nin, ŞAH'a açık tavır almamasının nedeni, Şah rejimi kendisine Onlarca yıl köpek gibi hizmet etmişti, teşhir olurdu,- bu yüzden İngiliz-Fransız rejimlerini devreye sokmuştu- ama artık Şah, ABD'nin yeni isteği olan 'yeşil kuşak projesinin' önünde engeldi. AKP, Kemalistleri yok ederkende ABD hiç sesini çıkarmamıştı, AKP'yi 'FETÖ' oyunu, bahanesi ile Kemalistlere karşı kışkırtan da ABD idi, ama perde arkasında kaldı, sessizce bu tasfiyeyi izledi)
 
Tıpkı AKP'nin, yüz yıllık Kemalist faşist rejimin yerini alabilmek için bol bol 'demokrasi' havarisi kesilmesi gibi, Humeni hareketide 'demokrasi', 'insan hakları' sözlerini bol bol kullandı. Bu sloganlar yüzünden etrafına  hemen hemen bütün 'devrimcileri, demokratları, hatta Kürdleri bile topladı. 
 
İktidarı eline geçiren Humeynici Mollalar ayaklarını yere sağlam basar basmaz ilk işleri KÜRT SOYKIRIMINA başvurmak oldu. Ardından bütün devrimci- demokratları tutukladı, infazlar yaptı, bütün parti ve örgütleri kapattı,  TEK ADAM sultasını kurup  'Şeriatı' ilan etti.
 
Yani, TC'de oynanan. ırkçı faşist sömürgeci Kemallist  rejimin, yerine nasıl AKP faşistleri geçirilmişse,  bunun hemen hemen tıpkısının aynısı 1979 yılında İran'da oynandı. 
 
Bir başka şey daha yapacaktı Humeyni, ilk kez ABD'yi 'düşman' ilan edecekti. 
 
İplerin elinden kaçtığını gören ABD, Humeynİ'ye karşı Irak'ta Saddam'ı harekete geçirecek, 22 Eylül 1988'de Irak, İran'a saldıracaktı ve bu savaş 'sekiz yıl' sürecekti.
Ve bu savaşta ABD, hem İran'a hemde Irak'a silah satacaktı.... Amaçı, Orata Doğu'da, bu iki devletin zayıflatılması, İsrail'in karşısında güçlü devletlerin olmamasıydı....
 
ABD'nin amacı, İran'ı güçten düşürmekti, islami rejimi yok etmek değil.
 
Eğer ABD'nin isteği İran Humeyni rejimini yıkmak olsaydı (Saddam bunu dört gözle bekliyordu) direk olarak bu savaşın içine Saddam'dan 'davet geldi' diyerek girerdi.
 
22 Eylül 1980 de başlayıp 1988 yılında biten İran-Irak savaşında, Irak'lı Kürdler (Güney Kürdistan) İran rejimini destekledi. 
 
Kısacası; İran'da Humeyni Hareketi, 'bir devrim değil', karşı devrimci ve faşist  iki egemen sınıf, gurup arasında süren bir çatışmaydı, iktidarın bir elden, diğer bir ele geçmesi dalaşıydı, Tıpkı, Türikye'de Kemalist faşist rejimden, Şeriatçı faşist rejimin eline geçmesi gibi. 
 
Bu konuda yurt dışına kaçıp gelen İranlı devrimcilerin ('Sarbederan' militanlarını da anmak isteriz bu vesile ile)  çok değerleri kitapları var. 
 
Özellikle; Bahman Nirumand'ın; ''İRAN, 'Soluyor Çiçekler Paramaklıklar Ardında'' (belge yayınları) okunmalıdır. (kitabın resimini yan tarafta verdik) 
 
Humeyni'nin İktidara nasıl ve ne vaadlerle geldiğini, iktidara geldikten sonra  ise yaptığı devrimci-demokrat ve Kürt katliamlarını çok etraflı anlatır. 
 
Zaten bu Kitabı okuduğunuzda AKP faşistlerinin İktidara nasıl geldiğini de gözlerinizin önünde canlandırır ve bu benzerlik sizi; 'yahu bunlar aynı elin senaryosu' diye hayrete düşürür....
 
Bu hikaye elbette çok uzun, yıllar önce bizde bunları defalarca kaleme almıştık, ama yeniden yazmayacağız. 
 
Bu notu, bu 'derlemelerin'  başına -dün- eklemek için yazmıştık ama yazının başına eklemeyi unutmuşuz, özür dileriz.
 
 d.d.com. -13 Eylül 2018-

..............................................

 

İnanıyorum ki, Saddam Hüseyin yargılanmış olsaydı, Mahkemede şu şekilde bağıracaktı: 
 
-Ey beni yargılayan Batı dünyası, siz değil miydiniz ki sırf İran İslam Rejimini yıkayım diye her türlü desteği verenler?
 
-Kimyasal silah üretmem için bana her türlü ham maddeyi, hatta mühendisler gönderenler. Bu silahları üretip yıllarca cephelerde İran’a karşı kullandığımda gözünü kulağını kapatan, ses çıkartmayan siz değil miydiniz?
 
-Benim her yaptığımı desteklediniz, eleştirmediniz ‘devam’ dediniz. Halepçe’ye kimyasal atılması için emir verdiğimde gerçekleşen katliam sonrasında yine sessiz kalan, görmezden gelen siz değil miydiniz?... 
 
-Bu durumda sizler de suç ortağım olmuyor musunuz? 
 
-Ramazan Öztürk-
..................................
 

Halepçe Katliamı'nda ABD desteği

Kimyasal silah varlığını gerekçe göstererek Irak'ı işgal eden Amerika Birleşik Devletleri'nin, Halepçe'de sarin ve hardal gazı kullanarak katliam gerçekleştiren Saddam Hüseyin'e destek verdiği ortaya çıktı.

16 Mart 2018

CIA'nın Gizli Belgelerinde, 1980'li yıllarda Irak-İran savaşında Saddam Hüseyin'in sarin ve hardal gazı kullandığı ve ABD`den destek gördüğü ortaya çıktı.
Vatan Gazetesi'nin haberine göre, 1988 yılında ABD istihbarat uyduları İran`ın Irak savunmasında bir gedik keşfettiğini ve saldırıya geçmek üzere olduğunu fark etti.

CIA bu bilgileri ve İran kuvvetlerinin yerini Saddam Hüseyin`e bildirdi.

CIA bu bilgileri verirken Saddam Hüseyin`in elinde sarin gazı olduğunu biliyordu.

Kan donduran ifadeler eski bir Amerikan hava albayı Rick Francona`ya ait. Francona`nın verdiği bilgiler ve gizli kalmış CIA belgeleri bu gerçeği ortaya çıkarıyor. 

`Iraklılar bize sarin kullanacakları bilgisini vermedi, biz bunu zaten biliyorduk` diye konuşan Rick Francona, 1988 yılında Irak'ta görev yapmış. CIA'in yakın zamanda halka açılan belgelerinde ise ABD`nin 1983 yılından beri Irak`ın kimyasal silah programından haberdar olduğu ortaya çıkıyor.

1983 yılında dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan`a sunulan CIA raporlarında Irak`ın kendi topraklarında kimyasal silah ürettiği ve hatta İtalya`dan kimyasal silahları savaşta kullanmak üzere bazı top ve askeri parçalar temin ettiği belirtiliyor.

1984 yılına ait bir başka `çok gizli` ibareli belgede ise şu ifadeler yer alıyor; "Eğer Iraklılar yeteri kadar kimyasal silaha sahip olursa bunu mutlaka İran askerleri üzerinde kullanacaklar"
1987 yılında ise Reagan`ın önüne gelen `Basra kapısında` isimli raporda İran`ın Basra`yı almak için `o güne kadar ki en şiddetli saldırıyı` gerçekleştireceği bilgisi yer alıyordu. Saldırının 1988 yılında gerçekleştirileceği belirtiliyordu. Reagan dönemin Savunma Bakanı Frank C. Carlucci`yi arayarak `İran Basra`yı alırsa bu savaşı kazanır. İran zaferi kabul edilemez` talimatını veriyor. Bunun üzerine İran ordusunun yeri kimyasal silahlarıyla saldırı için bekleyen Saddam Hüseyin`e iletiliyor. Sonuç olarak sarin gazı kullanılıyor ve kayıtlara göre binlerce kişi kimyasal silahlarla öldürülüyor.
1988 yılının Mart ayında ise Saddam Hüseyin ABD`den aldığı istihbaratlarla Halepçe`ye saldırıyor. Günümüze kadar gelen süreçte en şiddetli kimyasal saldırı olarak tarihe geçen Halepçe saldırısında yaklaşık 13 bin kişi kimyasal gazlardan etkilendi.. Bunlardan yaklaşık 5 bin kadarı da hayatını kaybetti.

16 Mart 2018-

https://www.mepanews.com/halepce-katliaminda-abd-destegi-13993h.htm ......

................

Halepçe Katliamı'nda Batılı ülkeler ve ABD'nin de Hesap vermesi Gerekir

 

ABD önderliğinde emperyalist bloğun bölge halklarını birbirine kırdırma stratejisinin bir ürünü olan İran-Irak Savaşı'nda, Irak ordusu tarafından 16 Mart 1988'de Halepçe’ye atılan zehirli gaz bombaları ile 5000 kişinin ölümü ile 7000 kişinin yaralanmasının üzerinden 26 yıl geçti.Sekiz yıl süren İran-Irak savaşında, Irak ordusu, emperyalist Batı ve Amerikan askerî danışmanları tarafından yönlendiriliyordu.

Ancak Celal Talabani liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği'ne bağlı peşmergeler, İran ordusu ile işbirliği yaparak Halepçe kasabasına girince isyan başlatmış, Irak ordusu savaşı kaybedecek duruma düşünce Amerikalı danışmanların da tavsiyesine uyarak Halepçe’yi kimyasal silahlarla bombalatmış ve emperyalistlerle birlikte büyük bir insanlık suçu işlenmişti.

Sessiz Tanık” fotoğraflarıyla Halepçe katliamını dünyaya duyuran bir gazeteci, Birleşmiş Milletler “Halepçe Katliamı Oturumu”nda, “Halepçe’nin katilleri cezalandırılmadı. Katliamın tek faili o dönem emperyalizm ile işbirliğine zorlanan Irak yönetimi ve o dönemin Irak ordusu komutanları değil, Batı Dünyası ve ABD de hesap vermeli. Çünkü İran kimyasal silahları BM’ye şikâyet etti, ancak uluslararası kamuoyu bunu görmezden geldi” diyor.

Daha sonra ABD yönetimi, Halepçe Katliamı nedeniyle İran ve Irak halklarının arasına giren kan davasını ustaca sömürdü ve kendi yönlendirmesiyle bu suçu Irak’a karşı 1990'da ve 2003'de gerçekleştirdiği “işgali” meşrulaştırmada çok iyi kullandı.

Şimdi binlerce erkek ve kadın kısır, görmede sorun yaşıyor. Deride ve ciğerlerde görülen hastalıklar oldukça yaygın.Halepçe halkının yaralarını saracak ciddi bir adım atılmadı.

Batılılar ve ABD ile bazı komşu ülkeler, şimdi o dönemki Irak yönetimine yardım edenler kendileri değillermiş gibi davranıyorlar. Bunda Irak’ın komşularının da günahı var.

Türkiye’nin komünist, devrimci ve demokrat güçleri Halepçe katliamını daha ilk günden lanetlediler. Bir kez daha Kürt halkının acısına ortak oluyor, emperyalistlerden ve emperyalist uşaklarından dost olmayacağını hatırlatıyoruz.

  • Bilal Kara

18 Mar 2014

https://yenidunya.org/yazi/12764/halepce-katliaminda-batili-ulkeler-ve-abdnin-de-hesap-vermesi-gerekir

............................

Halepçe Katliamı Üzerine Söyleşi

-22 Mart 2012-

Soy kırımları, toplu katliamları anmak Kur`ani bir ahlaktır. Zira bu gelecekteki firavun tabiatlıların üzerindeki karanlık perdeyi kaldırır. Hak ve ...

Soy kırımları, toplu katliamları anmak Kur`ani bir ahlaktır. Zira bu gelecekteki firavun tabiatlıların üzerindeki karanlık perdeyi kaldırır. Hak ve adaletin savaşçılarına dayanma gücü ve zalime karşı bilenme şuurunu verir. Uhdud Ashabı kıssasında toplu katledilenlerin anılarının Kur`an’da canlı tutulması bunun en güzel örneklerindendir.

16 Mart 1988 Halepçe katliamının yıldönümü… Tarih sahnesinde yerini alan en yürek dağlayıcı olaylardan bir tanesidir.

Belki de bu kor yüreğimize düştüğü için bunun acısını bir Nagazaki/Hiroşima'dan, Ruanda'dan veya üçüncü dünya ülkelerindeki katliamlardan daha fazla hissediyoruz.

Eğer bu bir noksanlıksa ki noksanlıktır, Allah (cc)’tan taksiratımızı af etmesini diliyoruz. Ama bu katliam zikredilenler ile edilmeyenlerden daha vahim, daha yürek yakıcı değilse bile daha az da değildir. 

Bu mazlumların kanlarının boşa akmadığını duyurma, katkı sunmak, onların acılarına karşı olan sorumluluklarımızı yerine getirmeadına, zalimi ve mazulum gelecek nesillere tanıtma adına;

İnzar dergisi yazı işleri müdürü M. Zeki Ergin başkanlığında, Doğruhaber gazetesi yazarlarından Hasan Sabaz, Özgür Kudüs Platformu sözcüsü Murat Filiz ve Doğruhaber gazetesi Yazıişleri Müdürü Mehmet Özcan ile bir söyleşi düzenledik.

Siz değerli okuyucular için faydalı olacağını ve bir nebze de olsa sorumluluklarımızı yerine getirmiş olmayı diliyoruz.

Halepçe, Enfal operasyonunun (katliamının) bir parçasıdır. Enfal’ı iyice anlamadan Halepçeyi anlamak mümkün değildir.

-Bu bağlamda Enfal operasyonu ne zaman yapıldı?

Başlama ve bitiş olarak ayrıca bu büyük katliama kalkışmasının sebepleri nelerdi? Öz olarak değinmek gerekirse…

Murat Filiz:

23 Şubat 1988’de planlanan iki aşamalı operasyon. Kuzey Kürdistanda Saddam’ın muhalif Kürtlere yönelik yaptığı operasyonlar bütünüdür Enfal Harekâtı…

Yani kuzey cephesini temizlemek, orayı tamamen arındırmak ve bu şekilde sorunsuz aynı zamanda insansız bölgeye dönüştürme operasyonudur.

Orada uygulanan Saddam’a özgü bir politikadır. 

-Enfal katliamına başlamasının ana nedeni nedir, Saddam’ın?

Kürd isyanı… Bir de Halepçe... Oradaki İslami örgütlenmenin merkezi aynı zamanda.

Belki hatırlarsınız, 2. Körfez savaşında Amerika’nın Kürtler arasında güçlenmiş olan İslami Hareketi törpülemek için hedefe oturttuğu ana merkezlerden biri... Ensaru’l-İslam’ı katlettiği bölgedir burası…

-Halepçe katliamının işlendiği süreçte Dünya devletlerinin siyasi tutumlarından söz edeceksek hem İran, hem Saddam ve hem de Kürtler açısından neydi durumları?

Hasan Sabaz:

Halepçe’den söz ederken haliyle İran-Irak savaşından da bahsetmek gerekecek. Çünkü Halepçe olayı Irak ve İran savaşının sonuçlarından biriydi.

 

Irak ve İran savaşında dünyanın tutumu neydi diyebiliriz belki. Neticede bu savaşın çıkış nedeni İran’daki İslam devriminin ortadan kaldırılması… Savaşın amacı projesi buydu. Ortaya sürülen ise yine kriz ile ilgili Şah döneminde İran-Irak arasında 1975 yılında Cezayir anlaşmasının Saddam’ın, İran devriminden sonra bu anlaşmayı fesh etmesiydi. Ve o antlaşmayla İran’a verilen bölgeyi bir nevi geri istedi. Bunu gerekçe olarak öne sürdüler. Saddam bunu yaparken dünyadan bir destek gördü.

Normalde İran ve Irak savaşının başladığı tarih devrimden hemen sonradır. Ve İran’ın gücü zayıflamıştır, Şah taraftarı olan generaller ortadan kaldırılmış ve tasfiye edilmişlerdir. O yüzden zayıf bir ordu ve karışık bir ülke söz konusudur.

Irak, İran'a bu şekilde savaş açmıştır. İran'ın topraklarında ilerlemiş ve büyük bir bölgeyi de işgal etmiştir;

O dönemin meşhur petrol rafinerisinin bulunduğu Abadan kenti işgal edilmiş, Hürrem şehrinin işgal edilme olayı vardır ve Amerika’nın büyük bir desteği vardır Saddam’a; çünkü Amerika İran`daki İslam devrimine karşıdır.

Fakat bizim dikkatimizi çeken ilginç şeylerden bir tanesi; dönem, soğuk savaşın devam ettiği bir dönemdir. Amerika ve Sovyetler Birliği, daha açık bir tabirle Nato ve Varşova Paktı arasında soğuk bir savaş vardır, bu nokta işte çok ilginçtir.

Normalde Amerika’nın yaptığına karşı Doğu bloğunun; Varşova Paktının daha açık bir tabirle Sovyetlerin tepki göstermesi gerekiyor fakat bu tepki çok basit bir seviyede kalmıştır.

-O zaman Rusya da Saddam'ı desteklemiyor muydu? Mesela kullandığı uçaklar Sovyet yapımı Mig uçaklarıydı ve üretimleri henüz yapılmış ve Saddam zamanında ona satılmıştı.

Hasan Sabaz:

Açık bir destek yoktu ama ticari anlamda bazı ilişkiler devam ediyordu. Demek istediğim İran'a bir destek yoktu. Rusya daha çok nötr gibi gözüküyordu ama ticari ilişkilerini devam ettiriyordu. O dönemde Rusya'nın ilişkileri Suriye'yleydi. Baas partisiyleydi.

Kuzey Afrika’da ilginçtir, İran devrimden sonra destek gibi görünen Kaddafi Libya’sı vardı, bir süre sonra Arapçılık ağır bastı o da tavır değiştirdi.

Kuzey Afrika’nın dışında bir Fransız etkisi vardı. Tunus, Cezayir bölgesinde, Fas bölgesinde eskiden gelen bir Fransız etkisi vardı. Haliyle Fransa Saddam’a desteği olunca onlar da Saddam yönetimine desteklerini belirttiler.

Ortadoğu’daki diğer Körfez çevresindeki ülkeler de Suudi Arabistan ve diğer ülkeler, Saddam yönetimine çok açık bir destek verdiler. Hatta bunu mezhebi boyuta çektiler, İran’daki devrimin dünyaya yayılmasını bir nevi engellemek için…

Irak'a nasıl ki maddi, silah desteğinde bulundularsa bir de oluşturdukları Aramco Arap ABD Şirketinin desteğiyle o dönemdeki Rabıta diye bildiğimiz kuruluşlar aracığıyla İran İslam Devriminin aleyhine bir kampanya yürüttüler, Suudi destekli… Bölgedeki devletlerin genel tutumu buydu.

Bağlantısızlar diye bir şey vardı normalde… Soğuk savaş döneminde bir Doğu bloğu, bir Batı bloğu ve bir de bağlantısızlar vardı. Bağlantısızların güçlü olduğu bir dönem olmuştur tarihte…

Bir dönem Gandilerin, Yugoslavya’daki Tito gibilerin söz sahibi olduğu bir bağlantısızlar hareketi vardı. Bunlar ne Varşova Paktını ne Nato’yu takıyorlardı. 

Ama bu dönemde büyük oranda bu bağlantısızlar Amerikan tarafına geçmişlerdi ki bunların içlerinde Nasır döneminde bağlantıda büyük etkisi olan Mısır, bu dönemde tümüyle Amerikan kontrolüne girmişti. Siyasi anlamda Amerika siyasetlerini takip ediyorlardı. Ve bunlar tümüyle Irak’a Saddam yönetimine bir destek olarak görünüyordu.

 Halepçe olayına gidilirken, İran ve Irak savaşı devam ederken dünyadaki tablo buydu.

Şimdi Türkiye`nin tutumundan söz edecek olursak yaklaşık 40–50 yıldır süren bir düzen… 1950`den beri tümüyle Amerikan politikalarına teslim olma durumu ortada. Hatta bilirsiniz Türkiye Nato'ya girmek için normalde İkinci Dünya Savaşına hiç katılmamış olmasına rağmen Nato’ya girmek için bitmiş olan savaşta Almanya'ya savaş ilanında bulunmuş.

Bundan sonra Nato politikaları Türkiye`de uygulanmış. Haliyle Irak konusunda Türkiye Amerika ile aynı çizgide yer almıştır.

-Peki, İsrail'in sonradan deşifre olan Saddam'dan yana tavrı olmuş mu?

Mehmet Özcan:

Halepçe katliamından yaklaşık bir ay sonra 17 Nisan 1988'de Hürriyetin manşetten "Katliama Alet Olduk" başlığı taşıyan haberinde;

Halepçe’ye atılan gazların başta İsviçre, Belçika ve Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinde üretildiği ve deniz yoluyla Türkiye'ye, Mersin Limanı'na indirildiği, sonrasında etiketlenerek Irak'a gönderildiği yazıyor.

Irak'a bu şekilde kimyasal maddeler satan Türk şirketlerinden biri ONAK, diğeri ise PENTA. Ancak bu işin içinde de yahudî parmağı var. Aynı haberin devamında, Irak'a bu tür kimyasal maddeleri satan şirketlerden "Tredecorp Sa"nın imza yetkisine sahip ortaklarından Jack Levi, Yahudî olduğu gibi, yine imza yetkisine sahip olan Tony Ezra Ventura da, Cenevre`de oturan Türkiyeli bir Yahudî olduğu belirtiliyor.

-Almanya ve İngiltere’nin bu katliamdaki pozisyonları nasıl olmuştur?

Hasan Sabaz:

O gazların büyük oranda üretim yeri Almanya’dır. Birleşmiş Milletlerin Halepçe katliamıyla ilgili olarak hazırladığı detaylı bir raporda Halepçe’de kullanılan kimyasalların menşei hakkında bilgilere yer veriliyor ve bunların büyük oranda Almanya’da üretildiği bilgisi veriliyor.

-Peki, bütün dünya Saddam'ı mı destekliyordu? Yani İran, 8-9 yıl süren bir savaşı hiç desteksiz nasıl bu kadar sürdürebiliyordu, en azından silahları nereden tedarik ediyordu.? 

Hasan Sabaz: 

Şimdi dönemle ilgili şöyle ilginç olaylar var. Mesela İran'ın gündüz gözüyle veyahut açık havada hiçbir zaman uçak kaldıramadığı… Çünkü tespit ediliyor ve anında Saddam’a bildiriliyor, Saddam da bunun önlemini alıyor. Böyle bir durum vardı. Karşılıklı bir güç dengesi yoktu. Senin uçağın var ama ancak hava bulutlu olsa, uyduların göremeyeceği bir ortamda uçak kaldırıp bir karşılık verme söz konusu olabiliyordu.

Diğer taraftan kullanılan silahların yedek parçaları lazımdı. Şah dönemi İran, tümüyle Amerika'ya bağlı olan bir ülke olduğu için tekrar oradan yedek parçaları temin etmek zorundaydı.

Bu biraz zordu, ancak aracılar vasıtasıyla, karaborsayla temin edebiliyordu veya değişik oyunlarla... Nitekim savaşın bir döneminde hatırlarsınız kitaplara konu oldu işte İrangate skandalı gibi bir usulle İsrail üzerinden Amerika'dan kimi füzeleri aldılar, silahları aldılar, yedek parçaları aldılar kullandılar. Bu gibi bazı yollara da başvurdu.

O dönemde İran'ın silah alabildiği belki de tek yer Kuzey Kore'nin ismi geçiyor.

-Suriye…?

Suriye, çok ciddi bir şekilde bunu temin edebilecek bir gücü yok. Tabi İran'ın dünyaya açılan kapısı Suriye'ydi de o noktada; ama Suriye'den ne kadarını temin edebilir. Neticede Suriye de dışarıdan alıyor. Ve Suriye çok büyük bir yer değil…

Murat Filiz:

Çin koridoru da vardı. Çift kutuplu Dünya düzeni çerçevesinde bunun faydasını gördüler. Soğuk savaş döneminin dengelerinden faydalandılar

-Hocam! İran’ın bu savaşı tüm zorluklara rağmen devem ettirmesiyle ilgili neler dersiniz?

Murat Filiz:

İran-Irak savaşı, İran İslam İnkılâbı aleyhinde başlatılmış, tabiri caizse daha beşikte iken ortadan kaldırma projesi olduğu için bütün emperyalist güçler Saddam'dan yana tavır koydular. Daha doğrusu onlar Saddam'ı semirtip saldırtıyorlar. Savaşın en büyük sponsorları ise Suudi ve Kuveyt`ti.

-Irak’ın maddi durumu, bu denli bir savaşı bu kadar uzun süre sürdürmeye yetiyor muydu? Hani emperyalist ülkeler dostlarına silah verirler, ama karşılıksız değil, bunun için büyük bir mali güç gerekli?

Murat Filiz:

Sponsor başta Suudi ve Kuveyt olmak üzere Körfez ülkeleri ile diğer Arap rejimleri…

Hasan Sabaz:

Yardım açıktı, orda bir problem yok. Suudi rejiminin borçlarını kapattığı, destek verdiği falan buna benzer çok miktarda yardım aldığından şüphe yok. Onun haricinde bu bir dikta rejimidir ve dikta rejiminde halka ait olması gereken bütün zenginliklerin bir yere kullanılması durumunda buna kim nasıl tepki gösterecek ki; bu dışarıya nasıl yansıyacak. Yani halkı fakir olması falan bir şey ifade etmiyor. Neticede bir dikta rejimidir. Ve petrol zengini olan bir ülkedir ve bu zenginlik halka yansımamıştır.

Yani Saddam ailesine, çevresine ve askeriyeye harcamış. İran-Irak savaşından sonra Körfez Savaşı başlarken söylenen bir şey vardı belki bu biraz iddialı bir laftır. Yani diyorlardı ki Irak, dünyanın dördüncü büyük silah gücüydü. O kadar silah biriktirmişti.

Nitekim İran’ın o zamanki 598 sayılı Birleşmiş Milletlerin ateşkes kararını kabul etmesi yani batılıların çoğunun hoşuna gitmemişti. Bu depolanan o kadar silah nereye harcanacak diye. Bunu da önemli bir manevra olarak görmüştür. Yani İmam Humeyni, zehirli ateşkes kadehini içiyor derken aslına o dönemde öyle bir hazırlık yapılmıştı ki yani top yekûn bir saldırı yapılacaktı. İra’ın da buna dayanma gücü yoktu.

Halepçe Katliamı sürecinde orada yaşayan bir kişiye ait mektupta;

1987 Mayıs ayında baskıların ve operasyonların aşırı derecede artmasından dolayı Irak ordusunda askerlik yapan birçok Kürt gencinin firar ettiği, hatta Şirvan bölgesinde, Halepçe ve diğer bölgelerde her bir evde yaklaşık 4-5 firari olduğu söyleniyor.

Saddam bu firarlardan dolayı baskıyı artırıyor ve nihayetinde Halepçe halkı bu baskılardan dolayı kıyam ediyor. Ve orayı Saddam'ın askerlerinden alıyor. Sonra Ürdünlü askerler burayı tekrar ele geçiriyor.

Hatta hastanelerde tedavi gören 200 dolayında yaralıyı alıp diri diri gömüyor.

-Ürdün’ün veya diğer ülkelerin Saddam'a desteği bu kadar açık mıydı? Halepçe`ye girecek kadar?

Mehmet Özcan:

O şekilde bir yardıma şahsen araştırmalarımda rastlamadım. Değerlendirmek gerekirse Ürdün zayıf bir ülke, Suudi Arabistan varken Ürdün`ün orada bulunması tabiri caiz ise biraz abes olur.

-Halepçe’ye gelecek olursak… Saddam Halepçe'ye neden saldırdı? Saddam niye özel olarak bu katliam için Halepçe'yi seçti?

Hasan Sabaz:

Halepçe olayı zamanında İran ve Irak savaşı devam ediyordu. Halepçe Katliamından söz ederken iyi değerlendirmek gerekiyor, çünkü o dönemle ilgili çok ilginç ayrıntılar var.

Çeşitli ithamlar var. Bana göre Halepçe'nin bu katliama maruz kalmasının en önemli sebebi Halepçe`deki İslami hareketti. Kürdistan bölgesinde yapılan büyük operasyon normalde Arap milliyetçiliğinden kaynaklanıyordu. Fakat Halepçe`nin kimyasal bir silahla saldırıya uğraması bölgedeki Kürt İslami Hareketinin gücünden ve bölgeye hakim olmasından kaynaklanıyordu.

Çünkü yıllarca Irak Kürdistan`ında kürtler arasında iki hareket söz konusuydu. Ki bunlardan en çok önem arz eden hareket Molla Mustafa Barzani'nin Kürdistan Demokrat Partisi'ydi. Daha sonra Batılılar tarafından ortaya çıkartılan Laik ve sosyalist eğilimli Celal Talabani ortaya çıktı.

Celal Talabani Saddam ile birçok kez işbirliğine girdi.

Hatta ciddi ve ağır bir iddia'ya göre Celal Talabani'nin Halepçe'ye yapılan kimyasal saldırıdan sonra kimyasal Ali diye bilinen şahıs ile kol kola çekilmiş resimlerinin olduğu o dönemlerde Kürdistan bölgesinde çokça konuşulup tartışıldı.

Yani şu anlamda söylüyoruz; Irak ve İran savaş dönemlerinde Celal Talabani ve Molla Mustafa Barzani'nin oğulları olan Mesut ve İdris, İran'da kalıyorlardı ve Saddam'a karşı bir mücadeleye giriyorlardı. Yani bu büyük devletlerin yaptığı herhangi politik bir tavırdı.

Aynı şekilde Saddam da İran'da Kürdistan Demokrat Partisi'ne maddi destek veriyordu. Irak'ta böyle bir durum da vardı. Yani İslami geleneklere ve düşüncelere sahip olan Barzani ailesi vardı.

Buna karşılık olarak da laik ve sosyalist eğilimli Talabani hareketi vardı.Cahş kelimesi vardı o zaman, Molla Mustafa cahş kelimesini ilk defa Celal Talabani'ye karşı kullandı.

Benim kanaatimce Saddam'ın Halepçe`ye yaptığı saldırı sadece bir gözdağıydı. Hem İran'a karşı hem de oradaki islami hareketlere karşı bir gözdağıydı. Belki Saddam`ın düşüncesine göre iİlami harekete yapılacak saldırı daha az tepki çekerdi.

Murat Filiz:

Celal Talabani'nin açtığı bir koridorla İran ordusu Halepçe'den içeri girdi. Dolayısıyla İran'a 45 km uzaklıkta olan Halepçe, İran'ın eline geçen ilk bölge oldu. Yani Saddam`ın yaptığı saldırılar bütün ihtimalleri sıfırlamak adına Halepçe`de en üst düzeye çıktı ve gözünü kararttı.

Kuzey bölgesinde Celal Talabani hem kellesini koruma hem de Saddamın yenilmesi adına İran askerleri Halepçe'ye giriyor.

Dolayısıyla Saddam burada müthiş bir öfke patlaması yaşıyor. Saddam kayıtlara göre Halepçe'de ciddi bir zayiat veriyor. Ve Irak askerleri o bölgeden çekiliyor. Tabii İran`ın askerleriyle birlikte sınırdan içeri girmesi savaş dengeleri açısından önemli bir aşama...

Mehmet Özcan:

Geçtiğimiz yıl Irak'ın seçkin âlimlerinden Ayetullah Cevad el Halisi ile yaptığımız bir mülakatt;

Halisi, Enfal ve Halepçe katliamlarında bizzat o bölgede olup katliamın eserlerini gözleriyle gördüğünü bana anlatmıştı. Halisi, “Enfal ve Halepçe katliamında ben bizzat oralardaydım. Enfal katliamı Germiyan'da oldu. Germiyan; Seyid Sadık, İran ve Halepçe sınırlarına yakın bir yer ile Kerkük ve Şehrezor arasındadır. Enfal Katliamı orada oldu. Ben o zamanlar Halepçe ve Germiyan civarlarındaydım. Bu katliamın eserlerini kendi gözlerimle gördüm. Bu katliamlar insanlığa karşı yapılan en büyük suçtur. Bu bir soykırımdır.

Saddam Halepçe'yi, Almanya’nın kimyevi silahları, Fransa'nın uçakları, Amerika ve İngiltere’nin desteğiyle bombaladı.

Enfal katliamında da silahlar Rusya’ya aitti, ancak Saddam’ı bu katliama iten yine Batı’nın kendisiydi. Bu yüzden Batı, insan haklarını savunacak en son hak sahibidir" demişti.

-İslami hareket güçlü müydü?

Hasan Sabaz:

İslami hareket o aşamada üçüncü güç konumundaydı. Ebu Halepçe lakaplı Şeyh Osman liderliğindeki Kürdistan İslami hareketi hatırı sayılır silahlı bir güce sahipti. Ve her geçen gün daha da büyüyordu. Halk tabanında bu hareketin bir karşılığı vardı. Nitekim daha sonraki süreçlerde bilindiği üzere hareket parçalara bölündü.

-Halepçe Katlimanında ne kadar kimyasal kullanılmış? Bu konuda net bir malumat var mı?

Mehmet Özcan: 

Mazlum Kürt halkına karşı bu tür büyüklükte bir bombalama, o zamana kadar Ortadoğu'da hiçbir yerde gerçekleştirilmemişti. İnsanların maruz kaldığı kimyasal silahlar, deri ve göze zarar veriyor, su ve yiyeceklere kolayca karışıyor ve solunum sistemini de bozuyordu.

Uzmanlar, Halepçe’ye atılan kimyasalın uzun yıllar geçse de etkisinin kolay kolay geçmeyeceği, gelecek nesillere yansıyacağını belirtiyorlar.

Hakikaten de aradan uzun yıllar geçmesine rağmen sakat ve özürlü doğumların gerçekleştiğine zaman zaman şahit olunmakta. Süleymaniye Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Fuat Baban, 2002'deki bir araştırmasında, Halepçe'deki özürlü doğum oranının ABD`nin 2. Dünya Savaşı`nda atom bombası attığı Japonya`nın Hiroşima ve Nagasaki kentlerinden 4-5 kat daha fazla olduğuna dikkat çekiyordu.

-Halepçe’ye kimyasal silahlar atıldıktan sonra orada neler yaşandı?

Mehmet Özcan:

Birkaç dakika içerisinde 5000’den fazla insan öldü. Kahir ekseriyetini kadın ve çocuklar oluşturuyordu. 14000’den fazla da yaralı insan. Gözleri akmış, yüzleri yanmış, sinir sistemleri felç olmuş bir şekilde.

Kimsayal gazların etkisiyle insanlar kimileri gülerek öldü, kimileri de çılgın insanlar gibi derilerini yırtarcasına kendilerini parçalayarak öldü.

Halepçe'ye giden ve fotoğraflarıyla soykırımı tüm dünyaya duyuran Gazeteci Ramazan Öztürk, katliamın hemen sonrasında gördüğü manzarayı şu cümlelerle ifade ediyordu:

"Bütün sokaklar cesetlerle doluydu. Etrafta dayanılmaz bir koku hakimdi. Körpecik bebelerden bazılarının derileri kavrulmuş, bazılarının vücudu mosmor kesilmişti. Cesetlerin çoğu kadın, çocuk ve yaşlı insanlara aitti. Bazı bebekler annelerinin kucağından fırlamış yerde sere serpe yatıyorlardı.

Kimi evinin avlusunda kurulmuş sofra başında; kimi kapının eşiğinde; kimi bebeğini emzirirken; kimi oyun oynarken yakalanmıştı zehirli ölümün pençesine... Şehrin dışındaki boş tarlalarda ise, toplu halde ölmüş yüzlerce insan vardı.Uzaktan bakıldığında, sanki tarlalarda ot yerine insan bedenleri biçilmişti. Bu açık hava mezarlığında, yine kadın ve çocuklar çoğunluktaydı. Hepsi birbirlerine sokulmuş, korkunç ölüme teslim olmuşlardı. Bazıları ise, su birikintilerinin başında ölüvermişlerdi.

Bunlar da, kimyasal gazların yaktığı vücutlarını suyla ıslatarak, kurtulmaya çalışanlardı. Toplu cesetlerin arka planında, otlarken yine zehirli gazın etkisiyle telef olmuş ve vücutları şişmiş hayvanların görüntüsü göze çarpıyordu. Kısacası, bomba isabeti almış birkaç binanın dışında her şey yerli yerindeydi, ama bütün canlılar ölmüştü."

Murat Filiz:

Halepçe katliamının trajedisini en iyi anlatan Ömer HAVAR’ın hikâyesidir.

Ömer HAVAR’ın 7 tane kız çocuğu vardır. Yıllarca erkek çocuğu özlemini duyar. Sonunda ikiz erkek çocuğu olur. 16 Mart öğlen saatlerinde hep beraber ailece sofrada yemek yerlerken Saddam’ın ölüm ve zehir kokan uçakları gökte belirir ve yapılan kimyasal silah bombardımanı ile ortalık karışınca Ömer HAVAR bir bombardıman olduğunu anlar ama işin kimyasal boyutta olduğunu bilemez.

Çünkü ilk defa Kürdistan bölgesinde kimyasal bir saldırı düzenleniyor. Hazırlıklılar Saddam’ın zulmüne, baskınlarına, operasyonlarına… Saldırılarına alışıklar, katliamlarından da korkuyorlar. Bu telaşla çoluk çocuğunu bir süre evde tutar ne olacağını, nasıl yapacağını düşünürken bakar ki iş ciddi, kimyasal bombanın ilk zehir etkilerini hissetmeye başlar başlamaz ikiz erkek çocuğundan birini alır kucağına kendini sokağa atar.

Hanımı dışarıda bekleyen kayınpederinin kamyoneti ile tahliye olmak için çocuklarıyla beraber diğer erkek çocuğunu da kamyonete doldurup oradan uzaklaşmak isterler.

Fakat Ömer HAVAR, o zehirli atmosferden çocuğunu bir an önce uzaklaştırabilmek için kucağında çocucuğuyla sokaklarda koşarken takati kesilir, artık dayanacak gücü kalmaz zehrin de etkisi ile yığılır ve orada bile halen oğlunu koruma duygusu ile yere düşerken elini merdivenin basamaklarına siper eder destek yapar ki oğlu korunabilsin, hava alsın… bu şekilde baba-oğul orada can vererek şehid olurlar.

-Diğer oğlu kurtuluyor mu?

O ailede bir kişi bile kurtulamıyor.

-Yaralılar ölüleri çok kıskanacak’ sözü sonradan yaşanılacakların ne kadar vahim olacağını ifade etmesi açısından önemlidir. Katliamın bilançosu ne oldu, sonraki nesillere etkileri nasıl yansıyor?

Mehmet Özcan:

16 Mart 1988 tarihinde Saddam Hüseyin zalimi tarafından gerçekleştirilen ve 3 saat süren zehirli gaz bombardımanı sonrası çoğu çocuk ve kadın olan 6 bin 357 kişi zehirlenerek ya da yanarak hayatını kaybetti, 14 bin 765 kişi ağır derecede yaralandı. Uluslararası Dünya Sağlık Örgütü’nün(WHO) raporuna göre ise bu kimyasal saldırı, günümüze kadar 43 bin 753 kişinin ölümüne, 61 bin 200 kişinin de sakat kalmasına sebep oldu.

-Fotoğraflarda hep halk var. Peşmergeler veya İran askerleri ölmemiş mi?

Murat Filiz:

Sorun da bu işte… Saddam ilk defa kimyasal silahı Halepçe’de kullanmış değil, Saddam İran savaşında pek çok bölgede kimsayal silah kullanıyor. İran Irak savaşanda 100. 000 İran askerinin kimyasal silahlara maruz kaldığı söyleniyor. İran savaşında cephelerde özellikle Abadan’da, Hürrem şehirde, Favva adasında Şaffa, Uveyze batakları, Şerzuh bölgesinde… Saddam’ın Irak-İran savaşında uygulamış olduğu savaş suçunun bir çizgisi bir haddi yoktur. O nedenle sadece Favar bataklıklarında sadece 15.000 asker kimyasal ve biyolojik silahlarla yok ediliyor, dolayısıyla asker ve peşmergeler buna tedbir alabiliyor, bir tedbir alamayan halk oluyor, çünkü ilk defa halka karşı kimyasal kullanıyor. 

-Bu katlima karşı devletlerin, kamuoyunun tutumu ne oldu? Bir de teşkilatlar var; İKÖ’nün, Birleşmiş Milletler, Nato’nun Varşova Paktının veya diğer insan haklarından söz eden kuruluşların tepkileri ne oldu?

https://www.inzardergisi.com/Haber/Halepce-Katliami-Uzerine-Soylesi-50.html

..................

Yukarıdaki son sorunun cevabını,yani, emperyallerin tavırlarını ve Halepçe katliamının ayrıntılarını, 'Yeni Dünya İçin Çağrı' dergisinin Söyleşi yaptığı, olayların tanığı Ramazan Öztürk'ten dinleyelim şimdi. d.d.com)

 

....................

SADDAM'A YARDIM EDENLER, GÖZ YUMANLAR,

SES ÇIKARTMAYANLAR DA Bu Katliamın SUÇ ORTAĞIDIR.”

 

HALEPÇE KATLİAMINI DÜNYAYA DUYURAN RAMAZAN ÖZTÜRK İLE RÖPORTAJ

Bahçelievler HDP ilçe örgütünün Halepçe katliamı için bir anma toplantısı yapacağını duyunca, her yıl yapılan anmalar gibi olacağını düşündüm. 

Panelistin Ramazan Öztürk olduğunu öğrenince, katliamın tüm detaylarını onun ağzından dinlemek için panele katıldım.

Ramazan Öztürk, Halepçe katliamını dünyaya duyurmuş bir savaş muhabiri.

Katliamın sebeplerini, asıl suçlularının kim olduğunu da iyi bilen ve bunu da dünya kamuoyu önünde açıkça dile getiren bir gazeteci.

Birçoğumuz Halepçe katliamında katledilen çocukları, kadınları onun objektifinden gördük.

Ama ne onu yeterince tanıyoruz, ne de Halepçe katliamının gerçeklerini!

Katliamın boyutlarını biliyoruz dememize rağmen, toplumun çoğunluğunun yanında devrimcilerin de (büyük çoğunluğu) yaşananları bilmiyor.

Halepçe katliamını birkaç kitaptan, internette yalan yanlış dolaşan fotoğraflardan, Şiwan Perver’in bir stranından veya her yıl sessiz geçen anmalardan biliyoruz.

Türkiye halkları milliyetçiliğin etkisiyle katliamlara zaten sessiz kalıyor!

Kuzeyli Kürtler olarak bizler ise az önce belirttiğim 'bilmelerin' ötesine gidemiyoruz.

Sadece Kuzeyli Kürtlerin değil Güneyli, Rojavalı veya Doğu Kürdistanlı Kürtlerde de aynı “rahatlık” söz konusu. Katliamın asıl sorumlularıyla hesaplaşılmadı.

Hatta acı olan ise Güney Kürdistan’ın ABD ve diğer batılı emperyalist güçler ile ittifak halinde olmasıdır.

Asıl katiller ile el ele kol kola yürüyorlar. Tarih elbet onlardan da hesap soracaktır!

Panelde Ramazan Öztürk, aradan yıllar geçmesine rağmen o yılların tanıklığını aktarırken boğazı halen düğümleniyordu.

Katledilen çocukların, annelerin cansız bedenleri gözlerinin önüne geldiğinden hiç kuşku yoktu.

Ramazan Öztürk, katliamın olduğu günlerde oradaydı ve fotoğrafları çekerken bombardımanın devam etmesi ölümle yüz yüze iken bir an bile tereddüt etmeden katliamın duyulmasını sağladığı akıllarda tutulmalıdır.

Sadece bir gazeteci mantığı ile değil insan olmanın sorumluluğu ile hareket ettiği de tartışmasız bir olgudur.

Panel sonrası kendisi ile kısa bir sohbetten sonra YDİ ÇAĞRI ve okurları için röportaj önerimi geri çevirmedi.

Halepçe katliamı ve Ezidi halkı üzerine kendisi ile bir röportaj gerçekleştirdik.

Ramazan Öztürk, röportajda okuyacağınız gibi bir kez daha Halepçe’nin gerçek katillerine dikkat çekiyor.

Röportaja geçmeden önce bir yanlışı da düzeltmek de fayda var.

Sosyal medya ve birçok haber sitesinde çocukların elma kokusuna giderek öldükleri vb. deniliyor.

Daye Behna Seve Te” (Anne elma kokusu geliyor) diyerek olaya ne kadar yabancı olduğumuzu gösteriyor.

Halepçe’ye atılan kimyasal bombaların ardından etrafa ÇÜRÜK ELMA KOKUSU yayılmıştır.

Gaz öyle kokmaktadır. Halepçeliler ise o günü Bomba Yağan Gün olarak tanımlıyor.

Savaşta binlerce Kürdistanlı öldü. Katledilenlerin büyük çoğunluğu kadın ve çocuklardı. Çocuklar evin avlularında oynarken bir anda öldüler!

Saddam’ın uçakları önce bilinçli olarak kimyasal atmıyor. İnsanların kaçmasına da fırsat vermemek için bombaları atıp ev camlarının kırılması sağlanıyor.

Ardından kimyasallar atılıyor ve katliam başlıyor.

Burada asıl amaç bölgede bir soykırım yapmak ve Kürt varlığına son vermek! Altı bine yakın insan orada katledildi. Sonradan ölenlerin sayısı elli bine yakın!

Saddam rejimi ölümlerin baş sorumlusu olduğu kadar ona kimyasal silah desteği sağlayan ve destek veren suç ortağı Batılı emperyalistlerdir!

Onlar da yargılanmadan, hesap sorulmadan Halepçe’nin hesabı sorulmuş sayılmaz!

Ramazan Öztürk kimdir?

Ramazan Öztürk, 1956 yılında Malatya’da dünyaya geldi. 1975 yılında aktif gazeteciliğe başladı. Günaydın, Sabah, Star, Yeni Binyıl gazetelerinde muhabir olarak görev aldı.

2004-2010 yılları arasında TRT’de Kırılma Noktası adıyla Haber Belgeseli hazırladı ve sundu.

108 ülkede savaşın insanlar üzerinde açtığı derin yaraları anlatan 108 belgeseli yayımlandı.

Kosova savaşını, Bosna savaşını, Körfez savaşını, İran-Irak savaşını, Rus-Çeçen savaşını gözlemledi.

İrlanda da IRA ve liderleri ile röportajlar yaptı.

Pakistan, Lübnan, Azerbaycan, Ermenistan’daki olayları yakından izledi.

Saddam rejimi ile Kürtler arasındaki savaşları yakından izledi. Halepçe katliamını belgelediği “Sessiz Tanık” fotoğrafı dünya çapında birçok ödül aldı.

Ramazan Öztürk gazetecilik yaşamı boyunca birçok önemli kişi ile röportajlar yaptı.

Birçok savaşta savaş muhabiri olarak savaşın yarattığı yıkımları dünyaya duyurdu.

1995 yılında 'Sessiz Tanık' isimli kitabını yayımladı.

-YDİ Çağrı: Siz dünyanın birçok noktasında yer alan savaşlara, savaş muhabiri olarak katıldınız. Gözlemlerin yanı sıra birçok olayı dünya kamuoyuna duyurdunuz. Halepçe’nin diğerlerinden farkı neydi ya da diğerlerinin Halepçe’den farkı neydi?

*Ramazan Öztürk: Dünyanın hangi bölgesinde olursa olsun savaşların hepsi pistir ve kirlidir. Bu pis savaşlar devam ettikçe daha çok kirlenirler. Tarihe baktığımızda çok uzun ya da kısa süren savaşlar vardır.

Bütün savaşlar eninde sonunda bitiyor. Yani insanların konuşarak, tartışarak halledemedikleri, ya da hırs uğruna, ihtiras uğruna, kibirlilik uğruna, eline geçirdiği gücü kaybetmeme ve çıkar uğruna başlattıkları savaşların hepsinin bir sonu vardır.

Yıllarca birbirlerini acımasızca öldüren taraflar bir süre sonra masaya oturuyor ya da oturmak zorunda kalıyor ve barış imzalanıyor, ama savaş insan hayatında bitmiyor.

Yani kirli ve acımasız savaşların insan bedeninde ve ruhunun derinliklerinde bıraktığı izler, nesiller boyu devam ediyor.

Dolayısıyla bu noktadan baktığımızda savaşların sonuç itibariyle birbirlerinden bir farkı yok. Sadece kullanılan yöntemler farklı olabiliyor. Ben dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan savaşları bir savaş muhabiri olarak izledim.

Hepsinde gördüğüm şey; insanın ne denli tehlikeli olduğuydu. İnsanın içinde taşıdığı acımasız duygular öne çıktığı zaman nasıl bir akıl tutulması yaşadığını ve neler yapabildiğini gördüm.

İran-Irak Savaşı bunun en canlı örneğidir. Düşünün, İran İslam Rejimi yıkılsın diye sudan sebeplerle çıkartılan savaş 8,5 yıl sürdü. İki taraftan da yüzbinlerce insan öldü. Saddam Rejimini destekleyen Batı Dünyası sınırsız yardım yaptı.

Kimyasal silahların üretilmesinde müdahil oldu. Çeşitli ülkeler, üretimde kullanılan ham madde, mühendislik ve araç gereçler konusunda yardım gönderdi. Saddam Rejimi ürettiği kimyasal silahlarla İran’a saldırdı.

Bu saldırılar yıllarca sürdü. On binlerce sivil-asker insan kimyasal silahlar nedeniyle hayatını kaybetti. Dünya gözünü, kulağını kapatıp üç maymunu oynadı. İran konuyu BM’de gündeme her getirdiğinde kimse ciddiye almadı.

Saddam bu kez cephelerde yenilgi almaya başlayınca kimyasal silahları daha çok kullandı. Diğer yandan Kürdistan Peşmergeleri üstünlük kazanıp bazı yerleşim birimlerinin denetimini ele geçirince Saddam Rejimi, hiç çekinmeden Halepçe’ye kimyasal bombalar yağdırdı.

Dünya yine üç maymunu oynadı. Sanki böyle bir katliam yaşanmamış gibi davrandı. Saddam’ı desteklemeye devam etti. Ne zaman ki Saddam sahiplerini dinlemedi işte o zaman işler tersine döndü.

Kuveyt’in işgali ile birlikte Saddam Rejiminin ne kadar kötü bir rejim olduğu dillendirildi. En büyük belge de Halepçe Katliamı oldu. Orada çektiğim ve bütün dünyanın bildiği fotoğraflar bir anda dergi ve gazetelerde, televizyonlarda Saddam’ın suç delili olarak yayımlandı.

10 ay önce olan Halepçe katliamı, sanki yeni gerçekleşmiş gibi gündeme oturdu. İşte ikiyüzlülük, işte menfaatler söz konusu olduğunda insan hayatının nasıl değersizleştiğinin kanıtı.

İşte bölge ülkelerinin ve dünya ülkelerinin bir kısmının Kürtlere bakışı…

Mesela, Ruanda’da olup bitenlere normal bir insan olarak inanmak mümkün değil. Ama orada 90 günde 2 milyon insan tüm dünyanın gözleri önünde katledildi. BM müdahale etmedi. Bosna’da aynı şeyler yaşandı.

Sonunda müdahaleler oldu ama iş işten geçtikten sonra… Ne acıdır ki Halepçe’de iş işten geçtikten sonra bile müdahale olmadı. 1’nci körfez savaşı Kürtleri kurtarmak için değil, Kuveyt’i Irak işgalinden kurtarmak için yapıldı.

-YDİ Çağrı: Halepçe katliamına gerekli tepki gösterile bilinseydi ne olurdu?

*Ramazan Öztürk: Şayet o zamanlar Halepçe katliamı için gerekli tepki gösterilebilseydi, sonraki yıllarda diğer ülkelerdeki katliamları yapanların cesareti bu kadar fazla olmazdı.

Kolay kolay cesaret edilmezdi belki. Benzer örnekleri çoğaltmak mümkün ama sayfalara sığmaz.

Halepçe’nin diğerlerinden farkı, binlerce çocuk kadın ve yaşlılardan oluşan 6 bine yakın sivil insanın, BM tarafından kullanılması yasak olan zehirli gazlarla öldürülmesidir. Kürtler, Ortadoğu’nun Müslüman halklarından biridir.

Her 4 ülkede milyonlarcası yaşıyor. Kürtlerin yaşadığı ülkeler başta olmak üzere, İslam âlemi de böylesine korkunç bir katliama karşı sessiz kalmayı tercih etti.

-YDİ Çağrı: Halepçe’ye gidişiniz ve çalışmalarınız nasıl oldu? Orada neler olduğunu bir kez daha sizden öğrenebilir miyiz?

*Ramazan Öztürk: Bölgeyi iyi biliyordum. Çünkü 10 ay kadar önce Bağdat’tan kaçıp Kürdistan’a geçmiştim. Talabani’ye bağlı Peşmergelerin Türkiye’yi protesto etmek için kaçırdığı Türk Teknisyen olayı ile ilgili araştırma yapmak ve orada olup bitenleri belgelemek için. Biliyorsunuz o dönemde Türkiye daha çok Saddam Rejimini destekliyordu.

Türk şirketlerinin bazıları Irak’ta büyük işler almışlardı. Bunlardan biri de ENKA Holding. Peşmergeler, ENKA’nın Süleymaniye yakınlarındaki Taşluca ilçesinde çalıştırdığı Çimento Fabrikasını basarak Türk Teknisyeni kaçırmıştı.

Ben Talabani’ye ulaştım ve teknisyeni alıp haftalarca dağlardan yürüdükten sonra önce İran’a, sonra da Türkiye’ye giriş yaptım. İki ay süren bu tehlikeli macera çok uzun ve detaylı olduğu için burada değinmiyorum.

Yabancı ajanslardan geçen küçük bir haberde Saddam Rejiminin Halepçe ve çevresinde kimyasal silah kullandığı belirtiliyordu. Ben o bölgede olduğum dönemde de kimyasal ve napalm atıldığına tanıklık etmiştim.

Eğer ajanstan gelen haber doğruysa büyük bir katliam olmuş demektir, diye düşündüm ve hemen yola çıktım. İran üzerinden Halepçe’ye vardım.

-YDİ Çağrı: Sizi oraya İranlılar götürdü. İran ve Türkiye’nin Halepçe’ye yaklaşımları nasıldı?

*Ramazan Öztürk:İran’ın yardımı olmasaydı hiçbir gazeteci ya da yardım kuruluşu Halepçe’ye ulaşamazdı. İran, savaşın çıktığı ilk yıllardan itibaren Saddam Rejiminin kimyasal kullandığını dünyaya anlatmaya çalışıyordu, ama kimseyi inandıramıyordu.

Halepçe bir fırsattı, o yüzden kapılarını açtı. Hem gazetecileri götürdü, hem de yaralıları kendi hastanelerinde tedavi ettirdi. Kısacası o dönemde Kürtlere yardım eden tek ülke İran’dı.

Türkiye’ye gelince; Batı, Saddam Rejimine kayıtsız destek verdiği için Türkiye de farklı davranmak istemiyordu. Ayrıca Türkiye ile Saddam Rejiminin ortak bir noktası vardı, Kürtler. Türkiye’nin de Kürt sorunu vardı ve kendi Kürtleriyle çatışması devam ediyordu.

Dolayısıyla Saddam’a daha yakın durmasının nedenlerinden biri de buydu. İran ile ilişkilerini kesmemişti ama çok da iyi sayılmazdı. Karşılıklı mesafeli duruyorlardı.

-YDİ Çağrı: Savaşın çıkış sebebini gelinen aşamada siz nasıl yorumluyorsunuz?

*Ramazan Öztürk: Baştan söylediğim gibi çıkış sebebi İran İslam Devrimini yıkmaktı. Şat Ül Arap Suyolu üzerindeki anlaşmazlıktan, yani sudan bir sebep yaratılarak savaş çıkartıldı. Ancak Batı’nın hesapları çarşıya uymadı.

Sandılar ki rejim değişikliği yaşayan ve siyasi iç çatışmaların sürdüğü İran’a, Irak saldırırsa, kısa sürede rejim yıkılacak. Bu bir yanılgıydı. İran derin bir kültüre ve geleneğe sahiptir.

Kendi aralarında kavgalı olsalar bile ülkelerine karşı bir saldırı söz konusu olduğunda, problemlerini bir kenara bırakıp birlik olurlar. Nitekim de öyle oldu.

Cephede ölen askerlerin Tahran sokaklarında dolaştırılan her tabutu, binlerce yeni gönüllünün ölmek için cepheye gitmesini sağladı.

Gerçekleştiği ilk zamanlarda bir hayli zorlanan İslam Rejimi, bu kez daha çok güç kazanmaya başladı. Her fırsatta vatanın savunmasını öne çıkaran konuşmalar yapan mollaların elini kolaylaştırdı.

Kısacası İslam Rejiminin bitirilmesi için çıkartılan savaş, o rejimin daha çok güçlenmesine, daha çok kök salmasına neden oldu. Ve bu nedenledir ki hala güçlü bir şekilde ayakta duruyor. Bu da savaşın başka bir sonucu!

-YDİ Çağrı: Saddam’ın Halepçe katliamı yapmasında temel neden neydi?

*Ramazan Öztürk: Saddam Rejimi kaybetmeye tahammül edemiyordu. Bir yandan İran karşısında zayıflıyordu. Çünkü Irak askerleri istekli savaşmıyordu. Zorla cepheye sürülen ve dönüşü olmayan bir yola sokulan askerler, davaya inanmıyorlardı.

Bu nedenle Irak Ordusu güç kaybediyordu. İran, Saddam Rejiminin kimyasal silahlarına rağmen üstünlük kazanıyordu. Kürt Peşmergeleri de bölgelerinde üstünlüğü ele geçiriyorlardı. Saddam Rejimi zaten Kürtleri soykırım yaparak toptan yok etmeyi planlıyordu.

Enfal operasyonu bu amaçla planlanmıştı. Kürtleri kökünü kurutmayı kafasına koymuştu. Kimyasal atarak çocuk, kadın, yaşlı- genç, sivil-asker ayırımı yapmadı.

Bazıları hala soykırım demiyor ama bana göre bunun adı soykırımdır. Halepçe’de binlerce insan hala kimyasalın etkisinden dolayı hasta. Binlerce kadın-erkek kısır, çocukları olmuyor. İşte size soykırım!

-YDİ Çağrı: Halepçe katliamında ölü sayıları arasında belirsizlik olduğunu söyleniyor. Bu ne kadar doğru?

*Ramazan Öztürk: Altı bine yakın insan hayatını kaybetti. Çoğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan sivil insanlardı. Evlerinde günlük yaşamlarını sürdürürken, çocuklar sokaklarda oynarken 5 çeşit zehirli gazla öldürüldüler. Binlerce insan da yaralı kurtuldu.

Kimyasal gazlar kimi insanın gözlerini, kiminin ciğerlerini, kiminin derisinde önemli ölçüde etki bıraktı. Yaralıların bir kısmı belki hastanelerde tedavi gördü ama sonraki yıllarda ölmeye başladılar. Hala da ölümler devam ediyor.

Aradan yıllar geçse de kimyasal gazların etkisi ortaya çıkabiliyor. Kısır olanların soyu kuruyor. Diğerleri de zaman içinde hayatını kaybediyor. İran’da resmi kayıtlara geçmiş 100 bin kimyasal mağduru var ve bunlar da zaman içinde ölüyorlar.

-YDİ Çağrı: Siz daha sonra Halepçe’ye tekrar döndünüz ve Halepçe katliamı üzerine belgesel de yaptınız. Geri döndüğünüzde neler oldu?

*Ramazan Öztürk: Katliamdan sonra yani Mart 1988’den sonra sayısız defa Kürdistan’a gittim. Halepçe’nin çok yakınına da gittim ama bir türlü şehri ziyaret etme cesaretini gösteremedim. Çok etkilenmiştim ve etki devam ediyordu.

Nasıl söylesem bilmiyorum ama içimden bir ses ‘gitme’ diyordu. Çünkü gördüklerimin bende bıraktığı etki devam ediyordu. Belki de buydu beni engelleyen.

Sonra Kimyasal Ali’nin yargılandığı mahkemeye tanık olarak çağrıldığımda, gitmeye karar verdim.

Yani 21 yıl sonra ilk kez gittim ve bir belgesel hazırladım. Halepçe Belediye başkanı ve diğer tüm yöneticilerle Halepçe Halkı törenlerle karşıladı.

Çok sıcak bir karşılamaydı. Halepçe girişinden itibaren elleri çiçeklerle dolu insanlarla birlikte şehre girdik. Hayatımın en önemli anıydı.

Çok anlamlıydı ve müthiş duygusal bir an yaşıyordum. Benim için tarihi bir gündü. Onlarla birlikte şehitliğe gittik. Birlikte ağladık.

Sonraki günlerde şehri dolaştım halkla konuştum. O günü yeniden yaşadım. 16 Mart 1988’de gökten zehirli gazlar yağdığında, insanlarla birlikte tüm canlıların öldüğü, çiçeklerin bile solduğu, yaşam belirtisinin kalmadığı Halepçe’de yeniden başlayan yaşam devam ediyordu.

Sokaklar insan kaynıyordu. Yine çocuklar, yine kadınlar, genç kızlar ve yaşlı insanlar vardı. Kendi kendime şöyle düşündüm, ölüm ve öldürmek üzerine kurulan veya kurulmak istenen hiçbir rejimin ömrü bir insan ömrü kadar uzun sürmüyor.

Öldürüp yok edeyim derken kendisi yok oluyor. Mazlum insanlar yeniden doğuyor ve yaşam devam ediyor.

-YDİ Çağrı: Yıllar geçmesine rağmen bölge ile ilişkileriniz devam ediyor mu? Gidiş gelişlerinizde gözlemleriniz neler?

*Ramazan Öztürk: Elbette devam ediyor. Halepçe’nin benim hayatımda çok önemli ve özel bir yeri var. Çok sık gidiyorum. Çok sayıda dostum arkadaşım yaşıyor orada.

Hayatımı kurtaran Peşmergeler artık emekli olmuş oradalar. Kimi gözünü, kimi elini kaybetmiş. Onlarla dostluğum devam ediyor.

Ancak Halepçe katliamının yeterince anlatıldığına inanmıyorum. O gün yeni doğmuş, ama bugün birer genç olan binlerce insandan, olayın neden ve nasıl olduğunu bilen çok az kişi var.

Yılda bir kez klasik bir anma ile böylesine korkunç bir katliamı geçiştirirseniz sonucu da bu olur. Halepçe Hiroşima’dan sonraki en büyük katliamdır. Bir soykırımdır. Çok daha geniş bir perspektiften ele alınmalıdır.

Çok toplantılar yapılmalı.

Sinema filmleri çekilmeli. Dünyaya daha iyi anlatılmalı, daha çok konuşulmalı ki 1988’in 16 Mart’ında orada ne olduğu, kimlerin bu katliama nasıl katkı sunduğu, kimlerin gözlerini ve kulaklarını kapattığı iyi anlaşılsın.

İyi anlaşılsın ki, biz insanların yaşadığımız bu dünyada neleri yıktığımızı, neleri yok ettiğimiz iyi bilinsin. Bilinsin ki insanlık bir ders alsın ve bir daha Halepçeler olmasın.

-YDİ Çağrı: Kürdistan’da katliamlar bitmiş değil. Halen sürmekte olan bir Şengal katliamı var. Ezidi halkını anlatan belgesel de yaptınız. Kimdir Ezidi’ler, neden bu kadar katliama maruz kalıyorlar?

*Ramazan Öztürk: Şengal’e 2010 da gittim ve güzel bir belgesel hazırladım. Türkiye’de Ezidiler üzerinde çekilmiş ilk belgeseldir. Sadece Şengal değil, Kutsal Laleş Vadisi’nin bulunduğu Şeyxan ve çevresinde de çekimler yaptım.

Ezidilerin hacı oldukları, Çarşema Sor ve Cemma Bayramlarını kutladıkları Laleş’te bir hafta onlarla çalıştım.

Baba Şeyh’in misafiri olarak ekibimle birlikte evinde kaldık. 45 dakika süreli belgesel Kürtçe ve Türkçe olarak ulusal televizyonlarda yayımlandı.

Ancak bir gerçek var ki Ezidileri tanımıyoruz. Bu belgeseli yaptığım güne kadar Türkiye’de Ezidilere ‘Yezidiler’ deniliyordu. Yani başka anlamlarla karıştırılıyordu.

Bu nedenle iyi tanımak gerekiyor Ezidileri. Her yıl Nisan ayının 13’ünden sonrasına denk gelen ilk Çarşamba gününden başlayan ve bir hafta süren kutsal Çarşema Sor (Kırmızı Çarşamba) Bayramını coşkuyla kutlayan Ezidiler, bu yılı vatanlarından uzakta acı ve gözyaşları içinde geçiriyorlar.

Ezidiler Çarşema Sor'u, evrenin oluşumunu tamamlandığı son gün, yaşamın başladığı ilk gün olarak kabul ederler. Ezidiler bu nedenle yeni yıla giriş bayramı olarak da kabul ettikleri Çarşema Sor, dünyanın her yerindeki Ezidiler tarafından büyük bir coşku ve sevinçle kutlanır.

Peki, diğer inançlara ait toplumlar tarafından çeşitli yakıştırmalarla tanımlanan Ezidiler kim? İşte burada çuvallıyoruz. Çünkü kulaktan dolma yanlış bilgilere dayalı önyargılarımız oluşmuş.

-YDİ Çağrı: En büyük yanılgı nedir?

*Ramazan Öztürk: Ezidiler hakkında konuşurken (Şeytana Tapanlar, Güneşe Tapanlar, Dinsizler) gibi tanımlar yapılıyor. Oysaki ön yargılardan kurtulup Ezidi halkının gerçekten kim olduğunu ve inançlarını doğru öğrenmemiz gerekiyor.

Ben biraz olsun özetlemeye çalışayım: Ezidiler, anayurtları olan ülkelerde gördükleri baskılar sonucu çoğunluğu yıllar içerisinde yurt dışına göç etti.

Türkiye’de de durum farklı değildi. Hatta yakın zamana kadar Ezidilerin TC nüfus cüzdanlarındaki din hanesinde (x) işareti vardı, şimdi bu hane boş bırakılıyor.

Ezidiler, gördükleri zulüm ve baskılar yüzünden tarih boyunca kapalı bir toplum olarak yaşamak zorunda kaldılar. Bu yüzden de inançlarını gizlediler.

Bugünün Türkiye’sinde Ezidi nüfusu Kelaynakların nüfusundan daha az!

Şeyhan Köyü yakınlarında bulunan Kutsal Laleş Vadisi, Ezidilerin hac mekânıdır. Laleş Vadisi’nde hacı oluyor, iki büyük bayramlarını da 6 ayda bir burada kutluyorlar.

Yaptıkları her işte, Allah’ın adıyla başlıyorlar. Azazil, yani Melek-ı Tavus’u, Allah’ın elçisi olarak kabul ediyorlar. Güneş’i, hayat kaynağı olması sebebiyle kıble olarak seçiyorlar. Kısacası onların Allah’a ulaşma yolları farklı…

Sayıları az kalan Ezidi toplumunda ‘Kast’ sistemi en katı biçimiyle uygulanıyor.

Ezidi inancında Laleş Vadisi, dünyanın mayası olarak kabul edilir. Allah dünyayı yaratırken ilk toprak parçasının burada oluştuğuna inanırlar. Onlara göre, Allah’ın Âdem’i yarattığı toprak da Laleş’te akan beyaz suyla çamura dönüştürülmüş.

Bu nedenle beyaz çeşmeden akan su kutsaldır ve Laleş’e gelen her Ezidi mutlaka bu sudan içer, çocuklar bu suyla vaftiz edilir.

Bu suyu içmek, çıktığı kaynağı gezmek ibadetin bir parçasıdır.

Mitolojiye dayandırılan anlamıyla Laleş Vadisi, birçok açıdan Ezidiler için önemlidir. Ezidi inancını yayan Şeyh Adiy’nin Laleş’e yerleşmesi ve ölünceye kadar burada kalması da ayrı bir anlam katıyor.

Mesela Arafat denilen dağın en yüksek noktasına çıkıp ateşin etrafında üç kez dönülmesi, Şeyh Adiy’ye duyulan saygının bir ifadesidir.

Laleş Vadisi’nde bir de ailelerin yaşadığı evler var. Bu tarihi yerlerde ikamet edenler kendilerini tamamen Ezidilik inancına ve kutsal Laleş Vadisi’ne hizmet etmeye adamışlardır.

Ezidiler geleneksel giysileriyle dolaşırlar. Orijinleri Kürt’tür ve ayinlerini ana dilleri olan Kürtçe ile yaparlar. Her ne kadar az kalsalar da din ve gelenekleri üzerinde ısrarla durmaktadırlar.

Ezidi, “Beni Allah Yarattı” anlamına gelen ‘Ezdan’ kelimesinden türemiştir. Kendilerini dünyada Allah’a inan ilk insanlar olarak tanımlıyorlar.

Haklarında verilmiş tarihte bilinen 76 ferman bulunuyor. Ölüme varan baskılardan dolayı kimi din değiştirmiş, kimi de inancını gizlemek zorunda kalmış.

Kutsal kitapları Musaf-ı Reş, Ezidi inancının mitolojisini, Şeyh Adi tarafından yazılan Kitab ı El Celve ise, bu inancın pratik kurallarını anlatır.

Onlar için yeri göğü yaratan Allah’tır. Kâinat var olurken önce meleklerin yaratıldığına inanırlar. İlk yaratılanın Melek-i Tavus olarak sembolleştirilen Azazildir. Azazil, meleklerin efendisi ve en büyüğüdür.

Diğer dinlerde ise Melek-i Tavus ‘ŞEYTAN’ olarak adlandırılır. Ezidiler asla o kelimeyi kullanmaz. Melek-i Tavus’tan sonra Derdail, İsrail, Mikail, Şemail, Cebrail ve Nurail’in yaratıldığına inanırlar.

Ezidi inancında güneş, Allahın yeryüzüne gönderdiği nur, hayatın kaynağı ve aydınlatan ışıktır. Bu nedenle güneş kutsaldır. Sabah ve akşam namazını kılarken, yüzlerini güneşe çevirirler. Kürtçe dua ederler.

Örnek dua: Ya Rabbim sen büyüksün, çok büyüksün. Ölüm vakti gelene kadar kimse senin nasıl olduğunu bilemez.

Kavl denilen din adamları toplumunda önemli bir yere sahiptirler. Özellikle fermanlar döneminde yoğunlaşan baskılar yüzünden ibadetlerini gizlemek zorunda kalan halkı, Kavl’lar bilgilendirmiş.

Bu dönemlerde Kavlar, inancın kurallarını ezberleyerek ev ev dolaşıp halka anlatmışlar. Kavl geleneği sembolik de olsa hala sürdürülüyor.

Bugün bile Ezidi toplumunda 15 yaş üstü insanların önemli kısmı okuma yazma bilmiyor. Nedeni, Saddam döneminde uygulanan baskıcı politika.

Çoğu sürülmüş, hapse atılmış, idam edilmiş, köyleri yakılmış. Her evin dramatik bir hikâyesi var.

-YDİ Çağrı: Ve şimdi de 77. katliamı yaşıyorlar!

*Ramazan Öztürk: Şengal’de yaşayanların durumu Şeyhan’da yaşayanlardan biraz daha farklı. Musul ile Kuzey Irak arasında bir tampon bölge gibi duran Şengal, deyim yerindeyse iki arada bir derede kalmış.

Şu anki konumu ne Musul’a bağlı, ne de Kürt Federe Bölgesine… Ancak Şengal’in denetimi şimdilik Kürt yönetiminde bulunuyor. Ezidiler bugün de tarihteki 77’nci ölüm fermanlarını IŞİD denilen terör örgütü üzerinden yaşıyor.

-YDİ Çağrı: Dünya sizin sayenizde Halepçe katliamının belgelerini gördü. ABD’nin Irak işgali sonrası kurulan mahkemelerde Halepçe katliamının emrini veren generaller yargılandı. İlk olarak şunu sormak istiyorum. Bu mahkeme de işlenen suçların cezalarının verildiğini düşünüyor musunuz?

*Ramazan Öztürk: Biliyorsunuz ki Saddam Hüseyin Halepçe’den dolayı yargılanmadı. İdam ediliş sebebi de başka suçlardan. Yargılanan Kimyasal Ali lakaplı Ali Hasan El Macid ve arkadaşlarıydı.

Ben Bağdat Yüksek Ağır Ceza Mahkemesinde görülen bu davanın önemli tanıklarından biriydim. Kimyasal Ali hem Halepçe hem de başka yerlerde işlediği suçlar nedeniyle mahkûm oldu ve idam edildi. Ancak Halepçe meselesi bu davayla bitmedi.

-YDİ Çağrı: Asıl kim yargılanmalıydı?

*Ramazan Öztürk: Bence asıl Saddam yargılanmalıydı.

İnanıyorum ki Saddam yargılanmış olsaydı mahkemede şu şekilde bağırıp şov yapacaktı:

Ey beni yargılayan Batı dünyası, siz değil miydiniz ki sırf İran İslam Rejimini yıkayım diye her türlü desteği verenler.

Kimyasal silah üretmem için bana her türlü ham maddeyi, hatta mühendisler gönderenler. Bu silahları üretip yıllarca cephelerde İran’a karşı kullandığımda gözünü kulağını kapatan, ses çıkartmayan siz değil miydiniz?

Ben her yaptığımı desteklediniz, eleştirmediniz ‘devam’ dediniz. Halepçe’ye kimyasal atılması için emir verdiğimde gerçekleşen katliam sonrasında yine sessiz kalan, görmezden gelen siz değil miydiniz?

10 ay neden sustunuz?

Neden artık sizi dinlemeyip Kuveyt’i işgal ettiğimde bir anda Halepçe’yi hatırladınız?

Yaptığınız ikiyüzlülük değil mi?

Neden şimdi ses çıkarmıyorsunuz?

Bu durumda sizler de suç ortağım olmuyor musunuz?

Sizlerin de şimdi yanımda bu salonda ya da uluslararası bir mahkemede sanık sandalyesinde yargılanmanız gerekmiyor mu?

Bence Saddam'a yardım edenler, göz yumanlar, ses çıkartmayanlar da bu katliamın suç ortağıdır. Tarih önünde hesap vermeliler.

-YDİ Çağrı: Kimyasal Ali'nin mahkemesinde tanık olarak bulundunuz. Duruşmayı anlatabilir misiniz?

*Ramazan Öztürk: Kimyasal Ali, sanırım ülkesinde gözünü kırpmadan katliamlar yaparken bir gün sanık sandalyesinde hesap vereceğini hiç düşünmemişti. O ve onun gibiler, Saddam’ı tanrılaştırmışlardı. Bir yandan korku diğer yandan koşulsuz itaat… Güçten yana güçlü konumda olmak.

Her türlü ayrıcalıktan ve menfaatten yararlanma zaafı. Güç zehirlenmesi ve kibir. Kendinden olmayanları ya da taptıkları diktatörün düşman gördüğü toplumun veya siyasi hareketin ya da kişilerin yok edilmesinin kutsal bir görev olduğuna inanma.

Tüm bunlar gözlerini kör etmişti.

Bu bakımdan yaptıkları her kanunsuzluk onların yanında hak gibi algılanıyordu. Yılardır O rejimin her yaptığı yanında kar kalmıştı. Ancak her gücün, her iktidarın, her diktatörlüğün bir sonu var.

Mutlaka bir yerde yanlış yapıyor ve bir kere tökezledi mi o güne kadar destek aldığı güçler tarafından tekmeyi yiyip yere kapaklanıyor. Onların da sonu bu oldu. Duruşmaya 40’dan fazla fotoğraf sundum. O fotoğrafları çektiğim makinamı da mahkemeye götürmüştüm.

Mahkeme heyeti de sanıklar da bazı fotoğrafları ilk kez görüyorlardı. Hâkimler ağladı. Kimyasal Ali, donuk gözlerle dijital ortamda ekrana yansıyan fotoğraflara kitlenmişti.

Salonda bir sessizlik vardı. Sadece ağlayanların hıçkırıkları duyuluyordu. Herkes çok etkilenmişti. Sonra mahkeme başkanı neler gördüğümü sordu. Ben de tanıklıklarımı anlattım.

-YDİ Çağrı: Kimyasal Ali’ye katliam ile ilgili bir soru sordunuz mu?

*Ramazan Öztürk: Ben değil ama Kimyasal Ali sorular sordu bana… Hangi sıfatla Halepçe’de bulunduğumu, benimle birlikte orada bulunan Amerikalı bir gazetecinin adını söyleyerek, onu tanıyıp tanımadığımı, o gazetecinin bir Amerikan gazetesinde, Halepçe ile ilgili yazdığı makaleyi okuyup okumadığımı, o makalede kimyasalın İran tarafından gerçekleştirildiğinin yazıldığını iddia etti.

Benim de cevabım şu oldu: Ben bir gazeteci olarak orada bulunuyordum. Savaş muhabiriyim ve böyle bir olayı dünya kamuoyuna duyurmak gazetecilik görevimdir. Söylediğiniz gazeteciyi tanımıyorum.

Orada görüp görmediğimi de hatırlamıyorum. Yazmış olduğu makaleyi okumadım. Ancak iddia ettiğiniz gibi bir yazı ise hiç şaşırmadım ama ciddiye de almıyorum. Çünkü Amerika, baştan itibaren Saddam’ı destekliyordu. Halepçe katliamı olduğunda sessiz kaldı. Dolayısıyla Amerikalı bir gazetecinin bir Amerikan gazetesinde Saddam’ı savunan böyle bir makale yazmış olması şaşırtıcı değil.

Ancak Aynı Amerika’nın çok sayıdaki gazetesi, haber dergisi ve televizyonu benim çektiğim fotoğrafları kullanarak bu katliamın Saddam’ın başında bulunduğu Baas Rejimi tarafından gerçekleştirildiğini savundu.

Aynı şekilde dünyanın hemen her ülkesinde yayınlar yapıldı.

Aradan bunca yıl geçti Saddam ve Rejimi bir gün bile itirazda bulunmadı, reddetmedi. Peki, siz buna ne diyeceksiniz? O zaman sustu.

-YDİ Çağrı: Halepçe katliamının Türkiye’de veya Güney Kürdistan’da yeterince anıldığını düşünüyor musunuz?

*Ramazan Öztürk: Düşünmüyorum. Hep söylediğim gibi yıldönümünden yıl dönümüne yapılan cılız anma toplantıları. Herkes kendi başına ve kendince bir program hazırlıyor. Genellikle 30-40 kişinin sığabileceği salonlarda yapılıyor. O kadar insan bile gelmiyor. Konuyla alakası olmayan konuşmacılar çağrılıyor.

Kendilerince internet ortamından bana ait olan ya da yıllar önce çıkardığım kitabımdan alınan fotoğrafların fotokopileri duvarlara asılıyor. Fotoğraflar karmakarışık, soluk çünkü hepsi fotokopi. İşin en acı yanı da internet ortamında dolaşan fotoğrafların hangisinin Halepçe’ye ait olup olmadığını bile bilmeden alıp sergiliyorlar.

-YDİ Çağrı: Halepçe katliamında var olmayan fotoğraflar mı sunuluyor?

*Ramazan Öztürk: Mesela gazeteci arkadaşım Mustafa Bozdemir’in yanılmıyorsam Erzurum Depreminde çektiği bir fotoğrafı var. Bir anne depremde hayatını kaybetmiş 4 çocuğuna ait cesetlerin başında ağlıyor. Bu fotoğraf o yıl World Press Photo tarafından ödül almıştı.

-YDİ Çağrı: Bu hatalar ne gibi sonuçlara yol açabilir?

*Ramazan Öztürk: Bu fotoğrafı Halepçe’nin fotoğrafı diye kullanmak, hem ayıp, hem Mustafa Bozdemir’e saygısızlık, hem cahillik hem de Halepçe’nin ruhuna aykırıdır. Meseleyi bu tür yanlışlarla küçültmüş oluruz.

Defalarca ikaz ettim. Hatta birkaç kez televizyon programlarında söyledim ama insanlar görüp de anlamadıkları bir ruh haliyle her şeyi birbirine karıştırıyor.

Bu yıl Mart ayında Malatya Yeşilyurt Belediyesi 27 yıl sonra ilk kez Halepçe’nin yıldönümünde bir anma programı düzenledi. Yukarıda söylediğim yanlışların hepsi orada da yapıldı. Üstelik alakası olmayan insanlar konuşmacı olarak çağrılmış.

Benim fotoğrafım yani bütün dünyanın bildiği Sessiz Tanık fotoğrafı bez afişlere bastırılıp caddelere asılmış fakat Ramazan Öztürk adı yok. Biraz önce bahsettiğim Mustafa Bozdemir’in fotoğrafı sergiye konmuş.

Dayanamadım telefon açıp sergiden o fotoğrafı kaldırttım. “Bana neden haber vermediniz, size yardımcı olurdum” dediğim de ise şu cevabı verdiler: Size ait olduğunu bilmiyorduk. Sizin Halepçe ile ilginizden haberimiz yoktu.

Düşünebiliyor musunuz? Bir belediye etkinlik düzenliyor, ama dünyadan haberi yok. Şimdi bu durum Kürt çevrelerin çoğunda da böyle.

Yani çek fotokopileri as duvara, alakasız iki konuşmacı çağır oldu sana Halepçe anma toplantısı. Şimdi bu mantıkla Halepçe tüm çıplaklığı ile anlatılabilir mi?

Kamuoyu aydınlanabilir mi? Ulusal kanallara gelince, 16 Mart geldiğinde, gün içinde telefon açıyorlar, yayına gelir misiniz? Diye.

O kadar basite alıyorlar ki ben gidip orada bir dakika içinde Halepçe’yi anlatacağım, bu mümkün mü? Bir de hep aynı soru; ne gördün?

Bu yüzden aklıma yatmayan ve inanmadığım davetlere gitmiyorum. Kürdistan’da da durum çok farklı değil. Yani bir şeyi sırf yapmış olmak için yapınca “eğreti gelin” misali oluyor.

-YDİ Çağrı: Yanıtlar ve zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

*R.Ö: Ben teşekkür ederim…

18-Nisan-2015

http://www.ydicagri.net/halepce-katliami-uzerine-soylesi

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.