Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist (TKP-ML) ve Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu"nun (TİKKO) kurucusu, İbrahim Kaypakkaya; 29 Ocak 1973 günü, ihbar sonucu yakalandı.

TC, 3.5 ay süren işkenceler sonucu O'na diz çöktüremeyince; 18 Mayıs 1973'te öldürdü.

 

 

Yakın arkadaşları; Muzaffer ORUÇOĞLU, Melek ULAGAY, İ.Kaypakkaya'yı Anlatıyor

Dövüşenler de var bu havalarda
El ayak buz kesmiş, yürek cehennem
Ümit, öfkeli ve mahzun
Ümit, sapına kadar namuslu
Dağlara çekilmiş kar altındadır.


-Ahmet Arif-

..........................

Türkİye Komünist Partisi-Marksist Leninist (TKP-ML) ve Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu"nun (TİKKO) kurucusu, İbrahim Kaypakkaya, 18 Mayıs 1973'te işkencede öldürüldü.

1968´lerde devrimci mücadelenin ön saflarında yer alan, 12 Mart 1971 darbesinden sonra aranmaya başlayan Kaypakkaya, 1972 yılında Türkiye İhtilalci İsçi Köylü Partisi"nden (TİİKP) koparak, arkadaşlarıyla TKP-ML ve TİKKO´yu kurdu.

24 Ocak 1973'te Kaypakkaya ve arkadaşları, Tunceli"de Vartinik mezrasında kuşatıldılar. Çıkan çatışmada Ali Haydar Yıldız, ölümsüzler kervanina katildı.

Kaypakkaya yaralı olarak düşe kalka kaçmayi başardi.

29 Ocak gününe dek beş gün köylerde saklanan Kaypakkaya, bir öğretmenin ihbarı sonucu yakalandı.

Yaralı olmasına rağmen karlar uzerinde yürütüldü, Faşist Fehmi Altinbilek tarafindan iskence altina alındı, ser verip sir vermeme ilkesi karsisinda dize gelen Fehmi Altinbilek;

"Bak burada çözülmedin, Diyarbakırda'da çözülme seni yakalamam ve yaptığım iskencelerden dolayi beni pişman etmiş olursun"
demesi kendisinin Ibrahim Kaypakkaya`nin direnisi karsisinda yenildiginin en guzel ifadesidir.

Diyarbakırda uzun günler iskencede Ayak tırnakları çekildi, Parmaklari kesildi, günlerce işkencede sorgulanan Kaypakkaya; kendisini ve arkadaşlarını bağlayacak hiçbir ifadede bulunmadı.

16 Mayıs 1973´te yeniden işkenceye alındı.

İki gün sonra babasına, intihar ettiği söylenerek, parçalanmış bedeni teslim edildi.

Kaypakkaya, 'ser verip, sır vermeyen'€ devrimci ve önder olarak efsaneleşti€!

.........................................................

MUZAFFER ORUÇOĞLU: O, YOKLAR HANESİNDEN BİRİ

Muzaffer Oruçoğlu, Kaypakka’nın yol arkadaşı, dava arkadaşı, acı tatlı anılarını paylaştığı omuzdaşıydı.

Onu en iyi tanıyan, ruhunu, içini gülümsemesini en iyi tarif edendi.Oruçoğlu’nun ‘Tohum’ romanı da Kaypakkaya'yı en iyi anlatan eserlerden biridir.

Can yoldaşının aradan 38 yıl geçmesine rağmen, hala Türkiye’nin yüzleşemediği bir gerçek belli ki canını yakıyordu.

Türkiye’ye uzaktan bakıyor olsa da dağlarını, taşlarını dolaştığı bu ülkenin omuzdaşının katliyle yüzleşmemesini ve hala onun adı anıldığında ‘övdüler’ diyerek dava açılmasını içine sindiremiyordu.

Ben de Muzaffer Oruçoğlu'ndan anılarını dinledim daha çok... Araya soruyla girmedim, daha çok gülümseten anılardı. Sözün bittiği, gülümseten anılar...

Türkiye, 38 yıldır Kaypakkaya’yı okuyamıyor, daha doğrusu okumak istemiyor. Türkiye devrimci hareketi ise Kaypakkaya’yı okur görünüyor, ama okumuyor, okuyup kavramak istemiyor.

Devlet güçleri, devrim ve demokrasi güçlerine saldırmaya, halk ise sessiz kalmaya ve haksız bir savaşın saflarında ölmeye devam ediyor.

Böylesi bir ortamda, Pınar Sağ’ın çıkışı anlamlıydı, cesur bir çıkıştı. Sanatçının sanata en yakın olduğu an, sistemle çatıştığı andır. Sanatçının sanatla özdeşleştiği, sanat olduğu an ise, kendi iç sistemiyle, kendisiyle çatıştığı andır” diyor.

Muzaffer Oruçoğlu ve Kaypakkaya üzerindeki örtünün kalkmamasının nedenlerini bakın nasıl anlatıyor:

Kaypakkaya devletle devrimi ayırdı

Bu örtünün kalkmamasının ciddi nedenleri var. Kaypakkaya, her şeyden önce, devletle devrimi ayırdı; devleti, devrimin karşısına dikti ve devrimin asli görevinin, bu cihazı parçalamak olduğunu savundu.

Kaypakkaya’ya kadar, Türkiye devrimci hareketi, devrimi, hazır devlet cihazıyla, onun reformcu güçleri veya “milli kurtuluş geleneğine sahip, Atatürkçü ordusuyla, bu ordunun sol kesimiyle,” birlikte gerçekleştirmeyi savunuyordu.

Kaypakkaya, devrimin, bu orduya karşı, gerçekleşeceğini; asker-sivil, aydın zümre olarak nitelenen ve devrimin müttefiki sayılan Kemalistlerle birlikte değil, komprador büyük Türk burjuvazisini temsil eden, işçi sınıfını, köylülüğü ve uyruk milliyetleri amansızca ezen Kemalistlere karşı gerçekleşeceğini savundu.

Bunu yapmakla tüm Kemalistleri ve Kemalistleri müttefik güç sayan devrimcileri karşısına aldı.

Kürt ulusundan ve bu ulusun kendi kaderini tayin hakkından söz etti.

Gelmiş geçmiş Tüm Kürt isyanlarının, hakim ulusun milli boyunduruğuna, baskılarına ve ön yargılarına karşı yöneldiklerini ve hangi sınıfın önderliğinde olursa olsun, demokratik bir muhtevaya sahip olduklarını, desteklenmeleri gerektiğini, TKP’nin bu sorunda şövenist bir hat izlediğini savundu.

Anadolu’daki tüm ezilen milliyetlerin milli haklarını savundu. Kaypakkaya, geçmişte, Ermeniler, Kürtler ve diğer milliyetler üzerindeki baskıları, bunlara karşı işlenen kitlesel kırım suçlarını lanetledi.

Devletin, Kaypakkaya’yı tehlikeli bir düşman olarak görmesinin sebebi, bu ve benzeri görüşleridir. Hal böyle olunca örtü kalkmaz.”

Muzaffer Oruçoğlu’na göre Kaypakkaya’yı sadece devlet yok saymıyordu.

Türkiye solunun ezici çoğunluğu tarafında da yok sayıldığını söylüyordu ve devlet ve ordu sorununda, Kemalizmde, Kürt sorununda, sosyalizm anlayışında Türk soluyla nasıl çatıştığını Çin’deki kültür devriminden dersler çıkartarak, devrilmiş olsalar bile, sosyalizmde sınıfların ve sınıf mücadelesinin varlığını kabul ettiğini;

işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki çelişkinin, temel çelişki olduğunu savunduğunu anlatıyordu.

Deniz Gezmişin tüm bunlar yüzünden Kaypakkaya’ya yumruk atmasını da…

Ve devam ediyordu Oruçoğlu: “TKP’nin ve onun etkisi altında bulunan solun büyük bir bölümü, sosyalizmden geriye dönüşün tarihsel olarak mümkün olmadığını, bunun gerici bir görüş olduğunu savunuyordu.

Kaypakkaya, 1952’den sonra, Sovyetlere bürokrat burjuvazinin egemen olduğunu, sistemin sosyalizm değil, devlet kapitalizmi olduğunu ve giderek sosyal emperyalizme evrildiğini savunuyordu.

Bırakalım TKP’yi, Deniz Gezmiş’in bile Sağmalcılar Cezaevinde, Kaypakkaya’ya yumruk atmasının nedeni buydu. 

Kaypakkaya kendi dışındaki solu, Kemalizm’den kopamamakla, hazır güçlere bel bağlamakla suçluyordu.

Deniz’in, pratikte devletle çatıştığını, Kürtleri müttefik olarak seçtiğini, teoride ise ordudan, Kemalizmden ve bundan dolayı da bir bütün olarak devletten kopamadığını söylüyordu.

İbrahim Türkiye’de, bugün bile yoklar hanesine yazılan bir insandır. Bu bakımdan, Hatırla Sevgili’nin İbrahim’i hatırlaması zordur. Türkiye’nin tüm bunlarla nasıl yüzleşeceğini bilemem.

Türkiye,İbrahim’in parmak bastığı sorunlarla yüzleşiyor.

Türkiye sımsıkı sarılmış Kemal’e. Kürtlerle, Ermenilerle cebelleşiyor.

Orta yerde kırk bin ölü var. “Ermeniyi biz kırmadık, Ermeni bizi kırdı,” diyor.

İbrahim’in işaret ettiği bürokratik diktatörlükler peş peşe çöktü. Çöküşün yarattığı ideolojik krizden de reformizm ve dogmatizm doğdu.”

Peki ya bugün Kaypakkaya’yla devam etseydiniz yolunuza yani yine yanı başınızda olsaydı dediğimde Oruçoğlu:

İbrahim yaşasaydı, hiç kuşku yok ki, sosyalizmin sorunlarını merkeze alır, yirminci yüzyılın büyük deneyimlerini, yenilgilerini tahlil eder, bunlardan canalıcı dersler çıkarır, çok uluslu tekelleşme ile bilim ve teknolojideki ilerlemeleri göz önünde bulundurarak belli teorik sonuçlara varırdı.

Tabi bu bir kehânettir; İbrahim’in hassasiyetlerine dayanan bir kehânet. Yaşasaydı, dünya ve Türkiye bazında, ulusal soruna ilişkin görüşlerini derinleştirirdi.

Türkiye tarihine de eğilebilirdi. Hikmet Kıvılcımlı’yı çalışkanlığından ve düzenli yaşam tarzından dolayı takdir ediyor, ama onun tarih tezini, devlet ve devrim teorisini eleştiriyordu.

Oruçoğlu’ndan İBO anıları: Çocuksu bir iç dünyası vardı İbrahim’in

Birçok insan, İbrahim’in, hayata hep siyasal aklının ve davaya olan inancının penceresinden bakan, duygularıyla hareket etmeyen bir insan olarak tahayyül eder ki bu doğru değil.

İbrahim’in Çapa dönemi, romantik dönemdir.

Siz buna devrimci romantizm de diyebilirsiniz. 1966’dan 1969’a kadar İbrahim, Edebiyat ve şiirle yoğun ilgilendi.

Varlık, Türk Dili ve Edebiyatı, Soyut, Yeni Ufuklar, Papirus gibi edebiyat dergilerini düzenli olarak okudu;

bu dönemde yirmiden fazla aşk ve direniş şiiri yazdı. Cemal Süreyya başta olmak üzere, ikinci yeni şairlerinin şiirlerini zevkle, gülerek ve eleştirerek okudu.

Şiirde Nazım Hikmet çizgisini savundu.

Çapa Yüksek Öğretmen Okulu döneminde (1966-1969) aşık olmadı. Kitaplar, dergiler, tartışmalar ve mücadele pratiği, zamanının tümünü emip aldı.

Gülmeyi, fıkra dinlemeyi, türkü söylemeyi ve oynamayı seven bir insandı. Balıkesir Bengisini çok sever ve çok güzel de oynardı.Ruhi Su’nun hayranıydı.

Zahit Bizi Tan Eyleme ile Kalktı Göç Eyledi Avşar Elleri, en sevdiği türküler arasındaydı.

Zengin, renkli, şaşırtıcı ve zaman zaman da çocuksu bir iç dünyası vardı İbrahim’in.

Doğru, boşa geçmemiş,”

Siverek’e geldiğinde, “İki köy sahibi bir Hanım Ağayla anlaştım, bir ay onun köyünde barındım” dedim.

Nasıl bir anlaşma yaptın?” dedi.

Bu kadın, 12 köy sahibi olan Halit Gülpınar’ın kız kardeşiydi. Kardeşi Halit’le arası iyi değildi. Arandığımı, devrimci olduğumu söyledim.

Bana, ‘köyümde ağalara karşı propaganda yapmazsan, yarıcıları bana karşı kışkırtmazsan, yani bir evde susar oturursan, istediğin kadar kalabilirsin,’ dedi, ben de kabul ettim ve Hanım ağanın köyünde bir ay kaldım” dedim.

Hiçbir şey yapmadın mı?” diye sordu İbrahim. “Hayır,” dedim, “yan gelip yattım. “

Peki bu Hanım Ağa, senin barınmana neden yardım etti?” diye yeniden sordu.

Mustafa Kemal, bunların babalarını, Şeyh Sait İsyanına katıldı diye, Şeyh Sait’le birlikte, Diyarbakır’da astırmış,” dedim.

Düşündü ve gülümsedi. “Yanlış bir anlaşma yapmışsın,” dedi.

“O hanım Ağaya, ‘tamam, ben köyde kaldığım müddetçe, yarıcılara toprak sorununu anlatmayacağım, ama geçmişteki Kürt İsyanlarını ve Kürtlerin milli haklarını anlatacağım,’ deseydin, kadın bu noktada seninle anlaşabilirdi. Sen de Kürt halkına anlatmamız gereken temel sorunlardan birisini, programımızın önemli bir parçasını anlatmış olurdun; bir ayın boşa geçmezdi.”

“Boşa geçmedi,” dedim. “Hem ev, hem de ahır olarak kullanılan izbede, inek ve buzağıyla bol bol bakıştım, onların davranış biçimlerini, yaşamlarını öğrendim.”

Biraz düşündü, sonra yeniden gülümsedi. “Doğru, boşa geçmemiş,” dedi.

Bir gerillanın düşüdür aşkı da omuz omuza yaşamak

Kaypakkaya iç dünyasını gizlemeyen bir insandı. Açıklıktan yanaydı. Kadın erkek ayrımı yapmadan, herkesin gerillalaşmasından yanaydı.

Bana, iki kadının dağa çıkmak istediğini, şu anda Dersimin buna hazır olduğunu söylediğinde, silahsız olduğumuz gerekçesiyle kabul etmedim.

Bunlardan bir tanesi Kaypakkaya’ya ilgi duyuyordu. Ben arıyordum ama sevgili bulamıyordum. Bakışlarımı, kızların bakışlarından kaçırma gibi bir ilkelliği de henüz üzerimden atmış değildim.

Ama barındığım her mağarada, yaktığım her ateşin kıyısında, bir sevgili hayali hep varolmuştur.

Zaten her komünist gerillanın ruhunda da, sevgilisini dağa çıkarmama değil, tam aksine, dağa çıkarma ve özgürlüğü onunla birlikte, omuz omuza soluma aşkı vardır.

............................

MELEK ULAGAY: İBO, HUKUK dışı UYGULAMALARIN ilk ÖRNEĞİDİR

Melek Ulagay 70’lerin kadın gerillası, 80’lerde tutuklu eşidir.

Yıllarca hapishane kapılarını aşındırır. Mücadeleyi, fedakarlığı elden hiç bırakmaz…

Tüm bu yıllarına Oya Baydar’la birlikte yazdığı ‘Bir Dönem İki Kadın- Birbirimizin Aynası’nda adlı kitabında yer veriyor.

Bir de yol arkadaşı, yoldaşı Kaypakkaya’yı da anlatıyor kitabında…

Ben de kitaptaki bilgilerin dışında Kaypakkaya’yı anlatmasını istedim kısa da olsa:

İbrahim Kaypakkaya devlet tarafından öldürüldü ve yok sayıldı ama halk tarafından hiçbir zaman unutulmadı, onu tanıyanlar, dostları, yoldaşları için her zaman önemini ve değerini korudu.

Özel bir insandı ve özelliği onu devlet için "tehlikeli ve yok edilmesi gereken kişi" yaptı.

Devlet her zaman insanlar üzerinde etkisi olan, kitlelere ulaşabilen kişileri yok etmeye çalışmıştır. Ancak yok edilen kişiler, halk için ölümsüzleşirler.

Bugün bile gidin İbrahim'in dolaştığı yörelere ve köylere, halkın onu nasıl yaşattığını görürsünüz. Onun adı sihirli bir etki yaratır.

Bu sihir "liderlik" değil, insanlıktan doğar. Türkiye en değerli evlatlarını yok etmenin acısını yaşıyor. Bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödedik ve ödemeye devam ediyoruz.

Eğer 38 yıl sonra devlet hala İbrahim'den korkuyorsa, onun adının bile anılmasından gocunuyorsa, burada ciddi bir sorun var demektir.

Onun ölüsünü bile tehdit olarak gören bir devlet her şeyden önce kendisini sorgulamalıdır.

Bugün kıyısından ucundan başlayan bu sorgulamalar henüz emekleme sürecinde.

Hepimiz kendimizi, tarihimizi, geçmişimizi her an yeni baştan sorgulamak hesap sormak ve hesap vermek zorundayız. İbrahim Kaypakkaya'yı okumayı ancak o zaman başarabiliriz.

Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edildiler. Onların ölümü hukuki bir sürecin sonunda ilan edilmiş oldu. Mahir'ler Kızıldere'de çatışarak öldürüldüler. Onların da ölümü basında ilan edildi. Demek istediğim bu ölümler tüm ayrıntılarıyla kamuoyunun gözüne sokularak yaşatıldı.

Oysa İbrahim sinsice, adeta gizlice yok edildi. Nasıl öldüğü ve öldürüldüğü üzerinde bir sürü değişik söylentiler dolaştı.

Devlet bu ölümü ilan etmedi, bir giz perdesi altında bıraktı. Bunun bir nedeni onun ölüsünden bile tedirgin olmaları, diğeri ise açıkça cinayet işlemiş olmalarının bilinmesinden çekinmeleridir.

İbrahim'in ölümü tam bir yargısız infazdır.

Ne ile suçlandığı, niçin ölüme gönderildiği halen bilinmemektedir.

Hukuk dışı bir uygulama söz konusudur. 12 Eylül döneminde ve Diyarbakır Cezaevinde görülen hukuk dışı uygulamaların ilk örneğidir.

Bu nedenle onun adı kamuoyunda belki Deniz'ler ve Mahir'lerden daha az bilinir. Ancak halk onun değerini her zaman bilmiştir.

Bugün İbrahim Kaypakkaya'nın adının yeniden gündeme gelmesi ve anılması Kürt sorunu ile bağlantılıdır. İbrahim bizim kuşak içinde Kürt sorunu konusunda en fazla kafa yoran, araştıran kişiydi.

Kavrayışı ve sezgileri çok güçlüydü. Okuduğu hiçbir şeyi sorgulamadan, üzerinde düşünmeden, kendi yorumunu katmadan kabul etmezdi.

O yıllarda henüz çok gençti, yolun başındaydı. Yaşasaydı kendisini çok geliştireceğine, bu topraklarda yaşayan tüm halklara katkıları olacağına her zaman inandım.

Bugün onu tanıyan eski arkadaşlarıyla konuştuğumuzda, hepimiz ondan ne kadar çok etkilendiğimizi anlatıyoruz. Sıradışı bir zeka, olağanüstü bir duyarlılık, müthiş bir insan sevgisi, ve ışıl ışıl bakan gözleri.

Edebiyata, yazıya, sanata çok düşkündü. Ben her nedense onun aslında büyük bir yazar olacağına inanırdım. Dili iyi kullanmaya önem verirdi ve çok yazardı.

Onu hep yazı yazarken anımsıyorum. Çok okuyan, çok çalışan, bir saniyesini bile boşa geçirmeyen bir yapısı vardı.

İnsanlara, hiç ayrım yapmadan yaklaşırdı. Kadınların görüşlerine önem verir ve kadınlara danışırdı. Ben de o nedenle kendimi ona yakın hissederdim. Diğer erkek arkadaşlardan farklı bir yanı vardı.

Ben kimseyi mitleştirmedim. İbrahim de hepimiz gibi bir insandı kuşkusuz. Hataları ve sevaplarıyla.

Yaşasaydı, çok yakın olurduk. Bundan hiç kuşku duymadım.

http://balyaturgut.blogcu.com/yoldaslari-kaypakkaya-yi-anlatiyor/12978800

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.