Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Son Yorumlar

Ferhat, şunu ısrarla söylerdi; 'Agit'in -Mahsum Korkmaz- vurulduğu yer askerlerin ateş alanına girmiyordu, anlayamadım, Agit, bulunduğu yerde nasıl vurulmuş?' derdi...

Salih Aras/ Bekaa Vahşeti- 1

 

Çarşamba, 22 Nisan 2009- kurdistan aktuel-

 

Orada açlık vardı. Aç kalmanın ne olduğuna ve insanlar üzerinde nasıl etkiler yarattığına, orada tanık oldum.

Yalnız açlık mı?

Düşünmenin, sevinmenin, gülmenin, duygulanmanın, öksürmenin, hastalanmanın, özlemenin, şımarmanın, birisiyle baş başa konuşmanın, yorulmanın, uykusuzum demenin ve hertürlü insan sevgisinin yasak olduğu bir cehennem...

Cenhennem kelimesi bile yetmez.

Binlerce derece sıcaklıktaki cehennem ateşine, insan vucudu ancak saniyeler hesabıyla dayanabilir ve bütün acılar bitmiş olur.

O cehennemin acıları çok farklıydı.

İnsanı insanlıktan çıkarmaya ve kendine yabancılaştırmaya, arkadaşının kanını içecek ve etini yiyecek derecede dönüşüme uğratabilecek türden uygulamaların olduğu, cehennemden de öte bir yerdi.


Bir çok arkadaş Bekaa'da olup bitenlere değindi. Ben de biraz değindim.

Sadece kabul etmediğim husus şu; sanki yanlış uygulama ve taktiklerden kaynaklanıyormuş ve düzeltilmesi önerisinde bulunularak, vazgeçilmesi isteniyor.

Bu doğru değil. Yapılanlar bilinerek ve sonuçları da hesaplanarak yapılıyor. Karşıdaki hata ya da suç işlediğini kabul etme bir yana, görevini yerine getirmenin grurunu yaşıyor.

Orada Kürt gerçekliğini yok etmenin deneyleri yapıldı. (Aynı durum şimdi Kandil'de yapılıyor.)
 
Orada kaldığım sekiz aylık (Kasım 1986-Temmuz 1987) süre içinde, gördüğüm, yaşadığım ve etkilendiğim olayları açmaya çalişacağım.

Orada yaşadığım her anın, Kürtlere hançer gibi saplandığını gördüm.

Ama bir kişi hariç, hiç kimseyle düşüncelerimi paylaşamadım.
 
Somut örneklerle açıklamak istiyorum. Gerilla nedir?  Dilimizdeki  anlamı peşmerge olan bu kelime  ulusal bir nitelik taşıdığı için, bilinçli kullanılmadı.

Öyle ya Kürtlere ait hiç birşey olmamalı!

Neyse,  gerilla yada peşmerge; öncü silahlı savaşçıdır. Burada esas olan güçtür, donanımdır, taktiktir ve hızlılıktır. Savaşçı adayları bu esaslar üzerinde eğitilmelidir.
 
Düşman, T.C. veya  diğer sömürgeci güçler; kendi askerlerini nasıl eğitiyorlar? İşte duyuldu, Bolu'da, Kayseri'de ve değişik alanlarda, komando eğitimleri yapılıyor.

Öncelikle teknik ve taktik eğitimlerle  birlikte, beslenmeleri de esas alınarak fiziki olarak gelişmeleri ve güçlenmeleri de sağlanıyor.

Peşinden 'Bir türk cihana bedeldir' gibi şövenist, ırkçı ve faşist düşüncelerle motife edildikten sonra, hedef ve düşman kürtlerdir denilerek ileri talimatı veriliyor.

Bu sadece komandolarla da sınırlı değil, Polisi, jandarması ve özel timleri de benzer eğitimlerden geçiyor.

Peki, Bekaa'daki kamp, savaşçı adaylarını nasıl eğitiyordu?

Hazırlanmış düşman askerlerine karşı, onları yeterince hazırlayabiliyor muydu?

Acı gerçek burada! Asla ve asla böyle bir hazırlama hiç bir dönem olmadı.

Gösterilen silahları ve kullanımlarını her kürt babasının evinde görmüştü.


Birileri çatlasada bu bizim ulusal özelliğimiz. G. D ve K. Kürdistan'daki PKK'nin silahlı güçleri daha çok kendi imkanlarıyla askeri alanda yetkinleştiler.

Bu ayrı bir konu. Konumuz Bekaa.
 
Gerilla, eğer gücü temsil ediyorsa ve direkt düşman güçlerle karşı karşıya gelme göreviyle yükümlüyse, fiziki olarak güçlü olması gerekiyor.

Fiziki olarak savaşçıyı güçlendirmenin esası, onu beslemekten geçer. Açıkçası PKK 'nin parası kimsenin babasının ya da anasının cebinden çıkmıyordu.

Para da Kürtlerindir, savaşçılar da onların çocuklarıdır. Kürt halkı emeğini, parasını ve gençlerini Kürdistan davası için veriyor.
 
Bekaa'da insanlar bilinçli olarak aç bırakılıyordu. Vücudun fiziki olarak gelişmesi için, gerekli beslenme yapılmıyordu.

Yapılan sabah sporları da yararsız oluyordu. Çoğu yirmili yaşlarında olan savaşçıların kaslarının gelişmesi gerekirken, zayıf ve çelimsiz bir duruma düşürülüyorlardı.


Bu şekilde savaşa gönderiliyordu. Tarihimiz ve ulasal kültürümüzle ilgili hiç eğitim yapılmazken, Türk boylarının kahramanlığından bahsediliyordu. 87 bahar çözümlemelerinde aynen şöyle diyordu, A. Öcalan;

'Siz bu halinizle mi, bir yıl içinde Malazgirt'en ege kıyılarına varan Türk boylarına karşı savaşacaksınız' diyerek, gerekli 'motive'yide sağlamış oluyordu!!!
 
Oysa halkımızın yardımları esasta savaş içindi.

Cemil Esat'ın 17 yaşındaki oğluna 157 bin DM'ye hediyelik BMW alan A. Öcalan, direkt denetiminde bulunan, sayısı 70-80 dolayında olan savaşçı adaylarını neden aç bırakıyordu?

Neyin intikamını alıyor ve neyin hesabını sorarak şizofrenik ruh halini tatmin ediyordu.
 
Daha geçen haftaki avukat görüşmelerinde; Tütkiye Cumhuriyeti'nin gidişatının kötü olduğunu belirterek, 'sorunu ben çözerim' diyor. Samimi mi? Bana göre çok samimi.

Genel Kurmay Başkanı'nın Türk halkı yerine, 'Türkiye halkı' demesini bir devrim gibi selamlıyor ve kendi düşüncesinin onaylandığını gururla belirtiyor.

Yani numaradan Kürtlerin varlığından bahset, amacını gizli tut ki, başarılı olalım uyarısında bulunuyor.
 
Doğu Perinçek ve Muhsin Yazıcıoğlu'nun kendisi kadar Türk çıkarlarına hizmet edemediğini belirterek, tarihten örnekler veriyor.

Kürtlerle en iyi ilişkilerin Alparslan, Yavuz ve M. Kemal döneminde olduğunu söylüyor.

'Siz Türk Türk Türk Türk derseniz, Türk'ü de tecrit etmiş olursunuz, siz hep bunu derseniz, Türk'ün de anlamını boşaltmış olursunuz. Ben yedi bin yıllık Türk tarihini iyi çözümlemişim.'  Bunu ne anlamda söylüyor?
 
Aslında bu sözleri Erbakan'dan etkilenerek söylüyor.

Yıllar önce Erbakan, Bingöl'de halka açık konuşmasında; 'Sen ne mutlu türküm dersen, diğeride ne mutlu kürdüm diyecek, hepimiz müslümanız' demişti.

Yani açık değilde sinsi bir milliyetçilikten bahsediliyor ve bunun Türk çıkarlarına daha uygun olduğu belirtilmek isteniyor.

Alparslan, Yavuz ve M. Kemal örnekleri de bunun için veriliyor.
 
Alparslan, 1071 yani Malazgirt savaşı; savaşın amacı Türk boylarına andolu kapısını açmak.


Savaşın adı, müslüman-hırıstiyan savaşı. Savaşın amacı değil adı ön plana çıkarılıyor. Bu anlamda müslaman olan Kürtlerden, Farslardan ve Araplardan on binlere varan savaşçı gücü ve desteği alınıyor. Ve Bizans yeniliyor, Türklere de Anadolu kapısı açılmış oluyor.


Bu savaşta Farslarda karlı çıkarak göçebe Türk boylarından kurtulmuş oldular. Kürtler ve Araplar ise, tarihlerinde en büyük hatayı yapmış oldular.

Anadolu'ya yerleşen Türk boyları güçlenip imparatorluk kurduktan sonra, tekrar Kürt ve Arap halklarına yöneldiler.

Yavuz, 1512-1517 Çaldıran, Mercidabık ve Ridaniye seferi;

Balkanlara açılırken Bektaşiliği resmi din olarak çıkarlarına uygun gören Osmanlılar, Kürdistan ve Arap halklarına seferler için hazırlanınca, bu kez sunnilikte karar verirler. Bunun mimari Yavuz Sultan Selim'dir.

Amacı doğuda da imparatorluğun sınırlarını genişletmek, adı ise Sunni islamı savunma ve güçlendirme. Mısır seferine giderken 600.000 alevi Kürt Maraş ve Malatya'da kadledilir. (Resmi Türk Tarihinde Kızılbaş Ayaklanmaları olarak geçer.)

Artık  Ortadoğuda savaşın adı; sünni islamı koruma ve güçlendirmedir. Şii olan İran ve Şah İsmail' le de savaş gerekçesi çıkmış oluyordu.

Zamanla halifeliği de ele geçirdiler, kendi milli çıkarları için Cumhuriyet dönemine kadar kullandılar. Artık yararlı olmayacağını fark ettiklerinde
vazgeçtiler. Kemalizimde karar kıldılar.
 
Osmanlı İmpartorluğu batıdaki gelişmelere ayak uyduramadı çağ dışı kaldı,
miadı dolmuştu. 'hasta adam' dı.

Batıdaki gelişmelerden etkilenen Balkan halkları ve ortadoğu halklarının direnişiyle çöktü .

Her ne kadar A. Öcalan buna İngiliz (ulus-devlet) oyunu desede, bu halkların haklı mücadelesiydi.

Neden Suriye'deyken, Suriye Devletinin de bir Fransız oyunu olduğunu söyleyemedi!

Kapitalizmin ve Reel sosyalizmin Dünya'yı felakete götürdüğünü belirtip, tek gerçek çözümün insanlık için Kemalizim olduğu, bu Kemalizmide en iyi kendisinin temsil ettiğini ve  türklüğün geleceği ve saadetinin tek garantisi olduğunu vurguluyor.

A. Öcalan samimi mi, dersiniz? Evet sonuna kadar samimi, yaptıkları bunun kanıtıdır. Özelliklede Kürt gerçekliğini, türklüğün geleceği için, her alanda bir harç olarak işlemek istiyor.

Devlete beni anlayın uyarılarıda budur.

Mustafa Kemal'de türklük aşkına ve çıkarına artık bir faydası olmayacağını, anladığı islamiyete çizgi çekti. Kendisi ve mensubu olduğu İttahat ve Terakicilerle sonuna kadar sadık oldukları İmparatorluğun artık yaşayamayacağını anlamışlardı.

Hiç olmazsa bunun enkazında bir devlet kurma çabasına girdiler. Amaçları imparatorluğa göre küçükte olsa bir devlet. Alparslan'dan ve Yavuz'dan örnek alarak, amacı ve adı ayırdılar.

Yine ad, amaç için kullanılacaktı.

Herkes kurtulmuş Kürtler ve Ermeniler kalmıştı. Ermeniler Osmanlının son yıllarında İttahat ve Terakinin planlı uygulamalarıyla soy kırımına uğratılınca, amaçları için Kürtler kalmıştı.
 
M. Kemal T.C.'nin temellerini Kürdistan'da attı. Kürt ağalarının, dedelerinin ve şeyhlerinin elini öptü, önlerinde eğildi. Savaşın amacını gizledi ve adını koydu; Türkler ve Kürtler için bir vatan ve devlet dedi. Anti emperyalist oldu, Boşeviklerden de yardım aldı.


Cumhuriyetini kurunca da, amacını açıkladı. 'Ne mutlu türküm diyene, bir türk cihana bedeldir.'

Sonrası yıllara yayılan ve günümüze kadar devam eden, zamana yayılmış
soykırımı, Abdullah'ın da düşünce ve planlarıyla günümüzde nasıl devam ettirileceği, hesapları.

Tabiki buna karşı da geçmiş ve gelecekteki ulusal tepkimiz,gücümüz.

 

Not: Bekaa'yla ilgili yazımı Haziranda yazmayı planlamıştım.

A. Öcalan'ın Türklük aşkından dolayı, Alparslan'a, Yavuz'a ve M. Kemal'e olan tutkularından dolayı,( yeni bir durum değil, kökü Ergenekon vadisine kadar gider, aşk orda başlıyor) tam kontrolünde olan bir alanda (Bekaa'da) kürtlerden nasıl intikam alındığını yaşanmış örneklerle açıklayacağım.

İnsanları açlıkla yıldırma en başta vereceğim örnektir.

Son Avukat görüşmesinden dolayı, yazımın giriş bölümünü yazmayı uygun buldum. 

Dünya'yı Kemalizm'le 'cennet' yapacağını iddia eden, Bu ruh hastası ajan-provakatör, neden Bekaa'yı kürtlere cehennemden de öte bir yer yaptı.


Gerek genel ve gerekse de kişilere yapılan özel uygulamaları açıklayacağım.

devam edecek 19.04.09

http://www.kurdistanaktuel.com/Arsiv/salih-aras/1786-bekaa-vaheti-1.html

.......................................


 

Salih Aras/ BEKAA VAHŞETİ (2)

Temmuz 28, 2009


 

Abbas'ı, Fuat'ı ilk kez orada görüyordum.Onlara"


Abbas ve Fuat diyorlardi". Acaba diyorum!!! Bu iki pejmurde kılıklı, Abbas
ile Fuat? Olamaz!!! Olsa olsa, onların ismini alan kadrolar olabilir.

Gerçeği farkettim. Evet Fuat- Ali Haydar Kaytan ve Abbas- Duran Kalkan'dır.

Öcalan, Suriye lirasına çevirmek zorunda kaldığım 500 DM için nasıl "vah vah" dediyse, bende Abbas ve Fuat'ı tanıyınca, içimden"vah vah Koskoca PKK'ye, bunlarmı yönetiyor? Biz
b... yedik..."dedim..

PKK- Suriye ilişkilerinin ne denli derin olduğununu, Şam'a gidene kadar bilmiyordum. Taktik bir ilişki olarak düşünüyordum.

Daha çok Filistin ve Lübnan örgütleriyle ilişki içerisinde, oralarda üstlendikleri söyleniyordu.

Kasım 1986'da Şam havaalanına indiğimde, Beni A. Öcalan'ın şöförü Sabri karşıladı. A. Öcalan'ın evine varmadan yol üzeri bir yerde (sonradan öğrendim) Numan Uçar'ıda alarak devam ettik.


Numan Uçar yolda bana, Başkan'ın yanında sigara içmememi söyledi.

Doğrusu söylemeseydi de içmezdim. Bu fazla önemli değildi.

Ancak devamla konuşmasında; E"eğer Suriye Polisi yakalarsa her şeyi doğru söyle"dediğinde şaşırmıştım. Hemen sorarak, "benim pasaportum var, orada kimlik bilgilerim mevcut" dedim.


O'da ;"Hayır onlar sahte olduğunu biliyor, sen gerçek kimliğini ve Türkiye'de neler yaptığını açık açık söyleyeceksin" dediğinde ilk şokumu yaşamıştım. Cevap vermedim.


Ama şaşkındım. Buda ne demek?

Eve vardığımızda akşam üzeriydi. A. Öcalan, evin giriş bölümünde bizi gülerek karşıladı.


Kısa bir süre sonra ayrı bir odaya geçtik. Yanımda iki valiz ve kendime ait bir çantam vardı.


Valizlerde bulunan eşyalar; aylık olarak tutulan örgüt arşivi, istenen kitaplar,
Öcalan'ın özel siparişleri ve çeşitli ilaçlar (bu illaçlar her zaman gönderiliyordu, kaşıntı burun akıntısı vb. İmralı'da belirtilen hastalıkların hepsi o zamanda mevcuttu) Valizleri açarak kontrol etti.

Sonra çantama bakarak "orada ne var?" diye sordu.

Özel eşyalarımın olduğunu söyledim. Bir şey demedi. Aradan kısa bir an geçmişti tekrar sordu. "Bu çantada ne var" Bu kez gülerek cevap verdim, bana ait özel eşyalarım.

Konu kapanmış gibiydi.

Almanya'da görevli arkadaş bana 20 bin DM vermişti.

Parayı kime vereceğim konusunda bilgim yoktu. Havaalanında indiğimde görevliler bana 500 DM ya da 300 Doları Suriye Lirasına çevirmemin zorunlu olduğunu söylediler.

Mecburen 500 DM'yi Suriye lirasına çevirmiştim.

Bana, "emaneti verirmisin' dediğinde, O'na bakarak "ne emaneti" dedim. Öcalan "para" dedi.


Parayı hemen çıkardım, 19.500 DM ve 500 DM karşılığı Suriye lirası. Paraları saydı. 500 DM eksik! Suriye lirasını görmek istemiyor. "500 DM'ye ne oldu?" Ona "bozdurmak zorunda kaldım, havaalanı görevlileri böyle istedi. Karşılığı Suriye lirası olarak işte burada."

Suriye liralarını saymadan aldı. " Vah vah, keşke bozdurmasaydın" dediysede artık cevap vermedim.

Öcalan'ın benden para istemesi çok tuhafıma gitti. Bu normal birşey değildi.

Ben bir başkasının isteyeceğini düşünmüştüm. Bir Parti liderinin parayla uğraşması basitliktir.


Hele parayı zevkle sayması, açgözlülük ve düşkünlükten başka ne olabilir?

Yakından tanıdığım bazı örgütler aklıma geldi, hiç birinin, Lider ve Lider durumda olanların parayla uğraştıklarını görmedim.

Parayıda aldıktan sonra konuşmasına başladı. Konuşmaları Karakoçan üzerinde
yoğunlaşıyor.

Pek dikkatimi çekmedi, neden Karakoçan? Karakoçan'lıları ilk kez Istanbul'da
tanımıştım. Avrupa'ya geldiğim zaman, gittiğim her ülkede Karakoçan'lı vardı. Karakoçan hakkında çok şeyler biliyorum. Konuşmalarına katılıyorum.

Aklıma gelen tek şey, Avrupa'da yoğun bir şekilde Karakoçan'lı var, belki ondan dolayı bahsediyor. Sonra bazı aileleri sordu.O'na;"Tanımıyorum" dedim. "Nasıl olur tanımazsın, sen Karakoçan'lı değilmisin?"deyince, "Hayır, ben Kars'lıyım." dediğimde Öcalan antenlerini Kars'a çevirdi.

Kars ve Kars'lı kadrolar hakkında bütün bildiklerini sıraladı. Demekki Almanya'dan Öcalan'a yanlış bilgi verilmiş, Karakoçan'lı olduğum söylenmişti.

Konuşmalarına devam ederken, ben bütün dikkatimi, O'na veriyorum. O' ise; bir yandan orada da bulunan radyoyu dinliyor, kapı açık salonda bulunan televizyon açık, bir kulağıda orada, önünde ülkeden gelmiş raporları bana göstererek okuyor ve benle de sohbet ediyor.


Yani dört işi bir arada yapıyor. Ne kadar yoğun ve çok yönlü bir insan olduğunu bana gösteriyor. Yutmadım, bir kez ülke raporlarını çarşaf gibi açması -ki daha beni yeterince tanımıyor- gizlilik ilkelerine tersdi ve ben yeni bir kadroydum.

Yemek vakti gelmişti, salona geçtik. Tanıdık birini görüyorum. Bu Ali Çetiner, ama çok perişan, buna da ne olmuş? Diye düşünüyorum. 1983'ten beri tanıyorum, bekliyorum gelip bana sarılacak.

Bakıyorum, O'da bakıyor bir yabancı gibi. Soğuk bir merhabalaşma
ve çekilme. Hadi öyle olsun, başka ne yapabilirim?

Öcalan'la salona döndüğümüzde, Fuat, Abbas, Numan ve Ali Çetiner hızlı bir şekilde ayağa kalkarak ellerini birleştirerek, kafalarınıda öne doğru eğerek hazır ol vaziyetine geçmişlerdi.


Bu da ne? Düşünüyorum, anlam veremiyorum. Öcalan hiç önemsemedi. Başka odaya geçti.


Herkes tekrar oturdu, bende oturdum. Ama hiç kimse konuşmuyor, bir sessizlik var.


Öcalan döndüğünde tekrar aynı manzara. Öcalan, hazırlanmış yemek masasını göstererek oraya geçmemizi istedi ve hemen masadaki yerini aldı. Diğerleride yavaş yavaş yerlerini aldılar.


Öcalan masada ha bire tabakları önüne çekiyordu, yemek yeme şekli insanın midesini bulandırıyordu.

Bir yandan da konuşuyor.

Daha çok bana bakarak Avrupa faaliyetlerinden bahsediyor ve sorular soruyordu. Bende sorulan sorulara cevap vermeye çalışıyordum.


Ama O, sorusunun cevabını almadan başka şeyler konuşuyor ve sorduğu soruların cevabınıda kendisi veriyordu. Kafam karmakarışık olmuş.

Ne Yapmalıyım? Soru soruyor, bana bakıyor bu; cevap ver demektir. Ben cevap verdiğimde, konuşmamı istemiyor, kendisi cevaplıyor.

Tekrar sorular, "bilmiyorum" cevap vermek gerekiyormu? Yoksa vermemek? Buralarda adet nasıldır? Zor durumdayım, çok yabancı olduğum ve hiç düşünemeyeceğim türden insan ilişkileri.

Tamda Abbas'la gözgöze gelmiştik, ki; kaşlarını kaldırarak cevap vermememi işaret etti.

Buralarda adet böyle, biraz anlamıştım. Masadan da en ilk Öcalan kalktı, başka odaya geçti. Bu kez Abbas konuşmaya başladı. Konu yine Avrupa faaliyetleri. O'da bana bakıyor ve sorular soruyor.

Cevap vereceğim anlarda da sesini yükselterek konuşmasına devam
ediyor. Bu kez dayanamadım; "Bana soru soruyorsunuz ama fırsat vermiyorsunuz size cevap vereyim. O halde neden bana soru soruyorsunuz?" Dediğimde masada bulunanların hepsi pür dikkat bana bakmaya başladılar.

Kısa bir sessizlikten sonra Abbas;

-"Biz III. kongre'de herşeyi konuştuk Avrupa faliyetleri Parti çizgisinden çok uzak, müdahale edeceğiz."


Cevap vermedim O konuşmasına devam etti ve sorularına da artık cevap vermiyordum.

Abbas'ı, Fuat'ı ilk kez orada görüyordum.


"Abbas ve Fuat diyorlar. "Acaba diyorum!!! Bu iki pejmurde kılıklımı? Abbas
ile Fuat? Olamaz!!! Olsa olsa, onların ismini alan kadrolar olabilir.

Gerçeği farkettim. Evet Fuat, Ali Haydar Kaytan ve Abbas, Duran Kalkan'dır.

Öcalan, Suriye lirasına çevirmek zorunda kaldığım 500 DM için nasıl "vah vah" dediyse, bende Abbas ve Fuat'ı tanıyınca, içimde "vah vah.... Koskoca PKK'yi bunlar mı yönetiyor? Biz b... yedik..." dedim..

Burada biraz geriye gitmek zorundayım. Gelmeden önce bulunduğum bölgede, görevimi devrettikten sonra iki ay Köln'de bekledim. Somut bir görevim yoktu.

Bütün Avrupa merkez üyeleri III. Kongre'ye gitmişti. Geçici olarak görev alan arkadaş, beni bazen değişik bölgelere gönderiyor ve oradaki arkadaşlara yardımcı olmamı istiyordu.

Köln'ne yakın bir bölgede sorun çıkaran birinin olduğunu ve gidip bölgedeki arkadaşla birlikte O'nunla konuşmami istedi. Hemen gittim ve arkadaşla buluştum.

Sorun çıkaranın eski bir kadro ve Batman'lı olduğunu söyledi. Batman'lının evine giderken yolda karşılaştık.


Önce ayak üstü konuştuk. O zaman orta yaşlı göbekli biriydi. Sürekli gözlerime bakıyordu.


Yürüyerek konuşmamıza devam ediyoruz, bir ara fırsattan faydalanarak, arkadaş duymayacak şekilde sessizce, "ya biz yalnız konuşsak olmaz mı?" sorunca, " Olur" dedim.

Hemen arkadaşa" sen git, ben arkadaşla konuşacağım, akşam gelmesemde bekleme" dedim.

Batman'lının evine gittik. Başladı hayatını anlatmaya, ben dinliyorum. 1980 öncesi Batman'ı anlatıyor.

12 Eylül sonrası Filistin ve Lübnan alanına çekilişi ve oralarda olup
biten sorunları anlattıktan sonra, konu Semir'e (Çetin Güngör) geldi. Kendisi konuşmak istiyordu.

Semir'i konuşmak tartışmak PKK içinde suçtu.

O'na; "Tanıyormuydun?".


-"Evet, iyi tanıyordum, güçlü özellikleri olan, büyük bir devrimciydi." dedi.

Oda da ikimiz yalnızız.


Eşi içeri girdiğinde ses tonunu düşürüyor. Bana neden bu kadar güvendiğini sordum?


_"Ben insanları tanırım" dedi. Çok merak ettiğim bir konu olduğu için, dinlemeye karar verdim. Merakla dinlediğimi farkedince, Batman'lı açıldıkça açılıyor. 1981-82'li yıllarda Bekaa'da olup bitenleri anlatıyor.


_"Apo beni dağ faaliyetlerine göndermek istedi. Kabul etmedim. Yaşım ve fizgiyim uygun değil, 1980 öncesi sendikal faaliyet çalışması icindeydim. Onlara; Beni gönderecekseniz şehir faaliyetlerine gönderin. Ben bu göbegimle
dağda yapamam" dedim. Beni tutukladılar. Şansın varmış, tesadüf Mahsun Korkmaz geldi.


Tutuklu olduğumu duymuş, hemen yanıma gelerek beni serbest bıraktı. Sonra gidip Apo'la konuşuyor ve beni Avrupa'ya göndermeye karar veriyorlar.'


Kısa bir süre faaliyetlere katıldıktan sonra, Semir olayı çıktı, Semir haklıydı ama yeterince anlaşılmadı."deyince, sordum. "İlişkin varmıydı?" Cevap vermek istemedi. Bende ısrar etmedim.


Batman'lıya yakında gideceğimi söyledim.


-"Gidince görürsün her şeyi PKK artık sadece Apo'dur..


O'nun karşısında duracak iki- üç arkadaş ( Semir, Mahsun , Karasungur)
onlarda komplolarla gittiler. PKK'nin geleceği belirsiz" dedi. "Gidip göreceksin, kalanların hepsi önünde elpençe duruyorlar.

Oysa Semir ve Karasungur ellerini ceplerine koyarak O'nunla
konuşup tartışıyorlardı.

Diğerleri hazırola geçiyor. Orada sadece Apo özgür ve istediğini yapar ve istediği gibi giyinir. Diğerlerinin temiz giyinme hakkı bile yok.

Ama Semir ve Karasungur Apo'yu takmazlardı ve şık giyinirlerdi. Apo'da onlara karşı dikkatliydi"dedi.

Gece Batman'lının evinde kaldım, geç saatlere kadar konuştuk.

Ertesi gün öğlen sonrası arkadaşa dönmeden, Batman'lıya, "faaliyetlere katılmak istermisin?"dedim, o'da; "hayır hele Semir vurulduktan sonra asla, seninle konuştuklarımı hiç kimseyle konuşmadım, bilmiyorum,
hakkımda ne düşünüyorlar önemlide değil. Sık sık yanıma geliyorlar faaliyetlere katıl diyorlar ama içimden gelmiyor, bahaneler uyduruyorum, özel sorunlarım var diyorum.


Bende o'na; "tamam bir dost olarak kal, bende ailevi sorunlarının olduğunu belirtip şimdilik faaliyetlere katılmaya hazır olmadığını söyleyeceğim". Bu şekilde anlaştık ve arkadaşa gittim.

Bölgedeki arkadaşa ve beni gönderen sorumlu arkadaşa Batman'lının, sorunlarının olduğunu ama ilerde faaliyetlere katılabileceğini belirttim.

Batman'lı kafamı doldurmuştu.

Daha ilk akşamdan söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu görmeye başlamıştım. Öcalan'ın evindeğim daha ilk saatler ama beynim ve yüreğim Semir'den yana. Devrimci ilşkiler bir yana sıradan insan ilişkileri bile yok. Acaba Kamp nasıl? Merak ediyorum.

İkinci gün Duran Kalkan , Ali Çetiner ve Numan Uçar'ın ayrı bir oda da çalıştıklarını fark ettim.

Öcalan'ın konuşmalarında onların Avrupa'ya gidecek müdahale grubu olduklarını anladım.

Üçüncü gün şöförü Sabri'yle Bekaa'ya hareket ettik. Valizimi aldığımda hafiflediğini farkettim ama burası "önderiğin' evi ne olabilirki?"

Şam'dan fazla uzak değildi, Kampa varmıştık. Çantamı açıp, dağ için hediye alınan özel spor ayakkabbılarımı giymek istedim. Ayakkabılarım yok.

Bana hediye alınmıştı çok da pahalıydı. Ne oldu? Kim aldı? Köln'demi arkadaşlar unuttu?

Ama önderliğin evinde kaybolduğu aklıma gelmiyor. Diğer eşyalarımdan da bazıları eksik. Ama ayakkabı kafama takılmış. Artık olan olmuş. Gittiğimizde pek kimse görünmüyordu.

Gruplar halinde eğitim yapılıyormuş. Yemek saati geldiğinde artık arkadaşları görmeye başladım.

İlk dikkatimi çeken Avrupa Merkezi'ndeki arkadaşlardı. Hepsi tükenmiş, perişan bir durumdaydılar. Burası Şam'dan da beter . Ne oluyor bu insanlara? "Merhaba" bile demek istemiyorlar.

Ben yanlarına gidiyorum. "Merhaba" diyerek öpüyorum. Onlar soğuk davranıyor.


Bu nasıl bir şey? Nasıl da herkes değişmiş. Oysa Kamp yaşamına yabancı değildim.


Ama bir tuhaflık var. En samimi olduklarını bildiğim arkadaşlar bile birbirlerinden uzak duruyorlar.

Daha ilk akşam. 70-80 arkadaş var, en az yirmisini tanıyorum, ama konuşmak için birini bulamıyorum. Yaklaştıklarımda uzaklaşıyor.

devam edecek

Kaynak; newroz.com forum

https://www.newroz.com/tr/%252Fforum/337154/bekaa-vah-et-2

..........................

Salih Aras/ BEKAA VAHŞETİ (3)

Pazartesi, 03 Ağustos 2009



Ertesi gündü bir gruba dahil edildim. Eğitimler III. Kongre üzerineydi. Ama başka durumlar daha çok dikkatimi çekiyordu.


Bir kaç aydan beri Kampta olan arkadaşların oldukça zayıfladıkları, güçsüz ve morelsiz durumda olduklarını görüyordum. Daha ilk hafta anlamıştım; bunun önemli nedenlerinden biride açlıktı.

Beslenme denilen bir şey yoktu.

Kahvaltılarda ekmek bile çok azdı. Ekmekle birlikte verilen ve ancak ekmeğin bir parçasına sürülebilecek kadar az olan en kötü kalitedeki humustu.

Öğlen ve akşam yemekleride daha çok çorba biçiminde, içinde ne olduğu bazen belli bile olmayan taneler ve yanında az ekmekle veriliyordu. Kaldığım süre (Kasım 86-Temmıuz 87) içerisinde hep böyle devam etti.

Tek bir kez bir arkadaşın sofradan doyarak kalktığı hiç olmadı.

Çayda yeterli değildi. Bazen iki arkadaş aynı bardaktan içerdik. Her sabah spor yapardık. Sürekli eğitimler ve kamp nöbetleri fazla enerji kaybına neden oluyordu. Arkadaşların yaş  ortalaması 24-25 civarındaydı..


Bunu karşılayacak beslenme yapılmıyordu. Haftalar geçmeden vücut fiziki olarak çöküyordu.

Kampta bilinçli olarak bozulan insan ilişkileride eklenince tam anlamıyla bir ruhsal çöküntüde ekleniyor ve artık orada bulunanlar Ulusal Kurtuluş sorunları üzerine yoğunlaşma bir yana, hiç kimse kendine bile yetmiyordu.

Kampta iki kesim vardı. Çoğunluk köylü kesimdi. Aydın kesim daha azdı. Yemek konusunda köylü savaşçı adayları daha çok açık tepki gösteriyorlardı.

Barlias'tan getirilen savaşçı adayı Mardin'li Kerim ilk tepki gösteren oldu.

Yada benim ilk duyduğum Kerim'di. Kampta bir beyaz köpek vardı, O'da kamp sakinleri gibi fiziki olarak çökmüştü, keyfi yoktu sürekli yatıyordu. Sonra nerden nasıl geldi bilmiyorum.

Birde siyah köpek geldi, çok hareketli, etli butluydu. Kerim köpeye bakmış
'çı goşte xu heye' demiş. Kamp sorumlusu 87 Mart'ına kadar Terzi Cemal (Ali ömürcan) ve
yardımcısı Edip'ti. Kerim'in dediklerini yönetimde duymuştu. Kimse Kerim'e birşey demedi, sadece gülmelere neden oldu.

 Ancak Kerim hızını alamadı. Yönetimin kapısına dayanıyor. Kapıyı çalıyor ve içeri giriyor, karşısına Edip çıkıyor.

Edip kürtçe, Kerim türkçe bilmiyor.

Kerim; Edip'e 'Ez goşt dığazım' diyor, ama Edip bir şey anlamıyor. Kerim, Edip'le anlaşamıyor, içeriden çıkıp kapının önünde sırt üstü uzanıyor.

Edip bir anlam veremiyor. Terzi Cemal'ı arıyor ve buluyor;


-„Kerim geldi birşeyler söyledi anlayamadım, yönetimin kapısında sırt üstü uzanmış, gel bir bak ne sorunu var'  Terzi Cemal ve Edip birlikte gelirler.

Kerim daha uzanıyor. Terzi Cemal sorar;


-“Kerim çıbu nexaşı? çı te heye?' Kerim; 'goşt dıxazım goşt“ der.

 Terzi Cemal gülerek Kerim'e sarılır şakalar yapar, gönlünü alır, ama istediği eti alamaz!!!


T. Cemal'ı sonraki bölümlerde anlatacağım. İnsan sevgisiyle doluydu. Ama sistem O'nu halden hale soktu.

Bu bölümde daha çok açlıkla ilgili konulara değineceğim.
 
1987 baharına doğruydu, haber nasıl geldi hatırlamıyorum. Güneyli taraftarların Kamp'a 15-20 teneke yağ, peynir ve zeytin getirecekleri duyuldu.


Doğrusu Kamp'ta bir hareketlilik olmuştu. Herkes inanmıştı, yağ, peynir ve zeytinin geleceğine.

Ertesi gün sabahleyin, K. Ömer, lojistik işlere bakan Ceylanpınar'lı Mahir ve Ben Kamp'taki Jiple Lübnan -Suriye sınırına gittik.

Karşıda başka bir jiple gelen, Güneyli taraftarlar da bizi bekliyorlardı.

Sınırın Lübnan tarafına geçemiyorlardı. İzin kağıtlarımız vardı.

Onlarla görüştük, kucaklaştık ve getirdikleri 15-20 teneke yağ, peynir ve zeytini, görevlerini başarıyla yapmışcasına bize teslim ettiler.

Onlar geri döndü, bizde Kampa dönüyoruz.
 
Jipi ben kullanıyordum. Ömer bana; „Kampa gitmiyoruz, Barlias'a „ dedi..
Ben de“ Neden Barlias'tan bir şeyler mi alacağız? diye sordum.


Ömer “hayır Başkan bildirmiş Barlisa'daki dükana teslim edin'dedi..Ben de" tamam" dedim ve Barlias yoluna döndük, küçük bir dükan vardı, bütün yağ, peynir ve zeytin tenekelerini teslim ettik.


Morelim çok bozulmuştu. Üstelik Kamp'taki bütün arkadaşlar bizi bekliyorlar.
Ne diyeceyiz? Ömer ve Mahir bu durumlara alışkınlardı. Ben alışık değildim.


Kamp'a gönderilen yağ, peynir ve zeytin neden satılıyor? Madem satılacaktıysa, neden arkadaşlara duyruldu?
 
Barlias'dan ayrılmadan bir yurtseverin evine uğramamız gerektiğini, K. Ömer ve Mahir söylediler. Öğlen öncesiydi eve gittik, Mardin'li bir aileydi. Evin hanımı çok iyi bir kahvaltı hazırlamıştı.

Çok da açıkmıştık. Ama yemek istemiyordum. Evin hanımıyla kürtçe konuştum,
önce çok teşekkür ettim, neden bu kadar zahmet etmişsiniz, biz Kampta 'çok güzel bir kahvaltı' yaparak ayrıldık ama hatırınız ve zahmetiniz için bir iki lokma alacağımı söyledim.

Bir iki lokma aldıktan sonra inadına çekildim.


Açlığımı çay ve sigarayla bastırdım. K. Ömer tepkimi anladı.


O'da kahvaltı yapamadı çekildi. Ama Mahir devam etti ve karnınını tıka basa doyurdu.


Mahir bilinçsizce sistemin adamıydı, bü tür durumlardan etkilenmiyordu.
 
Artık Kampa geri dönüyoruz. Saatler geçmiş K. Ömer'le konuşmuyoruz.

Yaklaşmıştık.


K. Ömer Arkadaşlara;


_“ Lübnan sınır görevlilerinin yağ, peynir ve zeytin tenekelerine
el koyduklarını söyleyelim'
dediğinde; „Ben bir şey söylemem ne söylerseniz söyleyin.“dedim.


Kampın  karşısındaki tepeden aşağı indiğimizde, bir çok arkadaşın bizi beklediklerini gördüm. Kampın içine vardığımızda tenekeleri taşımak için arkadaşlar jipe yaklaştı.

Jipin arkası bomboştu, taşınacak ne zeytin, ne yağ ve ne de peynir vardı. Anlamlı bakışlar...


Ömer ve Mahir açıklama yapmakta gecikmediler; ''sınır görevlileri el koydu''

1987 baharıydı, sabah sporlarını bazen ben yaptırıyordum. Gece çok silah sesleri gelmişti.


Buna alışıktık.

Sınır görevlileri ve kaçakçıların çatışmasıydı. Kaçakçılık orada çok çeşitliydi, bazen temel gıda maddeleri ve canlı hayvanda kaçak geçiriliyordu.
 
Kamptan epey uzaklaşmıştık, tek sıra halinde koşuyoruz. Denhaag'tan gelen Aslan adında bir arkadaş (40 yaşın üzerinde görünüyordu ve mevcut fiziyi gerillaya uygun değildi) hep geride kalıyordu.

Durumunu anladığım için zorlamıyordum. Biz geri döndüğümüzde O tekrar
bize katılıyordu. O sabahda Aslan yine  geride kalmıştı.

Bize sesleniyor;

_“Heval geri dönün geri dönün“


Aslan arkadaşın sesini duymuştum, O’ bağırmasına devam ediyor ve çokda önemli bir şey varmış gibi panik yapıyor.

Önemli bir şey olmalı diye düşündüm, sıra halinde koşumuza devam ederek, geri Aslan arkadaşa döndük.


İki elini kaldırarak hareretli hareretli konuşuyor.


_“Heval  a bu kayaların altında iki yaralı koyun var, hemen kampa götürelim'


Aslan'ın bağırmasını ve paniğini anlamıştım. Burada iki yaralı koyundan ne önemli olabilirki...

Üç-dört arkadaşı gruptan ayırdım, Aslan'la birlikte yaralı koyunları Kampa götürmeleri için.


Normal sporumuza devam ettik. Koyunlar gece olan çatışmadan yaralanmışlardı.


Döndüğümüzde koyunların derisi yüzülüyordu. Öğlene iyi yemek var. Herkesin neşesi yerinde. Ülkeye gidişler başlamış ama yine kampta 45-50 arkadaş var.

İki koyun yeter.

Fazla zaman geçmemişti, A. Öcalan'ın meymenetsiz şöfürü Sabri görüldü. Çok karektersiz a sosyal bir tipti. Tipik bir Türk polisiydi.


_“Koyunlar nerden geldi?' diye sormuş. Arkadaşlar anlatmış.

O'da; _“Arka budları Başkan'na götüreceğim' demiş ve almış.

İki yaralı koyunun dört arka budu Başkana, geri kalanda 45-50 arkadaşa.

Neyse bir kez et yedik. Sabri alçağı gelmeseydi daha iyi olacaktı.

A. Öcalan insan olsaydı, Sabri'ye bir tokat atardı ve dört bududa geri gönderirdi. Ama nerde...


Belkide, Sabri'ye neden hepsini getirmedin diye kızmışda olabilir!!!

Savaş dönemleri hariç Kürdistan halkı hiç bir zaman aç kalmadı. Kars'tan örnek vermek istiyorum.

Kars; sosyal-ekonomik durumuyla, K. Kürdistan'da geri sıralardadır.

Fakirimiz vardı ama açlık yoktu. En fakirimiz sonbaharda en az 100 kaz keserdi. Kurutulurdu ve bütün kış yeterdi. Herkesin toprağı vardı. Samanlıklar patates ve kuru soğanla doluydu.


Ayrıca bulgur ortak yapılır ve paylaştırılırdı. Her evde ihtiyaçtan fazlası depolanırdı.

Çalışma durumunda olmayanlarada ortaklaşa kışlık yardım yapılırdı. Felakete uğramış ailelerin çocukları diğer aileler tarafından alınırdı.

Bu anlamda herkes güvencedeydi.

Eğer 1980 sonrası açlık olduysa bunun sorumlusu T. C, O'nun Öcalan'ı ve 'PKK' sidir.

 A. Öcalan'ın günlük sofraları Halil İbrahim sofraları gibiydi.

Babasının evinde böylemi yerdi? Hiç misafirleri oldu mu?

Kürtlerin parasıyla zevki sefa içinde yaşayan Abdullah neden Kürtleri aç bırakmaktan zevk alıyordu?

Türklere ve Araplara en iyi sofraları layık gören, onları Kürtlerin parasıyla en pahalı otellerde ağırlayan, pahalı hediyelere boğan ve aylıklara bağlayan (Yalçın Küçük, Mahir Kaynak vb.) A. Öcalan neden yakın ve direkt denetiminde olan Kamp'daki savaşçı ve kadroları aç bırakıyordu???

Oysa PKK bütçesi o zamanda çok iyiydi. Sadece Avrupa'daki küçük bir bölgenin yaptığı yardımlarla bu sorun çok iyi çözülebilinirdi. Lübnan'da gıda maddeleri ucuzdu.

Kampın yolu ve arabası vardı.

Yani ihtiyaçların karşılanması için hiç bir engel yoktu. Yarım saat içinde köylere ve şehire ulaşılabilinir ve tüm ihtıyaçlar karşılanabilirdi.

Ama sorun Kürtlerin sağlıklı düşünmesi ve beslanmesi bilinçli olarak engelleniyordu. Sonraki bölümlerde de bazı örnekler vereceğim.

1980-81 YNK'nin G. Kürdistan'daki ana kampındayken, peşmerge sayısı Bekaa Kampındaki arkadaşlardan on kat daha fazlaydı.

Dağlık ve sarp bir alandı. Orada YNK'nin radyosu ve hastahaneside vardı. PKK kadar paraları yoktu. Ama peşmergeler çok iyi besleniyordu.


Bütün ihtiyaçlar katır sırtında getirilirdi. Motorlu araçlarla oraya ulaşmak imkansızdı.

Baas faşizminin tüm engellemelerine rağmen ihtiyaçlar en iyi şekilde karşılanıyordu. Onların amacı Kürdistan'dı. O'nun için peşmergelere çok iyi bakıyorlardı.

A. Öcalan'ın amacı Kürdistan olmadığı için, savaşçı gücü aç bırakarak fiziki olarak çökertiyordu.

YNK Kampında yemekler çok düzenli ve çeşitli yapılıyordu.

Her öğün yemekte herkes doyarak kalkıyordu. Gruplar 30 kişilikti (maqara) her grubun haftada bir, istedikleri gün bir koyun kesme hakkı vardı.

Bir de haftada bir köylüler tarafından kurulan froşkada (pazar yeri) herşey bulunurdu. Peşmergelere (bizede) yeterli harçlık verilirdi, özel ihtiyaçlarda böyle karşılanırdı.

Radyo;" e ra denge şoreşa Kurdıstan'e "sözleriyle açılırdı. Çok etkileyiciydi.

Bir kaç gün erzak geçikti. Patetes ağırlıklı yemekler yemiştik. Çok da iyiydi. Yursever köylüler bazı engellere takılmışlar, neden bu.

Yemekteyken tekrar radyodan; e ra denge şoreşa Kurdıstan'e sözleri duyuldu.

Peşmergeler hep bir ağızdan; 'e ra denge  şoreşa patata' diye bağırdılar.

Ses mektebi- siyasiye kadar gitmişti. Gülmeler şakalaşmalar devam ediyordu.

Sorumlu biri geldi, Peştmergelere;


_“Haklısınız bir kaç gündür papates yiyoruz ama yetişecek, bazı engeller oldu' bir nevi peşmegelerden özür diledi.

Yani peşmergenin yemeği beyenmeme ve protesto etme hakkı vardı. Çok normal karşılanıyordu.

Abdullah ve PKK'sinde ise ölüm nedeni olurdu.

 

03.08.2009 devam edecek

 

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

...........................

Salih Aras/ BEKAA VAHŞETİ (4)

Çoğu kendi isteğiyle, kampa ziyarete gelmek isterken, ya da davet edilerek gelen yurtseverler kamp girişinde 'ajan' diye tutuklanıyor, işkence sürecinde 'ajan' olduğu ve 'önderliği' imha için gönderildiği söylettirildikten sonra, infaz ediliyorlar.

Türkçesi çok zayıf olan bir yurtsever sorgulama anında, ajan kelimesini bir isim olarak algılar. 'ben ajan değilim' diyerek kendi ismini söyler.

Tutuklamalar, gözaltına almalar ve infazlar ilk aylarda dikkatimi çekmedi.

Sadece III. Kongre sürecinde en az 100 Türk ajanının etkisiz hale getirildiğinden bahsediliyordu.

Bu mümkün olmayan bir iddiaydı.

Açıkki 100 dolayında insan 1985-86'da Kongre sürecinde öldürülmüş. Ancak bunlar kesinlikle devletin (T. C'nin) ajanları değil, Lübnan'da yerleşik bulunan ve ya mevsimlik işçi olarak gelen, çoğu Mardin'li yertseverlerdi.

Bir kısmıda PKK içindeki kadro ve savaşçılardı.

Eğer Türk Devleti bahsedilen dönemde Bekaa'da 100 ajanını kaybetmiş olsaydı, çok ciddi tepki gösterirdi. Ajanlık faaliyeti pahalı bir faaliyettir. Yetiştirilen elemanlar ciddi eğitimlerden geçiriliyor.


Çok yönlü gelişmeleri sağlanıyor. T. C'nin; benim ajanım dediği eleman, bir millet vekilinden veya bir validen daha etkili ve yetkilidir.

Bir kere, 100 ajanını bir yıllık süre içerisinde Bekaa'ya sürmez.

Hiç bir devletde böyle bir aptallık yapmaz. 100 asker veya 100 polis, bazı durumlarda (genellikle yurt içi operasyonlarda) görevlendirilir.

Tümünün imhası bile T. C'yi etkilemez. Seçilmiş ajanlarda durum farklıdır, devlet varlık nedenini bunlara dayandırıyor. Derin devletin tek güvencesi gizli örgütleridir.

III. Kongre'nin en belirgin yanı Kürt kanının, Kürt hançeriyle akıtılmasıdır.

Bunu çok iyi bilen devlet (T.C) ve ya devletler neden mudahale etsinler ki?

Sadece 'önderliğe saldırı var' adı altında, çoğu davet edilerek, Lübnan'dan getirilen yurtsever Kürtler 'ajan' diye katlediliyor.

Bu 'ajan' denilenlerin hiçbirinin kimliği açıklanmıyor.

İmralı sürecinde de devlet 'elemanlarımızı imha ettiniz' diye bir suçlama da bulunmadı.

Yani yapıyı sindirmek ve ne kadar önemli bir 'adam' olduğunu ıspatlamak için bu yönteme baş vuruyor.

Onun mantığına göre neredeyse Lübnan'da bulunan bütün Kürtler, 'önderliği imha etmek için gelmişler veya gönderilmişler.'

Hemen hepsi yurtsever olan ve PKK'ye yardımlarda bulunan bu kitle, bir mezbaha önünde kesilmeyi bekleyen hayvan sürüsü gibiydi.

Belkide hayvanlar kesilecek anı hissediyorlar.

Onlar bundan da habersizlerdi.


Çoğu kendi isteğiyle, kampa ziyarete gelmek isterken, yada davet edilerek gelen yurtseverler, kamp girişinde 'ajan' diye tutuklanıyor, işkence sürecinde 'ajan' olduğu ve 'önderliği' imha için gönderildiği söylettirildikten sonra, infaz ediliyorlardı.

Türkçesi çok zayıf olan bir yurtsever sorgulama anında, ajan kelimesini bir isim olarak algılar. 'ben ajan değilim' diyerek kendi ismini söyler.

Yine çok utangaç ve hiç türçe bilmeyen Mardin'li köylü bir kürt kadını getirilmişti, başında kürt yazması ve kürt kadın giysileri içinde etrafına ürkekçe bakıyordu.

Tutuklu erkeklerle aynı yere koymuşlar.

Utantığından hiç hareket etmeyen Kürt kadınını bayan arkadaşların olduğu yere gönderdiler.

Tuvalete gitmeye bile utanıyordu.

Bir bayan arkadaş O'nu tuvalete götürüyordu, bir an gözgöze geldik, çok etkilenerek baktım, O'da fark etti.

Benden yardım istedi; 'bıra ez tişki nizanım' dediğinde kahrolmuştum.

Bekaa'da ki en kötü anımdı. Çok çaresiz ve çözümsüz kaldım.

Hiç bir cevap veremedim.

Oysa bayanlar konusunda büyüklerim tarafından duyarlı yetiştirilmiş ve sonrada bilimsel anlamda kadın haklarını öğrenmiştim.

Öğrendiğim gerçekler hiç bir şeye yaramamıştı. O' çaresiz bakışları
benden bir umut beklemesini ve çaresizliğimi hiç unutamıyorum.

Bayan arkadaşlada göz göze geldik ve sessizce gittiğimiz yönlere hareket ettik. Mardin'li kürt kadınının akibetini öğrenemedim.

Yani Bekaa kampının dört tarafı kürt insanının kemikleriyle doludur.

Bunun en büyük tanığı ve suç ortağı Faşist Esat diktatörlüğünün ta kendisidir. A. Öcalan canisi gücünü onlardan aldı.

Bir kaç yüz metre ötede bulunan Helve köyünde Suriye gizli servisi El Muhaberatın karakolu bulunmaktaydı. Vadinin karşı tarafında ise Suriye Ordu'sunun bir üssü bulunmaktaydı.


Tüm olup bitenler, Suriye devletinin bilgisi ve gözü önünde yapılıyordu.

Eğer bu gün ve ya gelecekte, Kürtler soydaşlarının kemiklerini almak için bir uluslararası girişimde bulunurlarsa en büyük engeli, Faşist Esat diktatörlüğü çıkarır.

Bu insanlarımızın kemiklerinin ortaya çıkarılması, ulusal bir borçtur.

Mevcut yönetime rağmende bu girişimler yapılabilinir. Mümkün olmasa bile, gidici olan bu Faşist diktatörlükten sonrada mutlaka bu insanlarımız kemiklerine ulaşmalıyız.

III. Kongre sürecinde Bekaa'nın her tarafı kürt kanıyla boyanmıştı.

Ama yeminli T.C ajanı A. Öcalan daha kürt kanına doymamıştı.

Sadece Kongre'nin bittiği Kasım'ın ilk haftası 1986'dan 1987 başlarına kadar, öncesine nazaran 'sakin' bir süre geçti.

Kampa gittiğim dönem bu 'sakin' süreçti. 1987 başlarında. A. Öcalan canice faaliyetlerine yeniden başladı.

Bu kez hedef ağırlıkta kadrolardı.

Terzi Cemal (Ali Ömürcan) Pazarcık'lı. PKK'nin Antep'deki ilk kadrolarındandır.

PKK'nin oluşumunda belirleyici rolü olan büyük entenasyonalist, önder Hakki Karer'den etkilenerek Kürdistan Devrimcilerine katılır. O dönem Antep'te bir Terzi dükkanı işletmektedir.

Terzi lakabıda ordan takılıyor. A. Öcalan O'na 'Antep esnafı' derdi.

Yani, Antep esnafına büyük bir tepkisi vardı.

A. Öcalan'ın tepkileri kürtlerin güçlü özelliklerinedir. Antep esnafı başarılı olduğu için A. Öcalan bunu kabullenemiyor ve yakıştıramıyor.

Oysa bügün bile Antep sadece, G. Kürdistan'a günde ortalama 1000 kamyon mal gönderiyor.


Ayrıca Türkiye genelinde mal götüren 2000 binden fazla kamyonda Antep bağlantılıdır.

Yanı Antep esnafı Kürt ulusal sermayesini işlemeye ve geliştirmeye en uygun olan bir kesimdir. Ve Türkiye genelinde de başarılıdır.

Nasılki Dersim'in sosyal ve düşünsel, Botan'ın savaşçı, Cizre'nin kültürel ve Amed'in tarihi gerçeklikleri kabul edilmiyorsa, Antep'inde ticari başarıları kabul edilmek istenmiyor. Daha doğrusu Kürtlere layık görülmüyor.

Terzi Cemal'e her saldırdığında Antep esnafını hedef aldı. Ben Ali Ömürcan hakkında tanık olduğum gerçekleri yazıyorum.

Öz eleştirilerinde hep Hakki Karer'e bağlı olduğunu ve Ondan
etkilendiğini ısrarla belirtiyordu. 'Ben Hakki'nin öğrencisiyim' derdi.

1980 Öncesi Antep ve Maraş'da aktif olarak faaliyetlere katılmış.

Başta kendi aile çevresini ulusal mücadeleye kazandırmış. PKK Komutanlarından Mustafa Ömürcan, amcası oğlu, Salman Ömürcan'da (Avrupa'da Kasım olarak bilinirdi bir dönem sorumluluk yaptı) kardeşidir.


1980 12 Eylül sonrası ilk çekilen gruplar arasındadır. Yeniden K. Kürdistan'a dönüşte de ilk gruplar içindedir.

1983, 84 ve 85' de Kürdistan'ın değişik bölgelerinde Komutanlık düzeyinde
görevlerde bulunur. 15 Ağustos 1984 Silahlı Mücadelenin başladığı dönem Çatak grubunun başındadır. Ağır kış koşullarından dolayı ayak parmaklarında yanma olmuştu.

Yürüyüşünden belli de oluyordu. Ülke pratiği başarılı görüldüğü için III. Konre Divanı'nada da Halil Kaya ile (A. Öcalan'ın değimiyle kör Cemal) birlikte layık görülmüşlerdi.

A. Öcalan'ın olmadığı oturumlarda Onlar Kongre'yi yönetiyorlar.

Hiç bir zaman işlerliği olmayacak MK'yede seçiliyorlar.

III.Kongre'nin gözdeleri olarak seçilmelerinin kendileri için bir tuzak olduğunun farkında değillerdi.

A. Öcalan'ın klasik bir taktiği; harcamak istetiği kadroları önce pohpohlayıp önemli görevlere layık görür, sonrada 'ajan'lık suçlamalarıyla, ya kişiliklerini tümden bitirir yada infaz ettirir.

Halil Kaya çok kısa sürede infaz ettirildi, Terzi Cemal'ın ise önce kişiliğini bitirdi, hiçleştirdi binbir türlü yöntemle yoldaş katili yapıldı ve en sonda işkenceyle katlettirdi.

Gittiğimde Halil Kaya' nın O. Öcalan'la birlikte İran'a gönderildiği söyleniyordu. Kendisi hakkında fazla bilgim yok. Bir kaç ay sonra katledildiğini duydum.

1987 Newroz'u yaklaşıyordu. Güvenlik birimine alınmıştım ve aynı zamanda redeksiyon biriminde de çalışıyordum. Akşam üstüydü, birşeyler dönüyordu ve yönetim odasında bir yoğunlaşma seziliyordu.

Redeksiyon çalışmalarının olduğu binada A. Öcalan'ın kaset konuşmalarını (çözümlemeler) çözüyorduk.

Ömer beni çağırdı, birlikte dışarı çıktık. 'Önem'li bir ajan yakaladık çok uyanık ve tehlikeli biri duvarların arasındaki küçük deliklerden bile kaçabilir' dediğinde bayağı heyecanlanmış ve inanmıştım.

Benim nöbet tutmamı söyledi.


Birlekte yürüyoruz, ama tutukluların olduğu binaya değil, banyo olarak kullanılan ve yanında küçük bir oda bulunan binaya doğru gidiyoruz. 'Burda işte, çok dikatli olmalısın' talimatını verdikten sonra ayrıldı.

Kaç saat nöbette kaldım hatırlamıyorum, sonra başka arkadaş geldi.

Sabah kalktığımda gerçeği öğrenmiştim.

'Çok uyanık ve tehlikeli ajan'; Kamp sorumlusu PKK MK üyesi, silahlı mücadele faaliyetlerinde başarılı görülen ve Kongre divanına layık görülen, Hakki Karer'in öğrencisi olmakla hep gurur duyan, Terzi Cemal'den başkası değildi.


Oysa yapıyı ayakta tutan O'ydu. Kabullenmedim ama tepkim içimde kaldı.

Geldiğimde MK ve Avrupa Parti merkezi üyelerini bitmiş olarak görmüştüm.

Şimdi de Terzi Cemal 'ajan' Nasıl olur da birdenbire 'ajan' olunur?

Bunu anlamak çok güç!.

Kamptaki arkadaş yapısı Terzi'den memnunlardı. Espirili biriydi, cana yakın, herkesle diyalog kurmasını bilen, yerine göre şaka yapan ve gülen biriydi.

Ama 'yoldaşları' O'nu yalnız bıraktı. Kendimde içindeyim.

Yapı öyle bir hale getirilmiştiki, insanlar arasında sıradan bir diyalog yoktu. Kuşku, şüphe ve güvensizlik yapıya egemen olmuştu.


Bir tepki göstermek için birileriyle konuşmak gerekiyor. Bununda ortamı yok edilmişti.


Ya da Botan'lı bir savaşçı gibi bireysel tepki...

Evet, en zor koşullarda bile bireysel tepki gösterenler oluyordu. İşte Terzi olayında Botan'lı bir genç, daha yirmisinde değildi. Terzi'yi ülkeden tanıyormuş.

Belkide birlikte T.C Ordu'suna kurşun sıkmışlar. Adını bile hatırlamıyorum, Terzi bulunduğu küçük odadan alınarak normal tutukluların olduğu binaya götürülüyor.

Bu durumu gören Botan'lı genç müdahale ederek, yarı kürtçe, yarı türkçe konuşmalarıyla, Terzi Cemal'e yönelik suçlamları kabul etmiyor.

Tutukluların bulunduğu binanın kapısına dayanrak sebest bırakılmasını istiyor, ya da kendisininde tutuklanmasını. Terzi'ye çok bağlı olmalı ki ağlamaya başlıyor. Ve o' şekilde zorla uzaklaştırıyorlar.

Terzi Cemal'e yönelik suçlamalar belirlenmeye başladı:

Bir; ülkeye yönelik hazırlık faaliyetlerini bilinçli olarak geciktiriyor.

İki ; buna bağlı olarak III. Kongrenin almış olduğu ve 1987 ortalarında gerçekleştirilmesi planlanan 'bir parça özgür vatan' kararına karşıdır. Yani kurtarılmış bölgeye.

Üç; Silahlı mücadele pratiği düşmanla ilişki içindedir, ayak parmakları karda yanmamış üstelik helikopterle sınıra kadar getirilmiş!!

Dört; 1980 öncesi Antep'de katledilen bir Grup, Halkın Kurtuşu militanının olayıyla ilgili MİT'le ilişki içindeymiş!!!

Beş; 12 Eylül 1980 sonrası, Orta Doğu'ya geri çekilişte, Ali Çetiner ve Semir'le (Çetin Güngör) birlikte devletle olan ilişkilerinden dolayı geçişleri başarılı tamamlamışlar!!!

Altı; Kardeşlerinin ve yakın akrabalarının MİT'le ilişkileri tesbit edilmiş ve özellikle (Gulistan diye hatırlıyorum) bir kız kardeşinden bahsediliyordu. En önemli MİT bağlantısı oymuş!!!

Yedi; en az bir bu kadar suçlamayıda hatırlayamıyorum, neler yoktu ki...

Salih ARAS

12.08.09 devam edecek

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

......................................

 

Salih Aras/ BEKAA VAHŞETİ (5)


Yayınlandı: September 16, 2009


 

Terzi Cemal'ın tutuklanması ve yargılanması için, hiç bir haklı gerekçe yoktu. Daha bir kaç ay önce yapılan Kongre'de Öcalan'dan sonra en başarılı görülen insanlardan biridir.

Nasıl oluyorda birdenbire bütün aile çevresiyle birlikte 'ajan' ilan ediliyor!!!

Bekaa Kampı günlük olarak A. Öcalan'ın denetimindeydi. Bütün faaliyetler O'nun istemi doğrultusunda yürütülüyordu.


Yani Terzi Cemal Kampı'n sorumlusu olsada, görevi A. Öcalan'ın talimatlarını uygulamaktı. Bu görevinide tam yapıyordu.

Suçlamalara gelince;

Bir; Ülkeye yönelik hazırlık faliyetlerini geciktirme. Bu suçlama doğru değildi. Hazırlıklar A. Öcalan'ın çözümlemelerini, özümseme biçimindeydi.

Bunlar ağırlıkta III. Kongre çözümlemeleriydi. Bilimsel hiç bir değeri olmayan demogojik gevezeliklerdi. Önderliği anlama, kavrama ve uygulama biçiminde.

Zaten yapılanlarda bunlardı.

Kampın ayrıca yönetimi vardı.Bir eksiklik ve ya yetersizlik söz konusu ise; yönetim tümden suçlanmalıydı.


Neden sadece Terzi Cemal? Yönetimde o dönem bulunanlar; Halil Ataç, (Ebubekir) A. Haydar Kaytan, (Fuat) Haydar Altun, ( K. Ömer) ve bir kaç kişi daha vardı.

Kampta bulunan kadro ve savaşçıların toplam sayısı 80 dolayındaydı. Bölgelere göre gruplar oluşturulmuş ve eğitimler yapılıyor.

'Öderlik' tektir bir eşi ve benzeri yoktur. Ama T. Cemal Kamp sorumlusuda olsa tek değildir. Birlikte hareket ettiği bir yönetim vardır. Bu yönetim direkt A. Öcalana bağlıdır.

Varsa suçlama sadece muhatabı T. Cemal olamaz, diğerleride buna dahil edilir.

Ortada bir suç olmadığı, sadece harcanma sırasının T. Cemal'e geldiği için, O suçlanıyor ve yargılanması içinde yoktan ağır suçlamalar yaratılmış.

Artık O'da tektir, ama her an infazını bekleten bir mahküm gibi.

Ya bütün suçlamaları kabul edecek'Önderlik'ten af dileyecek yada 'ajan' diye infazı geçekleşecek.

Tabiki, 'Önderlik'ten af dilemesi 'ajan'lıktan kurtulmasına yetmiyor, sadece geçmişteki 'ajan'lığını kabul ediyor ama 'Önderliğin' af etmesiyle 'layık kişiliye' ulaşma sözü veriyor. T. Cemal tercihini aftan yana yaptı.

Buda O'nun bitişinin başlangıcı oldu.

Artık yapının gözünde şaibeli, şüpheli biri olarak hayatına devam edecek.


Yani ülkeye yönelik hazırlık faaliyetlerini geciktirme bir yalandan ve iftiradan ibaretti.

İki; 'bir parça özgür vatan' karararına karşıdır. III. Konre kararıydı. Yürütülen eğitim faaliyetleri içinde bende vardım. T. Cemal'ın bu karara karşı olduğuna dair hiç bir sözüne ve faaliyetine rastlayamadım.

Kimsede böyle bir iddianın doğruluğunu ( A. Öcalan ve Kamp yönetimi dışında) kabul etmedi. Bu karar III. Kongre'ninde değil, sadece A. Öcalan'ın bir yalanıydı.

O dönemki koşullar kurtarılmış bölgeye musait değildi. A. Öcalan bunu çok iyi biliyordu. Sadece büyük hedefler belirleyip, sonrada birilerinin 'ajan' faaliyetlerinden dolayı gerçekleşemediğini söylemek içindi.

1987 ortalarında yapılan eylemler 'kurtarılmış bölgeye' yönelik değildi ve yapılan eylemler Mardin çevresindeki köy katliamlarıydı.

Bu eylemler Uluslar arası düzeyde PKK'nin terörist bir örgüt damgasını yeme zemininide hazırladı.

Halende bu damgadan kurtulmuş değil.

1982 ve 83'ten beri pratik içinde, savaş deneğimi kazanmış, yoğunlaşmış savaşçı ve komuta kademesini suçlayacaksın, etkisiz hale getireceksin ve hiç savaştan anlamayan kardeşin Osman'ı genel komutan olarak İran'a göndereceksin (İran'daki Devrim Muhafızlarıyla ilişki içerisinde) ve Osman oradan savaşı yönetecek, 'kurtarılmış bölge'de böylece kazanılmış olacak!!!

Yapılanlara bakılırsa, 'kurtarılmış bölge'ye A. Öcalan'ın kendisi karşıydı. Böyle bir gelişme kendi sonu olacaktı.

II. Kongre kararı olmasına, M. Karasungur'un tüm ısrarlarına rağmen G. Kürdistan'a gitmeye cesaret edemeyen A. Öcalan Kuzeyde kurtarılmış bir bölgeye nasıl gidecekti? Gerillanın yıllarca genel komutanlığını yapmış Osman ise acaba K. Kürdistanın sınırlarına kaç Kilometre yaklaştı???

Üç; 'Silahlı mücadele pratiği düşmanla ilişki içindeydi, ayak parmakları karda yanmamış ve helikopterle sınıra getirilmiş' iddiası ve suçlaması.

Gerek geri çekilme döneminde ve gereksede III. Kongre sürecine kadar K. Kürdistan'da en çok faaliyet yürüten PKK komutanlarından ve önder kadrolarından biridir.

T. Cemal; K. Kürdistan'ın neredeyse bütün bögelerinde en zor koşullarda faaliyet yürütmüş biridir. Yani emek sahibidir.


İnançlı ve kararlı biriydi. Ağır kış koşullarında ayak parmaklarını kaybetti. Ama davaya olan inancını kaybetmedi. Eğer inanç kaybından bahsedilirse belkide Bekaa'da inancını kaybetti, demek daha doğru olur.

İnsan sevgisiyle dolu olan T. Cemal öyle bir hale getirildiki, 90 yılların başında dava arkadaşlarını, öğrencilerini grup grup katledecek bir ölüm makinesine dönüştü.

Sonrada, 'Önderliğe bağlı insanları katlettin' diye, kendiside işkenceyle 'yodaşları tarafından katledildi.

Ben 1986-87'de tanıdığım T. Cemal'i yazmaya çalışıyorum.

Bu sürecin tanığıyım.

Özellikle sonraki yıllarda düşmüş olduğu durum ayrı bir konudur. Değinenler oldu. Fark, insanların nasıl dönüşüme uğratıldığını gösteriyor. Helikopterle sınıra kadar getirilme iddası; A. Öcalan'ın uydurmasıydı.

Birden bire bu haberi nerden aldı?

Madem bu konuda şüpheleri vardıysa,neden MK'ye seçti ve III. Kongre'nin en gözde adamı yaptı? Ve hemen bir-iki yıl sonra kendisine bağlı en üst düzeyde oluşturduğu üç kişilik örgüt içi istihbarata neden seçti???

Dört; Antep'deki olaylar. Neredeyse aradan on yıl geçmiş. Eğer iddia edildiği gibi olsaydı, bu kadar uzun süre neden beklenildi? 1980 öncesi Antep'te büyük provakasyonlar yaşandı.

Halende yeterli derecede aydınlanmış değil. T.Cemal'le birlikte A. Çetiner'de suçlanıyordu.

Her ikiside geçen sürede Parti içinde önemli görevlere getirilmiş, bu iki Partili hakkında birden bire ortaya atılan bu suçlamalar gerçek dışıdır.

Antep olaylarının faali, (Haki Karer olayıda buna dahildir) A. Öcalan, Devlet'le olan karanlık bağlantıları ve Halkın Kurtuluşu içindeki provakatörlerdir. Eğer, T. Cemal bu olaylarda kullanıldıysa kesin talimatı verende, A. Öcalandır. Bunun başka izahı olamaz.

Beş; 'Geri çekilme döneminde devletle ilişki' suçlaması: T. Cemal'e birlikte, Semir (Çetin Güngör) ve Ali Çetiner'de suçlanmaktadır. İddia şu;

12 Eylül sonrası T. Cemal, Semir ve Ali Çetiner'in sorumlu olarak içlerinde bulundukları grup başarılı bir şekilde sınırı geçiyor. Ve bu başarıları takdir ediliyor.

Aradan 6-7 yıl geçmiş, Semir katledilmiş, A. Çetiner Almanya'da Parti tarafından tutuklu, T. Cemal Bekaa'da tutuklu ve bu suçlama yapılıyor. 'Nasıl böyle başarılı bir sınır geçişi yaparsınız? devletle ilişki içinde yaptınız' suçlaması tam bir oyundu.

Altı; kardeşlerinin ve yakın aile çevresinin MİT'le ilişkileri iddiası. Neden herşey zamanında değilde yıllar sonra?


Ömürcan'lar; Antep ve Maraş'ta UKM'sine ciddi katılar sağladılar.

Bunu en iyi o bölgelerin halkı bilir. Sorun T. Cemal ise ailesi niye suçlanıyor?

Aileleri özellikle kadınları suçlama A. Öcalan tarafından bir gelenek haline getirildi ve halen devam ediyor. İlginçtir, muhalif geçinen geçinen bazı çevrelerde kadın ve aileyle uğraşmayı A. Öcalan gibi esas almışlar.

T. Cemal'in ailesi on yıl öncede aynı aileydi, neden tutuklandığı zaman birden bire ailesi ve kız kardeşi MİT'le bağlantılı oldu? Ve neden yıllarca Salman Ömürcan (Kasım) Avrupa'da sorumluluklar yaptı?

Yine T. Cemal'in amcası oğlu Mustafa Ömürcan (Sarı Ömer) neden ülke içerisinde yııllarca komutanlık düzeyinde görevler yaptı? Şimdi bütün aile 'ajan' olmuş.

İşte bu 'suçlamalar' iddasiyla T. Cemal mahkemeye hazırlanıyordu daha doğrusu hazırlatıyorlardı.

İddialar böyleyken gerçek ise iddaların tersiydi.

Ömürcan'lara yönelik suçlamaları özellikle Maraş'lı kadrolar kabul etmedi. Mevcut ortamlardan dolayı sessiz kaldılar. Ama ilk fırsatta Parti'den kaçarak ayrıldılar.

II. Kongre sonrası, Dersim'liler hedef alındı. III. Kongre sonrasıda Maraş'lılar hedef alındı.

Dersim'lilerin hedef alınmasının en önemli nedeni bilimsel düşüncenin orada yoğunlaşmasından dolayıydı.


Gelişkin bir sosyal yapı ve ona bağlı olarak gelişen gelişen kadrolaşma A. Öcalan' ın planları önünde engeldi.


Dersim'deki bu gelişme,Türkiye ve Kürdistan'da etkisini gösteriyordu.

Nufus aranına göre çok fazlasıyla kadro çıkaran bir bölge. Bu durum devletide, A. Öcalan'ıda rahatsız ediyordu. Bunun nedenleri açıktır; 1970'ler esas alınırsa 1937-38'lerde başlayan katliamin ve Dersim Halkı'nın isyanı acıları ve yarası tazeydi.

1938 on yaşında olan bir Dersim'li 1970'de 42 yaşındadır.

Bir bütün olarak düşünülürse Dersim'in devletle çelişkisi çok derin ve keskindir.

Bilimsel sosyalizmin etkisi, sosyal gelişmeye açık Kürt Aleviliği ve Kürt Ulusal Sorunu birleşince Dersim'de ideolojik yoğunlaşmada maazzam bir gelişkilik ortaya çıktı.

Bu yoğunlaşma, Türkiye ve özellikle Kürdistan'da politik olarak ağırlığını gösterecekti. İşte buna fırsat verilmedi. Devlet bunun önüne geçemezdi.

Zaten Dersim'deki bu gelişme çok kısa bir sürede, K. Kürdistan'ın tümünü etkisine aldı.

Gerek PKK içinde ve gereksede diğer Kürt örgütlerin içindeki Dersim'li kadrolar fiili olarak her tarafa ulaştılar.


Böyle bir durumda 'kürtlük' adına provakasyonlar yapıldı.

Dersimli önder kadroların şahsında Bütün Dersm 'Kemalizim ve kışla kültürüyle' suçlandı.

Eğer sömürgecilerin okul aşmasıyla Kemalizim oluyorsa; bu okullar Dersim'den önce Diyarbakır'da Erzurum'da Elaziğ'da, Urfa'da, Van'da ve her yerde açıldı. En son Dersin'de açıldı.

Burada Dersim'e yönelik başlayan özel savaşın hedefi KUKM'sini provaka etmekti. Ne acıkı başarıldı ve kürt halkı yarım asır kaybetti. Ve daha bizi ne provakasyonlar bekliyor!!!

Dersim'den sonra Maraş'lıların, Bingöl'lülerin, Batman'lıların ve sırasıyla bütün bölgelerin hedef alınmasındaki tek neden A. Öcalan'ın kaleye içten fettetme oyunlarından başka bir şey değildi.

Maraş'ta KUKM'ine oldukça açık bir alandı. Devletle derin çelişkileri mevcuttu. 1978 yapılan katliam hafızalarda tap tazedir. Dersim'e benzer özellikleri var. Bundan dolayıda hedef alındı.Bu alandan gelen kadrolar sindirilmeye tabi tutuldu.

T. Cemal üzerinde oynanan oyunlar genel provakasyonun bir parçasıydı. Başarılı olmuşlardı, artık mahkeme günü yaklaşıyordu.

Saygıdeğer okuyuculardan özür diliyorum. Yazı dizisine 'açılım' ve 'yol'lardan dolayı ara verdim. Haftalık yazma biçiminde diziyi tamamlayacağm.

Salih Aras
devam edecek

14.09.09

....................

Salih Aras/ BEKAA VAHŞETİ (6)


Yayınlandı: September 27, 2009

Elinde keskin bir bıçak var!Ekmek peynirde kesebilirsin, başka amaçlar içinde kullanabilirsin. Ya da yoğurduğun bir hamuru istediğin şekle sokabilirsin.

Amacım ne T. Cemal'i yargılamak ne de onurlandırmaktır.Olayın bütün yönleriyle anlaşılmasını istiyorum.

Gerisi herkesin kendi vicdanına. Kadrolarda farklılık var, kimisi oyunlara açık kimisi oyunlara gelmiyor, tavır alıyor, içerde direniyor, ya da kaçıp dışardan mücadele yürütüyor.

Biz bunların hepsini gördük yaşadık.

T. Cemal'le kötü oynandı; önce pohpohlandı, en iyi adam seçildi, sonra, suçlandı'ajan' ilan edildi, yani düşürüldü en zayıf ve çaresiz duruma düşürülünce, 'af' edildi, eli tutularak tekrar ayağa kaldırıldı ve kendini ispatlamak için 'kutsal' (siz kirli işler anlayın) görevler verildi.

O'da kendini kanıtlamak için bu görevleri layıkıyla yaptı. Sonrada 'Önderliğe bağlı insanları katlettin' diye yargılandı ve işkencede katledildi.Olayın özeti budur.

Ben yapabildiğim kadar açıklamak istiyorum.

T. Cemal olayının anlaşılması demek; bana göre PKK tarihinin bir parçasının anlaşılması olacaktır. Bunu yapmaya çalışıyorum.

Ve tam anlaşılması için bir çok ilgili kişi tarafından açılması gerekiyor.

Çok farklı biçimlerde açılacak ve konuşulacak. Özel savaş Terzi'yle ve başkalarıda var, zafer kazandı. Basit bir olay değil. Çok yönlü deneme ve bağlantılar var. Onlarca insanımızı katletsede, kendiside bir kurbandır.

Haki Karer'in iyi bir öğrencisi, ve O'nun yanında faaliyetler yürüttüğünde başarılı biri. Çetin Güngör'le (Semir) birlikte de faaliyet yürüttüğünde başarılı biri.

Nasıl oluyorda A. Öcalan'ın yanında ve O'nun direkt emirleriyle faaliyetlere başlayınca kötü, kirli işler yapıyor, 'ajan' oluyor, yoldaş katili oluyor ve sonrada'yoldaşları' tarafından işkencede katlediliyor.

Şimdi T. Cemal iyimi, kötümü? Demek pek bir şey çözmüyor.

Çözülmesi gereken, T. Cemal'deki mevcut yetersizlik ve zayıflıkların, Özel savaş yöntemleriyle, A. Öcalan ve ekibi tarafından nasıl kullanıldığıdır.

Terzi Cemal konumuna düşen çok kadro var. Ama 'Önderliğe' hep bağlı olmalarına rağmen, yaşamalarına tahammül edilmedi.

Çünkü; kirli işlerde kullanıldılar, kullananlar kendilerini temizlemek için Onları feda ettiler. Yerlerine yenilerini seçerek aynı kirli işlere devam ettiler.

T. Cemal'deki kişisel özellikler, karekter bir devrimciliğide aday, oynanmayada açık.

H. Karer ve Ç. Güngör'le devrimci yönü gelişen T. Cemal'in, A. Öcalan'la oynanmaya açık yönü gelişiyor, daha doğrusu geliştiriliyor. İnsan olduğu gibi anlaşılmalı.

Mükemmelimiz azdır, bazen çeyrek asırda bazen bazen yarım asırda bir görünürler. Onlarıda anlayamayız, peşlerinde ah vah çekeriz.Parti gücünü eline geçirenler, kişi yada ekip, kadroları büyük bir çoğunlukla istediği gibi şekillendirebiliyor.

Bunun doğru uygulanmasında bir sorun yok. Ama bizde bu yanlış uygulandı. Kadrolar yanlış(bilerek) eğitildi ve şekillendirildi. Fark edip karşı çıkanlar azdı.

Kimi içerde karşı çıktı, kimi ayrılarak ama süreci engelleyemediler.

T. Cemal olayı biçiminde yüzlerce olay yaşandı.

III. Kongre öncesinden başlayan ve halen devam eden PKK yada Öcalan tarihi budur. Yani devletle uğraşma değil, KUK potansiyelini kendisiyle uğraştırma ve bitirme faaliyetidir.

III. Kongre'nin popüler adamıydı. Kıskananlar oldu. Sonra kıskananlar pohpohlandı, O hedef gösterildi.'Fırsat bu fırsat dediler' acımasız yöneldiler.

Ve T. Cemal'i düşürdüler.

Artık O devrimin değil özel savaşın bir bıçağıydı.T. Cemal 1987 başlarında tutuklandı, aynı yılın bahar başlarında mahkemeye çıkarıldı.

Bu süre içerisinde bende Bekaa'daydım. Bir eğitim grubuna dahildim. Ayrıca redaksiyon ve güvenlik biriminde de görevliydim.

Redaksiyonda, A. Öcalan'ın kaset konuşmalarını çözüyorduk.

Hatırladığım arkadaşlar, Makbule, Halide ve Harun'du. Güvenlik ise bir kaç gruptan oluşuyordu. İçinde olduğum grup K. Ömer'e bağlıydı.

Bizim grup Parti içinde tanınan ve tutuklanmalarına karar verilen kadro ve yöneticilerin nöbetini tutma göreviydi.

Bu dönem tutuklananlar; T. Cemal, Haydar Gözlü, Selahattin Çelik ve Kısa bir dönem Meral Kıdır'dı.Sorgulamalara alınmadık.

Parti kadroları oldukları için sorgulamalar özel yapılıyordu.

Mahkeme açık.İki katlı cezaevi olarak kullanılan binanın alt katında kalabalık bir savaşçı grubu ve rastgele Barliyas'an getirilen tutuklular vardı.

Üst kattaki çok küçük bir odada ise; T. Cemal, S. Çelik, H. Gözlü ve kısa bir bir süre M. Kıdır bulunuyorlardı.

Sorgulamalar; tek tek alınarak değişik yerlerde, yada A. Öcalan'ın yapmış olduğu 'eleştiri've 'suçlamalara' özeleştiri biçiminde raporlar hazırlanarak yapılıyordu. Bunların ayrıntılarını resmi düzeyde bilmezdik.

Ama fısıltılar biçiminde duyardık.

T. Cemal, mahkemeye çıkarılmadan bir kaç gün önce, nöbette olduğum bir anda, K. Ömer ve Fuat tarafından alındı.

Kampın dışına gittiler, döndüklerinde T. Cemal'in terden bütün vucudu ıslaktı, üstünde buhar çıkıyordu, ter damlacıkları yüzünden düşüyordu, çok yorgun ve halsiz görünüyordu, ayakta duracak halde değildi.

İşkence yapmışlardı.

Mahkeme günü geldi. Mahkemenin yapıldığı bina geniş veya genel toplantıların yapıldığı binaydı.

A. Öcalan geldiğinde de hep bu binada toplanırdık. Arkasında mutfak vardı.

Cezaevi binasıyla arasındaki mesafe yürüyerek bir dakikalıktı. Üç yada dört kişilik güvenlik grubu T. Cemal'ı mahkemeye getirme talimatını K. Ömer'den aldık.

Yürüyerek gidecektik.

Son anda Ömer Jiple getirmemizi istedi. Komik bir durum bu kadar kısa mesafede Jipe ne gerek var. Neyse jipi hazırladım T. Cemal' jipe, ön koltuğa aldık yanında silahlı biri, direksiyonda ben jipin arkasında diğer silahlı görevliler.

Ömer yaklaştı bana 'gaza çok bas gürültülü olsun' bu kısa mesafede nasıl yapayım.

Aldım birinci vitese çok yakın mesafe gaza bassam hemen varıyoruz, Bir ayağım gazda bir ayağım debriyajda kaplumbağa hızıyla gidiyorum .

Acaip bir gürültü. Sanki traktörle çok dik bir yamaci birinci takfiyeyle çıkıyorum.İki dakika olmamııştı.

Kamptakilerin hayretli bakışları arasında mahkeme salonuna vardık.

Hakim, Ebubekir'di en önde ordada oturuyordu,sağında Ömer ve solunda Fuat onlarda savcılardı.

Arkalarında bayan ve salonu dolduran kamptaki diğer arkadaşlar. 'Suçlu' T. Cemal'le salonun en ön tarafından onlara doğru ayaktayız.

Ben T. Cemal'in sağındaki korumayım solunda başka bir arkadaş. Fuat'la tam karşı karşıyayız. Belki aramızda bir metre mesafe var.

Fuat'ın arkasında Makbule oturuyor.

Makbule; 1980 öncesi Parti kadrolarından. Kurallı, duyarlı, gelişkin ve fırsat buldukça olumsuzluklara karşı tepkilerini yansıtan biriydi. O'na ikinci Kesire'de diyorlardı.

Redaksiyon çalışmalarında birlikte olduğumuz için biraz samimi olmuştuk. Yani konuşma fırsatımız oluyordu. Bekaa'da bu da suçtu. Bu sınırlı konuşmalarla azda olsa birbirimizi tanımıştık bir güven ortamı yeterli olmasada oluşmuştu.

Bazı olumsuzlukları, A. Öcalan'ı anmadan konuştuklarımızda oluyordu. Makbule'de Pazarcık'lıydı. Emin değilim herhalde T. Cemal'inde köylüsü belkide akrabası.

Olmasa bile, zaten Makbule, Kamptaki infaz ve tutuklamaları hiç bir zaman onaylamazdı tepkisini değişik biçimlerde gösterirdi ve durumu anlaşılıyordu.

Mahkeme başladı; bahsettiğim suçlamalar sözlü olarak tekrarlandı.

T. Cemal tam olmasada suçlamaları kabul etti. 'Önderlik çizgisine ulaşamadığını' fırsat verilirse ve Önderlik kendisini 'af' ederse O' na layık biri olacağı sözünü veriyordu.

Mahkeme daha devam ediyor. Fuat'ın arkasında oturan Makbule'nin gözleri dolu dolu aktı akacak.

Sürekli T. Cemal'e bakıyordu.Benim kendine baktığımı fark etti ve o dolu gözlerle bana bakmaya başladı.

Dayanılacak gibi değildi, gözlerimi Makbule'den ayırdım.

O, aynı şekilde T. Cemal'e tekrar bakmaya devam etti. Çok etkilenmiştim, bu ne hal nereye gidiyoruz, buralara ne için geldik?

Kafam karmakarışık, bir an için görevli olduğumu unutmuş gibiydim, yerimden sendelendim, Fuat fark etti hemen önümdeydi, sesesizce 'yoruldunmu başınmı dönüyor, başka arkadaş gelsin?"

Hemen kendime geldim, yok bir şey dedim ve kendimi toparladım, artık Makbule'ye bakmamaya çalıştım.Kamp yapısıda T. Cemal'e karşı hazırlanmıştı.

Olmadık suçlamalar ve basitlikler yapıldı. T. Cemal ölüme mahküm edildi.

Ama son kararı, her zaman olduğu gibi, 'Önderlik' verecek. Tutukluluk hali devam ediyordu.

Temmuz 1987 de ayrıldığımda; T. Cemal daha tutukluydu. Sonraki süreçlerde hiç bir şey olmamış gibi önemli görevler verilerek diğişik alanlara gönderiliyor.

T. Cemal A. Öcalan'a inandımı, yoksa karşı çıkmak için yol mu bulamadı?

Çaresiz inancını kaybedip teslim mi oldu? Tartışılır. Ancak son işkencede katledildiğinde, öldürüleceğini anlıyor ve hiç bir suçlamayı kabul etmiyor, oyuna getirildiğini söylüyor.

T. Cemal Bekaa'da yargılandığı zaman, Almanya'da da Ali Çetiner ve Doğan Karakoç A. Öcalan'ın talimatıyla tutuklulardı. Hedef bütün bölge (Maraş'lı) kadrolarını sindirmek ve düşürmekti.

Daha önce Dersim'li kadrolara yönelik bu uygulamalar yapılmıştı.

Sıra Maraş'lılara gelmişti. Maraş'lı kadrolar Semir olayında kullanılıdlar.

A. Öcalan'la birlikte hareket ettiklerinde kendilerini güvencede sanıyorlardı. Politik öngörüleri yeterli değildi.

Bir oyunun içinde olduklarının farkında değillerdi. Semir'in haklı çıkışlarına karşı en çok Kasım ( Salman Ömürcan) kullanıldı. Açıkçası Semir'e karşı kullanılan kadroların tümü çok kısa sürede fiziki ya da siyasi olarak yok edildiler.

T. Cemal yargılandığı dönemden bir kaç ay öncede kardeşi Salman Ömürcan örgüt içi infazla katledilmişti.

Nedenini sorma hakkı bile yoktu.

Terzi öyle bir düşürüldükü artık kendine gelemedi.

Kendisi içinde bir kurtulma fırsatı olan, Vejin hareketine katılma bir yana, A. Öcalan'ın yanında kalıp en çok saldıran oluyor.

Özel görevler alarak Vejin'e karşı harekete geçiyor. Katlettiği insanları Vejin'ci diye katlediyor.

Ama yinede A. Öcalan'a yaramadı, O'nun emirleriyle işkencede katledildi. Son anda kullanıdığını (A. Öcalan tarafından) söylediğinde artık çok geçti.III. Kongre'nin önemli bir kararı vardı;'düşürmek devrimci tarzdır, kazanma reformizimdir' işte bu karar önce Bekaa'da kadrolar ve savaşçılar üzerinde denendi.

Sonrada 1987 ortalarında, 'mecburi askerlik yasası' adı altında ülkede uygulanmaya başlandı.

( Baran yoldaş Gayri Resmi Tarih bölüm,14-15'de çok iyi açıklıyor.) İnsanları etkileyerek, gönüllü bir şekilde mücadeleye bağlama, 'reformist' tarz oluyor.

Zorbalık yaparak korku, panik ve emri vakilerle gençleri silahlı mücadele içine alma ve zoraki yardımlarda 'devrimci' tarz oluyor.

Düşürme tarzı; kişiyi ve toplumu hiçleştirmedir.

Bütün yargı değerleri ve emek ayak altına alınıyor.

İnsan ilişkileri onarılmayacak şekilde tahrip ediliyor.

Gönüllü birlik zoraki birliğe dönüşüyor.

Güvensizlik ortamı hakim oluyor, değer kavramı ordadan kalkıyor.

Eline yetkiyi alan despot oluyor, yaşamış olduğu düşürme tarzını başkalarına uygulamaya başlıyor.

Ve ortada tek bir 'değer' kalıyor. O'da A. Öcalan oluyor.

Toprak, halk, emek ve insanın kendisi hiç bir değer ifade etmiyor. Bu, onarılması on yılları alacak tahribatlar bir hata sonucu değil, bilinçli, planlı ve dsüşünülerek yapılan uygulamalardır.

Reformist tarz; reformist tarz,diye mahküm edilen yöntemlede, kişiyi yada toplumu ikna ederek, inandırarak mücadeleye gönüllü bir şekilde kazandırma, karş- devrimci tarz oluyor. Yapıya bu tür saçmalıklar egemen kılındı.

Aynen şöyle deniliyordu; ' Bir köye girdiniz, propaganda yaparak insanları kazanma ve gençleri ikna ederek mücadeleye katma devrimci bir tarz değil, gücünü kullancaksın,zoraki bir şekilde gençleride alacaksın istediğin yardımlarıda.'

Daha kurtarılmış bir bölge yok, zoraki alınmış ve hiçde hazır olmayan bu gençler sürekli hareket halinde olan birliklerde nasıl korunacak?

Hiç bir güvence yok, sonrada 'kaçma girişiminde bulundular' diye insanları katleceksin.

Buda devrimci tarz. Mahküm edilen reformist tarzda ise, ikna edilerek kişiyi gönüllü bir şekilde kazanma red ediliyordu. Mücadeleye gönüllü katılımı sağlama reformizim, korkutarak almada devrimcilik oluyormuş...Terzi düşürme tarzının ilk kurbanlarındandır. Buna karşı çıkanlarda oldu.

devam edecek

21.09.09

.................

...................

Salih Aras/ BEKAA VAHŞETİ (7)


 

Cuma, 02 Ekim 2009 23:42 | Son Güncelleme: Cuma, 09 Ekim 2009


 


Gözlerime bakarak dikkatlice'Başkan'mı geliyor' dedi. Bilmiyorum.

Tutukladım M. Ali'yi. 'Hele ver sigaranı' herzamanki gibi verdim. Peşinede 'bu yetmez içerde çok içiyorum getir' tamam.

İki saat geçmemişti, Başkan geldi, M. Ali yanılmamıştı. 

Evet anladım M. Ali'nin tutuklanmaları hep Başkan'ın geldiği günlere denk geliyordu. Demek bizim Başkan M. Ali'den korkuyor

Memet Ali; (Haydar Gözlü Dersim'li) farklı biriydi, anlaşılması zordu. Kendisini anlatamazdı, bunun koşulları yoktu. Kural dışıydı, bildiğini okurdu.

Sürekli gergin, patlamaya hazır bir bomba gibiydi.

Parti içinde fazla tanınmıyordu, ama ilklerdendi.

Ankara'da 1980 öncesi yapılan hastehane soygununa katılmış sonra yakalanmıştı. Sekiz-dokuz yıl cezaevinde kalmış, çıktığında Bekaa'ya ulaşmıştı. (1986)

O' zaman 35-36 yaşlarında görünüyordu. Sürekli öfkeli ve gergin bir hali vardı.

İzole bir durumdaydı. Kimse anlayamazdı durumunu. Hakkında birşey söylenmiyordu.

O' herkese çatıyordu, kabadayı gibiydi. Önüne geleni itiyordu, çaktırmadan omuz atardı. Kimse M. Ali'nin yanında geçmek istemezdi.

Değişik biçimlerde sataşırdı. Hani mahallelerde kabadayılar olurdu, insanlar onları gördüklerinde yollarını değiştirirlerdi," aman  bana bulaşmasın, bu Allah'ın belası" derlerdi ya, öyle birşey.

M. Ali, tam bir belaydı Bekaa'nın belalısıydı, Çok yürekli korku bilmeyen biriydi.

Sataşacak kavga edecek adam arıyordu, ama bulamıyordu, bu da O'nun canını sıkıyordu.
 
Bekaa'da bu tür davranışlar ölüme götürürdü, hiç kimse diğeriyle sataşma ya da biraz tartışma durumuna giremezdi.

Herkes, kabul etsin etmesin, eyvallah abi dercesine sakin ve çekingendi. Bu da M. Ali'yi çok sıkıyordu. Değişiklik istiyordu, olsunda nasıl olursa olsun, ama değişikliğe kimse yanaşmıyordu.
 
Çok soğuk ve gergin bir görünümü vardı. Aslında öyle biri değildi. Yüreği dostluk ve sevgiyle doluydu. Şartlar O'nun görünümünü değiştirmişti. 1987 başlarıydı.

Yönetim odasında Harun'la konuşuyordum, çıkmak üzereydim kapıyı açtığımda M. Ali'ye karşılaştım, beni kapı arasında sıkıştırdı, bunu herkese yapardı.

Bende bir an Bekaa'da olduğumu unuttum.

Ne oluyor dedim? Sen bütün arkadaşlara çatıyorsun ne istiyorsun? Anlayamıyorum seni?

Dediğimde; M. Ali; 'yanlış anladın heval, istemeyerek oldu' elini boynuma atarak sarıldı ve 'heval ben seni çok seviyorum' dedi. "Bende seni seviyorum" dedim.

Ama sen herkese çatıyorsun. Seni gördüğümüzde sağa sola kaçıyoruz. Harun bizi izliyordu. Tartışmamız tatlıya bağlanıyordu.

Sorun iyi çözüldü, M. Ali'nin tepkisi tekdüze yaşama karşı, bende O'na karşı çıkınca hoşuna gitmiş ve beni sevmiş.

Bu ufak tartışmadan sonra M. Ali'yle samimi oldum, artık O'nu gördüğümde konuşup tartışıyordum.

Ne kadarda yürekli duygulu güzel bir insan.

Her şeye muhalifti, arkadaş kelimesini asla kullanmazdı. O herkese 'Heval' derdi.
 
Günler geçtikçe ve fırsat buldukça M. Ali'yle konuşarak samimiyetimiz gelişmişti. Bana güvenmiş olacak ki bazı sorunlarını bana anlatmaya başladı.

Doğrusu hep haklı buldum.

Sorunları A. Öcalan'laydı. Ama "O' Parti" derdi. Öcalan ismini kullanmazdı, anlaşılırdı Parti'nin de Öcalan olduğu.
 
Nöbete gidiyordum, T. Cemal ve S. Çelik'in tutuklu olduğunu biliyordum, bir baktım aralarında M. Ali'de var şaşırdım, bakıyordum göz göze geldik, aslan gibiydi, hiç umurunda değildi her zamanki haliydi.

'Heval sigaranı ver' hiç düşünmeden paketi uzattım aldı baktı, 'bu yetmez' dedi "birazdan bir paket daha getir' tamam getiririm dedim. M. Ali'nin ne için tutuklandığını sonra öğrenecektim.
 
Diğer arkadaşlardan farklı olarak biraz serbesttim. Başka bir örgütten gelmiştim, Apoculaşmamıştım, anlamda veremiyordum, alışkanlıklarımdanda vazgeçemiyordum.

Bunu bilerek yapmıyordum, normal halimdi. Farkında olmadan bazen kuralları aşıyordum. Ama korundum, neden mi dersiniz? Tam bir cevap veremem.

Yönetimdeki K .Ömer, Harun ve İhsan tarafından sürekli korunduğumu anladım. Beni sürekli uyardılar, 'suç' sayılacak açıklarımı kullanmadılar.

Güvenlik ve redaksiyon birimlerinde olmamdan dolayı yönetime yakındım. Yönetim odasına rahatlıkla işim olmadanda girip çıkabiliyordum.

Bunun için M. Ali'ye sigara temin etmem zor olmuyordu. Sigara aldığımı fark ediyorlardı ama görmemezlikten geliyorlardı. Memet Ali neden tutuklanıyor? Bir kaç gün geçmeden serbest bırakılıyor!

Anlamak zor.

Sorup öğrenmekte mümkün olmuyor. Bu merakımı M. Ali giderecekti. Kaçıncı tutuklanışıydı bilemiyorum.
K. Ömer bana, 'git M. Ali'yi tutukla' gittim  epeyce samimi olmuşuz, gayet normal bir şeymiş gibi "Heval yine tutuklusun" dedim.

Sanki hep hazırmış gibi normal karşıladı. Gözlerime bakarak dikkatlice 'Başkan'mı geliyor' dedi. Bilmiyorum.

Tutukladım M. Ali'yi. 'Hele ver sigaranı' herzamanki gibi verdim.

Peşinede 'bu yetmez içerde çok içiyorum getir' tamam.

İki saat geçmemişti, Başkan geldi, M. Ali yanılmamıştı.

Evet anladım M. Ali'nin tutuklanmaları hep Başkan'ın geldiği günlere denk geliyordu. Demek bizim Başkan M. Ali'den korkuyor.

A. Öcalan insanları çok iyi tanıyan biriydi ve M. Ali'den korkuyordu. Yaparmıydı M. Ali bir şey!!! Kafasında varmıydı öyle birşey?

Bilemem ama tanıdığım M. Ali kafasına koymuşsa yapardı.

Başkanda bunu bildiği için O'na fırsat vermiyordu. Döndükten bir kaç saat sonra M. Ali yine serbestti.
 
En zor ve işkencelerin akıl almaz düzeyde uygulandığı yıllarda, direnmiş onurunu ve yoldaşlarını korumuş, alnının akıyla cezaevinde çıkmıştı. Bu durumu netti.

Geldiğinde, A. Öcalan'la görüşüyor, yoldaşça davranarak net bir şekilde düşüncelerini ve özel durumunu açıklıyor.

M. Ali Parti ve yoldaşlık ilişkilerinin 1980 öncesi gibi olduğunu düşünerek davranıyor ve konuşuyor.

Ama herşeyin değiştiğini yoldaşlık ilişkilerinin yerini, tanrı kul ilişkisinin aldığını sonra anlayacak.

M. Ali aile durumunuda, A. Öcalan'a anlatıyor. A. Öcalan sinsi davranarak olumlu ve yoldaşça tepkiler gösteriyor. Ama M. Ali Kampa gönderilince arkasında, hakaretler yaparak; 'Parti'yle pazarlık yapıyor, hak iddia ediyor' suçlamalarında bulunuyor.

Amacım M. Ali'nin ailesini ve özel hayatını tartışmak değil ancak Parti üyeleri tabiki, özel sorunlarını Parti'ye açmak zorundalar. Ve Parti'de bu sorunları dikkate almak çözmek zorundadır.

Parti sadece alan ve tek hak sahibi olamaz. Hele Parti bir kişiyse, bu daha da vahimdir. Peki bir üyenin, ya da bir Parti taraftarının hiç Parti üzerinde hakkı yokmu?

Hep Parti'mi alacaklı oluyor? Almak iyide neden vermek kötü oluyor?

M. Ali'nin, 'Parti'den 'hak iddia ediyor' suçlamasının arkasındaki gerçek şu; M. Ali, A. Öcalan'a cezaevindeyken veya çıktıktan sonra eşinden ayrıldığını söylüyor. Bu özel bir durum, herkesin başından geçebilir ve tartışılacak bir yanı yok. Bende bunu tartışmak istemiyorum.


 

Özel sorunlar özel kalsın. Aile sorunlarının ulu orta tartışılmasından yana değilim.

Ancak M. Ali'nin Parti'den bir isteği var. Onu belirtmek istiyorum. Bir oğlu ve bir kızı var. O' bir baba. Belki kızına yönelik endişeleri var.

Eşinden ayrılmış, bilinmez tabi belkide yakın akrabalarıylada ilişkileri iyi değil, güvendiği Parti'sinden çok sevdiği kızının Avrupa'ya çıkarılmasını ister. (Bana anlatmıştı çocukları 14-15 yaşlarında)


 Kızının yeteneklerinden bahsediyor ve eğitilirse iyi bir Parti elemanı olacağınıda belirtiyor. Yani kızını ilerki yıllarda güçlü bir milatan olarak görmek istiyor.

Anlaşılmayacak bir durum yok, bir baba hissi ve duygusallığıda denilse bile, endişeleri var. Neden bu anlaşılmıyor? Ve yardım edilmiyor?


Haklı istemi değişik biçimlerde kendisine karşı bir suç malzemesi olarak kullanılıyor.


PKK'eyle hiç bir bağı olmayan ve sadece Öcalan'ın kardeşi olan Memet'İn kızı ve diğer yeğenleri yurt dışında Parti parasıyla özel okullara gönderiliyorlar ama bir Parti üyesi olan M. Ali için ise haklı istemi 'suç' oluyor.
 
1981' de, G. Kürdistan'da YNK Merkez Kampında kaldığım süre içerisinde bir çok olaya tanık olmuştum. YNK hiç geliri olmayan peşmerge ailelerine olanakları ölçüsünde devamlı bir şekilde yardımcı oluyordu.

Bizde neden olunmuyordu? Halkın, Parti'nin parası nerelere harcanıyordu?

Gerillanın ayağında ayakkabı yok, sürekli açlık, cezaevleri ha keza, ailelere (hiç geliri olmayan aileler demek istiyorum) yardım etmeyi düşünmek bile suçtu.

Sahi, Parti'nin 100 milyon dolarları nerede? Kimler paylaştı?

Bu gün bile kimler kontrol ediyor? Bilinmez.

III. Kongre'de mali rapor bir cümleyle geçiştirildi.

Başkan; 'bir miktar paramız var' dedi. Toplanması için yüzler binler çalışıyor ama harcanması bir kişinin tekelinde. O'nada kimse hesap soramıyor. Sadece IV. Kongre'de M. Cahit Şener bu durumu sorguladı.

M. Ali Parti'den para istemiyordu. Sadece kızının Avrupaya çıkarılmasını istiyordu.

Ondan da vaz geçmişti.

Botan, ya da Dersim'e gitmek istiyordu, gönderilmiyordu.

Çünkü M. Ali, A. Öcalan'ı çok iyi anlamıştı. Fırsat kolluyordu karşı çıkacaktı. A. Öcalan bunun farkındaydı, bekletiyordu uygun bir anda yok edecekti.

M. Ali bunun farkındamıydı? Bilinmez!!!

1987 yaz başlarıydı, A. Öcalan gelmişti, M. Ali yine tutuklanmıştı.

Artık biliyordum, Başkan gidince serbest bırakılacak. Öyle oldu, Başkan gidince K. Ömer bana, 'M. Ali'yi serbest bırak' dedi.

Gittim, "heval serbestsin" dediğimde, 'gittimi' dedi, "gitti " dedim.

Kapıyı açtım ikimiz yalnızdık, aynı anda sağa sola baktık ve birbirimize sarıldık, sonrasını hatırlamıyorum.


Temmuz 87'de ayrıldım.

M. Ali'nin 'suç'u boyun eğmemekti. Ailesinin derdine düşme suçlaması bir bahaneydi. Parti'nin bir kişinin tekeline düşmesini kabul etmedi. Bütün kararlara muhalif oldu.


Bunu pratiğiyle yapıyordu. Konuşma tartışma fırsatı verilmiyordu. Tutuklanıyor ama mahkemeyede çıkarılmıyordu.


Eğer çıkarılsaydı, O' bildiğini okurdu. Bunu bildikleri için açık mahkeme göze alamadılar.


Suçlamalar daha çok A. Öcalan'ın eleştirileri karşısında (yazılı olarak) ve M. Ali'nin hazırladığı raporlardır. Bundan da kimsenin haberi yok.

Bahsettiğim konuları ise, M. Ali kendisi bana anlattı.

M. Ali, 1988 ya da 89'da Lübnan yada Suriye'de kapalı infazla yok edildi.

Bir ara İran'a gönderildiği söylendiysede, inandırıcı bir kanıt yok. Aynı yıllarda ayrılan bir çok arkadaşa sordum hiç kimsenin haberi yok.

Kendisi için büyük bir tehlike gördüğü M. Ali'nin yaşamasına tahammül edemeyeceği kesin.

Bekaa her aklıma geldiğinde M. Ali'yi düşünürüm. Bir yerlerde karşılaşsam, "Heval yine tutuklusun" desem ve Bakaa'nın kural tanımaz belalısına sarılsam.

Deli doluydu, çok hoş bir insandı.


Yıllarca cezaevinde kalmasına rağmen çok enerjikti.

Tutuklandığı dönemlerde o küçücük oda da bile spor yapardı.

Bazen bakıp gülerdim, ne yapıyorsun? 'Heval kaslarımı geliştiriyorum' derdi.

Güçlü ve oldukça kaslı atletik bir yapısı vardı.

Nerde M. Ali? Akibetine ulaşabilecekmiyiz?

O'nu yargılamaya cesaret edemediler, kapalı infazla yok ettiler, yüzlerce binlerce devrim milatanı gibi...

devam edecek-02.10.09


Salih Aras
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.


 

http://www.kurdistanaktuel.com/Arsiv/salih-aras/3247-bekaa-vahet-7.html

.......................

Salih Aras/ BEKAA VAHŞETİ (8)

 

Ekim 15, 2009


ERUH' LU FERHAT...

Şunu ısrarla söylerdi; 'Agit'in vurulduğu yer askerlerin ateş alanına girmiyordu, anlayamadım Agit bulunduğu yerde nasıl vurulmuş' derdi.

Zamanla A. Öcalan'ın kendiside Agit'in (M. Korkmaz) iç komployla katledildiğini itiraf etti, ancak açıklığa kavuşturulmadı, harcamak istediği kişilerin üstüne attı.“

1987 başlarıydı, bir anket hazırlanmıştı, her ne kadar kamp yönetimi tarafından hazırlanmış gibi görünsede, A. Öcalan'ın bilgisi dahilindeydi.

Ankette bir çok soru vardı, doğrusu hatırlayamıyorum.

Ancak tek bir soruyu unutamıyorum.

Bu soru; birlikte savaşa gitmek istediğiniz üç arkadaşı belirleyin biçimindeydi. Sonuç çok enterasandı, ilk defa kamptakiler özgür ifadelerini belirlemişlerdi.

Yönetimi saymasak, 70'in üzerinde arkadaşın ilk tercihi Eruh'lu Ferhat'la savaşa gitmekti. O bunu hak eden biriydi ve hakkı verilmişti.

İlk defa A. Öcalan dışında biri (A. Öcalan zorunlu kabul edilen biriydi) gönüllü olarak herkes tarafından güvenle onurlandırılmıştı.

Şimarmadı sadece tebessüm yaptı. Tüm arkadaş yapısının güvenine layık olmak ne demek?

Bundan daha değerli ne olabilir? Üstelik yaş olarak en küçüğümüzdü. Bu sınırsız güvenin kaynağı, Ferhat'ın kişiliği, karakteri, duruşuydu.

UKM'ne olan bağlılığı ve samimiyetiydi. Bunu hak ettiği için arkadaşları O'nu en üst düzeyde ödüllendirmişlerdi.

Bu sevgiydi ve sevginin en yücesiydi, Ferhat, tüm arkadaşlarının yüreğine girmeyi başarmıştı.

Oysa burada sevgiyede övgüyede layık sadece biri vardı. O'nun dışında herkes sevginin zerresine bile layık değildi. Herkes 'suçlu' ve günahkardı.

Nasıl olurda çocuk Ferhat tüm yapının güvenini kazanabilir?

Bu durum egoist, bencil 'Öndere' en büyük hakaretti. Mahsun Korkmaz nasılda güçlü bir karar vermiş, Ferhat için; 'O geleceğin büyük komutanıdır' demiş ve teorik olarakda gelişmesi içinde Kampa göndermeye karar vermiş.

Orta boylu kumral tenliydi, yaşına göre gelişkin bir fiziyi ve olgunluğu vardı. Kampın güç ve enerji kaynağıydı. Yorgunluk, moralsizlik neydi bilmezdi, sürekli dinamik ve enerjikti.

Herkesin dert ortağıydı, birinin moralimi bozuk, Ferhat hemen yanaşırdı, 'Hewal' der başlardı ve insana positif enerji vermede üstüne yoktu.

Bunun içindirki hepimiz O'nunla olmak isterdik. Ferhat'la olmanın bir ayrıcalık olduğunu hepimiz anlamıştık.

O'da güvenlik birimindeydi. Bundan dolayıda O'nunla daha fazla konuşma olanağım oluyordu. Yaklaşık üç yıl kaldığı silahlı mücadele faaliyetlerinden bahsederdi, ilgiyle dinlerdim.

Küçük yaşına rağmen değişik görüşler sunup analizler yapıyordu. Herkesle konuşup tartışırdı. Özgürdü komutanları (Şiar ve Agit) tarafından böyle yetiştirilmişti.

Düşünen biriydi ama çekinmenin ve korkunun zerresini bilmiyordu.

Ferhat, Mahsun Kormaz'ın 28 Mart 1986'da Gabar'daki çatışmada iç komployla katledildiğinde O' da grubun içindedir.

Bu çatışmayı sürekli anlatırdı, her anlattığında gözleri dolardı.

Şunu ısrarla söylerdi; 'Agit'in vurulduğu yer askerlerin ateş alanına girmiyordu, anlayamadım Agit bulunduğu yerde nasıl vurulmuş' derdi.

Zamanla A. Öcalan'ın kendiside Agit'in (M. Korkmaz) iç komployla katledildiğini itiraf etti, ancak açıklığa kavuşturulmadı, harcamak istediği kişilerin üstüne attı.

A. Öcalan her kampa geldiğinde, O'nun güvenlik biriminde görevlendirilirdi.

1987 baharıydı, A. Öcalan yine her zamanki gibi güvenlik birimince karşılanırdı. Kampa girişlerini hatırlıyorum, Ferhat O'nun sağ korumasındaydı.


Elinde silahıyla koruduğu 'Önder'inin, o akşam kendisine ölüm kararı vereceğinden habersizdi.


Bu Ferhat'ı son görüşümdü, gözlerim her zaman Ferhat'ı arardı.


Geldiklerinde yine gözlerim sadece O'na takılmıştı, ilk defa biraz sakin ve düşünceli görmüştüm ama konuşma ve bir daha görme fırsatım olmadı.

Ertesi gün sabahleyin A. Öcalan'ın yapması gereken toplantı ertelendi.

Nedeni sorulamazdı.


Kampta anlaşılması zor bir hava vardı, bekliyorduk. Öğlen sonrası toplanmamız bildirildi ve toplandık. A. Öcalan toplantıya gelmedi.

A. Haydar Kaytan gergin bir şekilde konuşmaya başladı; yine bilinen şeyler, Önderliğe saldırı var türünden açıklamalardan sonra, Ferhat'ın gece intihar ettiğini söyledi.

Herkes şok olmuştu, kanımız donmuştu, nasıl olur? O' devam ediyordu;

-'Önderliği öldürmek için gönderilmiş ama Önderliğin yüceliğini görünce cüce kafasına kurşunu sıkmış ve parcalanmış"


Sekiz ay kaldığım bu cehennemin en acı anıydı.


Kimseden ses çıkmadı, sadece dinlemekle yetinildi. A. H. Kaytan'da kimseye soru sorma ve görüş alma gibi bir duruma girmek istemedi.

Bütün Eruh, Ferhat'ın şahsında işbirlikçi ajan ilan edildi.

Hatta konuşmalarınada, Eruh'un Osmanlılar döneminde bile işbirlikçi olduğu söylendi.

Oysa tanınmayan Eruh, 15 Ağustos 1984 eylemiyle çokda popüler olmuştu. Adeta Eruh cazalandırıldı, düşman adına.

Harun'la redaksiyon binasına girdik. Yalnızdık, çok güvendiğim bir arkadaştı. 'İnanmıyorum' dedim.

Ferhat intihar edecek biri değil ve ajan olduğuna da inanmıyorum. Harun kapıya baktı, kapı kapalıydı.

Gözleri yine kapıda bir elini ağzıma kapatarak, 'sus diyorum sana Parti'ye inanmıyormusun', 'hayır Parti'ye inanıyorum ama Ferhat'ın intihar ettiğine inanmıyorum'.

Elini ağzımdan çekmiyor, tekrar; 'Parti'ye inanacaksın sus ve sesini kes'
çek elini dedim, çekti sadece bakışıyoruz gözlerimiz kapıda, son sözünü söyledi, 'sakın başkasına aynı şeyi söyleme tamam mı' tamam dedim.

Artık konuşmadık. Harun herşeyin farkındaydı.

Beni koruyordu ve günlerce beni göz hapsine aldı. Kiminle konuşsam hemen
gelir dinlerdi. Ne konuşuyorum diye ve gözlerime bakardı, anlardım ne demek istediğini...

Evet, Ferhat'ı nasıl anlatayım?

Bilemiyorum. Mücadeleye katıldığında 14 yaşındadır. 14 yaşında nasıl ajan olunur? Devlet O'nu 11-12 yaşında mı aldı eğitti?

Komutanlarinin ve arkadaşlarının tam güvenini kazanan Çocuk Ferhat, nasıl oluyorda A. Öcalan tarafından; 'ajan' olarak tespit ediliyor ve gizli infazla katlediliyor?

Kendisi bu açıklamayı yapmazken, yapma görevinide A. Haydar'a yaptırıyor...

Ferhat'ı açık bir mahkemede yargılama durumuna giremezlerdi.

İnanıyorum, tümüyle sindirilmiş ve duyarsız hale getirilmiş yapı, tükenmişliğine rağmen, bunu kabul etmezdi.


Ferhat cesurdu, hak etmediği suçlamalara boyun eymezdi. Gizli infaz bunun içindi.

Ferhat geleceğin adamıydı, bunun için katledildi. Çocuk yaşına rağmen oturmuş bir kişiliği vardı. Düşünen ve sorgulayan biriydi. Değiştiremezlerdi, bunun için katlettiler.


Ve en önemliside Ferhat'ın sürekli olarak arkadaşlara Gabar çatışmasından bahsetmesiydi.

Belki farkında değildi ama, açıklamaları dikkat çekiyordu.

A. Haydar ise konuşmalarında bu konuya hiç değinmedi.

Eğer Öcalan, Ferhat'ın bu açıklamalarından haberdar edildiyse (kesin edilmiştir) en önemli neden budur.

Ferhat özel biriydi, günün en güçlü savaşçısı ve geleceğin en güçlü komutanıydı. Öcalan
böyle bir değeri ve yeteneği kabul edemezdi, hele bu bir kürtse asla...

Botan; UKH'mizin savaşçı potansiyeli, binlerce Ferhat'ın anısı var. Onlar ansızın tuzaklara düştüler.

Ne olduğunu anlamadan yok edildiler. Adları bilinmez, onda birini öğrenmek bile büyük bir başarı.

Sistem iz bırakmıyor ama izi sürmek gerekiyor.

Ferhat, silahlı direnişin 14 yaşındaki sembolü ve milyonların kalbine girmeyi en çok Sen hak ettin.

Seni her tanıyan, inanıyorum ki senin için çok şeyler yazacak, geçde olsa..

devam edecek 13.10.09

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

https://www.newroz.com/tr/%252Fforum/337804/bekaa-vah-et-8

........................

Salih Aras/ BEKAA VAHŞETİ (9)


 

Zave Zilan'e, Şere Munzur'e, Fermandar'e Kurdistan'a Bakur'e, Ne bu dışa ne bu, olmadı yine olmadı!...

Ne güzel günlerimiz olacaktı, Zilan'dan Munzur'a at koşturacaktık.

Siyabend u Xece, Meme u Zin kavuştu diyecektik, Horasan, Pasinler, Ilıca, Aşkale ve Erzincan'dan Munzura ulaşacaktık...

Olmadı yine olmadı...

Hep Beko'larmı kazanacak?

Bu nasıl 'kader'? Ve üstelik Beko hayatta!!!

Komutanlar:


Kazim Kulu (Şiar) Dersim
Memet Emin Aslan, Mardin
Abdullah Avcı (Saleh) Mardin
Abdurrahman Motor, Mardin
Mustafa Ömürcan, Maraş-Pazarcık
Hasan Dağtekin, Batman
Kemal Tayyani, Dersim


 

Hepside 1980 öncesi PKK'ye katılmış, deney tecrübe sahibi, savaş pratiği içerisinde yetkinleşmiş ve uzmanlaşmış yoldaşlardı.

Deney ve tecrübeleri görmemezlikten geliniyordu.

III. Kongre'de herkes 'çırak'tı. Tek bir 'usta' vardı; O' da A. Öcalan'ın kendisiydi.

Kamp yapısı, Komutan yoldaşlar hakkında fazla bilgiye sahip değildi.

Zaten yeteneklere yönelik bilgilenme engelleniyordu.

Asıl PKK'de kadro kıyımı 1985'dir.

Bu yıl PKK kadrosal olarak bitirildi.

Lolan yönetimi bunu çok iyi bilir!!!

PKK'yi temsil gücüne ve yeteneğine sahip, çok az kadro kalmıştı, belirttiğim komutan yoldaşlar, belki bir o kadarda ülke içinde ve D. Kürdistan'da olan ve savaş pratiği yaşamış komutanlarla sınırlıydı.

1988'e kadar savaş içerisinde yetkinleşmiş, temsil gücüne sahip, savaşçı-komutan kadrolarda tasfiye edilecekti. Savaşın kaderini belirleyecek komutanlardı.

Çünkü bu dönem esas olan, silahlı mücadelenin başarılı bir şekilde yürütülmesiydi.

Onlar bu nedenle ilk hedeflerdi.

Mutlaka tasfiye edilmeleri gerekiyordu ve süreç böyle işledi...

PKK'de oluşan MK'ler gerçekten savaş konusunda tecrübeli değillerdi. Bundan dolayı fiili sonuç alınamadı.

III. Kongre'den sonra, O. Öcalan'la başlayan ve günümüze dek M. Karayılan, Duran Kalkan, A. H. Kaytan ve Cemil Bayık'la devam eden savaşın genel komutanlığı biçiminde ifadesini bulan oluşumlar tümüyle savaşa yabancılardı.


Savaş pratiğinden ve tecrübesinden tümüyle yoksunlar ve böyle bir pratik yaşamamışlar.

Herşey yolunda olmuş olsa dahi, bunların yönetiminde bir başarı beklemek sadece hayal olur. Tabiki bir hareketin siyasi yönü belirleyicidir.

Ancak silahlı mücadele farklıdır.

Çekirdekten yetişmek gerekiyor. Savaşın sanat yönünün mutlaka kavanması gerekiyor. Bir meslek uzmanlık alanı olarak görülmesi gerekiyor.

O zaman pratik içinde yetişmek ve olmak gerekiyor. Uzaktan komandayla olmaz!!!

Komutan Şiar; Kamp yapısından izoleydi.

1987 başlarıydı, iki ayı aşkın bir süredir ben de kamptayım. Artık arkadaş yapısının hemen tümünü tanıyorum. Merak ediyorum kimse hakkında bir şeyde söylemiyor, neden bu arkadaş yapıdan izole?


Şiar, dikkat çekiyordu, hiç tanımıyordum ama yalnızlığına rağmen, eğilip bükülmüyordu, asil bir duruşu, kendinden emin tavırlarıyla insanın dikkatini çekiyordu.

Uzun boylu, kumral tenli ve atletik bir yapıya sahipti.

Gücü ve fiziki görünümüylede silahlı mücadeleye çok yakışıyordu, geleceğin güçlü genaraliydi...

Nerden bilecektim Eruh baskınının Komutanlarından olduğunu.

Eruh baskını, Diyarbakır Zindan direnişi kadar görkemliydi. Sözde orası bir askeri okuldu.

Neden Şiar'ın, Eruh'lu Ferhat'ı da yanına alarak bize Eruh baskınını anlatma fırsatı verilmedi?

Eruh baskını uzaktan kumandayla yapılmadı, Diyarbakır Zindan direnişinin dağlardaki devamıydı.


Büyük emekler harcandı ve emeklerde belirleyici payı olanların hiç biri hayatta değil, üstelik çoğu faili 'meçhul'dur.

Aynı şekilde 15 Ağustos'un Şemdinli ve Çatak grubundan da ne savaşçı kaldı ne de komutan. Hepsi şu veya bu şekilde tasfiye edildi.

Oysa Dünya'daki ulusal kurtuluş hareketlerinde ilk eylem grupları içerisindeki komutan ve savaşçılardan geleceğin komuta kademesi oluşur.

15 Ağustos eylemleri için oluşan üç ayrı grupdaki arkadaş sayısı elliye yakındır, eğer bahsedilmese kim oldukları bile bilinmeyecek!!!.

Acaba Öcalan kardeşlerden biri, bu eylemleri uzaktan bile izlemiş olsaydı, tahmin ediyormusunuz ne romanlar yazılırdı!!!

Şu anki PKK yapısı içerisinde acaba bu elli arkadaştan sadece biri varmı? Çok merak ediyorum!!!

Güvenlik biriminde de görevliydim. Şiar ne tutukluydu ne de serbestti. Bu duruma açıklık getirilmiyordu. Nedeni; Şiar'ı sudan bahanelerle suçlayamazlardı.

O'nunda kabul etmeyeceğini biliyorlardı, bu nedenle afaroz edip, yıpratma ve boyun eyme sürecine terk etmişlerdi. Aylar geçmesine rağren  Şiar'ın tavrından bekledikleri değişikliği görememişlerdi.

Bu kez bilinen oyunlar devreye girdi; işte 'Avrupa'ya gitmek istiyor, Parti'ye yük oluyor, gitsin Barlias'ta meyve sebze hallerinde çalışsın, yol parasını çıkarsın  da öyle gitsin' biçiminde dedikodular yapılmaya başlandı.

Bu dedikodulardan sonra, Şiar'a olan ilgim daha da artmaya başladı. Kaçacak biri değildi, sadece kaçmasını istiyorlardı.

Yönetimden bana Şiar'a dikkat etmemi söylediler. Bana inandırıcı gelmediği için rahattım.

Bazen nöbette oluyordum, eğitim saatleri olduğu için kimseler ortalıkta yoktu, Şiar yarı serbest olduğu için, O'nunla konuşma fırsatım oluyordu.


Yanına gider  konuşmak isterdim, konuşurdum ama bir türlü konuşmak istediğim konulara giremezdim. Şiar ne konuşmak istediğimi anlardı, ama O'da konuşamazdı.

İlk kez orda görmüştük birbirimizi, bu sistemde her şey mümkün, güven ve tanıma önemliydi, buda olmayınca istediğimiz gibi konuşamazdık.

Defalarca denedim, birazcık tanıma ve güven oldu diyebilirim ve Şiar ilk kez bana kendinden bahsetmeye başladı. Taşların üzerine oturmuştuk, genelde O yalnız taşların üzerine oturur ve bazen saatlerce kalkmazdı.

Birşeyler okur-yazardı, bazen gözlerini uzaklardan bir bir noktaya dikerdi ve bakışları donar kalırdı. İzlerdim, bu uzak noktalara bakarak donmuş bakışlarda ne sırlar gizlidir, be asil adam, o sırları bende bilsem ve sırdaşın olsam.

Şiar'la ilgili suçlamalara -ki daha çok dedikodu biçiminde- hiç inanmadım.

Başladı anlatmaya; '1982 İsrail-Lübnan savaşında Parti, 'enternasyonalist' dayanışma gereği, İsrail'le karşı en ön cephede (Güney Lübnan'da) yer aldı. 30'dan fazla Parti militanı esir alındı ve hayatını kaybetti. Bende o grubun içindeydim.

Filistinli ve Lübnan'lı güçler daha ilk günden güney cephesinden geri çekildiler. İlk  günlerde en büyük darbeyi biz aldık, 18 arkadaşın esir alındığını sonradan duyduk, Türk istihbaratı hemen devreye girerek esir arkadaşları istemişti, İsrail yönetimi bu istemi kabul etmemişti ve arkadaşlara, 'nereye gitmek istiyorsunuz' diye sormuş, arkadaşlarda Yunanistan'a gitmek istediklerini belirtiyorlar ve oraya gönderiyorlar.

İlk saldırılar çok şiddetli oldu ve araplar erkenden çekilmişlerdi. Mevzilerimiz darmadağın oldu, tümüyle koptuk birbirimizden, artık yalnızdım nerede olduğumu bile bilmiyordum. Dil sorunu ve zorluklardan ne yapacağımı bilemiyordum.

Yerleşim alanlarına ve yollara doğru hareket ediyordum. Herkes panik içinde iç bölgelere doğru kaçıyordu. Bende onlara takıldım. Bazılarından zor bela yardım istedim. K. Lübnan'a ulaşmak istediğimi ve Kürt olduğumu belirttim.

İki haftayı aşkın bir süre içerisinde zor-bela Kampa ulaştım.' Hatırladıklarım bunlar.

Anladım Şiar bu olaya da eleştirisel bakıyordu. Haklıydı o kadar ciddi sorunlarımız varken ve sonraki yıllarda da çok iyi anlaşıldı, yersiz kayıplardı!

1990'lı yıllarda binlerce Filistin'li ve Lübnan'lı askerlerin Saddam yönetiminde Kürlere karşı nasıl savaştıkları düşünülürse durum daha iyi anlaşılır. Ayrı irdelenmesi gereken bir konudur.

Şiar'a ülke faaliyetleriyle ilgili sorular sordum, gözlerime baktı bir ah çekti ve sustu , anladım konuşmak istemiyor.


Bende kendimden bahsettim. 1980 ve 81'de K. ve D Kürdistan'la ilgili, içinde olduğum faaliyetleri anlattım, Kars'lı olduğumu söyledim ve Parti'ye 1982'de Avrupa'da katıldığımı belirttim.

Şiar ilk kez bana Dersim'li olduğunu söyledi. Bir daha da Şiar'la konuşma fırsatım olmadı.

Şiar'ın durumunda dikkatimi çeken, bütün arkadaşlarda olduğu gibi, genel yapıya açık bir özeleştiriye alınmadı.


(Ben Temuz 87'de Bakaa'dan ayrıldım ondan sonra alındıysa bilmiyorum.) Bunun nedeni açıktı; Şiar istenilen ve ezberlenmiş özeleştiriyi vermeyecekti ve bildiği doğrulardan ısrar edecekti, nedeni bu olmalıydı.

Ama defalarca A. H. Kaytan'ın, Şiar'la kişisel konuşmalarını izledim.

Ne konuşup tartıştıklarını hiç duymadım, sadece konuşmalarda Kaytan'ın hiç yüzüne bakmadığına ve az konuştuğuna tanık oldum, Kaytan'ın bir çok konuşmasına sözlü değilde kafa işaretiyle hayır dediğine defalarca tanık oldum.

 

Aradan yıllar geçti, Baran'dan (Sarı Baran) öğrendim, Şiar'ın PKK ve Öcalan'la ilk sorunu; Ali Ekinci'nin intihar olayıdır. Bunu hiç bir zaman kabullenmemiş, Tabi birinci derece  sorumlusuda Öcalan olunca, sorun büyüyor. Ama belirttiğim tarihlerde bu olaydan hiç bahsedilmedi.

Şiar hiç bir zaman PKK'den kopmak istemedi. Sorunu içerden çözmek istedi. Şehit olduğu 1992 tarihine kadar da sonuna kadar ısrarlıydı. 

A. Öcalan'la yüzleşmekten hiç bir zaman çekinmedi. A. Öcalan O'nunla son kez yüzleşmek istemedi, ve yanındaki grupla birlikle komplo ve ihbar sonucu tuzaya düşürüldüler.

A. Öcalan, Şemdin gibi O'nuda karşısına alarak rezil etmek isterdi. Ama bunu göze alamadı. Şiar bunu kabul etmezdi. Şiar'ın hedefi Öcalan'ın kendisiydi.

Şiar hep bu fırsatı yakalamak istedi, ama ortam O'na bu fırsatı hiç vermedi.
Gerçekliğinden uzaklaşmış yapı bu desteği sunamazdı.

Şiar; Zilan Dağı gibi görkemliydin, Kürdistan'ı köy köy bilirdin, birde yaban ellerde başkaları için savaştın, Seni yüreğinin olduğu yere Ağrı'nın zirvelerine ve milyonlarca Kürdün yüreğine ve bilincine gömüyorum.

Kuzey'in genarali olma hakkındı ve sana çok yakışırdı. KUH Senin adından ve onurlu yaşamından her zaman güç  alacak.

Birde herşeye inat, Aşkın, ve yüreğindeki sevdan milyonlarca Kürt gencinin aşk yemini olsun.

Mem u Zin, Siyabend u Xece gibi...

Anı'sı önünde saygıyla eğiliyorum....

devam edecek- 30.12.09

 

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Kaynak; Pazartesi, 04 Ocak 2010 00:18 | Son Güncelleme: Pazartesi, 04 Ocak 2010 -Kurdistan aktuel

 

http://www.kurdistanaktuel.com/Arsiv/salih-aras/4174-bekaa-vahet-9.html

................

 

Salih Aras/ BEKAA VAHŞETİ (10)


 

Pazartesi, 18 Ocak 2010

 

''Doğruyu biliyorsun ama söyleyemezsin! Doğru olan 'resmi' görüştür.

Numaradan inanıp, o'nu savunmak zorunda kalıyorsun.

Beynin başka düşünüyor, dilin başka söylüyor.

Bu durum değerlendirilen konunun önemine bağlı, saatlerle başlayıp, günleri hatta haftaları alabilir.

Sistem herkesi mahküm etmiş, kişi kafasındaki doğruları diline yansıtamıyor ve kalemine dökemiyor.

İnanmadığı, 'resmi' görüşün, numaradan'militan'i oluyor.

Şimdi bu insanda verim beklenebilir mi?

Bu duruma normal bir insan ne kadar katlanabilir?“

KOMUTANLAR...

Dil, bir konuşma organı, biyolojik tarifini nasıl yapmak gerekiyor?


İşte insanın yaradılışında ve doğasından geliyor  ve iletişimde belirleyici rol oynuyor. Yani dille konuşuyoruz, anlaşıyoruz ve dil hayatımızı kolaylaştırıyor.

Ama 'dil', rolünü yaradılış gerçeğine göre yapamıyorsa, hayatı zorlaştırıyor ve içinden çıkılmaz hale getiriyor.


Bütün insanlarda ya da tüm canlı türlerinde dil var. PKK içindeki insanların da dili var.

Ancak bu dil çok farklı kullanılıyor.

Yani bir konuşma, anlaşma organı aracı değilde, her şeyi örümcek ağına , arap saçına, anlamsız kılma, belirsizleştirme ve içinden çıkılmaz hale getirmek için kullanılıyor.

Dilde sözcükler, kelimeler sesli ifade edilir, karşıdakiyle erken anlaşmak  gerekiyor.

Bekaa'da, sonraki yıllarda ve günümüze kadar PKK'liler dil konusunda anlaşamadılar.

Anlaşmak için, konuşmak gerekiyor, konuşmak yada yazmak yetmiyor, neyi
konuşacağız? Neyi tartışacağız? Yani önce neyi konuşacağımızın samimi bir şekilde ortaya konulması gerekiyor ki o'nu çözelim.

PKK'den sorunların bitmemesinin bir nedenide budur.

Hiç bir şey çözülmek istenmiyor!

Sorun yada sorunlar olduğu gibi ortaya konulmadıkça çözümüde olmuyor.

Dil ve ya dillerden dökülen kelimeler bir anlam ifade etmiyor, sadece karmaşayı derinleştiriyor.

Çünkü özelllikle III. Kongre'den sonra, PKK'de söylenen ile yapılan arasında hiç bir zaman uyum olmadı.

Bu bir hata değildi,  'gerek'tiği için (özel savaşın bir kuralı olarak) yapılıyordu. PKK'nin resmi dili hep türkçe oldu. Bilmeyenlerede (güneyli ve doğulu kürtlere) öğrettiler.

Yani bu dil'i çok iyi konuşup yazmalarına rağmen, anlaşamadılar. Söylenen hiç bir zaman istenen olmadı. Daha  açıkçası söylenende istenende yalandı.
 
Konuşmalar ve tartışmalar boşuna yapılıyordu. Bu iki biçimde beliriyordu, birincisi; kişi konuşmaların bir gerçeği izah etme ve bir sorunu çözmek için yapıldığına inanır, inanarak hareretli bir şekilde katılır, çaba gösterir emek harcar, tam katılım sağladığına inanır ve görevini başarmanın rahatlığını yaşar!!!

Ama ömrü kullanıldığını  anlamaya yetermi, yetmez mi, bilinmez!

İkincisi; kişi, konuşmaların bir gerçeği izah etmediği, bir sorunu çözmek değilde, daha da derinleştirilmek istendiğinin farkındadır. Bu duruma varma çok tehlikelidir!!!  'Ajan'lık burda başlar! Bu çok zor bir durumdur.

Doğruyu biliyorsun ama söyleyemezsin! Doğru olan 'resmi' görüştür. Numaradan inanıp, o'nu savunmak zorunda kalıyorsun.

Beynin başka düşünüyor, dilin başka söylüyor.

Bu durum değerlendirilen konunun önemine bağlı, saatlerle başlayıp, günleri hatta haftaları alabilir.

Sistem herkesi mahküm etmiş, kişi kafasındaki doğruları diline yansıtamıyor ve kalemine dökemiyor. İnanmadığı, 'resmi' görüşün, numaradan'militan'i oluyor. Şimdi bu insanda verim beklenebilir mi?

Bu duruma normal bir insan ne kadar katlanabilir?

Direkt insanın kişiliğine, karakterine müdahale var, kafandaki doğrularla çeliştiriliyorsun, sorunun içinden çıkamadın mı, kişiliğin ve kararkterin bozulmaya gidiyor demektir.

Kötü bir sonun başlangıcındasın ve artık sen'de bunun farkındasın. Bu yetmezmiş gibi daha yapmak zorunda olduğun, 'görev'lerinde var!!!
 
Bir; kendinle uğraşacaksın, geşmişinde inandığın tüm değerleri ( bu çok geniş alınıyordu, köyün mahallen varsa inançların, edindiğin meslekler, aile,eş, çocuklar varsa sevgili) yok sayacaksın. Hayat 'önder'likle başlar.


O'nunla bütünleşeceksin, deniliyordu ama ne önderliğin, ne olduğu belliydi, ne de O'nunla bütünleşmenin yolları.

Amaç kişiyi kendisiyle uğraştırmak.

Farketmez, yıllarca silahlı mücadele içinde bulunmuşsan ve başarıdan başarıya koşmuş olsan bile,  bir biçimde senin eylemlerinin, 'objektif olarak düşmana hizmet ettiği' belirtilir, sana da kabul ettirilir ve kendinle uğraşıp ve kendini suçlayacaksın!!!
 
İki; seninle uğraşılmış ve sende kendinle uğraşmışsın, karma karaşık olmuşsun, birde bu halinle başkalarıylada uğraşman gerekiyor.

Ortaya çıkan durumu düşünün; birinci aşamada kendin hiçleşiyorsun yada hiçleştiriliyorsun, ikinci aşamada sen başkasını, hiçleyip, hiçleştiriyorsun ve sonuçta herkes hiçleşiyor sadece ortada bir değer kalıyor. 'Parti Önderliği', ya da A. Öcalan. 

Şimdi düşünün örneğin, on tane gerilla komutanı Bekaa'da, Hakkari'de 1987 silahlı mücadelemiz nasıl olmalı?


Yada en doğru neler yapabiliriz ve yapmamız gerekiyor? Konusu tartışılıyor.

On gerilla komutanıda Hakkari'de değişik dönemlerde faaliyet yürütmüş, bölgeyi çok iyi tanıyor  deneyim ve tecrübe sahibiler.

Burada yapılması gereken, eğer Hakkari hakkında doğru ve ya en azından doğruya yakın bir karara varılmak isteniyorsa, gerilla komutanlarının dinlenmesi gerekiyor, ya da onlardan ortak bir raporun alınması gerekiyorki, üzerine tartışılsın ve en doğru karar almak için netlik sağlansın.

Bu yapılmıyor, Avrupa'dan yada cezaevinden veya ülke içinden gelmiş bir kişiye deniliyorki, 'sen tam yetkilisin' ve 'Hakkari hakkında plan yapıyoruz' denilerek hiç savaş konusunda tecrubesi olmayan bu kişi, savaş tecrubesini pratik olarak yıllarca yaşamış on gerilla komutanına sorumlu olarak atanır.

Kördüğümler burda başlar, konuşmalar tartışmalar  sadece sorunu karma karaşık hale getirip derinleştirir, zaten amaç doğru bir karar almak değil, yanlış kararlar aldırmanın zeminini hazırlayarak, herkesi suçlamak için ortamı  yaratmadır.
 
Komutanları sadece  askeri yönleriyle anlatmak yetersiz olur. Onlar aynı zamanda PKK'nin en gelişkin siyasi kadrolarıydılar.

Ancak ne altı-yedi yıla dayanan, askeri yönleri, tecrübeleri vede siyasi gelişkinlikleri dikkate alınmak istenmiyordu.

Dönem silahlı mücadelenin esas alındığı bir zamandı.

Devrimin keskin bıçağı onlardı, sayıları oldukça azalmıştı.

Silahlı mücadeleyi yönetme kabiliyeti edinmiş, kadroların 1985'te tüketildiğini belirtmiştim.

1985 Kadro kayıplarının listesini çıkarmak istiyorum, bu çok önemli, buna bağlı olarak çok az sayıda kalan komutanların, hemen III. Kongre sonrası tümünün uyduruk planlarla savaşa sürülmesi ve 1987-88 de hepsinin fiziki tasfiyesi (onlar en büyük şehitlerimiz, özel savaş onları hedef aldı, bazıları bunu anladı intihar eylemlerine giriştiler) 1990'lı yıllarında kaderini belirledi.

1990'lı yıllarla birlikte, dışardan çok farklı izlenen PKK'de, içerde içler acısı bir durum yaşanıyordu, yönetim kademesi olmayan (Osman Öcalan, Duran Kalkan ve, M. Karayılan gibilerini yönetim olarak kabul edersek, bir yönetim vardı ama yönetim, hiç bir pratik tecrübe yaşamamıştı) bir gerilla hareketi ve o'nu izleyen ' serhildan'lar.

Sonuç olarak, 90'lı yıllardaki devrim potansiyeli,enerjisi bilmezlerin ve korkakların elinde tüketildi, açıkcası 90 yıllarda PKK devrimci geleneği yoktu, sadece yaratılan değerler üzerinde tepinmeler vardı.

PKK bu dönemde istisnalar dışında (örneğin Komutan Şiar ve İsa gibi) sadece cezaevi kadrolarıyla sınırlıydı. Onlarda savaş tecrubesinden yoksunlardı.

Yıllardır içerde direnen bu kadroların, savaş pratiğine doğru bir mudahale yapmaları beklenemezdi, buna firsatta verilmezdi ve onlarıda harcamak için Bekaa'da başka tezgahlar kurulmuştu.

Komutanlardan; M. Emin Aslan. Abdurrahman Motor, Abdullah Avcı, Mustafa Ömürcan, Hasan Dağtekin ve (*) Veli Teyhani 1987 ve 88 sürecinde hepsi şehit oldu.

Yılardır mücadele içerisinde çelikleşen bu komutanlar nasıl olurda bir-iki yıl içerisinde hepsi şehit olur!!! Bazı örneklerle bunların anlaşılmasına yardımcı olmaya çalışacağım.

1987'de, yani III. Kongre sonrası Bekaa'dan ilk ayrılan grup (baharın sonlarına doğru) Mustafa Ömürcan'a bağlı 5-6 kişlik bir gruptu, grup A. Öcalan'ın diyimiyle GAP alanına gidiyordu. A. Öcalan'da  grubu yolcu etmek için kampa gelmişti.

Grup oldukça seçkindi.

O zaman da bunu anladım ama kimseye açamazdım.

Neden bu kadar seçkin insan bir arada?

İşin diğer yanı ise grup komutanı, Mustafa Ömürcan, çok üzgün ve dalgındı. Herkes bunun farkındaydı.

Amca çocukları, yoldaşları, Salman Ömürcan öldürülmüş ve Ali Ömürcan'da her an infazı bekleyen bir tutuklu!!!

Ve karmakarışık düşüncelerle M. Ömürcan savaşa yolcu edildi.

A. Öcalan, Kemalizmden aldığı ders gereği birde grupla onlarca resim çektirdi.

Grubun gidiş hazırlığını ve A. Öcalan'la birlikte Şam otabanına inişine kadar izledim, dikkatim hep Mustafa Ömürcan üzerineydi, sarışın saçları  yeşil gözleri vardı insanın en güzeliydi, sevgiyle doluydu ama çok üzgündü.

Kaçamak bakışlarla baktım, O'da bunu fark etti! Neye yaradıki!!!


Ayrılık vakti, A. Öcalan son sözünü söyledi; 'GAP projesini alt üst edeceksiniz' M. Ömürcan sadece baktı! Hiç bir cevap vermedi. Önce Öcalan'la kucaklaştılar, sonrada bizlerle ve grup yola devam etti...

(*) Veli Teyhani Yoldaşın adını, Kemal diye vermiştim. Kemal, Veli yoldaşın kod adıydı. Aradan 23 yıl geçmiş gerçek adla kod adı karıştırdım. Üç ayrı arkadaşın uyarısı üzerine yanlışımı düzelttim.
Özür dilerim.

devam edecek


Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

http://www.kurdistan-aktuel.org/Arsiv/salih-aras/4299-bekaa-vahet-10.html

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.