Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Son Yorumlar

Eruh ve Şemdinli üzerine bir yazı kaleme almış, bu yazılara; Hilvan- Siverek olaylarınıda eklemiştim. Yayınlayacaktım, kontra PKK'nın yüzünü birkez daha sergilemek için...

 

İki yazı gözüme çarpmıştı internette bu arada.


Birini yayınladım (Şükrü Gülmüş'ün Ali Yaver Kaya ile söyleşisi) ikincisi, işte bu yazıydı.

Bunları yayınlamadan kendi yazılarıma öncelik vermek içimden gelmedi, çünkü bu iki yazıdan da yararlanmıştım.

Bu  makaleyi yazan ise bir kadındı. Yazısından, o  dönemleri birebir yaşamış, militan bir amazon olduğu belli oluyordu. Ya, 'analizleri'?.. Beni, en fazla sarsan da işin tam burası oldu, bayağı şaşırdım güçlü analizleri karşısında. Dedim, bunu   kitleyle paylaşmadan kendime öncelik verirsem, ayıp olur.

Bilirsiniz, ben sizlere (gençlere),  göz yorgunluğu verecek veya aynı şeyleri tekrar eden yazılar önermem.
Okuyunuz, bu değerli insanımızın yazısını, faşist PKK'nın 'ilk piyasaya sürüldüğü tarihlerde (1976-1977-1978...) neler yaptığı' konusunda, küçümsenmeyecek bilgiler edinirken, PKK'nın bütün yalanlarının nasıl deşifre edilip çürütüldüğünü, çöp sepetine yollandığını göreceksiniz bu yazıda.  Günümüzde ise, yaptıkları zaten ortada.... Sonrası, sizlere kalmış elbette.

 

Biz ise, yaklaşık 40 yıldır tanıdığımız bu paramiliter faşist örgütle zaten yıllardır  politik düzeyde kapışıyoruz, ve şu günlerde yine Kürdistan'ı, yani Ülkemizi, TC ile elele boşaltmaya devam eden bu sömürgeci devletlerin beslemeleriyle (en az, 10 tane istihbarat örgütüne hizmet etmektedir PKK) hesaplaşmaya devam edeceğiz'ki, bu faşistlerin  bütün demagojileri çürütülsün, tutunacak yalanları  kalmasın vede insanlarımız bu gladio sürüsünün peşine takılıp gitmesin, kendilerini bunlara yem etmesinler diye.

Bu, bizim insanlarımıza karşı  zorunlu bir minnet borcumuz...

Şunu da eklesem?

Bir yakınım, yazılarımı okumuş, bana panik içinde; 'yahu sen ecelinemi susadın be adam, seni öldürecek bunlar, niye böyle şeyler yazıyor, yayınlıyorsun...' diye çıkıştı. (çünkü, beni çok sever)

Bende, 'biliyorum' dedikten sonra, 'kimseye yük olmamak için, şimdiden cenaze firmasına zaten üye olduğumu, aidatlarımıda düzenli ödediğimi' söyledim.

(aramızda kalsın ama, birazcık parayı da sever, acaba, cenaze masrafımın üstüne kalacağındanmı tereddüt etti, kuşkusuyla bunları söylemiştim. Ama, bunları düşündüğüm için kötü niyetimden dolayı üzüldüm, yüzüm kızardı, utandım kendimden)
Cenaze firması faturalarımı, üyelik kartımı titizlikle kontrol ettikten sonra bana döndü;

'o zaman şunları da yaz, ama benim adımı verme, ya bir arkadaşın dediği gibi diyerek ver o satırları, veya kendi adını kullan'' dedikten sonra;
'bu faşistler yıllardır anamızı ağlattı, köylerimizi, evlerimizi boşalttırdı...'' diyerek, bayağı şeyler anlattı, notlar aldım,
sonra, 'araya bazı küfürlerde girdi, yayınlarken onları çıkarayımmı, en azından okurları düşünerek?' yok çıkarma, onlar çok daha fazla şeyi hak ediyor, bu ne ki, böyle yayınla' dedi.

'Tamam' dedim, bunlarıda önümüzdeki yazımda yayınlayacağım mecburen.  
Sizleri,  bu değerli ve anlamlı vede 'bir tarihsel dönemi anlatan bu muhteşem makale' ile başbaşa bırakıyorum.

-Halim Kar-

 

Fexriye Mihemed/ Politik Aldatılmışlığın Kurbanı bir Ulus; PKK ve Apo

Kürt ulusunun uzun tarihi süreçlerde edindiği toplumsal, siyasal ve sosyal bilinci, ulusal motivasyonda ulaştığı durumu doğru değerlendirmek için bu süreçleri çok iyi gözlemek ve irdelemek gerekir.

Bu süreçlerden önemli bir kesit olan ve ondan sonraki süreçlerin de ideolojik kaynağını oluşturan ''APOCU'' hareketin Hilvan ve Siverek'teki çıkış eylemlerini ele alıp, getirdiklerini ve götürdüklerini ortaya koymaya çalışacağız.
1970’li yıllar tüm Kürdistan’da olduğu gibi Siverek’te de dünya ve bölgedeki devrimci- demokrat sürece denk düşen bir sosyal ve siyasal dinamizm egemendir.

Bu dinamizme öncülük eden; KİP-PKK (Kürdistan İşçi Partisi– Partiyê Karkirê Kürdîstan) ve onun demokratik kitle örgütü olan DDKD (Devrimci Demokrat Kültür Derneği)’nin yanı sıra diğer siyasi gruplardan da KAWA, RİZGARÎ, PSK (Kürdistan Sosyalist Partisi), KUK, TİKKO... gibi siyasal hareketler varlıklarını sürdürmekte idiler.
Bu siyasal gruplar arasında ideolojik bir mücadele ve yarışma vardı.

Ama, hiçbir zaman yoğun bir silahlı ve politik çatışmayı amaçlamayan, yalnızca ideolojik bir mücadeleydi bu yarış ve çekişme. Bazen önemsiz kavga ve çekişmeler olsa bile.

Ayrıca henüz sonuca ulaşmamış olmasına rağmen bu gruplar, çeşitli zamanlarda bir araya gelerek, boşu boşuna sürdürülen bu gereksiz zıtlaşmanın anlamsızlığı ve uzlaşırlığı üzerinde konuşabilme yetkinliğini, olgunluğunu da gösterebiliyorlardı.

[1979’da KİP, PSK ve KUK’un kurduğu UDG (Ulusal Demokratik Güçbirliği ) , yine 1981’de KUK , ALA-RİZGARİ, TKSP, Peşenq PKK ve TEKOŞİN’in birlikte kurdukları TEVGER’in, APO’ nun PKK’sinin yoğun silahlı saldırısı sonucu yaşaması engellendi.]

 

Çünkü bu grupların bakış açılarında, düşünce ve ideolojilerinde uzlaşmaz çelişkiler, aşırı zıtlıklar yoktu.

Eğer APO ve PKK’ si tarafından bu sürece engel olmak için bilinçli müdahale edilmeseydi, belki de o gün var olan çelişkiler giderilecek, uzlaşılacak ve Kürt ulusunun ulusal kurtuluşu; ulusal istemleri doğrultusunda ittifaklar ya da birleşmeler gerçekleştirilebilecekti.
Kürt ulusunun kurtuluşundan yana olan her yurtsever Kürt, eksik ve yanlışlıklarına rağmen o süreçte, yine Kürt ulusunun evlatlarının oluşturduğu bu örgütlere ve bu örgütlerin gerçekleştireceği ittifaklara, yok etmek için saldırmaz.

 

Üstelik yurtsever bir Kürt veya Kürtler bu ittifakların güçlü bir şekilde oluşmasına hem destek olur, hem kendisi de katılarak katkı sağlar. Ki, Kürt ulusu daha güçlü ve haklı bir duruma gelebilsin düşman karşısında.

Ama APO ve PKK ‘sinin bu örgütlerin ittifaklarına destek olmasını bırakın, bu örgütlere ve insanlara silahlı saldırarak, onları fiziki olarak yok etmekle kime hizmet ettiğini de ortaya koymuştur.

Yani PKK bilinçli olarak bu sürece engel olmuştur.
Devlet zaten tüm anti-demokratik, Kürt düşmanı yasalarıyla, polis, MİT, Kontr-gerilla ve ülkücü kurtlarıyla Kürt Ulusunun varlığına karşı yok etme saldırısını hiç aksatmadan sürdürüyordu.

Devletin bu baskı ve yok etme çabalarına rağmen; Demokrat, ilerici, yurtsever olan bu hareketlerle Kürt halkı arasındaki olumlu örgütsel bağlar, gün geçtikçe daha da pekişiyordu.

Gruplar küçük bir ilçedeki mitingde bile on binlerce insanı bir araya getirebiliyor, güçlü demokratik kitle eylemleri koyabiliyorlardı. (1975 Siverek mitingi)
Yine 1976 yılında Diyarbakır'da yüz bini aşan bir kitle ile Alpaslan Türkeş'i kente sokmayacak miting yapabiliyorlardı.

Halkla devrimci– demokrat örgütlerin gönüllü bağları perçinleştikçe devletin baskısı, tutuklamalar, işkenceler, faili meçhul cinayetler de artıyordu.
Kitlelerin örgütlenmesi, ulusal mücadelenin her alanında sürdürülen bu savaşıma örgütlenerek katılması, prağmatik bir anlayışla değil, -yani zorlamalarla ve hemen oluşması istenen bir anlayışla değil- uzun tarihsel sürece yayılarak, kendi doğal mecrasında ,isteğe bağlı ve gönüllü katılımlarla oluşuyordu.

Başka bir anlatımla bu demokrat,yurtsever, devrimci siyasal partiler; kendi halkına –ulusuna- karşı şiddet uygulamadan;

Ulusunun-halkının- ''üçte birini deli üçte birini hasta, üçte birini köle'' görmeden; 12-15 yaşındaki çocuk denecek yavrularını zorla askere almadan, gelmek istemeyenleri hunharca öldürmeden (Siverek – Karakoyun Köyü örneğindeki gibi);

vergi adı altında, kendi halkından zorla ve yüklüce haraç almadan, haraç vermek istemeyenlerden daha fazla (zamlı) almayı ve sonunda vermemekte direnenlerin evlerini, işyerlerini, arabalarını tarayıp içindeki insanlarıyla birlikte ateşe vermeden;

kendilerinden olmayanları hain ilan edip, evleri bombalanarak, çoluk çocuklarıyla birlikte katletmeden; karşılıklı sevgi, saygı ve hoşgörü temelinde, gönüllü olarak yavaş yavaş oluşturuyordu bağları.

Devletin de en çok korktuğu bir durumdu bu.

Çünkü ‘Tek yol silahlı mücadele’ olan bir ideoloji değildi.

Siyasal, demokratik , ekonomik , kültürel... gibi yaşamın her alanında ve bu alanların özgül koşullarına uygun mücadele yöntemleriyle yürütülen bir özelliğe sahipti.

Örneğin, partilerdeki siyasal mücadelenin yanında derneklerde, sendikalarda, kooperatiflerde;paneller, seminerler, konferanslar, eğitim çalışmaları, mitingler ve bildiriler....

Diğer taraftan tiyatrolarla, Kürt müziği, resim, şiir dinletileri ile yaşamın tüm alanları doldurularak çalışmalarla kitlelere ulaşılıyordu.
Bu yüzden devletin kendi geleneksel baskı ve yok etme yöntemleriyle bu gelişmeyi durdurması, engellemesi zor görünüyordu.

Yeni ve yabancısı olmadığı bir yol ve yöntem geliştirme gereksinimi duyuyordu devlet.

''Ağacı yok etmek için, kurdunu yine ağaçtan oluşturmak'', ''İti ite kırdırtmak'' gibi yabancısı olmadığı insanlık dışı taktikleri uygulayarak yok edecekti.

Bunun için ön çalışmalarını yapıyor ve planlarını ona göre hazırlıyordu.
İşte tam da o dönemlerde bir insan ortaya çıkmış , bazı insanları çevresine toplamış ve Kürtlerin ulusal kurtuluş mücadelesini Marksist – Leninist ideoloji ile vereceğinin propagandasını yapıyordu.

 

Propagandasında:


Kürtler yalnızca silahlı mücadele ile kurtulur. Bunun dışında başka bir yol yoktur.Silahlı mücadeleden başka yol ve yöntemler var diyenler hain , sömürgeci uşakları, cahş, Kemalist ajanlardır'' diye bar bar bağırıyordu.


Ayrıca :
''Kırk yıldır silahlar patlamadığı için halkımızın kulakları paslanmış. Biz silahları patlatarak halkımızın kulaklarının pasını açacağız'' diyerek gerçek niteliğini ve niyetini daha ilk çıkışında ortaya koyuyordu.

Böyle bir düşünce, slogan hangi ideolojide , hangi anlayışta var olabilirdi?

Sadist, insan öldürmekten zevk alan, şiddet ideolojisiyle dolu bir anlayışa sahip insanlardan başka kim bu düşünceleri ortaya atar ve uygulayabilirdi?
Devlet tanıdık bir sima, bir zamanlar kendisine bağlı Refik Erduran ‘ a kurdurttuğu sağcı, faşist, ırkçı kesimleri örgütleyen Fikir Ajansı'nda sık sık görünen, bu fikir ajansının yönlendirdiği ırkçı, faşist eylemlere sessizce katılan, ideolojik formasyonu zayıf, prağmatik bir insan bulur karşısında.

Bu, Abdullah Öcalan, yani APO’dur. Devlet, yukarıda anlatılan planlarını uygulayabilecek birini bulmuştur. Ve hemen planını uygulamaya sokar.

Bu adamı yönetmek ve denetim altında tutmak için yanına bu konuda deneyimli gizli elemanlarından Pilot NECATİ ve Abdurrahman POLAT'ı görevlendirir. Bu ikili sonuna kadar APO'yu yalnız bırakmazlar.
Silahlı mücadelenin dışında, siyasal, demokratik ve barışçıl mücadele yöntemlerinin de olduğu kendisine anlatıldığında sinirleniyor, bağırıp çağırarak toplantıları terk ediyordu o günlerde APO.

Bakın neler söylüyordu, hayatın her alanındaki örgütlü mücadeleyi savunanlara:
''Kürtler için demokrasi, demokratik mücadele ya da siyasal mücadele anlamsızdır. Demokrasi, Kürtlerin sorunu değildir. Türkiye'de hiçbir zaman demokrasi olmadı ve hiçbir zaman da olmayacağı için siyasal ve demokratik mücadele vermek isteyenler korkakların, oportünistlerin işidir. Yiğitler, kahramanlar her yerde, her zaman silahlı mücadeleden başka bir mücadele biçimi tanımazlar. Başka yolları da savunmazlar. O yolları ve yöntemleri savunanlar Kemalist ajan, sömürgeci ajanlardır, oportünistlerdir'' diye insanları suçluyor, hain ilan ediyordu.

Hain ve suçlu ilan edilen bu insanların ölmesi gerektiğini kitlelerin bilicine yerleştirmeye çalışarak öldürülmelerinin psikolojik koşullarını yaratıyordu.

Oluşturduğu bu şiddet ideolojisiyle onlarca,yüzlerce demokrat, ilerici , yurtsever Kürt'ü öldürdüler.

Bugün de aynı ideoloji ile öldürmeye devam ediyorlar.
O tarihlerde bir çok ilde kurulmuş olan , çalışmalarını birbirinden kopuk ve bağımsız olarak sürdüren DDKD'lerdeki Kürt gençliğinin tek bir örgüt çatısı altında birleştirilip toparlanmasını sağlamak amacıyla sürdürülen çabalara karşı çıkıyordu grubun Serok'u APO.

Yani devletin de isteği ve emeli olan, Kürtlerin, Kürt gençliğinin birleşmemesi, güçlenmemesi için her türlü engeli çıkarıyordu APO , devletin de desteğiyle.

Oysa her normal Kürt'ün isteği olması ve desteklemesi gereken 'Kürtlerin her alandaki birliği veya ittifakı', Apo tarafından engellenmeye çalışılıyordu.


Yine o tarihlerde küçük bir grup olmasına karşın, grup üyelerinin her birinde çeşitli ağır silahlar, yüklüce ve hesapsız paralar olduğu halde her tarafta, gizlilik ilkesine ihtiyaç bile duymadan niyetlerini , istemlerini ve şiddet yüklü ideolojilerini açıkça bağırıyorlardı.

 

Şiddeti toplumun bilincine ve benliğine sokmak için yapmadıkları olayları da 'biz yaptık' diye üstleniyorlardı. Kendilerini eleştirenleri de silahlı şiddet uygulayarak korkutmaya, susturmaya, öldürmeye çalışıyorlardı.
Grup üyeleri, Serokları APO'nun doldurduğu kasetlerdeki düşünce ve emirleri dinleyip o doğrultuda hareket etmek için yetiştiriliyorlardı.

Yani programlanmış bir robot gibi.

APO'nun T.C patentli resmi ideolojisinin dışında ve APO ‘yu yalanlayacak herhangi bir düşünce veya bilgiyi öğrenmemeleri için.

Çünkü, öğrenirlerse soru sorabilirler, yanlışlarını eleştirebilirler ve 'Serok APO'yu zor durumda bırakabilirler .
İşte bu eğitim tarzıyla yetiştirilen grup elemanları, diğer siyasal grupların elemanlarıyla tartışırken , tartışma konusu, kasette anlatılanların dışına taşınca, düşünce ve bilgi sınırları da bitiyordu.-

O zaman da silahlarını çekip saldırmaya başlıyorlardı.
Şimdi de güya silahlı mücadele döneminin bitiğini , siyasal demokratik, mücadeleler döneminin başladığını ve bu yüzden silahları bıraktıklarını söyledikleri bugün bile tartışmalarda, kendilerine yöneltilen eleştirilerde dara düştükleri an:

'Bizler bedel ödemiş insanlarız.Bedel ödeyenleri karalamanın da bir bedeli vardır. O da ölümdür.' diyerek eleştiri yöneltenleri ölümle tehdit ediyorlar. Yani dün olduğu gibi bugün de eleştiriye ve eleştirenlere tahammülleri yoktur.

Gelin hep birlikte soralım bu bedelcilere:
‘’Bre bedelciler! Bu bedelin kimin için ödendiğini sanıyorsunuz?

Kendi çıkarınız için mi, Kürdistan için mi?

Gerçekten bedel ödemiş o yiğit insanlar 'SEROK'un mu malıdır, yoksa Kürdistan’ın mı şehidi dirler?

Eğer o bedelin kendiniz için, kendi kişisel çıkarınız için ya da özel olarak ''Serok APO'nuz için ödendiğini sanıyorsanız haklısınız!

Her şey APO’nuzun ve sizin olmalı! Bu ülke de dahil.

Rahat rahat cirit atarsınız artık tek başınıza , sizler ve APO'nuz!

Sizden ve APO'nuzdan başka hiç kimsenin bu topraklarda yaşamaya hakkı olamaz! Yok eğer bu bedel Kürdistan için ödendiyse hiç minneti yoktur.

Çünkü Kürdistan'ın tarihine bakarsanız Irak'ta, İran'da, Koçgiri'de, Dersim'de, Zilan'da, Ağrı'da, Şeyh Sait direnişlerinde binlerce , milyonlarca Kürt ölümleriyle bedeller ödemişlerdir.

Ama hiç biri çıkıp: 'Biz bedel ödedik' diye kendileri için herhangi bir ayrıcalık istememişlerdir.

Üstelik sizler, geçmişte bedel ödemiş o yiğit , namuslu yurtseverleri eleştirmek bir tarafa, onları ihanetle suçlayarak yerden yere vuruyorsunuz.

Şimdi de ‘Bedel ödemişiz’ sözlerinin ne anlam içerdiğine bir bakalım:

Demokrasi ve tüm özgürlükler, bedeller ödenerek kazanılmış veya kazanılacak değerlerdir. Kazanılan bu değerler tüm insanlığın değerleridir. Bunun için ödenen bedeller de tüm insanlığın ödediği bedellerdir.

Bu kazanımlar yalnız bedel ödediğini sananların değil, tüm insanlığın yararlanma hakkı olan değerlerdir.

Hiç duydunuz mu? Bedel ödeyenler çıkıp: ‘Biz bu özgürlükleri, demokratik değerleri, bağımsızlıkları bedel ödeyerek kazandık. Bizden başka kimse bu özgürlüklerden yararlanamaz. Yalnız bizim hakkımızdır’ dediğini?...

Üstelik Kürdistan’da her Kürt ailesi kendi gücünce bedel ödemiştir. Bedel ödemeyen hiçbir Kürt ailesi yoktur.

'Bedel ödemişiz' diyerek ona buna üstünlük taslayan APO ve müritleri 20 yıllık savaşın sonunda hiçbir değer , ama hiçbir değer de kazandırmış değildirler Kürt ulusuna.

60 binin üzerinde ölüm, 3 milyondan fazla insanın ülkesinden göç etmesi sonucu açlık, sefalet, kendine ve ulusuna yabancılaşmasından, gizlice Kuvay-ı Milliye, ortak vatan, ortak devlet ruhu aşılanarak ulusal istemlerinden uzaklaştırılmasından başka hiçbir kazanım da yoktur ortada.
20 yıllık o acımasız ve muhatapsız savaşın, Kürt halkının özgürlüğüne hiçbir katkı sağlamadığını, yine Serok APO’nuz Abdullah ÖCALAN kendi sözleriyle teyit ediyor, ‘KÜRT SORUNUNDA DEMOKRATİK ÇÖZÜM BİLDİRGESİ’nde.

 

Tek tek inceleyelim:
''Kısır bir tekrar , ne kadar kahramanca da olsa ÖZGÜRLÜK İDEALİNE fazla katkı sağlamaz'' diyor kitabının 16. sayfasında.

Bu kez 61. sayfada bakın neler söylüyor:
''PKK burada direndi. Kendini geliştirmeden ziyade aşırı tekrarlayarak direndi. Tek çareyi bunda görüyordu'' diyor. Demek ki APO ‘nun kendi sözleriyle, PKK tekrarda direnmekle kalmadı. Aşırı, kısır bir tekrarda direndi. Bu tür kısır tekrarlarda direnmenin özgürlük idealine bir katkı sağlamadığını kendisi söylüyor.
Yine 63.sayfada:
‘’93’ten sonra gerillada ısrar, tekrar yerine bunun tedbirlerini alabilmeliydi.. PKK bu yıllarda yenilmedi. Çünkü mevcut biçimiyle fazla ilerlemek o koşullarda zordu. Görülmeyen, çözümlenemeyen ve tekrardan kurtulamayan PKK gerçekliği budur. V. VI. Kongre bu anlamda tekrar, yani olan kongreler oluyor.’ diyerek PKK’nin imralı sürecine kadar kısır bir tekrardan başka hiç bir şey yapmadığı gerçeğini itiraf ediyor, müritlerine karşın.
Demek ki 20 yıl boyunca yanlış ve kısır bir savaşta ısrar ve tekrardan başka hiç bir şey yapmamıştır PKK. Bunu ben söylemiyorum, APO’nun kendisi söylüyor.

Ve yine kısır bir tekrarın ne kadar kahramanca da olsa özgürlük idealine katkı sağlamadığını da.
PKK gerçeğini yukarıda APO’nun kendisi tüm çıplaklığıyla ortaya koyarken, APO’nun müritleri halen bu gerçeği görmezden gelerek

''PKK, Kürtlerin, Kürt bilincine ulaşmasını sağladı; Kürt sorununu dünyaya duyurdu; Kürtlere, sahip olmadıkları kişiliği kazandırdı....gibi zırvalarla PKK’yi göklere çıkarıyorlar.

Ama ''sağ olsun'' APO, kendi müritlerini yukarıdaki açıklamalarıyla yalanlıyor.
3 Milyondan fazla insanın göç ettiği metropollerde aç, susuz, onursuz ve en kötü koşullarda yaşamalarının sorumlusu da sizlersiniz.

Çünkü bu insanların büyük bir çoğunluğunun, sizden yana olmaya zorladığınız, haraç almaya çalıştığınız, 12-13 yaşındaki bebelerini zorla dağa kaçırıp, muhatapsız bir savaşın ortasına atmaya çalıştığınız, evindeki bir lokma ekmeği elinden zorla aldığınız, ''günün her saatinde kapınızı açık tutun, biz istediğimiz zaman rahatça girip çıkacağız'' diyerek onurlarıyla oynadığınız insanlardır.

 

Yani sizin zulmünüzden kaçan insanlardır.Size bununla ilgili canlı bir örnek anlatayım:
Yıl 1999.Siverek’te yoksul bir insan (yaşadığı için adını söylemiyorum) sabah güneş doğmadan mercimek palısına gitmiştir. Akşam evine dönerken Ofisin arkasında silahlı PKK’liler tarafından yakalanır. Eline bir silah (G-1) tutuşturulur. ''Burada sabaha kadar nöbet tutacaksın'' denir.

Adam aç ve susuzdur.Evde eşi ve çocukları da aynı durumdadır.

İtiraz etse öldürülecektir.Ne kadar anlatsa da kimseyi ikna edemez.Gecenin bir saatinde,silahı kayaların üstüne bırakır ve asfalt yola çıkar.

İlk gelen şehirlerarası bir kamyona binerek bilmediği bir yere doğru kaçar. Daha sonra ailesini de aldırır. Bunun gibi yüzlerce, binlerce insan göç etmiştir ülkesinden, evini yurdunu terk ederek.

Haraç almak için tehdit ettikleriniz gibi.


Kürdistan’da feodaller geçmişte de,bugünde zorla, silahlı eşkıyalarıyla güçsüz ve kimsesiz ailelerin,yoksul köylülerin topraklarını gasp ederler. Bu gasp eylemi sırasındaki çatışmalarda feodallerin adamlarından da yaralan veya ölen olur.

 

İşte bu yüzden feodaller:


''Ben bu topraklara kanımı döktüm.Bedel ödedim.Bedel ödeyerek bu toprakları aldım ve hak ettim. O yüzden hiç kimsenin bu topraklarda hakkı yoktur. Hiç kimseye de bu toprakları kaptırmam.’’diye çevreye gözdağı verip kendi malları olmayan topraklara sahip çıkarlar.

''Serok APO’’ ve PKK’'i 'bedel ödedik' diyorlar ve aynı feodaller gibi bu toprakları yalnız kendilerinin sanıyor. ''APO ve PKK’si ile feodallerin ideolojileri arasındaki fark nedir ? Varın siz düşünün .
O yüzden bir yerde: ''Bedel ödemişiz. Bedel ödeyenlere saygı duyun.’’ diye birtakım anlamı muğlak sözler ortada dolaşıyorsa bilin ki,orada insanlara baskı, şiddet uygulayarak, gizliden gizliye demokrasi düşmanlığı ve diktatörlük özlemleri sürdürülmektedir.

Demokrasiyi ağızlarına ne kadar sakız ederlerse etsinler, ’’bedel ödemişiz. Bedel ödeyenlere saygı duyun’’ demekle;

''BU ÜLKE VE ÜLKENİN KAZANIMLARI,NİMETLERİ YALNIZCA BİZE AİTTİR. BAŞKALARI HELE HELE BİZDEN OLMAYANLARIN,BİZİ ELEŞTİRENLERİN YAŞAMAYA VE BU ÜLKENİN TOPRAKLARINDAN YARARLANMAYA HAKLARI YOKTUR. ÇÜNKÜ HAİNDİRLER...'' anlamında, üstü kapalı bir biçimde, aynı feodaller gibi çevrelerine korku ve şiddet yaymakta, kendilerinden olmayanları ölümle tehdit etmektedirler.

Yani, ‘’Bedel ödeyen biziz, bizden olmayan hiç kimseye (Kürt olarak) yaşama hakkı tanımıyoruz. Yalnızca biz yararlanabiliriz tüm bu haklardan’’ diyenlerin demokrasiye inandığını ve onu uygulayabileceğini söyleyebilir misiniz?

Yada yönetimi ele aldıklarında demokratik bir yönetim kuracaklarına inanıyor musunuz?
Dikkat ederseniz, demokrasiden en çok dem vurdukları, konuşmalarının yüzde seksenini 'demokrasi' sözcükleri ile süsledikleri bir dönemde yani bugün, ''Bedel ödemişiz'' tehdidini her fırsatta eleştirenlere karşı bir kalkan olarak kullanmaları ne anlama geliyor?

Varın siz düşünün: ANTİ- DEMOKRATLIK!.. DİKTATÖRLÜK!...
Abdullah ÖCALAN yani APO tüm bu çalışmaları sürdürürken devlet de Kürt halkının kurtuluşu adına ortaya çıkmış onca siyasal örgütü uzun yıllar izlemiş, APO ve grubu dışındaki siyasi örgütleri kullanamayacağı, içine sızamayacağı örgütler olarak tespit etmişti.

Geriye bir tek APO ve grubu kalıyordu.

Zaten o süreçte, yukarıda anlattığımız gibi APO, örgütünü oluşturmak için yaptığı tüm çalışmalarda Pilot Necati ve Abdurrahman POLAT yanından hiç ayrılmadılar. APO da defalarca kendi ağzıyla, her ikisinin de MİT olduklarını açıkça ve net olarak itiraf etmiştir.

Daha sonra bu ikisine bir de istihbaratın o dönemdeki daire başkanı Hanefi AVCI’ya bağlı olarak çalışan Abdurrahman KAYIKÇI da katılacaktır.
Derin devlet, diğer Kürt siyasal partileri arasındaki ittifaklar veya birleşmeler olmadan önüne geçmek için sabırsızlanmaktadır.

İşte o sırada tüm çalışmalarında APO ‘nun yanında olan,onu koruyan ve kollayan, MİT ajanı olduğu herkes tarafından (APO da dahil) açıkça bilinen Abdurrahman POLAT, partinin kurulmasının gecikmemesi için:


''Ya en kısa zamanda partiyi kurarız yada altı ayda hepimiz imha oluruz'' diye bir an önce partinin kurulması çalışmalarının çabuklaştırılması için APO’yu uyarır.

 

Bu uyarıdan kısa bir süre sonra 27 Kasım1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesinin Fis Köyü’nde, partinin kurulduğu açıklanır ve adı PKK-KİP (Partîyê Karkirê Kürdîstan-Kürdistan İşçi Partisi ) olarak belirlenir.

 

Neden başka bir ad değil de PKK olur? Bu çok önemlidir.

 

Çünkü bu adla zaten bir parti vardır. Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın (DR. Şivan’ın) kurduğu TKDP, daha sonra adını PKK olarak değiştirmişti.

Yani bu adda bir parti, yıllar önce vardı ve mücadele de veriyordu.

Kitleler içerisinde güçlü ve saygın bir konuma da sahipti. İlerde oluşacak ulusal birliklerin veya ittifakların da güçlü savunucusu durumundaydı o dönemde.
İşte onun etkinliğini kırmak, tabanını çalıp devletle birlikte pasifize etmek, ilerde oluşacak güçlü ''KÜRT MÜCADELE CEPHESİNİ'' daha ortaya çıkmadan yok etmek, MİT ve Özel Harp Dairesinin gizli planlarını hayata geçirmek, bu konuda kendisine düşen görevi yerine getirmek için can atmaktadır APO ve kadrosu.

Bunu nasıl ve niçin yaptığını da yine aynı yapının içinde yıllarca birer militan uygulayıcı olarak görev almış, bu uygulamaları ya bizzat kendi uygulamış veya tanıklık etmiş insanların yazdıkları kitaplardan okuyarak görebilirsiniz.
Örneğin:
Selim ÇÜRÜKKAYA’nın ‘’APO’nun AYETLERİ’’, Hasan YILDIZ’ın ‘’MUHATTAPSIZ SAVAŞ MUHATTAPSIZ BARIŞ’’, Selahattin ÇELİK’in ‘’AĞRI DAĞINI TAŞIMAK’’, M.Şerif ŞENER’in ‘’ADINI KOYAMADIM’’... vb daha nice kişiler ve kitapları bunun belgeleriyle doludur.

M. Şerif ŞENER'in ''ADINI KOYAMADIM'' adlı kitabında, Mahsum Korkmaz Akademisinde APO’nun gerillalara ''kadın çözümlemelerini'' daha iyi anlamaları için yaptığı konuşmasının bir bölümünde şunları anlattığını yazıyor:

''Ben O’na (Mehmet ŞENER’e demek istiyor.Y.N.) Şam'da kalmanın zorunluluğunu söylüyorum.O bana ‘mücadelenin başı olduğunu iddia eden biri, bir yerlere mahkumsa o mücadelenin hiç yararlı bir sonuç vermeyeceğini, neticede çok trajik bir yenilgiden başka sonuç yaratmayacağını...'' söylüyor.

''Yine ben O’na bir Ankara pratiğimin olduğunu söylüyorum: Bilirsiniz, MİT’in bir kararı vardı; Benim için diyorlardı ''bu rahatlıkla kontrol altında bir Kürt’tür.(O tarihlerde Kürt’tü ama nedense yakalandıktan sonra yarı Kürt, yarı Türk olduğunu hatırladı.Y.N.) ve grubu bunun yoluyla denetim altına alabiliriz. (Demek ki yukarıda bu konuda söylediklerimiz uydurulmuş şeyler değil. APO’nun kendisi de itiraf etmektedir.Y.N.) Niye öldürelim. Bunu sağlam tutacağız, kucağımızda tutacağız. Bunun etrafındakileri böylece etkisizleştirmiş olacağız.
Daha sonra Uğur MUMCU kitabında yazacaktı. Ama adam belki de tam bu nedenle öldürüldü.

Kim kimi yanılttı? Sonuçta kim en büyük yanıltmayı,yanılgıyı gerçekleştirdi?... DÜŞÜNÜN, DEVLETE KÜRT PARTİSİNİ, KURDURUYORUM, Uğur MUMCU (........) dedi. Doğrudur, bu da doğrudur. Biz devrimci Kürt partisini MİT’e dayandırarak kurduysak.....diyorum. Adam lafı ağzıma tıkıyor. ''Dün MİT’in kucağında yüzlerce devrimcinin ölümüne partimizin adını karıştırdın, sırf Ankara’daki rahatın bozulmasın, Ankara’dan dönmeyesin diye. Bugün Suriye devletinin kucağındasın ve yüzlerce devrimciyi imhaya sürüklüyorsun, Sırf Şam’daki rahatın bozulmasın diye. Dün MİT diyordu ‘’Bu adamı niye öldürelim, bunu sağlam tutacağız,kucağımızda tutacağız.Bunun etrafındakileri böylece etkisizleştirmiş olacağız.

Bunu bugün Suriye’nin dışişleri bakanı Faruk EL ŞARA Türkiye’ye diyor; ''Bu adamdan niye böyle korkuyorsunuz? Adamın başı elimizde, biz kendi aramızda Fırat ve Hatay sorunu halledelim. Bu adamın başını ezmek kolaydır. Üstelik bunu elimizden çıkarmakla hareketin kontrolünü de elimizden çıkarmış oluruz.

Bu baş bizde kaldıkça hareketin kontrolü elimizde olur’ diyor ve ekliyor: ''Üstelik canını kurtarmak için her şuursuzluğu yapar'' diyor.Hem de gözü kara bir biçimde söylüyor.
Adam riyakar! Gözü kara mazlumların halifesiymiş! Bunu yıkmak zorundayız....''
('Adını Koyamadım' adlı kitap, sf.153.154)

Şimdi duyup anladınız mı? Serok'unuzun kendi ağzıyla partisini nasıl devletle, MİT’le birlikte kurduğunun itirafını.Ama mürit olanlar yine de inanmazlar.

Çünkü tüm tanrılar gibi onların tanrıları da onlara göre ihanet etmez! Etse bile mutlaka bunda bir keramet vardır!Yukarıdaki sözler Serok APO’nun ağzından çıkan sözlerdir, bir başkasının değil.
MİT’in PKK’yi APO’ya neden hemen ve acilen kurdurttuğu yukarıdaki itiraf belgesinde açıkça görünmüyor mu?

Şimdi de sizlere bu durumu açıkça belgeleyen bir anımı aktarayım:
1981 yılında Şanlıurfa Merkez Komutanlığında gözetim altındayım. Beni bir PKK’linin ihbarı üzerine getirmişlerdi. Düşüncelerimi, siyasal yapımı bilmiyorlardı beni getirenler. Bana hangi örgütten olduğumu sorup duruyorlardı.

Tüm örgütlere sokup çıkardılar, tüm örgütlerin üyesi yaptılar beni.

Filistin askısında asıyorlar, vücudumda sigara söndürüyorlar, çakmakla etimi yakıyorlar ama hangi örgütten olduğumu bir türlü tespit edemiyorlardı.

En sonunda PKK ile hareket eden birini (Topal Cumo) ben filistin askısındayken karşıma getirip benim kim olduğumu anlatmasını istediler.

O da bülbül gibi ağzına ne geldiyse yalan dolan anlatmaya başladı.

Güya benim kim olduğumu öğrenince de bakın neler söylemeye başladılar;
''..... koduğumun çocuğu, bu ülke için asıl tehlike olan sizlersiniz. Biz PKK’lilerin hepsini tanıyoruz. Kimlerin nerede olduklarını, neler yaptıklarını tek tek biliyoruz. Hatta, ellerindeki silahların seri numaraları bile bizde mevcuttur. Ama sizleri tanımıyoruz. Sizlerin ne yapmak istediğinizden ve neler yaptığınızdan habersiziz'' Diye gerçeği anlatanlar iki yüz başı ve onlarca işkenceci polisti.

Bu durum yukarıda anlatılanları doğrulamıyor mu sizce?
İsterseniz yarı resmi devlet ağızlarının da bu konuda söylediklerini, düşündüklerini anlatan bir belgeyi aktaralım.

Neşe DÜZEL'in Avni ÖZGÜREL'le yaptığı ve 27 Ekim 2003 tarihli Radikal Gazetesinde yayınlanan röportajında bakın neler var:
Neşe Düzel – Sizce devlet birimleri, PKK’nin kuruluş aşamasındaki Her gelişmeyi biliyor muydu ?

Avni Özgürel – Hiç şüphesiz biliyorlardı. Öcalan’ın en yakınındaki insanlar üzerinden biliyorlardı. (Öcalan’ın en yakınındaki insanlar, MİT’ten Pilot NECATİ, Abdurrahman POLAT ve Abdurrahman KAYIKÇI’dır. Y.N.)

Neşe Düzel- Eğer devlet PKK’nin kuruluşunun her aşamasından haberdar idiyse, niye devlet bu örgütü kontrol etmedi ve bütün bu süreçte 40 bin insanımız öldü?
Avni Özgürel- Bence kontrol etmek istemediler. Çünkü Güneydoğu bir sektör olmuştu. Eğer PKK hareketi sana sınırsız örtülü ödenek kullanma ve para dağıtma imkanı veriyorsa ..... Ki Jitem mensupları ne asker, ne de polisti..... Sonuçta bütün bu kirli paranın ayakta tuttuğu bazı dengeler var demektir. Güneydoğu’daki bu tablo, Türkiye’de bir çok yapıyı besledi. PKK’den ele geçirilen silahlar tekrar PKK’ye satılıyordu. Hatta son dönemde PKK Makina Kimya’nın mermilerini kullanıyordu. Bu kanalları kesstiğin anda, peş peşe çok şey devriliyor tabi.
Neşe Düzel- Öcalan’ı bir MİT bürosunda gördüğünüzü söylerken, bu sözlerin Öcalan’ı küçük düşürmek için hazırlanmış bir psikolojik savaş oyunu olarak değerlendirilebileceğini hiç düşündünüz mü ?
Avni Özgürel – Türk Devleti’nin şu anda Öcalan’ı küçük düşürmek işine gelmiyor. Aksine Kürt hareketinin Öcalan’ın kontrolünden çıkması, Türkiye için sıkıntı doğurur. Ben bu kanaatteyim. Devlet açısından bakıldığında Türkiye ile işbirliği halindeki bir Öcalan, Türkiye ile pazarlık masasındaki bir başka liderden çok daha avantajlıdır. Öcalan’ın kendisi de pazarlıklara açık olduğunu söylüyor; 'LÜZUMUNDAN FAZLA KÜRTÇÜLÜK YAPMAK İSTEMİYORUM. DOZUNU DÜŞÜRECEĞİM BU KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİNİN' diyor.

Böyle prağmatik biriyle işi götürmek devletin işine geliyor olabilir. Geçmişte işine geldi. Ayrıca Öcalan, Güneydoğu’daki rant organizasyonu yapanların da işine gelmiş olabilir. 1993’teki söyleşimizde, Güneydoğu meselesi, bir rant, bir para işine dönüştü mü?'' diye sordum.
Neşe Düzel: Ne dedi ?
Avni Özgürel- ''EVET'' dedi. ''Bu kavga bitmez', Hatta sohbetimizde daha ötesini söyledi. ''BU İŞİ BEN BİTİREYİM DESEM, BENİ BİTİRİRLER'' dedi. -Radikal-


Mürit olmayan, olaylara azıcık olsun tarafsız bir gözle bakan bir kişi, bu söyleşiyi okuduğunda her şeyi çok açık bir şekilde görür ve anlar.

'SEROK APO' kendi ağzıyla:
''BU İŞİ BEN BİTİREYİM DESEM, BENİ BİTİRİRLER'' derken muhatapsız savaşın nasıl, niçin ve kimler tarafından devam ettirildiğini, APO, kendisinin bu oyundaki rolünü çok net açıklamaktadır.

Neşe DÜZEL’in söyleşisinde Avni ÖZGÜREL'in anlattıklarını okuyan müritler hemen: Avni Özgürel zaten derin devletin adamıdır. O yüzden ''Serok’umuzu karalıyor'' diyerek Seroklarını savunma pozisyonu alırlar.

Kendilerini satan Serok’larını değil, gerçeği ortaya çıkaran derin devlet adamını (Avni ÖZGÜREL'i) ve eleştirilerde bunu gündeme getirenleri suçlarlar.

Müritliğin katılığını, bağnazlığını görüyor musunuz?

Oysa Serokları APO’nun derin devletle perde arkasında, nasıl gizlice anlaştıkları söyleşide açıkça belli olmasına rağmen O'nu savunmak insan onurunu aşağılayan bir durum değil de nedir?
Azıcık beyni olan bir insan,derin devletin Öcalan’la birlikte oynadığı gizli oyunun ortaya çıkmasını hiçbir zaman istemeyeceğini bilir. (Çünkü kendi gizli emellerinin de ortaya çıkacağını bilir) Bu oligarşik diktaların temel prensibidir.

Gizli ve karanlık işlerinin ortaya çıkmaması için her türlü tedbiri alırlar.

Derin devletin Öcalan’la gizli anlaşması olduğu açıklaması ve bunu herhangi bir şekilde yine kendisinin ortaya çıkartması, deşifre etmesi neye benzer biliyor musunuz?

Derin devletin kendi parmağıyla kendi gözünü çıkarmasına benzer.

 

Derin devletin kendi parmağıyla kendi gözünü çıkaracağını düşünmek de ancak gözleri kör, kulakları sağır müritlerin düşüncesi olabilir.
Zaten APO da bu konuda, yanı kendisinin deşifre edilmemesi konusunda devleti uyarmaktadır.

Bakın, Mahsun Korkmaz Akademisi’nde derin devletin gönderdiği kurye gazeteciye devlete iletilmek üzere neler söylüyor:
''.....Biliyorsunuz, devletin Türk-Sol’u hakkında yaptığı kötü icraatlar sonucu büyük güçlükler yaşadığı bir gerçek. İşte Mahir Kaynak örneği vardı. Halen de Mahir Kaynak bu durumdan yakınıyor. Devletin kendisini deşifre edip, işlevsiz bir konuma mahkum etmesi gibi....DEVLET BÖYLESİ BİR YALNIŞLIĞI KÜRT-SOL’UNDA YAPMAMALIDIR.’’diye gazeteciyle haber gönderiyor devlete. (Şerif ŞENER; 'Adını Koyamadım' adlı kitabı.S:173)

Bu mesajda APO: ‘’Beni de Mahir Kaynak gibi deşifre ermeyin sakın.’’diye uyarıyor devleti. Bu belgeler gerçekleri görmenize yardımcı olur sanırım.Pek emin olmamama rağmen.
APO ve PKK’si yüklendiği bu gizli misyonu yerine getirmek Dünya’da, Türkiye’de ve Kürdistan’da kendi yanlarında yer almayan, kendilerini eleştiren demokrat, devrimci, yurtsever Kürtleri öldürmeye devam ederler.

 

Yunanistan’da Rizgari dergisinin sahibi yazar ve siyasetçi Ruşen Aslan’ın oğlunu bıçaklayıp yaralarlar.

KUK’tan Kerim Hamidanoğlu Diyarbakır’da, Özgürlük Yolu’ndan Mustafa Çamlıbel Ağrı’da, Semir kod adlı Çetin Güngör İsveç’te...vb daha nice yurtsever Kürt APO’nun katilleri tarafından öldürüldü.

 

Semir gibi, onlarca parti kadrosu da 'Kemalist ajan' suçlamasıyla öldürüldüler .


Tüm bunlar olurken 'Serok APO' kendi yaşamını daha şimdiden garanti altına almak için teoriler geliştiriyordu.

Semir kod adlı Çetin Güngör bakın bu konuda neler anlatıyor:


''12 Eylül 1980 öncesi daha Suriye'ye çıkmadan kısa bir süre önce, Kürdistan'da yapılan son merkez toplantısında 'Serok APO: 'Lider olarak yaşamam gerekiyor. Kürdistan halkının bana ihtiyacı olacaktır. Eğer yakalanırsam poliste çözülmeyi öneriyorum'' diyerek kendini garantiye almış ve bunun teorisini de yapmıştır.’’
Müritlerin beyni öylesine yıkanmıştır ki; öylesine uyutulmuşlardır ki; ‘kim çözülürse suçtur, haindir. Ama serokunuz APO olarak ben çözülürsem, poliste her şeyi anlatırsam yücelirim. Siz hepiniz ölün, ama benim ölmemem gerekiyor! Çünkü ben sizden çok üstünüm!’’ diyerek kendini tanrılaştırmıştır.

Zaten ‘’SEROK APO ‘’ da kendini tanrı olarak görüyor ve müritlerin , yurtsever gerillaların da öyle görmesi için sık sık telkinlerde bulunuyor. ‘ Kişilik çözümlemeleri ‘ , ‘Kadın çözümlemeleri’ adı altında yaptığı belirlemelerle .

Bakın Mahsun Korkmaz Akademisi’nde 'Kadın Çözümlemeleri' ile ilgili gerillalara yaptığı konuşmayı , kendisi de bir gerilla olan M .Şerif ŞENER, 'Adını Koyamadım' adlı kitabının 150. sayfasında nasıl aktarıyor.
‘’Şimdi bir Tanrı kuvveti çıkaracak kadar güçlendim. Arap aleminde çöl hikayesi de , çölde islamın fışkırması da biraz böyledir. Ben çıkışımla islamiyeti karşılaştırıyorum. ‘Kendini peygamber sanıyor‘ diyorlar. Oysa kendimi peygamber sanmama gerek yok. Ama benzerlik de hayli ilginç.

Çoğu Muhammed’i ‘İşte bu kadar eşi var, bu kadar cariyesi var.’ diye eleştiriyor. Ama ben bunu biraz farklı gördüm.Onu da kötü değerlendirdiler. O döneme göre siyasi evlilikler de vardır.

Kendine göre, evlendiği kadınlar yücelmiş kadınlardır. Muhammed’in zevceleri, eşleri şimdi tarihte nam yapmış kadılardır. Hz.Ayşe , Hz.Hatice tam birer semboldürler. Hz. Muhammed o döneme göre, işte dedim ya öyle yakınlaştırmış... Dedim ya çölün güçsüzlüğünden , o gücü ortaya çıkarmasını inceleyin, benimle epey benzer yanları vardır...’’

Yukarıdaki çözümlemeyi anladınız mı? Kendini Tanrılaştırıyor.

Oysa kendimi peygamber sanmama gerek yok, zaten peygamberim. Muhammed’in Araplara yaptığı gibi ben de geri, cahil, ilkel Kürtleri ellerinden tutup kaldırdım.

Deli, hasta, köle Kürtlere insanlığı ve insani değerleri öğretip yücelttim.

Benim de Muhammed gibi ilişkiye girdiğim kadınlar yücelecek, sembolleşeceklerdir!...'' gibi Tanrısal meczupların zırvalarını anlatmaktadır.
Parti içinde kendini Tanrılaştırdıktan sonra kadroları yönetmek,yönlendirmek, ihanete bile götürmek çok daha kolay olur.

İnanç düzeyinde kendisine bağlı olanlar pislikleri, kötülükleri, yanlışları ve ihanetleri görmezler. Görseler bile Tanrı hikmetine yorup kabullenirler. Soru sormazlar, eleştirmezler.

Herşeyi olduğu gibi kabul edeler.

Böyle insanlara, inanç düzeyinde bağlandıkları Seroklarının yaptıklarını, söylediklerini belgelerle önlerine koysanız bile, onlar yine de Seroklarını savunma pozisyonu alırlar.
Yine dönelim partileşme sürecinin başı olan Hilvan ve Siverek kesitine.

Parti üyelerini sert mizaçlı, şiddet ve maceradan zevk alan, çevreye korku salabilecek, sosyalleşmemiş, bilgi birikiminden ve siyasal bilinçten yoksun, işsiz- güçsüz, eğitimde tökezleyen genç insanlardan seçiyordu.

Çünkü sosyalleşmiş, düşünen, bilgi birikimli, bilgi ve düşünce üretebilen insanları etkilemeleri, aldatmaları zaten mümkün değildi.
Siverek’te parti elemanlarından ileri gelen ve yönetici durumundaki bazılarını söylersem, o insanları tanıyanlar hemen: 'Olmaz öyle şey' demekten kendilerini alamazlar.

Örneğin liseyi zar zor, onun bunun torpili ile bitiren , üniversiteye giremeyen ve Ankara’daki mağazalardan kot pantolon, kazak, mont çalan Erkan Uzun, eşkıyalıktan bozma Pılıng lakaplı Mehmet Milli, lümpen Ömer, esrar içip satan Kapi Evdo ve Karakatur lakaplı esrarkeşler, Deli Mexmedo ... gibi.

Bu insanlar grupta söz sahibi ve yetkili olarak ya bir mahalleyi, ya bir birimi veya bir bölgeyi kasıp kavuruyorlardı.

İçlerinde dürüst ve yetenekli genç insanlar da vardı. Halen de vardır .

Ama samimi ve içten duyguları, APO ‘nun yarattığı katı merkezi despotizm, en küçük hatayı bile görmenin ve eleştirmenin ölümle sonuçlandırıldığı dikta ve korku ortamı; olumsuzlukları görme , değerlendirme ve karşı çıkabilmelerine engel oluyordu.

Hilvan ‘da da durum pek farklı değildi. İsterseniz Hilvan’daki kara kutuyu da biraz açalım ve içinde nelerin olduğunu görmeye çalışalım.

Parti kadrosundan Halil Çavgun, Fuat Çavgun, Salih Kandal, Emin Yavuz ve savcılıktan atıldığı söylenen Hüseyin kod adlı biriyle –ki bu zad Hilvan’da sorumludur ve adını hiç kimse gerçek adını bilmemektedir- birlikte Faik Köy'ünde yapılan parti bölge toplantısında 'Hilvan'da örgütlenme ve eylem yapma' kararı alırlar (Nisan-1978).

Sorumlu ve kod adı Hüseyin olan kişinin eski bir savcı olduğu , grup üyelerinin hemen hemen hepsi tarafından bilinmektedir.

Grupta bir de MİT veya Özel Harp Dairesinden (Kontrgerilladan) Bir üsteğmen de vardır. (Bu şahıs, 12 Eylül’ün hemen ertesi günlerinde Hilvan’da resmi üsteğmen elbisesiyle operasyonlarda görülür)

Daha sonra gruba eşkıya M.Ali İzol’un yanında uzunca zaman soygunculuk yapan Pılıng lakaplı, Siverek’in Arabuk Köyü’nden Mehmet Milli katılır.
Alınan eylem kararından sonra Hilvan’da çevreye ve aşiretlere baskı yapmaya başlarlar.

Paydaşların köylerinde ve evlerinde barınıp, onların desteğiyle; Kürt halkının kulaklarının pasını açmak için silahlarını patlatarak terör estirmeye başlarlar.

Bu saldırıların birinde 18 Mayıs 1978'de Halil Çavgun ölür.

Halil Çavgun'un ölümüyle PKK ile Hilvan halkı arasında bir kan davası bütün şiddeti ile başlar.
İlçede iki büyük feodal vardı-vardır. PAYDAŞLAR ve SÜLEYMANLAR.

27 Kasım1978’de PKK’nin kuruluşu ile grubun çizgisi ve şiddet uygulamaları daha da netleşmeye başladı.

Tüm Kürdisan’da olduğu gibi, Hilvan'da da devrimci şiddetin dozunu o ölçüde yoğunlaştırır parti.

PKK’liler PAYDAŞLAR’ın, SÜLEYMANLAR'da devletin desteğiyle her tarafa saldırıyor, yakıp yıkıyorlardı.

Bu şiddet saldırıları yalnız Hilvan’da değil tüm Kürdistan’da gerçekleştiriliyordu.

Uygulanan bu şiddeti ben uydurmuyorum.Yapılanları anlatmaya çalışıyorum.

Hatta, 3 Nisan 1999 Cumartesi günü Başsavcı Cevdet Volkan ve savcı Talat Şalk'a verdiği ek ifadesinde, PKK’nin ‘Serok APO’su bakın kendi halkına karşı uyguladıkları şiddeti nasıl anlatıyor:
‘’PKK kurulduktan sonra şiddete baş vuruldu.Ama zaman içinde PKK’nin bu şiddetinden rahatsız oldum.’’ (Ek ifadeler,3-Nisan 1999-Saygı Öztürk-Kasadaki Dosyalar,sayfa.179)

‘’Esasen ben PKK’nin bütün şiddet eylemlerinden sorumlu olmakla beraber, bu eylemlerin çok büyük bir kısmının talimatını da vermiş değilim. Hatta şiddete karşı da durdum. Birçok eylem, alan komutanları talimatıyla olmuştur.’’(A.G.E.sayfa 184)

''Bugüne kadar okul yakmalar, öğretmen öldürmeler gibi ağır olaylar örgüt adına gerçekleştirilmiştir. Örgüt başı olarak sorumluluk bana çıkarılmaktadır.’’(A.G.E. sayfa 184)
Bakın yukarıdaki ifadelerinde, örgütün kendi halkına karşı şiddet uyguladığını kabul ediyor. Ama sorumluluğu yüklenmiyor. Sorumluluğu örgüte atıyor. Yani kendisi masum, pir-u pak, örgütü PKK ise suçludur.

Oysa APO’dan habersiz örgütte kimse nefes bile alamazken bu sözlere kim inanır?
APO ve partisi PKK, her fırsatta Marksist-Leninist olduklarını söylüyor ve sosyalizmi savunuyorlardı. Marks’a göre, feodallerin hepsi aynıdır. On kölesi olan da, bin kölesi olan da feodaldir.

Birine karşı diğeri savunulamaz.

Ama APO’nun PKK’si Paydaş aşiretinin tüm para, silah ve insan güçlerini yanına alarak Süleyman aşiretine karşı silahlı saldırıya geçmişlerdi.

 

Birçok masum köylü, emekçi, yoksul Kürt insanı gizli bir ittifakın, gizli emelleri uğruna katledildi.

Tek bir feodal veya feodal yakını, hiçbir zarar görmeden üstelik. Feodalizme karşı verildiği söylenen Hilvan’daki bu mücadelede, nitelikleri ve karakterleri aynı iki feodal aileden birinin desteği ile diğerine saldırıyorlardı.

İki aşiretin de feodal olarak (savundukları ideolojiye göre de) birbirinden farkı kesinlikle yoktu ve halen de yoktur.
Bu şiddet olayları sürerken yoksul Kürt halkı, amacı belli olmayan bir savaşta katledilirken , sanki Kürdistan’da Hilvan kurtarılmış bölge ilan edilmiş gibi bir hava yaratılıyordu.Yoksul Hilvan halkından , köylülerinden ölmeyenler de haraca bağlanıyor, elinde ve avucunda ne varsa alınıyor, bir çokları da Hilvan’ı terk etmek zorunda bırakılıyordu. Orada kalıp da kendilerine boyun eğmeyenler de faili meçhullerle ortadan kaldırılıyorlardı.

Kod adı Hüseyin olan sorumlu, eski savcı, aramalarda güvenlik güçlerince, çifte on dörtlü tabancasıyla birlikte iki kez yakalanır ve hemen bırakılır.

Bu durum grup üyelerine sorulduğunda; 'O eski bir savcıdır. Tabi ki bırakacaklar!' diye savunurlar savcılarını.

Bir tarafta derin devletle birlikte APO’CULAR , diğer taraftan sığ devletle birlikte Süleymanlar emekçi Kürt halkını, ilerici, aydın ve demokratları, gerçek yurtseverleri katlederken;

Hilvan kurtarılmış bölge ilan edilirken; devlet tüm bu olanların dışındaymış gibi, elinden hiçbir şey gelmiyormuş gibi uzaktan seyrediyor ve hiç müdahale gereği duymuyordu.

Devletin ve milletin bölünmezliğine yönelik en küçük bir hareketi , düşünceyi bile affetmeyen devlet, bu durum karşısında hiçbir şey yapmak istemiyordu.
Sasonları, Zilanları, Dersimleri, Ağrıları, Şeyh Saitleri ve daha nice Kürt ulusal direnişlerini hunharca bastıran bu devlet, küçük bir grup olan APO’cular karşısında yokmuş gibi davranıyordu.

APO’nun PKK’si bunu fırsat bilerek, devlet gücünün kendilerine yetmediğinin propağandasını yapıyor ve kendi dışındaki diğer grupları da sindirmeye ve şiddet uygulamaya devam ediyordu.


Bu despotik ve şiddet yüklü düşünce ve uygulamalarını eleştiren tüm insanlara yönelttikleri ölüm tehditlerini, bölgedeki KAWA’nın lideri durumundaki Ferit UZUN’a da savuruyorlardı.

Ferit UZUN’la Kemal PİR Siverek’in Münut Köyü’nde Hilvan olayları üzerine tartışırken Ferit UZUN, diğer grupların da anlattıkları gibi :
''Kürdistan’da yerel güçlere yönelinmemesi gerektiğini; kazanılamazsalar bile bu güçlerin tarafsız duruma getirilmesi gerektiğini; bu güçlere yönelindiği taktire, ileride bunların kazanılamayacağını ve bu güçlerin devletin sivil karakol gücüne dönüşeceğini; ayrıca bu güçlere yönelmenin şuan Kürt halkının mücadelesi açısından yanlış olduğunu...'' söylemiş.

Kemal PİR de bunlara karşı söyleyecek sözü olmadığından, sinirli bir şekilde konuşmayı yarıda keserek orayı terk etmiştir.

 

Bu olaydan sonra diğer tüm karşıt görüşte olanlara yaptıkları gibi, Ferit UZUN’a yönelik tehditleri daha da artırmışlardır.

Ferit hain ilan edilmiş ve birkaç kez öldürme girişiminde de bulunulmuştu.

Bir keresinde grupça şehirden alınıp, bağların içine götürülmüş öldürmek için. Olayı duyan yakın bir arkadaşı ve dostu,olay yerine giderek öldürülmesine engel olmuştu. (Olaya engel olanın adını yaşadığı için sakıncalı gördüğümden açıklamıyorum.)
Parti militanları bu şiddeti Kürdistan’da kendi halkına karşı uygularken, Serokları Apo da bu ideoloji ve düşüncelerle yüklü olarak Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Gaziantep ve Kürdistan’ın daha birçok yerinde herkesin katılabileceği açık konferanslar veriyordu.

MİT’en Pilot Necati ve Abdurrahman POLAT tarafından korunup kollanıyor ve bu konferanslarda şiddeti örgütlemeye,kan ve şiddeti idealize etmeye çalışıyordu.
Üstelik Öcalan, yani “Serok APO” o dönemde aranıyordu. Aranmasına rağmen O çeşitli illerde konferanslar veriyor ve hiçbir endişe duymadan, serbestçe kentlerin sokaklarında elini kolunu sallayarak dolaşıyordu.

Ve 27 Kasım 1978 de PKK’nin kuruluş çalışmasını düzenleyebiliyordu.

Hem de MİT ajanları Pilot NECATİ ile Abdurrahman POLAT’ın bilgisi dahilinde.

Peki Pilot NECATİ ve Abdurrahman POLAT Tek ve yalnız başına mı MİT'ti?...

 

Pilot NECATİ ve Abdurrahman POLAT’ın bağlı olduğu üst mekanizma neredeydi?

Edindikleri bilgi ve belgeleri, istihbaratı kendileri mi kullanıyorlardı, yoksa bir üst merciye, mercilere mi gönderiyorladı ?

Peki, SEROK APO’yu koruyan bu mekanizma, tam bir Türk olan Haki KARER’i neden korumuyor, üstelik öldürüyor?

Devlet ve MİT için tehlikeli olan, yüzde yüz TÜRK Haki KARER miydi, yoksa o örgütü kuran, yöneten, finanse eden, stratejisini çizen ''Serok APO'' muydu?

Bunu kimse sormuyordu.
Bugün, “SEROK APO” İmralı’daki savunmalarında ve hemen hemen her gün MEDYA TV’de, illegal yayın organlarında, Özgür GÜNDEM ve Özgür POLİTİKA gazetelerinde yayınlanan yazılarında en çok vurgu yaptığı barış, demokrasi, siyasal mücadele gibi en temel insani kavramlar ve değerler, daha 1976’larda PKK’yi kurmadan önce ve PKK’yi kurduktan sonra kendisine anlatılıyordu.

Ama O, bağnaz bir ideolojik lider niteliğiyle karşı çıkıyor, bu düşünce sahiplerine hain, ajan damgası vuruyordu.
Ayrıca, düşmanın elinde tutsak olan bir örgüt liderinin, her gün partisi ile ilgili düşünce, strateji, taktik, emir ve talimatlarının, yine MEDYA TV ‘de, Serxwebun’da, Özgür POLİTİKA ve Özgür Gündem’de yayınlanması nasıl bir durumdur anlayabiliyor musunuz?

Yani, devlet; “Ey APO, sen T.C. Devleti’ni yıkmak için, istediğin gibi yazı yazabilir, emir ve talimatlar verebilirsin. Bu konuda tam serbestsin. Partin de dışarıda “ Serokumuza tecrit uygulanıyor “yaygarasını koparsın!'' diye kolaylık sağlıyor.

Kürtler, bu konuda T.C devleti'ne Teşekkür borçlu olmaları gerekir!
‘SEROK APO’nun İmralı’da ortaya attığı düşünceler; dünyanın önünü açacak, yeni çağdaş gelişmelere ışık tutacak, yeni belirlemeler değil, ta 1976’lardan beri kendisine anlatılanların, Türk devletinin resmi tezleriyle çarpıtılarak, deforme edilmiş biçimidir.

Demek ki, dünyanın sosyal, siyasal ve ekolojik koşullarını, insanlığın evrensel gelişme düzeyini, daha o günlerde bile barış, demokrasi ve siyasal özgürlükler çağının başladığını ‘SEROK APO’ dışında herkes tarafından biliniyordu.

Bilmeyen, bunlardan haberi olmayan, söylendiği halde –ta Şam’dan çıkıncaya dek– karşı çıkan bir tek APO vardı.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi, Paris Şartı, Kopenghan Kriterleri, Helsinki Sözleşmesi.... gibi belgeler bu değer ve kazanımları yürürlüğe koyan garantörler değil midir? Ama Apo bunu görecek kadar basiretli olmadığı, ideolojik formasyonu zayıf biri olduğu için göremiyordu.

Yani müritlerin, 02.12.2004 tarihli Özgür Gündem’de Seroklarını övdükleri gibi “Bilimsel açılım, mantık ve düşünce yapısıyla evreni, olayları ve olguları yeniden yorumlama’’ yapmamış, ta yetmişlerden beri kendisine anlatılanları İmralı’ya kapatılınca dek inkar etmiş, karşı çıkmış,nedense İmralı’da bu düşünceleri sanki ilk kez kendisi buluyormuş gibi yazan hırsız bir insan konumundadır.

Yani evreni, çağın gelişmişlik düzeyini ve bu düzeyin yöneldiği eğilimleri kendini bir Tanrı sanan “Serok Apo’’ bulmadı.
“TEK YOL SİLAHLI MÜCADELE. TEK HEDEF BİRLEŞİK, BAĞIMSIZ, SOSYALİST KÜRDİSTAN’’diyor da başka bir şey söylemiyordu İmralı’ya dek.

İmralı’da ölümle karşı karşıya gelince, ölümden kurtulmak için 12 Eylül öncesi son merkez toplantısında,kendi yaşamıyla ilgili oluşturduğu teori aklına gelir:

“Lider olarak yaşamam gerekiyor. Kürdistan halkının bana ihtiyacı olacaktır.

Eğer yakalanırsam poliste çözülmeyi öneriyorum.’’ teorisinin şimdi uygulanabilme koşulu ortaya çıkmıştır. Bir taşla iki kuş vuracaktır artık.

Hem kendini ölümden kurtaracak, hem de sözde hiç kimsenin bilmediği, aklına bile getiremediği yeni bir belirleme yapacak ve kitlelerin gözünde Tanrılaşacaktı!

Dikkat ederseniz ve savunmalarını dikkatlice okursanız;

 

yukarıda anlatılan ve demokrat, yurtsever Kürt aydınlarının, siyasal önderlerin kendisine yıllarca anlattığı barış, demokrasi ve siyasal perspektifleri anlatmıyor.

 

O, anlatımları çarpıtmak,içini boşaltmak için yanlarına Misak-ı Milli; Demokratik Cumhuriyet; Atatürk İlkeleri; Atatürk’ü önder olarak örnek alma;

 

Atatürk’te bir Kürt düşmanlığı olmadığı; Kürtlerin ayrı devlet, otonomi veya federasyon gibi istemleri olmadığı, ayrı devlet imkansız olduğu gibi Kürtlerin çıkarına da olmadığı;

 

Kürt sorununun yalnız bir dil ve kültür sorununa indirgeneceğini; Kürt ve Türkler için ortak vatan, ortak devletten başka çözüm olmadığı.... gibi daha saymakla bitmeyen zırvalar ekleyerek süslemektedir.


Kısaca, ‘Serok Apo’nun son İmralı tezleri, 25 yıldır hain ilan ettiği tüm insanların kendisine anlattığı düşünceleri, belirlemeleri çarpıtarak ve Kürt ulusunu devlete peşkeş çekmek için özleri ile oynayarak oluşturduğu tezlerdir.
Yine Hilvan'a, Siverek'e dönelim.

 

''Hilvan kurtarılmış, sıra Siverek'e gelmiştir. Böyle böyle Kürdistan'ın tümü kurtarılacaktır'' zırvalarıyla taban şiddete yöneltiliyordu.
O sırada derin devletin çeteleri ve soyguncu aşiretlerin işbirliği ile yapılan hırsızlıklar, soygun ve gasp olayları halkı hayatından bezdirmişti.

Sanki karanlık, gizli bir merkez, karanlık kişi ve örgütlerle karanlık bir oyun tezgahlıyordu.

Silahlı kişiler evlere kendini gizleme gereği bile duymadan giriyor, evdeki altın ve paraları zorla alıyorlardı.

İnsanlar gece sokaklarda silahla soyulup, öldürülüyordu.Köylerden ve ahırlardan hayvanlar silah zoruyla gasp ediliyordu.

1975 de Siverek’te en son halkın da feveranıyla soygun ve gaspları protesto için bir miting düzenlenmişti. On binin üzerinde insan katılmıştı bu mitinge. Mitingde kitleler sel olup akmıştı.
Mitingden birkaç gün önce bir ailenin develeri çalınmıştı.

Mitingde konuşmacı olan PAŞA UZUN (Saadettin Uzun) kürsüde bağıra bağıra:
''Götürülen develer 24 saat içinde geri gelmezse, biz zorla gelip almasını biliriz'' diye Bucak'ları hedef göstererek tehditler savuruyordu.

O sırada bir grup demokrat insanın yaptığı araştırmada ne ile karşılaştıklarını düşünebiliyor musunuz?

Develer, Paşa Uzun’un aşireti olan Brodrej’lerin köyü Şaraptul.
 

28 Mayıs 2004- rizgari

 

Halim Kar'ın notu; yazı burada ansızın bitiyor, ve ne yazık ki devamını o kadar aramama rağmen, bulamadım. Okur beni bağışlasın.

 

Makaleyi aldığımız Kaynağın, linki aşağıda:

 

http://212541.forumromanum.com/member/forum/forum.php?action=std_show&entryid=1085703171&USER=user_212541&threadid=2

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Kimler Online

86 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.