Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Son Yorumlar

Öncelikle; ağır hastalığına rağmen, ricamı kırmayarak Ozan Veli yoldaşın, 'Kardelen Harekatı Değerlendirmesi' başlıklı uzun yazısını,

iki hafta boyunca bilgisayara çekme işi ile uğraşan, ve bana yollayan 'CÖ' arkadaşa çok teşekkürler ediyorum.

 

Borçların en ağırıyla, minnet duygusuyla borçluyum sana canım benim, bu borcumu ödeyeceğimi hiç sanmıyorum,çok ağır bir borç çünkü, sağol, var ol ve hep ol... -Halim Kar-

    GÜNDEMİMİZ

Bu gün, 24 Ağustos 2016. Kontra MKP'nin 1996 yılında yapmış olduğu 'Kardelen Katliamının' 20. Yıl dönümü.

Bu katliamın yapıldığını ilk duyduğumuzda şöyle bir tartışmayla başlamıştık o gün; 'Ajanlarmı devrimcileri yok etti, yoksa, Ajanlarmı devrimcileri Öldürdü?...'

O sıra, Kırsaldan gelmiş olan MK üyeleride vardı bu tartışmalarda, kısa süre sonra çoğu (hatta hepsi) herşeyi bırakıp yuvasına çekildi. Bu tavır, bizim üzerinde üzerinde tartıştığımız soruya sessiz bir cevaptı.

(benim neden yirmi yıl sonra bu konuya dönmek zorunda kaldım? Meselesi benim için çok önemli, ve, bu detay başka bir makalede)

İşte bu yazılar, bu konuda okurlara bilgi vermek için hazırlandı. Çünkü, hala içimizde kanayan bir yara olduğu gibi, bir yığın soru işaretleri var. Her konuda ve olayda 'belirsizlik', 'karartma', 'bilgi- kirliliği', yalan-dolan, sahtekarlıkların ardı arkası bir türlü kesilmiyor artık...

Kontra MKP'nin, 'Kardelen Katliamından' sonra yaptıkları soruların mecrasının da değiştirdi giderek, çünkü; sadece geleneğin, siyasi-kültürel, ahlaki duruşunu değil, kimyasını da bozdu, ve hala da bozuyor bu gürüh...

Kendilerini her eleştireni, düşman uzantısı, ajan ilan etmeler (aynı PKK) insanları kendi yaptıkları alçakca suçlamalarla keyfi bir şekilde tutuklamalar, sorgulama adına işkencelere almalar.... gırıla gidiyor....

Yani, 'soru' sormayı korkutarak susturdularda bizi ama, giderek bunların bir 'tehlike' olduğu dikkat çekmeye başladı. Sonunda aklımız başımıza yavaş yavaş gelmeye başladı ve şunu sorduk kendimize; Sahi, KİM BUNLAR?...

Çünkü, Cafer'i, daha sonra, Alaatin Ateş'i, Aydın Hambayat'ı, daha daha sonra ise, Erkan ve Berna Ünsal'ları, Kenan çakıcı'yı saymasak (ki, bu yoldaşların tamamının yaşamı 'hapishanelerde geçmiştir' Partinin durumunu sadece kendilerine bu kontraların verdiği bilgi kadar bilirller ve bu 'bilgi' değildir. Alaattin Ateş ise yaklaşık 20 yıldır zaten Avrupada idi) ) 'Nisan 1994' ayrılığından sonra 'parti merkez komitesini' ve giderek tüm partiyi eline geçiren bu 'Kontra Şebekenin elemanlarını' tanıyan hiç kimse yoktur parti ve gelenek içinde!..

Çünkü, bunların TKP-ML içinde örgütlü bir geçmişleri bile yok. Ya bir yıl yada iki yıl örgüte sempati duymuşlar en tabanda örgütsüz kişi bunlar ve kendi kişisel yaşamına yıllarca çekilmiş kimselerdi bunlar geçmişte. Şimdi ise, birden bire karşımıza 'sorumlu' olarak çıktılar, İLGİNÇ?. MİT'in beslemesi K.Kutan işkenceci faşistini ayrıca anlatacağız'ki zaten parça parça anlatıyoruz. (özel yazımız bu makalelerden sonra, eğer 'S' ve 'Mİ', kendi sitelerinde yayınlamazlarsa)

Peki, biz kime?, kimlere hizmet ediyoruz?... Sorusu da beynimizde uğuldamaya başlayacaktı yapılanları gördükçe... Dağınık bilgilerimizi 'toplu hale' getirmediğimiz için, bu sorunun cevabında da bocaladık devamlı olarak.

Kısacası, bu yazılar o dönemlerle (1994-1996) hesaplaşmayı yeniden başlatacak olursa hedefine ulaşmış olacaktır.

Bunun için, Ozan veli yoldaşın yazılarına geçmeden önce şöyle bir yol izledim yayınlarken;

Ozan Veli yoldaşın yazısında olmayan (ki, bizim verdiğimiz belgelerin olması mümkün değildi, çünkü bu belgeler Ozan Veli yazısını yazdıktan yıllar sonra yayınlandı ve o'nun eline yinede geçmesi mümkün değildi) bazı belgeleri verdim, önsöz gibi, istedimki okurlar öncelikle bu belgelere bir göz attıktan sonra Ozan Veli (Resul Sarıgül) yoldaşın yazısını okusunlar.

Okurlar böylelikle, daha sorgulayıcı okuyacaklardır diye düşündüm.

(bu yazıyı, daha sonra sitede kendi 'köşeme' taşıyacağım okurlar her zaman rahatlıkla ulaşsın diye. Ayrıca, benimde bu yazıya epey uzun eklerim olduğu için Ozan Veli yoldaşın isminin yanına, kendi adımı da ekledim)

Vefasızlık olmasın diye şunuda okurlara hatırlatayım: Ozan Veli yoldaş 1995 yılından beri tutuklu ve son üç-dört yıldır üzerinde korkunç bir baskı ve tecrit var. Tek kişilik hücrede kalıyor.

Mektupları bile kendisine verilmiyor. MİT'in amacı açık, bu güzel insanı pençesine düşürmek, saf değiştirmeye zorlamak.

Ozan Veli yoldaş direniyor, O'nu yalnız bırakmayalım lütfen.... Adressiz mektuplar yollasak bile destektir, moreldir...

(Fotografta; Ozan Veli, tek kişilik hücresinde. Bu fotograf yıllar önce çekilmiş)

........................

"Bir gün; bu memleketin yanağına bir öpücük kondurup, başucuna da şu notu bırakıp gideceğim: ''öyle güzel uyuyordun ki ülkem, Seni uyandırmaya kıyamadım." --Maide Hakan-

 

Ozan Veli Yazısına Giriş: Bu Yazıda, Şu Belgeler Yok!

Belgeler:

'Aralık 1994 yılında...kontrgerilla'nın kaçırdığı ve 20 gün sonra yoğun kamuoyu baskısından kaynaklı olarak serbest bırakmak zorunda kaldığı bir Merkez komite üyesi, gıyabında Parti Genel Sekreterliğine seçilebilmiştir....' (MKP.1 . Kongre Belgeleri. sf. 459)

Yıl, 1994! Yer, Dersim!..

JİTEM, Silahlı bir örgütün 'Merkez Komitesi' Üyesini yakalamış ve 20 gün sonra Serbest Bırakmış!

Jitem'in hangi ekibi mi var o tarihlerde Dersim'de? YEŞİL!

Yani, JİTEM kurucusu Ahmet Cem Ersever'in de dediği gibi; JİTEM'in 'Yedi Amirliği' var, ve en acımasızı, en tehlikelisi YEŞİL (Mahmut Yıldırım) grubu!

Kim-Mi bu Kontrgerilla nın kaçırdığı, ve 20 gün sonra SERBEST BIRAKTIĞI kişi? Kemal KUTAN!....

Yermisiniz, yoksa yutar-mısınız?...

........................

Yıl, 24 Aralık 1997.

'Cezaevleri Parti Komitesi'nden, 'Ümraniye cezaevinindeki parti komitesinden3.11..96 tarihli bir mektup gelmiş Kontra MK'ya, ve 'SUÇ DUYURUSUNDA' bulunuyor, ve 'Parti Cezaevleri Komitesi'de bu mektubun altına imza atarak bu 'suç duyurusuna' katıldığını vurguluyor.

Okuyalım ve bakalım kontra MK ne diyor, ve ne dolaplar çeviriyor.

 

'2-16 Eylül 1998 tarihli, 'Merkez Komitesi'nin 2.Toplantı Tutanağı'

 

-'CPK (cezaevleri parti komitesi.bn) imzalı, 24 Aralık 1997 tarihli 'Ümraniye cezaevinden gelen 3.11..96 tarihli not'ta 'Organınızın üyesi ve Karadeniz birliğindeki denetleyici yoldaş ile ilgili ...'ten birinin (...) o cezaevindeki temsilcimize verdiği bilgi ile organ üyelerinin görüşüdür' başlıklı yazı organ üyemize ilişkin iddialar içerdiğinden değerlendirmeye alındı: ( '2-16 Eylül 1998 tarihli, 'Merkez Komitesi'nin 2.Toplantı Tutanağı')

 

(Şimdi Hapishanedeki yoldaşların mektunundaki iddiların hiçbirini yazıya dökmüyorlar sadece mevcut kişilere okuyorlar..h.kar)

Ve, şefleri konuşuyor:

'....Düşman- Bektaş ve uzantılarının ilk iddiası tutmadığı için yeni iddiayla ortaya çıkması beni hiçte şaşırtmadı....1995 yılında 6 (altı) ay İstanbul'da kaldım. İstanbul, Adana, Mersin dışında hiçbir yere adım atmış değilim..... Ne Bulgaristan'a gittim, nede ...ile 'birgün işkilendim' '... ile... 1995 yılında birlikte yakalanmışlar' iddiaları tamamen asılsızdır...'Böyle bir durum olsaydı, 'üç yıldan sonra değil hemen bir gün içinde partinin haberi olurdu'

(Kaynak; 2-16 Eylül 1998 tarihli, 'Merkez Komitesi'nin 2.Toplantı tutanağı. Karar.22: 'ilgili organ eliyle ...'nolu yoldaş hakkında Organımıza iletilen İddiya ilişkin' başlıklı kısım. sf.22.23)

 

-Kim-Mi bu, Cezaevleri parti komitesi ve onlarca üye tarafından 'ajanlıkla' suçlanan ve konuşan kişi? Kemal KUTAN!..

 

JİTEM'in SERBEST BIRAKTIĞI Kemal KUTAN kontrasını, bu sefer ta BULGARİSTAN Sınır KAPISINDA TÜRK POLİSİ Tutuklamış, ama onlarda SERBEST BIRAKMIŞ!

Yıl; 1995!

(MİT'ten telefon gelince, bırakmak zorunda kalıyorlar yani, olay bu)

 

Şimdi, Kemal Kutan kontrasının kurduğu MK bakın ne diyor ve ne Karar alıyor:

'KARAR.22:

-'Yoldaşın mücadele tarihi, pratiği, partiye bağlılığı ve iddiaya ilişkin savunma mahiyetindeki samimi ifadelerine bakarak bu iddianın:

1)Düşmanın kadrolarımızı yıpratmak, mücadeleden koparmak ve partinin siyasi olarak olarak zayıflamasını hedeflemek,

2)Parti içindeki sorunları- çelişkileride hesaplayarak kadro ve üye arasında güvensizlik yaratmak, partinin düşmana yönelimini engellemek ve dar, marjinal bir hal almasını sağlamak amaçlı olduğu açıkken.... şaibeninin bütünlüklü olarak ortadan kaldırılması amacıyla bu iddiayı getirenin bilgi aldığını söylediği kişinin çağrılarak bu konunun netliğe kavuşturulması kararlaştırılmıştır...' -oy çokluğu onaylıyor bu MK kararını-

(Kaynak; 2-16 Eylül 1998 tarihli, 'Merkez Komitesi'nin 2.Toplantı tutanağı. Karar.22: 'ilgili organ eliyle ...'nolu yoldaş hakkında Organımıza iletilen İddiya ilişkin' başlıklı kısım. sf.22.23)

Çekmeceye mektuplar. Bu yazı bir daha hiç gündeme gelmeyecek, parti içi dağtılmasıda yasaklanacaktı.... (yazının tamamı bir başka makalemizde yayınlanacak..)

Çünkü, bu 'suç duyurusunun sahipleri tutuklu, gelemez', ve bu iddiayı yürtüten bir kişi de değil, Kemal KUTAN'ın 'ajan' olduğunu söyleyenler arasında tutuklu iki MK üyesi'nin yanısıra, başka 'parti üyeleri'de var...

Bulgaristan, Türk MİT'inin, Avrupa'daki faaliyetlerini yönettiği 'merkez'dir.

Kontra MK'nın cevabı nasıl ama?..

Düşmanmış bu eleştirileri yönetenler! Tekrarlayalım; halbuki bu eleştiriyi yürüten yoldaşlar yıllarca partiye emek vermiş, ömrünü hapishanelerde geçirmiş olan parti üyeleri ve ''Ümraniye hapishanesi Parti Komitesi!'' Dahası, iki MK üyesinin yanısıra, bütün parti üyeleri ile, Kemal Kutan faşistine taksi şöförlüğü yapan ve beraberinde tutuklanan kişi, yani olayın bizzat görgü tanıklarının iddiaları bunlar!.. Ama suçlanan, 'suç duyurusunda' bulunan yoldaşlar.

 

(karşımızda MİT elemanlarının'ekip' çalışması var)

..................................

Bir diğer Olmayan şey bu yazıda:

Bu belgeyi kısa verecğim ama kısa bir açıklama yapayım bu yüzden. 'Güçlendirme' ile MK'ya alınan bir MK üyesi ''Ekim 1997 tarihli Komünist'i (parti içi yayın organımızdı eskiden) eleştiriyor; 'partimizin bütün geçmişini inkar ediyor ve neredeyse geçmişteki şehit yoldaşlarımızı bile 'ajan' değerlendirecek bunu yazan ama buna bir türlü cesaret edememiş diyor....' ve buna Kontra MK'dan biri cevap veriyor.

..............

'F) SB (siyasi büro.bn.h.kar) Faailiyetinin değerlendirilmesi:

KOMÜNİST EKİM '97'ye ilişkin Değerlendirme:

''KALDI Kİ, ''Komünist Ekim 1997'de GEÇMİŞ DEĞERLENDİRİLMEMİŞTİR. Sadece KDH'nin pratik faaliyetlerine işaret edilerek, bunun ne AMAÇLA YAPILDIĞININ VURGU YAPMIŞTIR.

Bunun yanında küçük burjuva anlayış sahiplerinin olumsuzlukları sürüklenmelerinin nedenine de vurgu yapılmıştır. Bu iğnenin bir ucu küçük burjuva sahiplerine saplanırken, bir diğer ucuda Bürokrat Tipteki ve Yapılanmadaki, 'kadrolaşmamıza' Batmaktadır.

Bununla birlikte kimi üst perde sahipleri de ÜÇ YILA YAKLAŞAN bir KDH'nin ortaya çıkma SÜRECİNE İLİŞKİN BİR YAZI DAHİ YAZILMAMIŞTIR. Yazının yazılmamasını bir kenara bırakıyorum, KDH'nin POLİTİKA ve TAKTİKLERİNİ BOŞA ÇIKARMASI için ÇABA SARFEDENLERE ENGELLER TEŞKİL ETMEK İSTEYENLERE DE TANIK OLMAKTAYIM...' (...)

'AJAN NİHAT (NT) ve işbaşındaki EKİBİNİ BOŞA ÇIKARMADA ÇABA SARF ETTİM, O'nun ÖĞRENCİLERİNE KARŞIDA SAVAŞIMI SÜRDÜRECEĞİM.'

(Kaynak; 2-16 Eylül 1998 tarihli, 'Merkez Komitesi'nin 2.Toplantı tutanağı. sf.17. sf. 19)

Kim-Mi bu konuşan? Kemal KUTAN!

Peki, dikatinizi çektimi, 'Kardelen Harekatı' hakkında ÜÇ YILDIR bütün yazıları sadece ben yazdım, diyor burada. (biz zaten kalemini tanyoruz da, okurun dikkatini çekmek amacım)

Yani, bu güne kadar 'Kardelen Katliamı' hakkında ne okumuşsak, bu devlet uzatısı yazmış ve biz hepimiz de 'parti' yazmış havalarında okumuşuz bu sahtekarca yazılan mavalları....

Dahsı burada, kendini kendilerini kamufle etmek için, 'örtü' vazifesi görsün diye 'güçlendirme' ile soktukları kişiye cevap veriyor ve bu MK'da 'bir demet yeşillik' olan MK üyesini ölümle tehdit ediyor.

Nihat'ın Ajan olduğunu ben ortaya çıkardım, O'nun öğrencilerine karşıda savaşımı sürdüreceğim, diyor. Yani, Ajanlıkla suçluyor eleştiri yürüten MK üyesini.

Fazla efkarlanmış olacak ki, ne itiraflar döktüyor.....

İşte hepimiz bu MİT uzantısının yazdıkları ile 'Kardelen Harekatı'nı öğrenmişiz.

Demeki, ajanlar devrimcileri yok etmiş!....

..................

Şu konuyu da verip bitirelim giriş yazısını:

'TECAVÜZCÜ bir PARTİ SEKRETERİ'

Yine, 2-16 Eylül 1998 tarihli, MK'nın 2.Toplantısındayız.

 

2)'Parti MK'na başlıklı', 4 Eylül 1998 tarihli ve .....imzalı yazı okunarak değerlendirildi:

 

KARAR 26) 'Parti MK'na başlıklı', 4 Eylül 1998 tarihli ve .....imzalı yazı değerlendirildi: Suç duyurusu niteliğini taşıyan bu yazıda ..... için getirilen iddialardan hareketle iddia sahipleri... ve... kodlu savaşçı sempatizanlar organa çağrılarak bilgisine başvuruldu. İddia sahipleri iddialarında ısrar etmelerinden hareketle, iddialar iddia sahibine ilgili organca iletilip tavır takınmasına; aynı yazıda savaşçı sempatizan ... kodlu için getirilen iddia, bağlı bulunduğu organa devredilmesine karar verildi. -oy çokluğu-

 

Şerh.1) Karara katılmakla birlikte, yazı sahibinin alal acele bir yazı kaleme alarak MK'yı meşgul etmesi... yazı sahibinin olumsuzluğudur...(kısaltarak veriyorum.bn.H.Kar)... söz konusu parti üyemiz... parti içi işleyiş dışı bir yöntemle iddiaların içeriğini öğrenip MK'ya iletmiştir. Yazı sahibi parti üyemiz bu konuda uyarılmalıydı. Gereksiz merakı kendisine iletilmeliydi.... -bir kişi-

 

ŞERH.2)Karara kerhen katılıyorum....Ancak iddiaya maruz kalan PÜ'nün (parti üyesi.bn) toplantı yerinde hazır bulunmasına rağmen, MK tarafından çağrılıp, getirilen iddiaların doğru-yanlışlığı öğrenilmeden bu kararı almasının tek nedeni sorunu geçiştirmektir. Alt organlarda bu sorunu çözmeyecektir. Çünkü yoldaş DBK ('Dersim bölge Komitesi'.bn) üyesidir. Sorun yeniden bir sonraki MK toplantısına geleceğinden kimse kuşku duymasın. -bir kişi-

ŞERH.3)... karara kerhen katılıyorum... MK toplantıları ne soruşturma, nede sorgulama içindir...-iki kişi- (MK üyelerine, mantıklarına bak!)

 

ŞERH.4)Karara katılmıyorum.....'nın organımıza sunduğu 4.09-1998 tarihli yazının suç duyurusu niteliğinde olması ve içerisinde geçen ....''ya ilişkin İKİ BAYAN YOLDAŞIN getirmiş olduğu iddialar (Sarkıntılık) üzerine İKİ BAYAN YOLDAŞ organa çağrılıp bilgi alındı, ancak toplantı sahamızda hazır bulunan ... alınmıyor. Ya da iddialara ilişkin savunması toplantı süreci içerisinde istenmiyor sorun sürüncemeye bırakılmak istenmektedir.... DBK üyesi, basit yada sıradan biri değildir.... gerçekleri örtmeye çalışıyorsunuz. Bence üst karar iptal edilmeli, sorun direk ele alınmalı ve çözülmelidir. -bir kişi-

 

(Kaynak; 2-16 Eylül 1998 tarihli, 'Merkez Komitesi'nin 2.Toplantı tutanağı. sf. 25)

 

Halim Kar; dikkat ediniz, 'sarkıntılıkla' suçlanan (asıl doğru tabir, 'tecavüze' yeltenme ama başaramamadır, hemde iki kadın yoldaşa) Kemal Kutan'ın MK ekibi, bu durumu tutanağa geçerken hem yazmadı, gizledi gördüğünüz gibi, iddianın ne olduğunu da açıklamadı, hemde 'karar 26' deyip olayı kapatmaya çalıştı, iki kadın yoldaşın açıklama yaptığını, bizzat bu MK toplantısında dinlendiğini bile gizledi, tutanağa geçmedi MK divanı. (bunların hepsi bir koca ekip)

 

Eğer bu 'örtü' için MK'ya sokulan ama bunlarla da ortak hiçbir yanı olmayan bu MK üyesi itiraz edip, bunlara karşı çıkıp durumu anlatmamış olmasaydı, direk hasır altı edilecekti yine bu durum.(zaten aldıkları '26'nolu karar' ortada)

Ve biz, vede parti içindeki üye ve aday üyeler dahil, taraftarlar, neler olup bittiğini hiçbir zaman bilmeyecekti. Tıpkı, diğer bir çok, iddia ve 'kararların' ve 'hangi konunun sonuçlar'ının ne olduğunu bilmediğimiz gibi.

Diğer yandan, 'Tecavüzcü' unsur, toplantı yerinde ama toplantının içinde değil dışarıya çıkmış, ama ne çağrılıyor, nede ifadesine başvuruluyor, nede sorguya tabi tutuluyor, bu konu konuşulurken.

 

Bu 'tecavüzcü pislik' ise, hem MK üyesi, hem 'Dersim Bölge Komitesi Sekreteri', hemde 'Parti Genel Sekreteri' olan MİT'in beslemesi Kemal KUTAN halbuki. (ama, karartmışlar burayı, 'parti sekreteri' olduğunu özellikle gizlemişler, çünkü başka yoldaşlar okuduğunda hemen tanıyacak ve ortaya çıkacak ismi)

 

Kontra MK, bir üyesinden gelen bu tepki üzerine ara veriyor herhalde, ve bu sefer, yukarıdaki tavrını (karar 26'yı) cilalıyor vede şu ibretlik kararı alıyor, 'Karar.27' diyerek sözde pozisyon değiştirme gereği duyuyor ama bakın nasıl?

 

Kontra MK'nın kararını Okuyalım:

''KARAR 27) Yazıda bahsi geçen diğer iddialar üzerine bilgisine başvurulan yoldaşın SAMİMİ ANLATIMLARINDAN ve GÖZLEMLERİMİZDEN hareketle adı geçen ORGAN ÜYEMİZE (yani, tecavüzcünün MK'da olduğunu kabul ettiler ama, 'Parti Sekreteri olduğunu' yine yazmadılar, karartmaya gittiler yine.bn) Olan GÜVENİMİZİ BELİRTİRKEN:

1)Bu iddianın iddia sahibi tarafından ailevi sorunların çözümünde partinin takındığı tavır üzerinde üzerine şekillenebileceği.

2)İddia sahibinin küçük burjuva şehir kültürüyle yetişmesinden dolayı hareketlerindeki, tavır ve davranışlarındaki samimi yaklaşımlarının sonucu olarak, aynı samimiyetin karşılığı neticesinde böyle bir yargıya varabileceği ve yanlış yorumlanabileceği görüşüne varan organımız, aynı zamanda iddiaya neden olan hareketlerin nereden ve nasıl kaynaklandığı iddia sahibine anlatılarak kavratılmaya çalışılacaktır. -oy çokluğu- -Çekimser, bir kişi-

(Kaynak; 2-16 Eylül 1998 tarihli, 'Merkez Komitesi'nin 2.Toplantı tutanağı.sf. 25- 26)

 

Nasıl ama? Organ üyelerine (acaba, kendi 'tecavüzcü' Sekreterlerine mi deseydik) 'güvenleri belirterek!' başlamışlar konuşmaya, Kur'an okuyan birinin, Kur'an'ı açmadan hemen önce 'Sadakallahül'l-Âzim' (Allah doğruyu söyledi) dercesine, MK'da , 'bizim tecavüzcü doğruyu söyledi' diyerek başlamış konuşmasına.

Yani, biat'ını- itikatını öncelikle belirterek yapmış açılışını. Yüzleştirme yok, bu yüzleştirmeyi tutanağa geçmede yok, hiçbir şey yok....

Kimi suçladılar yine? Tecavüze mazur kalan kadın geillayı!

Çünkü, 'küçük burjuva şehir kültürüyle büyümüş' ve kıçının (af edersiniz), memelerinin sıkılmasını 'yanlış' anlaması bundanmış.

Kemal Kutan kontrasının, istihbaratçılardan oluşturduğu Kontra MK'ya göre aslında bunlar bir samimiyet göstergesiymiş yanlış anlamış, ama MK bunu bu şehirli kadına kavratmaya çalışacakmış!...

 

MİT'in baslemesi Kemal Kutan itirafçı- kontrasının 'tek tecavüz' olayı bu değildi.

Defalarca bunun tecavüz ve sarkıntılıkları konu oldu Dersim halkının dilinde. Ve birçok internet sitesinde yayınlandı bunlar ama, dönüp bu iddiaların yüzüne bakan bile olmadı, kanıksanmıştı çünkü. Hem, bu kontrayı eleştirenler, çehresini sergileyenler (örgüt içindekiler bile) hemen, 'düşman uzantısı', 'Ajan' ilan edilmiyormuydu zaten?.. (kendinizde okuyup görüyorsunuz)

Unutmayınız, bu okuduklarınız birinci dereceden BELGELERDİR.

İşte, 'Kardelen Katliamını', 1996 yılında, adına 'Dersim Bölge Komitesi' denilen tamamı TiKKO' itirafçılarından oluşan T-C-MİT uzantısı bu Kontra ekip yaptı, bütün yoldaşlarımızı 'Ajan' ilan ederek hemde.

Az aşağıda, Ozan Veli yoldaşın o tarihlerde hapishaneden kaleme aldığı yazıyla sizi başbaşa bırakacağız. Ozan Veli yoldaş bu yazısında Laz Nihat'a (Enver Doğru) alabildiğine bindiriyor, yerden yere vuruyor, 'pratiği sosyal-faşistti' bile diyor AMA, Laz Nihat'a bu kontraların yüklemeye çalıştığı bütün alçakca suçlamaları, iftiraları çürütüyor ve ekliyor; ''Siz, Laz Nihat'dan daha beterdiniz, O'nun oporttünist dediğine siz revizyonist derdiniz, ve siz her zaman şiddet konusunda da Laz Nihat'tan iki- üç adım öndeydiniz, Laz Nihat 'AJAN değil'', diyor.

Ben de, Ozan Veli yoldaşın yazdıkları hakkındaki kimi düşüncelerimi dip notlar bölümüne ekleyerek bazı açıklamalar yaptım, okurun kafası iyice açılsın, diye. Sonrası size kalmış elbette.

Fakat şunu unutmayalım; Ozan Veli yoldaş o yıllarda hem bu olayları birebir yaşamış görgü tanığıdır, hemde Laz Nihat ile birlikte, gerek Merkez Komitesinde (MK), gerek 'Askeri Komisyonda' (AK) yer almış 'konferansçı' kanattan olan bir yoldaştır.

Daha sonra, 'Haziran 1995 yılında ise 'Konferansçı kanattan da ayrılıp; TKP/ML GÖK'ü (Geçici Örgütlenme Komitesi') kuran yoldaşlardan biridir, yani 'Uzun Yürüyüş' dergisi taraftarıdır. Bu dergi de çoktan kapandı)

Ve bir ricam var konuya ilgi duyan okurdan; Ozan Veli yoldaşın makalesini ve yayınladığımız BELGELERİ lütfen kopyalayıp, bilgi sayarınıza kayıt ediniz. Bu 'belgeleri' başka yerlerde biraz zor bulursunuz. Anlayışınız için teşekkür ederim.

Şimdi sizleri, Ozan Veli yoldaşın 'Eylül 1997'de, 'Kadelen Harekatı Üzerine' yazdığı ve bizede epey bilgi verdiği yazısıyla başbaşa bırakıyoruz.

...............................

AJAN NEDİR?

 

'Ajanlar, yalan söylemek, dostlukları kullanıp suistimal etmek için eğitilirler. Silahları, yada yöntemleri; hile, aldatma, yanlış bilgilendirme, bozulma, ruşvet, santaj ve Cinayettir!'

 

(Gordon Thomas; 'Gideon'un Casusları; Mossad'ın Gizli Tarihi'. sf. 24. Sabah kitapları. 1. Basım)

..................

Ozan Veli/ Kardelen Harekatı'nın Değerlendirilmesi

 

''Damda esen rüzgar, kopacak fırtınanın habercisidir'' (Çin atasözü)

Hiçbir davranış biçimi yoktur ki; belli bir ideoloji kökenine tekabül etmesin. Bunu şöyle ifadelendirmek daha da doğru olur sanırız : Toplumsal yaşamın her süreci kendi gerçekliğine tekabül eden bir dizi üst yapı şekillendirmeleri yaratır.

Bu: felsefi, kültürel, sanatsal, siyasal oluşumlarıyla bir bütünsellik oluşturur ve bu oluşum kendi maddi realitesi üzerinde etkileyici, belirleyici yönelimlerle vazgeçilmez bir güç haline gelir.

İnsanların dünyası, gelinen tarihi süreç üçerisinde yerleşmiş, tabulaşmış ve yaşam tarzını tepeden tırnağa belirleyen düşün(eme)me evrelerine ulaşmıştır.

Yaşamın devrimci devinimlerinin yaratmış olduğu düşünme gücü; statik ve gerici olan egemen idelojilerin tam karşısına otururken, kendi içinde bir çok farklı nicelik ve niteliği barındırmaktadır.

Yaşamın pratik realitesi içinde, somut olgulara dönüşen her davranış biçimi; o'na yön veren ideolojik orjine tekabül etmektedir. Toplumsal olayları değerlendirirken; sorunların veya gelişmelerin kökeninde neyin beliryeci olduğunu tespit etmeye çalışmak gerekmektedir.

Bilinir ki, herkes ( veya bir çok kişi-yapı) devrim adına oldukça farklı gelişmelere imza atar. Ve yine bilinir ki, bu farklılıkları herkes kendi cephesinden; kan ve can pahasına savunur.

Dolayısıyla burada; birilerinin kötü veya iyi niyeti meselesi değil; inanışa kaynaklık eden ve yaşamı o kaynaklık üzerinde değiştirmeye koyulan davranışların dayandığı zeminin önemli olduğunu kavramak gerekir.

Meselenin ilk adımı sorunların kaynağının bilinmesi iken ondan da önemli olabilecek ikinci sorun ise; bu ayrışımın neye göre ve nasıl yapılacağıdır.

Marksistler'in ve kendisine devrimciyim diyen hemen hemen tüm güçlerin savunusu ve kabulü, diayalektik ve tarihsel materyalizm eksenindedir. Bunun böyle olması hepsinin tek tip olması anlamına gelmiyor ve zaten sosyal yaşamın kendisi de buna onlarca örnek göstermektedir.

Yöntem ve yorumlda farklılaşmalar toplumsal pratik hattın farklılaşmasının da kaçınılmaz kılmaktadır. Çoğu kere bu farklılıklar oldukça ince çizgilerle ayrışmakta olup, araya kalın çizgiler çekmek zor olur.

Marksizm'den ayrışan veya o'na yakınlaşan her davranış sonuçta; yöntem ve yorumun doğru ele alınıp ve alınmamasına tekabül edecektir.

Toplumsal olay ve olguların çok yönlü tüm ilişki ve çelişkileri ve somut varoluş durumlarıyla incelenmeleri ve doğru yorumlarla teorileştirilmeleri devrimci pratik açısından can alıcı öneme sahiptir.

Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz önermesindeki gizin kendisi de bu gerekliliği ve önemi tanıtlamak içindir.

Genel anlamda devrimci camiamız içinde, kendisi açısından yıkılmaz doğrular inşa eden herkesin doğrularının sınanacağı esas denek taşı toplumsal pratiğin kendisi iken; teorik açıdan açıdan önermelerin doğru (bilimsel) veya yanlış (anti-bilimsel) oluşunun değerlendirilmesi diyalektik ve tarihsel materyalizmin yasalarınca saptanacaktır.

İdeolojik sapmaya yada siyasal anlamda Marksizm karşıtı olarak nitelenen siyasetlerin özcesinde, şeyleri olay ve olguları olduğu gibi kavrayamama ve ona uygun, o'nun şeylerin özündeki gelişme ve yasalarına denk çözümlemeler sunamamaları durumudur.

Bir önermenin bilimsel ve anti-bilimsel oluşunun kavranabilmesi için; öncelikle de onu özümseyecek kavram gücüne sahip olmak gerekir. Birilerinin, birilerine doğrularını empoze etmesinden ziyade, önermelerin düşünme yeteneğiyle özgürce tahlilinden geçiriebilmesi önem arz edecektir.

Öte yandan; her düşünün her önermenin sahibi kendi doğrularında ısrarlı olacak, onları karmaşık süreçlerde en önde savunma, doğruluğunu tanıtlama hakkına sahip olacak ve bu hakkı kullanma özgürlüğünde sınırsız olacaktır.

Tek tek olay ve görüngüleri ele alırken de, onların gelişme evreleri,ilişki ve çelişkileri, iç ve dış koşullarını dikkatle gözden geçirmek; olguların kendisini ve gelişme koşullarını kavramak açısından gereklidir.

Ele aldığımız/ alacağımız konu esas anlamda gelenek güçlerinin içinde bulunduğu son somutluluklardan çok, sözü edilen ve en çok konuşulan ve yine en çok spekülatif içeriğe sahip olan bir gelişmeye Kardelen Harekatı'na (KH) ilişkin iken, bu olayın kendisini de kavramak için gelinen sürece -kısaca da olsa – değinmek zorunda olduğumuzu bilerek;

özellikle de sürece yakından ve içinden takip etmenin de avantajlarını kullanarak; devrimci eylem ve teorilerimizin yönünü doğru saptamaya katkı sunmayı zorunlu bir tarihi ödev saymaktayız.

Kolektif; sf. 4-5

Bu süreçlerde yaşanan olguları, mümkün olduğunca olduğu gibi sunmaya ve onları kendi yorumlarımızla kavramaya -kavratmaya- çalışacağız.

Elbetteki böylesine tarihi bir evrede ve oldukça da ciddi bir öneme sahip olan ve bu gelişmeler karşısında sessiz kalmak doğru olmayacaktır. Bu konuda aceleci davranmak; yangından mal kaçırır gibi bir rotaya düşmekte istemedik.

Sonuçların ve gelişmelerin detaylarıyla açıklanması ve tarafımızdan kavrama çıkarılmasını da özellikle gözettik.

Devrim ile karşı-devrimin mücadelesinde gelinen yeni boytları kavramak ve her bir gelişmeyi tecrübe edinmek; bu gibi gelişmeler karşısında bilimsel davranabilmek; hiçbir grupsal ve bireysel kaygıya kapılmadan, devrimci değerleri sahiplenmek; ve onları karşıtlarından ayırmak, ileriye gidiş için bir zorunluluktur.

 

Dostlarla gerçekte dost; düşmanla düşman olabilmek için bu ayrışmaları önemsemek gerekmektedir. İnanmadığımız şeyler karşısında inanıyormuş gibi yapmak; yanlış bulduğumuz şeylerin eleştirisinden kaçınmak doğru bulduğumuz bir tutum olmadığı gibi; faydacı yaklaşmak,olumsuzluklardan grup adına paye çıkarmaya çalışmak, doğruları genel devrimci değerleri adına sahiplenmemekte doğru olmayacaktır.

Başta da belirttigimiz gibi; gelişmelerin kökenine inilmez ve o'nun boy verdiği zemin doğru saptanamazsa görüngülerle uğraşma, günü kurtarmaya yarıyacak, hatta buna yaramaya da muktedir olamayacaktır.

KH'nin sonuçlandığı evrelerin; öncesi gelişmelerden bağımsız olarak ele alınamayacağı açıktır.Bir şeyi alkışlamak veya yuhlamak; sadece sonuç üzerinde durmak olacak ; o'nu var eden koşullar es geçilmiş olacaktir ki ; bu sorunun özünden uzaklaşmaktır.

KH ('kardelen harekatı' bn.h.kar) öncesi süreçlerin gelenek değerlendirmeleri bazında ele alacağımız konular dahilinde iken; bu süreçlere değinmeden KH'nin kendisinin kavranmasının yeterli olamayacağının bilinciyle bu dönemlere uzanmak zorunda kalacağız.

Mao Zedung yoldaşın dediği gibi, '' Irmağın bir kulaç buz bağlaması bir günün işi değildir.''

1- a) GELENEK GÜÇLERİNİN '87 AYRILIK' SÜRECİNE GELDİĞİ AŞAMADA YAŞANAN SORUNLAR

'Ne ah edin dostlar, ne ağlayın Dünü, bugüne, bugünü, yarına bağlayın'

-Nazım Hikmet-

 

'87 ayrılığının gelenek tarihinde önemli bir yeri söz konusudur. En önemlisi, kendisine en katı şekilde Mao ve Kaypakkaya savunucusu misyonu yükleyen güçlerin ayrışmış olmasıydı.

 

2.MK döneminin -özellikle de– 3. Konferans arifesindeki önderliklere karşı başlayan güven yitimi, gruplaşmaların temel dayanağı olmuştu.

 

2.MK'nın kısmen gerekli görüpte yaşama geçirmediği, ve kendi pratik tavırlarıyla da güven vermekten uzaklaştığı koşullarda; başarma, yerine getirme gücünün iyice azaldığı durumda; kapsamlı bir siyasi ideolojik sorgulayışın yapılamamasıyla birlikte sorunlar boyutlanıyordu.

 

12 Eylül koşullarında gerçekleştirilen ll.Kongerans bazı hatalarına rağmen kendi sürecinin başarılı bir gelişmesi iken; konferansın ideolojik-siyasi bir genel değerlendirme içinde olmayışı da olumsuzluğu idi. Bu karanlık dönemde; çok kapsamlı bir içerik beklemekte süreci anlamamak olacaktır.

 

2.Konferans sonrası süreçlerde; güçleri toparlama, koruma, şehir örgütlerini daraltma gibi doğru bir taktik izleme yerine, şehirlerde oluşturulan yaygınlaşma, MK sekreteri de dahil bir çok kadronun imha olması, tutsak düşmesini beraberinde getirmiş ve bu aşamadan sonra örgütsel çözülme hızlanmıştır.

Kadrosal kayıplar ve dağılmalar, boyutlanan sorunların önüne geçememeyi doğuruyordu. İdeolojik açıdan, öznelciliğin iki biçimi egemenliğini koruyordu.

Dar-deneycilik ve doğmatizmin yansıları olarak, sürecin özgün taktiklerini oluşturmadan öte; kısmı bilgilerle yetinme ve en önemlisi de kendi gerçekliğini kavrayamama durumu yaşanıyordu.

Kır ve kent kadroları ciddi bir karşıtlık içine girmeye başlayacaktı. Kır kadrolarında haklı gerekçelere dayanan bir güvensizlikle birlikte ideolojik açıdan kır küçük burjuvazisinin ben - merkezciligi, kendi gücünü herşey gören, kendi mücadelesini tek gerekli mücadele gören, kendi dışındaki güçleri ve tali oluşumları küçümseyen bir dar görüşlülük mevcuttu.

Bunun yanında, MK'nın bölgeyi anlamaya çalışmamasına karşı gelişen bir tepki vardı. Fakat tepkiyi doğru yöne kanalize etmede yeterli birikim, derinlik ve kavrayış yoktu. Kent kadrolarında küçük-burjuva aydın kibirliliği ve süreci kavramaktan uzak öznelcilik esas belirleyici öz durumundaydı.

Ve en son, kıra gönderilen delegelerin imha edilişi kır ve yurt dışındaki kadrolar arasındaki uçurumu iyice boyutlandırmıştı. Konferansın ertelenmesi ve en son Konferansın yurt dışında yapılmasının kararlaştırılması kır kadrolarının karşı tavır geliştirmesine kaynaklık etmişti.

Siyasi ve ideolojik alanda kendisine güvensiz olan kır kadrolarının, daha ziyade kendi silah gücüne dayanmayı esas alma yönündeki eğilimleri katılaşıyordu.

İdeolojik ve siyasi alanda ise, sonradan Kömün çizgisi olarak şekillenen gelişme ile parti çizgisinde tutucu davranan ve hiç bir değişimi duyumsamayan ''çizgici'' kesim arasında yaşanıyordu.

Bu kesimlerin düşünlerinin doğruluğu ve yanlışlığı konumuzun kapsam alanı dışında olduğundan ele almıyoruz.

Burada daha ziyade gelenek içindeki alt üst oluşlar, şekillenmeler ve karşı devrimci sızma zeminleri üzerine fikirlerimizi ortaya koyacağız.

Her davranışın bir ideolojik kökene dayandıgını belirtmiştik. Kır kadrolarının dar bakış açıları bir kötü veya iyi niyet sorunu değildi. Bu insanlar, gözünü kırpmadan uğruna ölebilecekleri devrimin işçileriydi.

Kolektif. sf. 5-6

Mesele, dünyaya bakış açılarının niteliğiyle ilgiliydi.

Sorunları çok yönlü kavrama, birbiriyle ilişki ve çelişki içinde olan durumları ayırt edebilme yeteneğinde olmak belirleyicidir.

Devrimin kapsamlı bir iş olduğunu; esnekligin ilkelere nitelik gücü vereceğini, karşıtlıkların gelişme teminatı olduğunu anlamak ve ona göre davranmak önemli olacaktır. Önemli olan diğer bir yan da, karşıtlarla birarada, mücadele yöntemlerini doğru ele alabilmekti.

İşte, 87 ayrılığının esas bileşiminde ideolojik yetmezlik zemini üzerinde yükselen tavır ve davranışların görüngeleri vardı.

3.Konferans öncesi cezaevinden çıkan kimi ''çizgici'' kadroların ''önce oportünizm- 2.MK'cıları- halledelim, DABK kolay'' diyerek içine girdikleri pratik davranışlar, yaşamın ve DABK'ın içinde bulunduğu koşulların kendisini kavramaktan uzaktı.

 

Ve, 2.MK'cıları ''halleden'' 3.Konferansçılar, devamında DABK'la birlikte yapamayacaktı.

Bu ayrışma gelinen süreçte, kır'ın önemi, önderlik açısından bilince çıkarılmış değildi. Bununla birlikte kır kadrolarının da, sorununların boyutunu, kırın dezavantajını önemsemede zaafiyeti söz konusuydu.

Siyasi-ideolojik sorunların doğru tarzda çözümlenememesi ve kadroların bu yetilerden mahrum oluşu, ciddi düzeyde örgüt içi sekterizmi doğuruyordu. Kırda alınan kayıplar, önderlik içinde olanların kıra gelmede gönülsüzlükleri kır kadrolarının tepki merkezi, oluyordu.

DABK kadrolarının '' Biz revizyonistlerle aynı masaya oturmayız'' söylem ve buna uygun davranılları özünde, kendine ve kendi siyasal- ideolojik düşün gücüne güvensizlik vardı.

DABK yaklaşımı ve düşüncelerinde; revizyonistler mücadeleden kaçacak ve kendisiyle masaya oturanları da, lafazanlıklarıyla bu zemine çekeceklerdi. Evet, 2.MK önderlerinden önemli bir kesim sonraki süreçlerde görüleceği gibi, sınıf mücadelesi pratiğinin dışına çıkıp mülteciliklte karar kıldılar.

 

Fakat durumun böyle olması, bu güçlerle konferansa gidilmeyeceği, gidilmemesi gerektiği sonucunu çıkarılmazdı.

O dönemde konferansa katılan ve sonraki süreçte ''Konferansçı'' denilen kesimde yer alan bir kadronun ''sayısal bileşim belliydi. Parmak sayısıyla onları alt edecegimiz ortadaydı, DABK'çılara bunu anlatmaya çalıştık. Anlamadılar '' deyişindeki gerçeklik gayet açıktı.

Köklü ve içselleşmiş bir siyasi- ideolojik mücadele yürütmenin esamesinden eser yoktu. Mesele iki karşıtlık şeklinde ayrışmıştı. Çizgiyi devam ettirmek ya da ettirmemek.

İşte işin garibi buradaydı ve çizgiyi devam ettirmekten yana olanlar kendi içlerinde bölünüyordu.

''Yenilikçi'' ve değişimci olan kesim, Konferans sonrası süreçte 'Komün' olarak ayrışacak, belli bir dergi faaliyetinin ötesinde pratik bir varlık göstermeyip tarihe müdahale edemeyecekti.

Sınıf mücadelesinin toplumsal arenasında yer alamama durumu, kimi doğru savununuların da kabulünü zorlaştırıyor, yenilikçi olmak, mücadele kaçkını olmayla özdeşleşir oluyordu.

Kırsal alanda alınan kayıpların esas nedeni subjektif yanlarla ilgiliydi.

Savaş koşullarını kavrama, ona göre davranma durumu yaşanmıyor; Konferans alt gerekleri karşılanmadan, bölgenin avantajlı dönemleri değilde, kış sürecine girerken kadroların bölgeye sevk edilmesine başlandığından kayıplar kaçınılmaz hale geliyordu.

Konferans öncesi yaygın bir deşifrasyon yaşanıyor, bölgede Konferans'ın yapılacağını bilmeyen yok gibidir.

Palu'da 2.MK Sekreteri ile 4 kadronun, 86'nın yaz ortalarında dokuz ve Kasım'da yedi delegenin kaybı ciddi bir güvensizliğe, tedirginliğe ve ruh yitimine neden oluyordu.

Yedi delegenin şehit düştüğü çatılmada Karşı Devrimci Hücre'nin (KDH) başı olarak ilan edilecek olan zat (NT) sağ kurtulacaktı.

Bu olayın sonraki süreçlerde değerlendirilmesi ne kadar yapıldı bilemiyoruz -ki, bunun yazılı belgeleri yoktu- fakat genel anlamda NT'nin tavrı olumsuz olarak değerlendirilmiş olduğunu biliyoruz.

Bu özellikle de ''silahını kullanmama, bireysel davranma, kendi kurtulmasını grubun önüne çıkarma'' şeklinde olduğu söyleniyordu.

Olayın ihbarla geliştiği, ihbarın o gün oradan geçen başka bir gruba yönelik olduğu, onların alan dışına çıkarken ihbara bu grubun takıldığı biliniyordu.

Aynı zamanda, ihbarın Zarik (Yakatarla) köyünde, Hıdır Güven ve Hasan Güven tarafından gerçekleştirildigi tespit ediliyor. Hasan Güven kısa süre içinde cezalandırılıyor. Bursa'ya kaçan Hıdır Güven daha sonradan cezalandırılıyordu.

Hıdır Güven Bursa'da olduğu dönemlerde Valilikten koruma talep ediliyor, fakat bu talebi red ediliyor. Aynı zamanda Bursa' da çeşitli ihbarlarda bulunuyor, kendisini öldürmeye gelenler diye şüphelendigi bir çok insanı ihbar ediyordu.

'87 ayrılığı öncesi verilen kayıpların, içten bir işbirliği veya ihbarla olduğu kanısı yoktu.

Bu yönlü bir araştırma ve kapsamlı değerlendirmenin yapıldığı da söylenemez. Fakat kayıpların, yerel ihbarlar ve uygun konumlanamayıştan kaynaklı olduğu söylenebilirdi.

Bu alt-üst oluş koşulları içinde olup, o günün özgün durumlarını anlayabilmek elbette ki apayrı bir öneme sahipti.

Fakat, DABK kadrolarının çapını ve potansiyelini öğrendiğimiz ve gördüğümüz hemen sonrası süreçlerde, en önemli meselenin kadro yetmezliği, düşünsel derinlikten yoksunluk olduğu görülecekti.

(Bu durum yaklaşık olarak diğer kanat içinde böyledir. Özellikle 2.MK'nın tasfiye edilmesinden sonra, geriye doğru-dürüst kadro kalmamıştı. 3.Konferans'ta, MK'ya seçilecek sayıda insan dahi zor bulunuyordu. Daha sonraları cezaevlerinden çıkan kadrolarla destekli hale geldiyse de aynı yetmezlik devam etti)

Bu olmadan da iyi bir tartışma ve düzelme durumu sağlanamazdı.

Öznelci idealizm olarak; tek yanlılığın, dar deneyciliğin ve doğmatizmin egemen olduğu ideolojik hattın siyası şekillenişi oportünizmdi. Oportünizm sağ ve sol olarak, birbirinin cezası şeklinde türüyordu.

Kolektif, sf. 6-7

 

b) '87 AYRILIĞI ve SONRASI GELİŞMELER

DABK (Doğu Anadolu Bölge Komitesi ) -bu komite, konferans öncesi kayıplardan ötürü, alttan alınan yeni üyelerle oluşturulmuştu- güçleri cepheden bayrak açarak ayrılık ilan ediyordu. 3.Konferans'a katılmama kararı alıyor ve bölgeden ayrılmış olan iki delegeyi –ki bunlar kayıplardan sonra asil duruma geçen yedeklerdir- geri çağırıyordu.

Fakat bu çağrıya giden iki delege uymuyordu. Ve Konferans'a katılarak 3.Konferansçı denilen kesim içinde yer alıyorlardı. Konferans öncesi bölgeyi ikna etmesi için gönderilen Manuel Demir DABK düşüncelerini benimseyerek ikna oluyordu.

DABK kesiminin en sıkı tuttunduğu nokta, ''bunlar mücadeleden kaçıyorlar. Korkaklar'' siyasetiydi ve bünyesini bununla şekillendirebiliyordu.

3.Konferans sonrası, bölgeden giden bir delege, yeniden kır'a atanıyor ve bir kişiyle birlikte Dersim'e gönderiliyordu. DABK'ı ikna etmek için de onlarla birlikte gezmeye başlayan delege ve bir üye, DABK tarafından silahsızlandırılıyordu.

 

Silahsızlandırma ve bölgede savunmasız bırakma eylemi, ''Partiyi biz temsil ediyoruz. Partinin tüm değerleri bizim hakkımız'' anlayışının ürünü oluyordu.

Bu anlayışın sonrasında süreçlerde iyice boylanması ve giderek bir karşı-devrimci girişim haline bürünmesi tamamen yanlış ideolojik yaklaşımların ürünüydü. (dip not; 'çürüme' başıyla ayrı ele aldım bu sözleri. bn. h.kar)

Bu, diğer devrimci hareketlerde de, ciddi boyutlarda- şiddet içeren şekliyle yansımasına herkes tanıktır. Ve bunun yarattığı tahribatları kimse görmemezlikten gelemez.

Burada bir nokta koyup, bu yaklaşımın kendisine dair kısa bir değini yapmamız gerekmektedir.

Çünkü bu bir doğru ya da yanlış anlayış sorunudur ve gelecekte de bizi meşgul etmeye devam edecektir.

Bir devrimci yapılanmanın yarattığı, yaratmakta olduğu değerlerin tümü, o yapılanmanın kolekktif ürünleri olup, hiç bir bireyin özel mülkiyeti veya özel tasarrufunda değildir. Öyle de görülemez.

Kendi içlerindeki sorunlardan kaynaklı parçalanmalar gündeme geldiğinde; devrim ile karşı-devrim arasında bir kesin karşıtlık şeklinde değilse bu ayrışım; yaratılan ortak değerlerin tümü de parçalanacak demektir.

Bir tarafın karşısındakini, 'düşman', 'kontra' vb. Değerlendirmesinin ötesinde genel devrimci kamuoyunun, devrimci yığınların ayrışanlara (taraflara), biçtiği misyon belirleyici kriter olmak zorundadır.

Tek tek bireylerin kişisel çıkar hesapları değil de, grupsal bir devrimci ayrışım ise, -devrimci kamuoyu bunu böyle görüyorsa- mesele; halk arasındaki çelişkilerin çözüm yöntemi bazında ele alınmayı şart koşar.

Taraflar kendilerince doğru bildikleri biçimde, değer kaybına uğradıkları söylenebilir ama, bunlar ayrılıkların kaçınılmaz sonuçlarıdır.

Ve çoğu kere bu ayrışımlar; kimin sorumluluğunda hangi değer ve ilişki varsa, o onunla kalmıştır. Bu da işin doğasına uygundur.

Böylesi koşullarda daha doğru olabilecek olanın tartışma ve uzlaşmalarla ayrışmak olsa da, bunu sağlayabilmek pek kolay değildir.

Ayrışmalarda devrimci kamuoyunun gözlemciliğini mutlaka gözetmek gerekecektir. Ayrışım olduktan sonra da çıkabilecek sorunlar devrimci gözlemciler ve dost örgütlerin müdahalesi istenerek dostane şekilde çözümlenmelidir.

Ya da aksine, her gücü yetenin zayıf olana çullanması, şiddet uygulamaları, kimi kere düşman karşısında silahsızlandırmaları, hatta imha etmeleri; fiiliyatta bulunan hareketin zayıflıkları, karşı devrimci uygulamalarıı olarak ele alınıp, mahkum edilmelidir.

Şiddet ancak, örgüt değerleri, halkın değerleri karşı-devrime sunulduğu durumda, ya da bireysel kazanç haline getirildiği durumda uygun düşebilir.

Konumuza dönecek olursak; DABK; kadrolarının kır ısrarı Konferansçı kesimin kır çalışmalarını kamçılayan bir etki olarak olumlu işlevi olmuştur.

Sürecin kendi özgünlüğü dahilinde; taraflar arası rekabet yaşanıyordu. Konferansçı kesim 1988'in güzüne doğru ilk gerilla birliğini oluşturuyordu. Bu dönemde, üç kadro kıra gönderilmiş, 8 kişilik birlik oluşturulmuştu.

Günün siyasi gelişmelerine ayak uydurabilme, süreci doğru tahlilden geçirebilme, yenilenme ve süreci omuzlayabilme perspektifinden yoksunluk, toplumsal pratik hatta tıkanıkları erkene alıyordu.

DABK'ın kolaydan ''yola gelmeyeceği'' anlaşılınca birlik kararı rafa kaldırılıyor, DABK oportünist ilan ediliveriyordu.

DABK; bu dönemde 3.Konferansı'nı (Haziran 1989. bn.h.kar) gerçekleştiriyor, atılım kararları alıyordu. Bu dönemde cezaevinden firar eden Baba Erdoğan'ın bölgeye gelmesiyle moralmen olumlu gelişmeler kaydediliyordu;

DABK kadrolarının bakış açısı ve siyası yeterlilikleri, İbrahim'in yazdıklarını ezberleme derekesinden öteye gidemiyordu.

Kır pratiğindeki ısrarları ve savaşmaya meyil eden cüretkarlıkları en büyük erdemleri olarak olumlu katkılar ve gelişmenin dinamiklerini canlı kılmayı sağlıyordu.

Bu dönemlerde karşılıklı polemiklerde bolca küfürler savruluyor, '12 eylül artıkları', 'kaçkınlar', 'korkaklar', 'dağ kafalılar', 'ödlekler' vb. gibi görüngüler siyasi seviyenin boyutunu ele veriyordu.

DABK kökenli kadroların hemen hepsi kır kökenli köy küçük burjuvazisinden gelmeydi ve daha ziyade de bu kesimin sınıf alışkanlıklarını yapıya taşıyordu.

Savaşçı kesimin de çok ağırlıklı bir kesiminin köylü olması, yapı içinde köy kültürünün ve yaşam tarzının yerleşmesine kaynaklık ediyordu. (dip not.1)

Daha sonraki dönemlerde, ayrılığın ilerleyen evrelerinde, NT (Laz 'Nihat'; Enver Doğru. bn. h.kar) vb gibi kimi kadroların yapı içinde etkin konuma gelmeleriyle, şehir lümpen ve ara kesiminin tarzları da yapı içine taşınıyor, kır küçük burjuvazisi ile kent ara tabakalarının ve lümpen proleter kesimin alışkanlıkları iç içe geçiyordu.

Konferans kanadının kır kadroları başta da belirleyici olan iki DABK kökenli kadroydu- aynı kır kültüründen muzdarip olduğu gibi, cezaevlerinden kaçan- çıkan bir iki kadronun kıra gelmesiyle; şekillenme kısmen daha olumlu bir hatta kayıyordu.

Kolektif. sf. 7-8

Konferans kanadının kent kadrolarında, küçük burjuva aydın kibirliliği, ampirizm, yüzeysellik ve doğmatizm belirleyiciydi.

Bu genel yaklaşımlar, kitle ve savaş pratiğinde, örgüt içi sorunlarda da yansımasını buluyordu.

DABK kesiminin yaklaşımı daha çok tepeden, kestirmeci ve kitleler adına karar veren, kendi dar ufkununn ötesini göremeyen yaklaşımlar içeriyordu.

Tekdüze bir ''savaş'' narası atılıyordu, ama bir türlü de savaş pratiğinde yol alınamıyordu.

Baba Erdoğan'ın ''Bize bir değil, bin Dersim gerek'' şiarında somutlaşan açılma istemleri, yine Baba Erdoğan'ın en önde yürümesiyle Tokat sınırlarını aşıyordu.

Ve bir karakol baskınında Baba Erdoğan'ın şehit düşmesi ciddi bir talihsizlik durumu yaratıyordu.

Bu olayın o dönemde nasıl bir değerlendirmeye tabi tutulduğunu bilmiyorduk. Birlik sonrası süreçte NT'nin kendisinin olayın kesitlerinden anlatımları vardı.

Bu anlatımları o gün uyum içinde gibi görünüyordu. Olayın çok somut tahlillerden geçirilmediği kanısı belirginleşiyordu.

Fakat işin doğrusu o aşamada, NT'nin Baba Erdoğan'ı vurabileceğini hiç kimse düşünemiyordu. Hiç kimse de bu yönlü bir kanı dahi yoktu, o kesimden arkadaşlar açısından bu daha da kesindi.

DABK, kesiminin 'kaçacaklar' kıra 'gelmeyecekler', 'onlar sizi kandırıyorlar' dedikleri Konferansçı kesim ise bölgeye yeni savaşçılar sevk ediyorlardı. Ve artık orada önemli bir güç durumuna geliyorlardı. Bu aktarımların birazda karşılıklı, yarışın kendisiyle oluştuğu yadsınamaz.

Aktarımların olması yanında, silah ve gereç sevkiyati yapılamıyor –yapılmıyor – bölgenin savaş ve pratik durumları özümsenmiyor, buna uygun politikalar saptanamıyor, görece yetkin kadrolar bölgenin dışında kalıyor, bölgedeki önderlik yetersiz kalıyordu.

Ve giderek kırda sorunlar boyutlanıyor, savaş pratiğiyle daha iyi durumda olan DABK kesimine karşı yoğunlaşıyordu.

Konferans kesiminin şehirlerden takviye ettikleri savaşçıların önemli bir kısmı öğrenci kökenli olduğundan, kültürel olarakta DABK'a göre daha ileri bir konumdaydı ve bu kitle çizgisine de yansıyordu.

Öte yandan kitleler ve taban, aynı hatta iki yapının ''ayrılığını'' kabul etmiyor birlik yönünde baskılar artıyordu.

Ayrılık sürecinin ilk başlarında, Konferans kanadının dört faaliyetçisi Tuzla da polis tarafından katlediliyordu. Bu olayın Engin Kaya işbirlikçisinin ihanetiyle oluşu, ciddi bir boyutta bu sızmanın ortaya çıkışı oluyordu.

Engin Kaya'yı ele geçirip cezalandıran dönemin Devrimci Sol'unun da yanlış tutumlarıyla olayın kapsamı ve niteliği yeterince doğru tarzda ortaya konulamadı.

Bu olayla, düşmanın çalışma tarzları, başkaca bağlantıları ve yeni projeleri hakkında doyurucu sonuçlara ulaşılamıyordu.

DABK kanadının iki Orta Karadeniz denemesi, ve bir iki 'iç-Kürdistan' denemesi sonuç vermiyordu.

Bu alanlarda alınan yenilgiler, içteki sorunları boyutlandırıyordu. Aynı şekilde Konferans kanadının 4.Konferans sonrası güney ve Karadeniz çalışmalarıda sonuçsuz kalacaktı.

NT'nin yeniden bölgeye döndüğü dönemlerde, DABK'ın mahkum edilen savaş pratiği içinde; ''Bu iş zaten yürümüyor. Altı ayda bana verin genel komutanlığı, eğer yürümezse geri alırsınız'' (dönemin kadrolarının anlatımından), önerisi kabul edilerek o döneme kadar başarısız ilan edilen komuta kademesi NT'nin yönetimine veriliyor.

1991'in baharında faaliyete Genel Komutan olarak başlayan NT peşpeşe, Ali Boğaz çatışması –ki bu gündüz pususu sonrası gelişmedir. Ve o dönem ilk gündüz eylemlerindendir- ve akabinde peşpeşe yapılan saldırılar DABK'ın askeri pratiğini belirginleştiriyordu.

Korucu köy (İnciqa) baskını ve o sezonun son güzüne kadar yaşanan pratik; NT'nin ilahlaşmasını getiriyordu. Bunlar tamamen o dönemin kadrolarının da tanıtladığı doğrulardır.

Askeri pratiğin belli bir olumluluk göstermesi yanında kitle pratiği alabildiğine sekter ve yıkıcı bir hal alıyordu.

Aynı tarihlerde Zarik (Yakatarla) köyünde yedi ''işbirlikçinin'' tespit edildiği söyleniyor ve şebekenin imhasına girişiliyordu.

Bu olayın kanıt ve somut delilleri oldukça yetersiz hatta yok gibiydi.

Apaçık bir yanlışın yapıldığı görülemiyordu. İşin en vahim yanı, olayın MK denetiminde ve MK onayıyla yapılıyor olmasıydı.

Delil olarak, cezaevinde aynı köyden olup, sorgulanan bir zatın itirafları gösteriliyordu, -Ki bu şahıs niteliksiz ve esasta kendisi cezayı hak eden, her ipte oynamaya elverişli biriydi. Ve bölge güçlerinin bunu bilmemesi olanaksızdı.

Bu olayın mantıksal boyutu tamamen es geçiliyor, sorgulama yapma gereği dahi duyulmadan imhaya girişiliyordu.

Dönemin Konferans bünyesinde ollaya karşı çıkışımız, olayın temellendirilmesi ve halka hesap verilmesi gerektiği isteğimiz ve PKK'nin de imha edilmekten kaçarak kurtulanlara sahip çıkması ve kitlelerin yoğunlaşan tepkileriyle, kaçanların üzerine gidilemedi.

Fakat öncesinde bir evden baba, anne ve bir genç olmak üzere dört kişi imha edilmişti.

Olayın çok kapsamlı sorgulanmayı gerektiren boyutları mevcuttu. Gerek olayı çözümlemedeki yöntem sorunları, gerek cezalandırmada düşülen yanlışlar, gerekse de sonraki süreçte halka hesap vermeye yanaşmama tavrıyla; sorunların ideolojik kaynaklarına inilmedikçe, doğru sonuçlara da ulaşılamazdı.

NT'ninde içinde bulunduğu üç MK üyesiyle bir görüşmemizde alabildiğine kuru-sıkı savunular yapılmış, somut hiç bir sunu verilememişti. (Bu üyelerden biri sağ ve cezaevindedir)

Bu olay çok ciddi biçimde kitlelerden soyutlanmayı beraberinde getirdi. Olaylar bununla da sınırlı değildi.

Bir birlik Ovacık'ın Mercan vadisine aşağıdan giriyor, en az on kişiyi dövüp yukarıdan çıkıyor, aynı hatta peşinden gelen ve içinde NT'nin de bulunduğu birlik öz-eleştiri verip gidiyordu.

Halktan insanlara karşı şiddet uygulama doğal bir uygulama durumuna geliyordu.

Kolektif. sf. 8-9

Benzeri bir çok olaya tanık oluyor ve duyuyorduk. O dönem PKK, ılımlı politika izlediğinden; şikayetler daha ziyade de oraya gidiyordu.

Tarafların kitle politikaları (özellikle DABK açısından) ve savaş pratiğinin (özellikle Konferans açısından) tıkanıklığı ve dönemin cezaevinden çıkan DABK kadrolarının etkisiyle ''Birlik'' DABK cephesinden gündeme sürülüyordu bu kez; karar, Konferans kanadının 3.MK'sının 3.Toplantısı'nda aldığı 'DABK'la birlik diye bir sorunumuz yok' kararına çarpıyordu.

Konferans kanadının 4. Konferans'ında, bu karar değiştirilince apar topar, ve hiç tartışılmadan birlik oluverdi.

DABK'ın birlik kararında, cezaevinden çıkan ve o süreçte Parti sekreterliğine alınan arkadaşın ve NT'nin ''idelojik olarak kendimize güveniyorsak neden korkacağız?'' şekillenmesi belirleyici oluyordu.

Çünkü o dönem NT, etkili bir şahsiyet durumundaydı. Ve o kış kaleme alıdığı, komutanlığı döneminin eylem ve pratiğini herkes tartışmasız olumlayarak imzalamış, ve yine bunlar eğitim konusu yapılmaktaydı.

Birlik öncesi Doğu Karadeniz'e gönderilen birlik orada tutunamayıp şehirlere iniyordu.

NT'nin bunu ''Parti tasfiyeciliği'' olarak değerlendiriyor, bu görüş genel anlamda DABK kesiminde kabul görüyordu.

'1992 birliği', siyasi ve idelojik açmazların zemini üzerinde yükselen görüngelerin ahenginde şekilleniyordu.

Tarafların hiç biri de bu işi yanlız başına götürebilecegi güvenine sahip değildi. Sorunları aşmanın ve görüngeleri kurtarmanın pan-zehiri olarak 'birlik' görülüyordu.

Bu dönem içinde -ayrılık sürecinde- DABK, kanadı başta olmak üzere her iki kesimin de özellikle, sorgulamalarda, ve cezalandırmalarda yüzeysel, tek yanlı, faydacı ve sekter yaklaştığı ve özellikle bunun DABK kesiminde bir tarz haline geldiği gayet açıktı.

Konferans kanadının da Dersim merkez ve Mazgirt bölgelerinde bir kaç cezalandırması somut dayanaklardan yoksun ve hatalıydı. Sorgulamalarda dayak yöntemleri uygulanıyordu.

Dönemin Konferans kanadı içinde bu yöntemler tali plandaydı ve daha ziyade de DABK kökenli veya kır kökenlilerin baş vurduğu yöntemler durumundaydı.

Özellikle NT'nin sekter ve şiddete dayalı yaklaşımları tüm Ovacıklı'ların bilgi ve çekince merkezindeydi.

O dönem bu ve benzeri uygulamaların, DABK kesimi içinde nasıl ele alındığını tam kavrayabilmiş değildik, ama giderek en alt kesimden komutan ve savaşçıların da bu şekillenmeye ayak uydurduğu görülüyordu.

Eline insiyatifi geçiren işe, dayakla başlıyordu.

Birlik döneminin hemen başındaki şu anı, bende ciddi bir iz bırakmıştı.

Savaşçılar (yaklaşık yirmibeş kişi) akşam sohbetine oturmuşlar. Bir bayan arkadaş anlatıyor:

''Köye girdik kadın inek sağıyordu. Bizimkiler ineğin yanından geçince inek ürktü kadın başladı söylenmeye; 'Gelip ineği ürküttünüz öbür taraftan gitseniz ne olur falan'. Bende dedim bir şey olmaz ana. Ne olmuş inek ürkmüş. Kadın söylenmeye devam etti. Bir yandan da ineği sağmaya çalışıyor. NT yoldaş arkadan geldi 'Ne konuşuyor bu kadın' dedi. Ben de, 'inek ürkmüş ona kızıyor' dedim. NT yoldaş kadına bir tekme vurdu ineğin altına yatırdı''

Dinleyicilerden 'oh olmuş' dercesine bir kahkaha kopuyordu.

'Yapmayın yoldaşlar bu gülünecek değil utanılacak bir durumdur' dediysekte pek para etmedi o anda.

Bu bir şekillenmenin görüngüsüydü. Köyden yeni gelen ve hiç bir eğitim almamış insanın kendisine kimi, neyi, nasıl örnek alacağı gayet açık. Fakat burada acı ve inanılmaz olan bu duruma, adına Parti kimliği yapıştırmış insanlarında katılmasıydı. Bu da bünyenin seviyesini göstermesi açısından anlamlıdır.

Birlik öncesi süreçte, gruptan silahını alıp kaçan ve sonra da gelip Konferans kanadına teslim olup pişmanlık durumu gösteren bir savaşçının ölüm kararıyla cezalandırılmasında da haksız yanlar mevcuttu. Ve o dönemin sorgu kapasitemize göre de, bu şahıs ölümü hak etmiş değildi.

Bu dönemin genel gidişatı, sonraki gelişmelerinde temelini hazırlıyordu.

(Şekillenmeler kısa bir dönemin işi olarak çıkmıyor, bir dizi olumluluk ve bir dizi red- kabul çekişmesinin devinimide olgunlaşıyordu)

Yaşanılan bu kesitlerdeki özgün şekillenişler yeterince kavranamadığı durumda, KH ('kardelen harekatı' bn.h.kar) ve KDH'nin ('karşı devrimci hücre' bn.h.kar) oluşum koşulları ve bu dönemin gelişmeleri de doğru kavranamaz.

Özellikle de örgüt içi ve dost güçlere ve halka karşı düşülen yanlış yaklaşımların kaynağında ciddi ideolojik sorunlar yatmakta ve bu sorunların kendisi yeni gelişmeleri hazırlamaktadır.

Bu durum, düşman sızmalarına uygun ortamda yaratacaktır.

Karşıt güçlerin, örgütler içindeki gelişmeleri iyi gözlemlediği ve bu gelişmelerden yararlanmak için fırsat kollayacağı bilinmektedir.

Gelenek güçlerinin sonrası süreçte de artarak süren gruplaşmaları, bu da örgüte gelen gidenin daha dikkatlice gözden geçirilmesi noktasında zayıf kalınmasını doğurmuştur.

Parti üyelikleri iyiden iyiye sıradanlaştırılarak, bünye kötürümleştiriliyordu.
ll- a) HER DERDİN DEVASI ''Birlik'' NASIL GERİ TEPTİ

Birlik, ayrılık döneminin beş yılını, icraatlarının ve bu süreçte oluşan karşıt ve birlik yönlerini tartışmadan oluştu. Zemini sağlam değildi. Birliğe gruplar olarak girildi, öylede çıkıldı.

Birlik Komisyonları'nın tutanakları incelendiğinde görülecektir, taraflar mutluluktan havaya uçuyor. İşin siyasi ve idelojik boyutları doğru tarzda ele alınmadığı durumda, görüngelerin çehresini değiştirmek anlam ifade etmiyordu.

Kolektif. sf. 9-10

İlerleyen süreçlerde de görülecektir ki, grupsal mantığın özünde, bir birini eritmek ilk istem şeklindeydi.

Daha sonradan bu eritme durumu gerçekleşmeyince, birbirini tasviye etme istemleri gündeme geliyordu.

Birlik olduğunda tarafların kendi farklı şekillenmeleri, kültür, ve ruh biçimi oldukça belirgindi ve önemli oranda birbirinden ayrışıyordu. Konferans kanadının tarz ve yöntemleri görece daha olumlu pozisyondaydı.

DABK kesiminde alt üst ilişkileri, özellikle de asker hiyerarşisi alabildiğine sekter ve beyaz orduvariydi. Azarlama ve paylamalar hitabın doğal biçimleri olmuştu.

Bu tarzın baş mimarı ise NT idi. Bu, birliğin ilk günlerinde kendisini yansıtıyordu.

Halktan insanlara dayak atma olayı birlikte önemli oranda asgariye indiysede ortadan kalkmadı.

Savaşçılara karşı dahi kimi istisnai durumlarda tokat kullanma veya hakaretler savurma olayları yaşanıyordu.

Birliğin bir kaç ay sonrasıydı. Ben NT ile aynı birlikteydim.

NT'nin eşi ('Ayşe Eski'.bn.h.kar) Bahar ; bir gün bana üç sayfalık bir yazı verdi. Bu yazı baştan sona, NT'nin kendisini dövdüğü olaylara ayrılmıştı ve bunların bir çoğu birlik öncesi gündeme gelmişti.

Ve Bahar bunların organa sunulmasını istiyordu.

Ben kendisine; ''Bunların çoğu birlik öncesi durumlar. Ama elbetteki vahim durumlar. Herkesin buna seyirci kalması daha bir vahim. Fakat bunları şimdi organa getirirsek, bu geçmiş olayları kullandığımız söylenir/ öyle sanılır. Bu nedenle bunlar seninle kalsın, fakat yeni bir durum olursa, küçükte olsa mutlaka gündeme getir. Organda ele alalım. Eğer yoldaş, (NT'yi) ikna ederek dönüştüremezsek, daha üst organlara veririz. Bu bir hata değil suçtur. Hiç kimse kendi eşine ya da bir başkasına dayak atamaz'', diyerek Bahar'ı ikna ettim.

Sonrası süreçlerde NT bu işi gizli yapmaya çalışıyordu. Bahar gündeme getirmiyordu.

Sonrasında bir kaç kere yoğunlaşan eleştirilerimizle NT kendisini frenlemeye çalışıyordu. Bunu, yanlışını gördüğünden dolayı değil,sadece benim aleyhime kullanmasınlar diyeydi.

Bahar'la bir tartışmasında, 'şimdiye kadar senin eline bir silah veriyordum, bu silahı senin elinden aldım' diyerek, dayak atmadığını kastediyordu.

NT'nin bu lümpenvari yaklaşımları; altın da örnek aldığı yaklaşımlar oluyordu.

Eline küçük bir insiyatif verilen her savaşçı yanındakine, emrindekine bağırıp çağırıyordu.

Azarlama ve paylamayı doğru görmeyen, bunu beyaz ordunun bir nitelik tarzı olduğunu ve mutlaka bırakılması gerektiğini söyleyen bizler, komuta edemez duruma geliyorduk.

Çünkü, azarlanma ve paylanmayla iş yapmaya alışan savaşçılar, bizim yoldaşça ve olması gereken yaptırım tarzlarımıza cevap veremiyorlardı.

Kimi eleştirilere rağmen, biz bu tavrın doğru olduğunu ve devrimci bir orduda olması gereken bu tavrın er veya geç hayat hakkı bulacağını, zorlanıyor da olsak bundan ödün vermemek gerektiğini belirtiyorduk. Ki zaten kısa sürede dipten gelen uğultular her şeyi alt-üst etti.

Birliklerin karışımıyla birlikte; kaynaşmalar, karşıtlıklar ve ayrışmalar yaşanıyordu.

Orduya egemen olan davranış ve yaşam tarzı, kır küçük burjuvazisi ve kent lümpen ara sınıflarının tarzından, onun özünden besleniyordu.

Nihat, Bektaş (Bektaş; sonradan itirafçı- kontra olan; 'Harun Çelik' bn.h.kar) gibi simalar bu tarzın kent temsilcileri ve diğer önemli bir kısmı da kır kesiminin tarzını ifade ediyordu.

NT'nin savaş pratiği ve konumu istisnasız tek oteriteydi.

Birlik sürecinin ilerleyen evrelerinde İsmail Bulut'un şehit düşmesi, ve DABK kanadının sekreterinin çeşitli çatışmalarla ve hilelerle etkisizleştirilmesiyle ipler tamamen NT'nin eline geçmiş durumdaydı.

Dönemin bir çok MK üyesi de dahil -özellikle DABK kanadının- NT'ye karşı yalaka bir siyaset izliyor, bir çok olumsuzlukları kendileri de tekrarlıyordu.

Özelliklede, kitle ve örgüt içi siyasette sekterizm belirgin özelliklerdi.

Köyden sorgulanmak için alınan köylüler -bunlar hakkında çeşitli şüpheler duyulan köylüler- arazideki konaklama yerine götürülene kadar, her yetişen savaşçı tarafından tartaklanıyor, tokatlanıyor. Ve üstelik, bunlar sonradan övünülecek şeyler olarak anlatılıyordu.

Bu olayların içinde veya hemen yanı başında kendilerine MK üyeliği etiketi yapıştırılmış şahsiyetlerde vardı.

Bu tavırları birçok toplantıda eleştirildi ve eleştiri biçimlerinin de etkisiyle bir çok kişinin eleştirilere hak verdiğini söyleyebiliriz.

Konferans kanadının üst kesimleriyle DABK kanadının kadroları çelişkiler ve karşıtlıklar içindeyken, daha alt kademede olan bizlerin, uzlaştırıcı ve ortak olumluluklar yaratma çabalarının önemli sonuçlar verdiği açıktı.

Bu çabalar NT ve onun yakınındaki çevreler açısından da benimsenir durumdaydı.

Zaten o dönem NT tarafından kabul görmeyen bir şeyin diğerleri açısından kabul görmesi olanaksızdı.

Bölgede tarafların üst kadroları arasında gelişen gerginlikler ve yaşanan çatışmalar, yine alt'ın ılımlılığı ile belli düzeyde yatıştırılarak birleşik önderlik acil toplantıya çağrılıyordu.

Bu dönemde NT 'Genel Komutanlık' görevini yapıyordu. Ve görevin icraatında yer alan hemen herkes NT'yi tek sulta olarak görüyordu.

Birleşik önderliğin toplantısında kıyasıya birbirine giriliyor ve tartışmalar içinde NT silah çekiyor.

Üstelik o toplantıda, Konferans kanadının kır temsilcisi ve AK ('askeri komisyon'. bn. h.kar) sekteri olan zatta NT'nin yanında yer alarak, karşıtlıkları bu basınca göre ayarlanıyordu.

1993'ün sonbaharına gelindiğinde çatışma ve çelişkiler alabildiğine boyutlanıyordu.

NT, savaşçıların yanında ve iki MK üyesinin bulunduğu ortamda, Parti sekreteri olan zata akla gelmeyecek küfürler ediyor. Parti sekreteri toplantıyı terk ediyordu.

O tartışmaya tanık olan Dersim kökenli ve bir halk bilgeliğini, duyarlılığını taşıyan savaşçı Qero (İsmail Bulut; DABK kanadının parti sekreteri. bn. h.kar) ''Bunlar bu şekilde gitmez. Bu NT ile gidilmez'' diyecekti.

O sonbahar yönetici organların toplantıları kıyasıya çatışmalı geçecekti.

1.OPK öncesi bölge toplantılarında NT'nin DABK kanadı adına belirleyiciği kesindi.

Kolektif. sf.10-11

Her oturum ve gündemde, ilk NT söz alıp konuşuyor, tüm DABK tarafının üyeleri ve aynı zamanda bir çok yeni üye, NT'yi iki adım önde onaylıyordu. Ki bu süreçte onlarca yeni üye alınmıştı. Ve bunların % 99'u NT'yi birebir takip eden durumdaydılar.

NT; ''yoldaş, kırlardaki yoldaşlara haksızlık oluyor, işin zorluğunu çekenler bunlar, ve Parti üyeliği bunların hakkı. Siyasi olarak geri olmaları yanında bir çoğu fedakar ve sağlam'' diye düşünce belirttiğinde, bana da mantıklı gelmişti.

Bu özel konuşmamızın sonrası süreçlerinde ve özellikle de 1.OPK alt toplantılarında anlaşılan oydu ki; NT, ustaca kendisini takip edebilecek onlarca savaşçıyı Parti üyesi veya Aday üye yapmayı becerebilmişti.
Elbetteki bana mantıklı gelen söylemle hareket edilmediğini sanıyorum. Çünkü sonraki süreçte bariz biçimde görülecekti bu durumlar.

Üye yapılan bir çok üye kır yoksullarından oluşuyordu ve siyasi olarak oldukça geri, askeri olarak öne çıkan ve her davranışlarıyla üst askeri kadrolara; başta da NT'ye öykünür durumdaydılar.

Ve NT'nin her keskin çıkışı, her çizgi ve program savunuculuğundaki ateşli söylemleri tartışmasız destek görüyordu.

Yazdığımız yazıları dahi okumadan NT'nin işaretine tam destek sunabiliyorlardı.

Parti birliği açısından ciddi tehlikeler oluşturabilecek açık davranışlara dahi karşı durulamıyordu. Siyaset yapmak, taşa meramını anlatmak kadar zordu.

Siyasi ve ideolojik alanda ciddi karşıtlıklarımız olmasına rağmen, her iki kesimin uzlaşma içinde gidebileceğini düşünüyorduk.

NT'nin ve onun belirleyeci olduğu davranışlara karşı mücadele etme ve karşıt. olumlulukları geliştirme gereğini duyumsuyorduk.

NT cephesinden oluşan karşı tepkiler, Konferans kanadının uç kesimleriyle yakınlaşmayı doğuruyordu.

Bu, o günün somut gelişmesiydi ve dönüp geriye baktığımızda, açık kendi doğrularımızla mücadelesini vermede yetersiz kaldığımızı kabullenmek zorunda olduğumuzu görüyoruz.

1.OPK'daki yeni şekillenmeler, ve NT ile Konferans kanadının kır temsilcisi arasında geçen ve NT'nin teorik olarak kötü duruma düştüğü ancak pratikteki üstünlüğünü kullandığı evrelerin ardından, DABK kökenli kadrolar MK içinde bir yer ediniyordu. Ve bu aşamadan sonra birbirini tasfiye etme girişim ve istemlerinin daha da belirginleştiği görülecekti. (dip not.2)

1993 sonbaharında yapılan yönetici organ toplantılarında, NT, DABK kanadının üyelerini,kendi aralarındaki çelişmeleri bir yana bırakarak karşı tarafa (Konferans kanadına) yönelmeleri şeklinde motive ediyor ve DABK kanadının bir çok iç çatışma ve karşıtlığı o aşamadan sonra susuyordu.

Sİ'nin ('Savaş İnce', yani, 'Cüneyt Kahraman'.bn. h.kar) Askeri Komisyon raporuna sonradan ekleyeceğim dediği düşünceleri, NT'in onayıyla Siyasi Büro'nun da kabulünün ardından bir kaç ay sonra piyasaya, ''Lordlar Kamarası ve Şovalyeleri'' başlığıyla sürülüyordu.

NT, bu belgeye onay vermekle yetinmiyor, tam destekle saldırıyı başlatıyordu.

Ayrılık öncesi, 2.Mıntıka OPO'nun ('ordu, parti organı'.bn. h.kar) eleştirel tavırlarından ötürü, NT'nin yedi kişilik organı, ''Askeri Komisyon'un bana verdiği yetkiyle donduruyorum'' demesi onay alıyordu. Ki sonrası süreçte de buna ilişkin bir değerlendirme yapmadılar.

Ayrılık döneminin aykırı ve karşıtlık oluşturan bir çok ayrıntısını geçiyoruz. Çünkü buna ne zaman, ne de yer yeter.

1994 ayrılığının hemen arifesinde ve birlik sürecinde de, önemli yanlış çizgileri izleniyordu. Bunlardan çok açık olan yanlışlar vardı. Mesela, Hozat'ta bir vatandaşın otobüsünün yakılması.

Bu eylem NT ve başka bir MK üyesinin bilgisi dahilinde ve denetiminde yapılırken, hiç bir mantıklı gerekçeye dayandırılamıyor ve bu eylem kararının alınma, uygulanma ve değerlendirme aşamasında hiç bir Parti üyesinin karşı çıkışı yaşanmıyordu.

Olay sırasında, ''Arabamı yaktınız, suçum nedir? O'nu söyleyin'' diyen araba sahibine, ''PKK çağırınca gidiyorsunuz, biz çağırınca gelmiyorsunuz'' diyor NT.

Bu açık karşı devrimci öze sahip eylemin yeniden soruşturulmasını talep ettiysekte, ayrılık dönemiyle güme gitmiştir.

Özellikle de bizimle görüşmek isteyen araba sahibi ve yakın çevresi (ki bunların hepsi gelenek taraftarıydı) ile görüşmüş, adamların suç oluşturan her hangi bir imaresine rastlayamamıştık. ''Parti durumu yeniden değerlendirecek'' demekle yetinmiştik.

Yine Erzincan'daki BŞ'nin (sonradan itirafçı-kontra olan MK üyesi 'Bektaş'= Harun Çelik. bn. h.kar) komutasında bir korucu köyü baskınında cezalandırılan adamın durumu aynıydı. Ki buna da 'Çakıroğlu' karşı çıkmıştı.

Çok açık olan yanlışlara karşı çıkılmayışının temelinde, ideolojik körlük, siyasi insiyatifsizlik vardı.

Adam -sendecilik, ve bireye- tapma en belirgin görüngüydü.

Kendi eyleminde doğru ile yanlışı ayırt edemeyen bir bünyenin uyanıklığı, kuşun taşa çarpması şansı kadar olacaktı.

Ayrılık sonrası süreçte, ayrılanlara silah çekmek, silahlarına el koymak, köylüler içinde döverek silahlarını almak, karşı tavır takınan köylüleri ve taraftarları götürüp ormanda sorgulamak, tartaklamak, dövmek ve gerek birlik ve de ayrılık dönemlerinde dost devrimci örgütlerle sekter ve çatışmalı durumlara girmek, gibi keskinkes yanlış olan ve yanlışlığı çok açık olan bu davranış ve tutumlara karşı durmamak ve bu uygulamaların en önde uygulayıcısı durumunda olmak; nasıl ve ne ile açıklanabilir.

Rüzgar çoktan ekilmeye başlamıştı. Fırtınanın biçileceği günlerde uzak değildi.

Bu dönemlerin bir özelliği; darbeci dediğimiz kesimin uygulamalarına, -özellikle de bizdeki kesimin silahsızlandırılmaları, ve dövülmeleri vb. Sorunlarına- Konferans kanadının şahsiyetleri de tam bir karşı çıkış içindeydiler.

Ve bu uygulamaları kınıyor, benimsemediklerini belirtiyorlardı.

Bu konuda bir çok bildiri ve açıklama yapılmıştır. Bu karşı çıkışların doğru olduğunu belirtmekle birlikte, ilerleyen süreçlerde bunun karşısına düşen Konferans kadroları açısından bir dizi çelişki yumağı durumundadır.

1994 ayrılığının ilerleyen aşamalarında, Darbeci kanat kendi iç tartışmalarını ve MK toplantılarını yapıyor, ve ''darbecilk'' olduğunu kabul ediyordu.

Sonrası süreçte, bu savunu, ''biz kendi içimizde ki darbecilikten bahsediyorduk. Size karşı darbecilik yok'' şeklinde açıklanıyordu.

KOLEKTİF-sf. 12-

Oysa 'darbecilik' MK'nin, MK üyelerini yargılamak istemesiyle kendi yetkisini parti yetkisi yerine geçirme şeklindeydi.

Ve '94 ayrılığı öncesi yapılan, yapılmak istenen de buydu.

Darbeci kanat, yaptığı 2.MK toplantısında önderliği Maoist olarak değerlendiriyordu.

Bu dönemde NT, MK içinde en etkin konumdadır. (Konferans kanadı) KÖK ('konferans örgütleme komitesi'. bn. h.kar) kesimi ise, 1.KÖK toplantısında, darbecileri yeni değerlendirmelerle ''birleşilmeyecek'' bir güç olarak somutluyordu.

KÖK kanadının 1995 ayrılığına gelindiğinde, her iki kanattada durum vahim bir yıkım ve dağılma pozisyonuyla karşı karşıyaydı.

KÖK'le, konferansın hemen üç ay içinde, zaten az olan, tüm üyelerin tam katılımıyla yapılmasını önerdiğimizde;

Konferans kanadının kır temsilcisinin akıl hocalığı ve girişimleriyle, (ticaret olayından dolayı) yıpranan ve teşhir olmuş olan MK üyelerinin zaman aşımında kan kazanmaları için, bir yıl sonrasına uzatılması; ciddi kayıp ve dağılmaları, güvensizlik ve parçalanmaları doğurdu.

DABK kanadının siyasi mücadele yöntemleri başından beri belirgin bir tarz içindeydi. Küfürvari söylemler, tehdit ve naralar bu tarzın en belirgin görüngüsüydü.

Bu tarzın kaynağında tam da yukarımda belirttiğimiz sınıf karakterinin özellikleri vardı.

İdeolojik açıdan oturduğu tepenin ötesini görebilecek durumdan uzaktı. Bizim içinde bulunduğumuz kanatın ve bizlerin de önemli oranda öznelciliğe takılıp kaldığımız ilerleyen süreçlerde daha iyi görülecekti. Gelişmelerin gidiş yönünün doğru saptanamaması en belirgin hattı oluşturuyordu.

Öte yandan tarz ve uslup olarak, daha olgun ve seviyeliydi denilebilir.

Fakat bu süreçte özellikle de bu kanat içinde olup, yeni'den yana olan bizlerin en büyük yanlışı, içte yoğun bir siyasi mücadele atmosferinde, olayın ideolojik ve siyasi yönlerine yönelemeyişimizdi.

Bu durum var olan resmi düşüncenin -ki biz bunuda oportünizm olarak değerlendiriyorduk- gelişmesini ve kökleşmesini getiriyordu.

Bunun dışında var olan görüngeler, tamamen bu zemin üzerinde yükseliyordu. Ve bunlarla uğraşmak boşunaydı. Sürecin bizim üzerimizde yarattığı tahribatlarda küçümsenmeyecek kadar önemliydi.

95 yazına doğru yapılan konferansta bir ayrılık daha kopuyordu ki, bu durum sorunları çok daha karmaşık hale getirmekle birlikte, o döneme kadar darbecilerle ve onların uygunsuz yöntemleriyle mücadele içinde olan ya da öyle görünen Konferans kesiminin tavırları daha net biçimde çıkıyordu ortaya.

İlk belirgin görüngü; 2.OPK'da ayrılanlara karşı NT'vari alınan ölüm kararlarıydı. Darbecilerin döverek silah alma eylemlerini karşı-devrimci pratik olarak değerlendirenler, kendisinden ayrılanlar hakkında hiç çekincesiz ölüm kararları verebiliyordu.

Hem de bir dizi yalan ve asılsız ve de sudan gerekçelere dayanarak.

Bu gerekçelerin, kararların ve gerçeklerin karşılıklı tartışıldığı bir toplantıda, Konferans kanadı ayrılan arkadaşlar karşısında ciddi bir çıkmaza giriyor, ve saflarındaki dört savaşçının tavır değiştirmesine neden oluyordu.

Bu toplantının hemen sonunda, ''silahlarımızı verin'' diyen Konferans kanadının bir MK üyesine, GÖK'ün (Konferans kanadından 'Haziran 1995'te ayrılan; kendilerine 'geçici örgütlenme komitesi' diyen, Ozan Veli'nin de içinde olduğu grup. bn.h.kar) bir ferdi;

'iyi de silahı hangi kritere ve hangi koşullarla vereceğiz. Bu yönlü protokol yapmamız gerekir'' önerisine ''o zaman kuşanın çatışacağız'' deyip yol boyuna pusu atmaları (azınlık grup olmalarına rağmen) akabinde kurşun sıkıp provakasyon yaratmaları, bağımsız OPO'nun tavrı ve GÖK'ten yoldaşların olumlu yaklaşımlarıyla savuşturuluyordu.

Bağımsız.OPO ('ordu,parti organı'.bn.h.kar) ve GÖK'ten oluşan bir birliğe; iki gün sonra Ovacık'ın Kedek boğazında NT ve birliği pusu kuracaktı.

Bu her iki karşı-devrimci eylemin nitelik olarak hiç mi hiç birbirinden farkı yoktu. NT, daha pervasız davranıp küfürlerle, dipçiklerle, döverek, tartaklayarak silahları alıyordu.

NT'nin yanında, MK üyesi ve bir kaç tane PÜ ('parti üyesi'. bn.h.kar) vardı. Bunların hepsi bu kanlı karşı-devrimci girişime en önde tartışmasız katılıyordu.

O koşulda arkadaşların, provakasyonun boyutunu fark ederek, soğukkanlı davranmalarıyla kanlı bir katliam önlenmiş oluyordu.

Yapılanlar çok açık yanlışlardı. Ve en sıradan köylü bile buna mantık erdiremiyordu.

Hergün dört ayrı noktadan günlük operasyon çeken düşmanın tugay güçleri arasında, yedi insan silahsız bırakılıyordu ve adına ''partiliyim'' diyen bir çok insan bu eyleme aktif katılmakla birlikte kahkahalarla gülüyordu.

Konferans ve DABK kanatlarının uygulamalarında ki bu ideolojik yozlaşma ve siyasi açmazın niteliği arasında hiç bir fark yoktu. Aynı nitelikte olan ölüm kararlarının da.

Olayın işlenişinde ki mantık aynıydı. Ahmet'in ya da Mehmet'in yapmış olması hiç fark etmiyordu. Herkes kendisince parti değerlerini sahipleniyor, onları koruyordu.

NT, aynı talimatları diğer birimlere de yağdırıyordu. Bunun parti kararı olduğunu ve herkesin bunu uygulamak zorunda olduğunu, daha önce kimi keyfiyetçilerin bunu uygulamaktan kaçındıklarını, bunlardan da hesap soracaklarını bağıra bağıra dile getiriyordu.

Silahı alınan arkadaşların, ''bizim güvenliğimiz ne olacak, bunun sorumluluğunu nasıl karşılayacaksınız?'' sorularına, ''bize (yani proleterya partisine) teslim olursunuz, sizi Erzincan'a kadar götürürüz, oradan gidersiniz'' diyecekti NT.

Devrimci bir gücü tasviye etmenin NT dışındaki üyelerce de kolaydan kabul edilmesi şaşılacak bir durumdu.

Bunlar çok açık karşı- devrimci fiillerdi ve hiç bir zaman bir devrimci örgüt veya devrimci birey bunu kolaydan yaptırabilme gücü elde etmemelidir. Tabi ki, bunun için bünyenin uyanık olması ve karşı duruma gücü göstermesi gerekir.

Kolektif. sf. – 13-

NT, aynı işi bu kez, Hozat bölgesinde bulunan diğer (hala aynı kanadın) bir MK üyesine yaptırıyordu.

MK üyesi yapılan telsiz konuşmasında, ''böyle bir karar yok. Bu tartışmalı bir durum'' dediyse de, telsiz konuşmasından hemen sonra köyde karşılaştığı iki arkadaşın silahlarını döverek elinden aldılar.

Köylüler olayı protesto etti. ''Kahrolsun kontralar'', ''siz devrimci değilsiniz'', ''ekmek alacağınıza b...alın'' türünden slogan ve söylemlerle silahı alan grubu kovaladı.

İşin ilginç bir yanı, bu türden uygulamalar; kendi gücünden daha zayıf güçlere karşı uygulanıyordu. 92-93 döneminde bölgede PKK ile aramızda çatışma arifesine kadar gelişen gerginlikler içinde;

''Onlar bizden adam vursalarda biz ilk aşamada böyle bir misillemeye girmeyiz. Girmek, işi büyütmek ve devam ettirmek, daha çok kişinin ölmesi demek olur'' diyen NT; '94 ayrılığı ve sonrası süreçte kendisinden (askeri olarak) daha zayıf kesime pervasızca yönelecekti.

Aynı şekilde bu pervasızlıkları kınayan, bunlar karşı çıkan ve karşılık vermeyi doğru bulmayan Konferans kanadı ''95 GÖK ayrılığında hiç duraksamadan ölüm kararları çıkarıyor ve uygulamalarda tam da NT'vari davranmaktan çekinmiyorlardı.

Bu durum ideolojik açıdan, küçük-burjuva sınıfların kendine güvensizliğinin ürünüydü. (dip.not.3)

Bu ideolojik planda; yüzleşmekten ve tartışmaktan kaçmak, muhatap almamak biçiminde yansırken; pratik alanda ise, zayıf bir güç karşısında kükreme, güçlü karşısında sinme şeklinde kendini gösteriyordu.

Tek yanlı öznelciliğin ve kaba materyalizmin, şeyleri, olay ve olguları derinlemesine kavrayamayışı; bu bazda devrimin çok daha kapsamlı olan sorunlarının irdelenmemesi ve ona göre davranılmamasını da doğuruyordu.

Bir yanda küçük burjuva kestirmeciliği, öte yanda tefeci bir küçük-burjuva aydın kibirliliğinin kör gözü vardı, bakış açılarında. Kır kökenlilerin ufku bir dağ eksenini geçmiyordu.

Kedek ve Mercan Vadisi'nde yaşananların boyutu, bir ''kahramanlık'' derekesinde ele alınıyor, ve herkes kendi cephesinden bunu alkışlamakla övünüyordu.

Dönemin NT pratiği (ki grubu tarafından tasvip görüyordu ve oluşturulan siyasi hattan ayrı değildi), geldiği son aşamalarıyla birlikte, sosyal -faşist ve Topal Osman pratiği olarak değerlendiriliyordu.

Bu değerlendirme GÖK'ün ve bağımsız OPO'nun görüşüydü.

Yerel kimi taraftarlarına; ''bu adam bu örgütün yönetim kademelerinde kaldıkça bu örgüt yanlış yapmaktan kurtulamaz. Bu pratik tamamen sosyal-faşist bir niteliktedir. Ve yapıya damgasını vurmaktadır'' Şeklinde açıklamalarımız olmuş, bu konuda gelişen kitle tepkilerinin doğru yöne kanalize edilmesine çalışılmıştır.

Nitelik olarak birbirinden hiç mi hiç farkı olmayan Kedek ve Mercan (biri TKP(ML) kanadının başı olan ve o kanadın askeri kesimine komutanlık etmiş, diğeri ise TKP/ML kanadının MK üyesi (bir ara NT ile orduya baş olmada yarışmış, pratik meziyetlerinden ötürü kaybetmiş birinin önderliğinde, yanlarında kendi örgütlerinin kadro ve Mk üyelerinin de bulunduğu bir ortamda gerçekleştirilen) olaylarının sadece biçimsel tarzından kısmi farklılıklar vardı.

NT'nin ağzındaki en küçük basit kelime, ''orospu çocukları'' iken ve her türden dayak, dipçik bunun bir bileşeni durumunda iken, diğer tayfanın bu uç aşırılıkları yoktu.

(Halim Kar: Ozan Veli yoldaş, iyi ki, Serok Lenin, veya Serok Mao'yu tanımıyor? Lenin, Rosa Lüxemburg'a bile 'orospu', K.Kautski'ye ise 'sokak karısının çocuğu' yani, 'orospu çocuğu' demişti, ve bu küfürleri kitabına bile geçmişti. Acaba kitaplarına geçmeyen küfürleri ne kadardı? Serok Mao'nun ise, her üç kelimesinden biri ise zaten küfürdü... Ozan Veli'de bu yolla çürümenin boyutuna dikkat çekmek istemişte, bu kadarı biraz fazla olmuş, bunları yazmanın ne alemi var. Bizde hala kucak dolusu küfür edenler var... Ayrıca, birçok insan, haksızlık karşısında aciz- çaresiz kalınca da küfreder. Küfürü çürüme ile özdeşleştirmek çok soyut bir bakış açısı. Mesela ben; Laz Nihat'ın 'parti genel sekreteri'ne ettiği küfürleri 'hoş görüyle', 'anlayışla' karşılarken, kendinden alt kademede olanlara ettiği küfüleri kınıyor ve yadırgıyorum açıkcası.... Ozan Veli yoldaşın yazısıyla devam ediyoruz.h.kar)

Belki karşıtlıklar belli bir aşamada çözümlenmeseydi o da olacaktı. Çünkü aynı özle ve aynı amaçla şekillenen yaklaşımların görüngeleride aynılaşabilirdi.

Konferans kanadının 2.OPK'da geçmiş pratik süreçlere yaklaşımı, yine aynı derecede kaba ve özneldi.

Yaşamın kendi gerçekliğini, yaşanan bürokratizmin, sekterizmin, ben- merkezciliğin, adam- sendeciliğin, pragmatizmin ve genel anlamda oportünizmin kendisi, kendileri açısından yok sayılarak tüm günahlar DABK kesimine yüklenip işin içinden çıkılmıştı.

Ne hikmetse, DABK gideli bir yıl olmuş, ama bunalım, dağılma ve parçalanma durmamıştı.

Gelinen aşamalarda yaşanan sorunlar gayet açık görünmektedir. Kuru-sıkı sloganlarla işin gitmediği biliniyor.

'95 ayrılığı sonrası NT'nin savunuları; ''Bakın biz doğruyuz. Eğer biz değil de onlar doğru olsaydı, bölünmezlerdi. Bu bölünmede göstermiştir ki doğru olan biziz'' biçimindeydi.

Bu durum, KH ('kardelen harekatı' bn.h.kar) aşamasında aynı biçimde opotünizmin Konferans kanadının (TKP/ML) söylemi oluyordu. Ve sıkı sıkıya KDH'nin ('karşı devrimci hücre'. bn.h.kar) varlığına sarılarak kendi 'doğruluğunu' kanıtlamaya çalışacaktı.

Birlik koşullarında başlayan ve hatta başından itibaren birbirini eritmeyi güden yaklaşımlar eritmenin kolay olmadığını /olmayacağını görmeleriyle birlikte, tasfiye etme istemlerinin ve girişimlerinin '94 Nisan'ında noktalanması, kaba biçimiyle gerçekleşirken, tasfiyecilik her iki tarafta da devam ediyordu.

Birlik döneminde eritme ve tasfiye etme istemleri Konferans kanadının da istemleri dahilindeydi.

Daha ilk başlarda, ''parti bizde kaldı, ordu onlarda'' şeklinde söylemlerde bu grupçu ve de, grupçuluğun gizindeki gerçeklikler kendisini gösteriyordu.

Yine birliğin ilerleyen ilk evrelerinde, ''Kimi tasfiyeler olmadan iş düze çıkmaz. Her KP'de bu türden tasfiyeler olmak zorunda'' diyen en üst konumda olan zat'da, Konferans kanadının temsilcisi durumundaydı.

Bugün ortaya çıkan somut durumlar, yaşanan dağılma ve yenilgi süreçleri; kimi yanlarıyla özetlemeye çalıştığımız dönemlerin genel muhtevasından ayrı değildi. Ve bu süreçlerin özgün gelişmeleri irdelenmeden bu günün ve yarının sorunlarına vakıf olabilmek olanaklı değildir.

Kapsamlı bir siyasi-idelojik değerlendirmeden ziyade, Kardelen Harekatı'nın özgünlükleriyle ilintili olan ve genel anlamda da içinde bulunulan genel siyasi-ideolojik yaklaşımdan ayrı ele alınamayacak kısmi bir görüngü tablosu sunmaya çalıştık.

Bu sürecin herbir gelişimi, sonrası dönemin fırtınalı savruluşlarının nüvesi durumundaydı ve bugünün gelişmeleri de yarını yaratacaktır.

Kendi gelişme evrelerimiz, hata ve zaaflarımıza doğru bir yaklaşım,yarını kazanmamızı sağlayacaktır.

KOLEKTİF-sf. 14

Birlik ve ayrılık süreçlerinde hiçte birbirinden farklı olmayan yaklaşımların, çok karşıt şeyler olarak gösterilmesi bir yanılsama durumu olduğu gibi; bu yanılsamanın bir tarafta ortaya çıkarılan Karşı-Devrimci Hücren'nin varlığına dayandırılması çok daha büyük bir yanılsama yaratmak olacaktır.

Karşı Devrimci Hücre çıkmamış olsaydı, savunula gelen bu pratik olgular nasıl ele alınacaktı. Sorunlar; KDH ('karşı devrimci hücre' bn.h.kar) üzerine fırtına kopararak, olguların kökenindeki siyasi-ideolojik boyut kaybedilerek çözümlenemez.

111- a) KH ve KOMÜNİST-DEVRİMCİ YÖNTEM ÜZERİNE

Rüzgar ekenler fırtına biçtiler; fırtına ekenler ne biçecek?

''Halk denizinde bizler okyanusta birer damladan başka bir şey değiliz ve ancak halkın bilincinde olduğu şeyleri doğru bir biçimde dile getirdiğimiz zaman yönetebiliriz. Biz bunu yapamazsak, KP proletarya ya önderlik edemez. Proletarya kitlelere önderlik edemez ve bütün makine çöker..'' (Lenin)

Hangi koşul ve süreçte olursa olsun, devrimciler kendi yol ve yöntemlerini, çalışma tarzlarını halkın genel çıkar ve değerlerini, proletaryanın tasarruflarını esas alarak belirlerler.

Zaten sonuçta, ilke haline gelen genel önermelerde tamıtamına bu özle şekillenir/ şekillenmek zorundadır.

Yöntem sorunu, devrimcileri/ devrimci uygulamaları karşıtlarından ayırt etmeye yarayan temel öğelerden biridir ve her yöntem sonuçta, yine de bir bakış açısının ürünü olarak değer bulur.

Devrimci ve komünistlerin olay, olgu ve şeyleri irdelemedeki yöntemi diyalektiktir ve diyalektiğin temel yasaları bazında sorunlar ele alınır.

Sorunlar ele alınırken de, diyalektiğin uygulanış tarzı önem arz edecektir. Her sorunda olduğu gibi, düşmanla aramızdaki mücadele biçimlerinde ve yine dost güçlerle ve kendi içimizdeki mücadele biçimlerinde devrimci ilkelere sıkı sıkıya bağlı kalmak zorundayız.

Bu zorunluluk öylesine kendisini hissettirir önemdedir ki, bu doğruları elde tutma ve tutamama gibi kesin karşıt kutuplara götürmeye açıktır.

KH'nin ('kardelen harekatı'. bn.h.kar) genel diğer muhtevalarını ele almadan önce yöntem sorununu irdeleme gereği duyduk.

Çünkü bu gelenek tarihine sonradan musallat olan; sol-sağ yıkıcı anlayışların geliştirmiş olduğu yanlış bir tarz olup, bir çok defa farklı türlerde gündeme gelmiş ve gelinen noktada ciddi bir nitelik meselesi durumuna gelmiştir.

Genelde Türkiye devrimci hareketinin, özelde de gelenek güçlerinin sorgulaması gereken en önemli meselelerden biri gerek düşmanlarla, karşı- devrimcilerle, gereksede de dostlarla- çeşitli oportünist revizyonist ve reformist güçlerle- mücadelede biçim, yol ve yöntem meselesidir.

Bunun bir versiyonu da iç mücadelelerde gündeme gelmektedir.

Her işine gelenin, gerektiğinde karşı çıktığı şeyleri kendi bünyesinde çeşitli gerekçelerle kılıflayarak uygulaması asla doğru şeyler olarak görülemez.

Bunun -yani doğru yaklaşım tarzlarını- bir içsel özellik haline getirmek ve yanlışa karşı durmak zorundayız.

Komünistler ve devrimciler robotvari uygulayıcılar değildir.

Tepeden gelen her buyruğu, -örgüt disiplini çerçevesinde- uygulama durumunda olmamalıdır.

Çünkü tarih göstermiştir ki, kimi merkezi emir ve talimatların ya da belirlemelerin, halkın, devrimin, proletaryanın menfaatleriyle çeliştiği ve o'nu uygulamanın, uygulamamaktan daha büyük zararlar verdiği şeklindedir.

Bunun doğru ele alınabilmesi ve doğru uygulanabilmesi için devrimci amaçların ve onun araçlarının derinlemesine kavranması gerekmektedir.

Kuyrukçu kafataslarının yetiştiği durumda, bu kriterleri ayrıştırmak zorlaşır; bağımsız siyasi kişilikler yaratmak ve giderek devrimci ilkeleri, devrimci kitlelerin özgüçleri haline getirmek; yanlışlara karşı insiyatifi geliştirmekle olanaklı olacaktır.

Devrimci şiddetin ve bağlı olduğu amaçların özünü iyi anlamak gerekmektedir.

Şiddet, halkın iktidara varabilmesi yolunda, zorunlu başvurulan bir araçtır ve insanı insan eyleyecek olan yarının sosyalist ve Komünist toplumlarında eriyecek ve giderek tarihin çöplüğüne atılacaktır.

Bugün kime, hangi koşulda, nasıl bir şiddetin uygulanacağı meselesinin titizlikle ele a lınması gerekmektedir.

Kardelen Harekatı olarak, adlandırılan girişimin kendi gelişim koşullarının belli bir aşamasından sonra aşağıdaki şu değerlendirmeye varması;

 

''KDH ile aramızdaki çelişmenin uzlaşmaz bir çelişki olduğunu,yani düşmanlarımızla aramızdaki çelişkide anlamını bulduğunu, dolayısıyla çelişkinin çözüm yönteminin, çelişkinin niteliğine uygun olarak geliştirilmesi gerektiğini önemle vurgulamaktadır.'' ('Dün bizimdi, gün bizimdir, zafer de bizim olacak'. sf.18.19)

Ve görülen o ki, bu belirlemeden sonra; sorgulama yöntemlerinde şiddete başvurulması meşrulaştırılmıştır.

Bu yöntem sonrası; KDH'nin başı olarak gösterilen NT ve Atilla Kamberoğlu'nun, sorgu süresi tamamlanmadan ölmüş olmaları, şiddetin boyutunu ortaya koyduğu gibi; bu yöntemin kabul görmesini doğal karşılayamayız;

''Halk arasındaki çelişkilerin çözümünde ikna ve eğitim esastır'' Maoist yaklaşım gereği olsa herhalde, hem halk arası bir sorun görüp hem de şiddet uygulamanın doğru görülmediği ve çelişkinin boyutu devrim ile karşı devrim arasındaki bir sorun şeklinde değiştirilmiş ve o aşamadan sonra ''meşru'' biçimde şiddet uygulanmaya başlanmıştır. (dip not.4)

Bu tamamen tekdüze bir yaklaşımdır ve kesinlikle kavrayıştan yoksundur.

Elbette ki, çelişkinin niteliği devrim ile karşı devrim arasında ki bir sorun olarak ele alınacaktır. Ama böyle olan her çelişki aynı tarz yöntemleri gerektirmeyeceği gibi, sorgulama yöntemlerinde devrimci olan tarzın kendisini uygulamak zorunda olduğumuzu unutamayız.

KOLEKTİF-sf. 15

Bu tarz, savaş esirlerine de uygulanan tarzın kendisidir.

Sorgulamalarda -ki bu en kaşarlanmış karşı-devrim ferdi olsa bile- kesinlikle mantık gücüne dayanarak, somut maddi verilere dayanmak ve özellikle de halkın içinde kimi unsunların sorgulanması meselesi ise gündemdeki çok daha kesin biçimde maddi verilere dayanmak esas alınmalıdır.

Sorgulamalarda dayak ve işkence yöntemlerine başvurmak; kesinkes ideolojik bir zaafın dışa vuran görüngüsüdür.

Mesele; kişileri (suçlu da olsa) ezerek tatmin olabilme durumu değil, karşıt kurum ve kuruluşları işlemez duruma getirmektir. Fiziksel tasfiyeden ziyade, düşünsel ve onun kurumlarını tasfiye etmek esas olacaktır/ olmalıdır.

Ustalardan alıntı yaparak bazı doğruları tanıtlamanın bizce hiç bir gereği yok.Devrimci erklerimizin ve insani mantığımızın özünde bunun sınırları çizilidir zaten. ''Halkımın bilincinde'' olan şeyleri anlamak yeterlidir.

Sorgulamalarda, maddi delil ve verilere dayanmak esas iken; kimi kere somut gözlem ve deneylerle edinilmiş izlenimlerle suçlular tespit edilebildiği halde maddi veriler sunulamayabilir.Bu durumlar da ise, kendilerini ve kitlelerini ikna edebilir pozisyonda ise, yine kitlelerin ve örgütün hiç değilse belli üst kademelerinde sorunu ele alıp, tartışmalar sonrasında gerekiyorsa cezalandırmlar yapılabilir ve halka hesabı da bu çerçevede verilir.

Mantık dışı zorlamalar ve yanlı yorumlarla sonuçlara gitmek ve bu yönlü açıklamalar yapmak inandırıcı olmayacak vede devrimci halk adaletinin kendisini yaralayacaktır.

KH'nin ('kardelen harekatı' bn. h.kar) en önemli ve başlangıç hatalarından biri; halktan ve devrimci dost örgütlerden gözlemci istenilmemesidir. Ve bu denli kapsamlı bir gelişmenin -ki bunun başta sınırları belli olmasa bile, ilerleyen ve tamamlanma süreçlerinde bu kapsamın ortaya çıktığı koşullarda belirginleşmiştir- olduğu durum da gözlemci alınması doğru olan olacaktı.

Bu yönlü çabaların sadece gelenek açısından değil, Türkiye devrimci hareketinin tümü için ciddi bir küçük burjuva kibirliliğiyle savsaklanmaktadır.

Çokca adına ''halk mahkemeleri denilen'' mahkemelerin güncesinde halkın kendisinden görüngü bile yoktur.

Özellikle imkanların olduğu koşullarda bunları zorlama kesinkes gereklidir/gerekli görülmelidir. KH'nin gerçekleştiği koşullarda bu imkan yok denilmezdi.Yukarıda belirttiğimiz ölüm olaylarına dair, arkadaşların özeleştiri yaptığını biliyoruz. Aynen şöyle deniliyor;

''Bu hatalarımızın aynı türden olan ve muhatabı açısından telafisi mümkün olmaya bir biçimde sonuçlanan sorgulama ve soruşturma sırasında tutuklu iken iki KD (Karşı Devrimci Hücre) üyesi (Atilla Kamberoglu ve Enver Doğru) düşman unsurunun ölmesi olayı bu süreçte meydana gelen en büyük ve önemli olumsuzluğumuz olarak kabul görmektedir.'' (Age, sf; 54)

Bu yanlışlığı kabullenme olayının; siyasi ve ideolojik açıdan bilince çıkarılmış bir öz olduğunu sanmıyoruz. KH sırasında gelişen bu olay; geçmişten beri, halka ve kendi içindeki çatışmalarda işlene gelen ve en son; bir ideolojik sapma olarak ifade edilebilecek ve somutlaşmış bir tarzdır.

Bu, red ve inkar edilemeyecek ve yine yanlışlığı çok bariz olan, görüntüyü kurtarma amaçlı yapılmış bir özeleştiridir.

Çünkü bu arkadaşların, geçmiş süreçlerinde özetlediğimiz güncelerinde de anlaşılacağı gibi bu durum istisnai bir olay değildir.

Sonuçta ölüm olayının olduğu durum için ''yanlış yaptık'' deniliyor. Ya sorguda ölmeyenlere karşı izlenen tutum neydi; Farklı mıydı? Sormak isteriz.

Öte yandan, KH'yi yürüten arkadaşların en önde geleni olan Sİ'nin (Savaş İnce= Cüneyt Kahraman. bn. h.kar); geçmiş sorgulamalarından tanıdığımız ve bildiğimiz tarzının; son olaylarda izlenen yöntemi kabul eder ve başta bunu uygular tarzda olduğunu biliyoruz. (dip not.5)

Siyasi ve ideolojik açıdan sorgulanması gereken noktalar; kendi düşün gücüne, devrimci yaratıcılık ve esnekliğe, kendine ve halka güvensizlik kaynaklı şiddet yöntemlerinin hangi istem, duygu ve düşüncelerin ürünü olarak gündeme geldiğinin saptanmasıdır.

Özeleştiri yapılacaksa bu tarzın örgüt yaşamına hangi kapılardan girdiği ve bu kapıların neden açık kaldığı izah edilmelidir.

Dün, aynı MK içinde olan ve yoldaş dediği şahıslara silah çeken, en onulmaz küfürleri savunanların ektiği rüzgarlar; şimdi kendi tepesinde fırtına olup esiyordu. Evet kendisi öldü ama tarzı yaşıyor.

Kendilerini öldürmemeleri için yalvaran yaralı ve etkisiz hale getirilmiş askere kurşun sıkan Bektaş'ı (Harun Çelik.bn.h.kar) savunan mantığın; bugün bu olayda yeni bir biçimde ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. Çünkü olayın idelojik ve siyasi boyutu aynıdır ve öz kavranabilmiş değildir.

Dönem içinde yapılan eleştirilere ''Hümanistlik yapıyorsunuz'' diyenlerin, bugün benzeri yöntemleri yeniden gündemlemeleri, tarzlarına uygun düşmektedir.

Elbetteki devrimciler insan sevgisinin en yücesine sahiptir. Bu insanı karanlık dünyalara hapseden egemenlere karşı iyi niyet beslemek değildir.

Fakat, uygulamalarımızda sadist olmamızı gerektiren hiç bir neden yoktur. İşkenceden kurtaracağımız insanların kurtarılacak dünyasına işkence yaparak gitmeyeceğiz. Bu biz devrimcilerin yöntemi değildir/ olamaz da.

KH'nin başlangıç, ilerleme ve tamamlanış sürelerinde uygulanan sorgulama tarzının; özellikle '89'lardan sonra geleneğe musallat olan ve NT'nin özel belirleyiciliğiyle gelişen küçük-burjuva tarzının en uç görüngeleri olup; mücadele yöntemleri olarak devrimci olmayan öze sahiptir.

Bilinmezciliğin zemini ve öznelciliğin etkileri içinde gelişen, kendine, düşüncelerine ve yöntemlerine güvensizliğin ürünü olan sekterizmin en uç biçimleridir.

KOLEKTİF-sf.16

KH'nin sorgulama tarzı ile ortaya çıkarılan sonuçların, başından itibaren güvenilirliğini sarsacağı görmezden gelinemezdi.

Bu tarz bir sorgulamayla elde edilen itirafların tartışmasız kabul edilebilineceğini hiçbir aklı selim söyleyemez. Ve bu pratikte böyle olmuştur.

Geleneğe musallat olduğunu ifade ettiğimiz bu tarz, sadece DABK kanadının dönemiyle sınırlı değildir.

Konferans kanadının da öncesinde özetlediğimiz çeşitli uygulamaları bu özün, farklı tip görüngüleridir.

B) KH VE ''DÜN BİZİMDİ, GÜN BİZİMDİR, ZAFER DE BİZİM OLACAK'' ŞİARI ÜZERİNE

Gelecek; bugünün ve dünün tarihsel gelişimi üzerine kurulacaktır. Bu tarihsel materyalizmin teorik temelidir. Hiçbir nitelik kendisini var eden özden, hiç bir toplumsal kesit öncesinden yalıtarak ele alınamaz.

Teorik açıdan, ''dün bizimdi gün bizim olacak'' önermesi genelleme olarak ele alındığında doğru bir içerikle doldurulmadığı kanısındayız.

''.....partimiz,bununla da (''Karşı Devrimci Hücre'' nin kızıl çekiçle ezilmesi, tasfiyeci hizibin saflardan temizlenmesi ile'' -bn- O.Veli) yetinmeyerek bütün yanlı, inkarcı yaklaşımları dıştalayıp kendi tarihini, olumluluklarını ve olumsuzluklarını sahiplenerek bütün bunları zafere ulaşmanın basamağı olarak kavradığımızı ifade eden ''Dün bizimdi, gün bizimdir, zafer de bizim olacak'' şiarını haykırmanın doğru olacağına karar vermiştir.'' (Age, sf. 25)

Burdan anlaşılan o ki, belirlenen şiarın; ''kendi tarihini, olumluluklarını ve olumsuzluklarını'' sahiplenmesi anlamı yüklenmiştir.

Dünü; iki karşıt yönüyle olumlu ve olumsuzluklarını köklü bir siyasi-ideolojik şekillendirmeye tabi tutmadan ve bu olumsuzlukların nesnel zeminleri bazında kendi olumsuzluklarına doğru yaklaşım göstermeden, şiarın bir slogandan öteye gidemeyeceği bilinmelidir.

''Olumsuzluklarımızı da sahiplendik/sahipleniyoruz'' diyen bu arkadaşların geçmiş süreçteki olumsuz olgular karşısındaki duruşlarını biliyoruz ve malesef bu konuda değiniler bile yoktur. Ortak oldukları olumsuzlukların ve fiillerin özeleştirisi yoktur.

Bir yandan Karşı Devrimci Hücre elebaşısı olarak gösterilen NT'nin;

''2) Halka karşı tavır ve davranışlarının tamamen karşı devrime hizmet ettiği ortaya çıkarıldı.

3) Partimizle diğer devrimci örgütleri karşı karşıya getirmede birinci derecede rol aldığı ortaya çıkarıldı.'' (Age, sf. 77) vb. gibi kesin belirlemeler yapılırken, öte tarafta, bunlar ''dünün'' pratiği içinde nasıl hayat hakkı buldu, çoğunluğu ''MLM olan'' parti bünyesinin bu karşı-devrimci uygulamaları nasıl hazmedebildiği ya da nasıl hazmedemediği veya, bu karşı-devrimci çizginin örgütün genel çizgisinde etkisi neydi?

Yapıya ne kadar etkileyip, ne kadar etkilemediği vb. bir yığın sorunun kapsamlı bir değerlendirmeye tabi tutulmaması; ''dünün nasıl'' bizim olduğunu ortaya koymaktan yoksun bir yaklaşımdır. Yüzeyseldir, faydacıdır, özneldir ve de derinlikten yoksundur.

Yukarıda özetlediğimiz bölümlerden anlaşılacaktır ki, NT, 'Dün'ün siyasetine damgasını vuruyordu. Yani genel çizginin belirlenmesini sağlıyordu. Ve bu arkadaşlar 'dün'ü bilimsel açıdan sahiplenmek istiyorlarsa, öncelikle bu pratikleri belirleyip, bu çizgilerde düşülen zaafları saptamak gerekmektedir.

Kendilerinin vardıkları sonuçlar açısından bu daha gerekli ve zorunludur.

Bu arkadaşlar, NT'nin belirleyici olduğu karşı-devrimci eylemleri kabul ediyorlarsa, -ki ettikleri yukarıdaki aktarımda görülüyor- bunlar neler ve hangileri olduğunu, koşulu bulunan uygulamaların düzeltilmesine gidilip gidilmeyeceği veya nasıl gidileceği izah edilmelidir.

Mesela, devrimcilere pusu kurup, kurşun sıkan, dövüp tartaklayarak silahlarına el koyan pratikler nasıl değerlendirilecek.

Eğer, karşı-devrimci eylem denilecekse bu en uç görüngüdür.

O zaman bunun karşısındaki duruşunuz ne olacak, o gün bu talimata katılan ve bir çok PÜ ve MK üyesi düzeyinde bireyler vardı. Bu hangi Maoist anlayışın ve şekillenmenin ürünüydü ki, bu karşı-devrimci uygulamalara pervasızca katılabiliniyordu.

Ya da kitlelere karşı işlenen suçların hesabı nasıl verilecekti. ''Bunlar hepsi NT'nin işiydi'' deyip içinden çıkılabilir mi?..

Dönemin tarihsel süreçlerinde, yani o sahipleniyoruz dediğin 'Dün', NT'nin uygulamalarında Üç Adım Önde Gidenlerin gerçekliği inkardan gelinebilir mi?

Kişinin kendisine duyulan ilgi-alaka bir yana; açık yanlış olan karşı- devrimci öze sahip eylemlerde partinin rolü ne olmuştur. Karşı Devrimci Hücre'nin başı ilan edilen NT'nin ayrılıkta rolü neydi ve tarzın genel kabul görmesi neyin ifadesiydi?

''iki çizgi mücadelesi adı altında, parti kadrolarını, parti programını savunmuyorlar suçlamasında bulunarak örgütsel tasfiyeye gitmiştir.'' (Age-sf; 77) dedikten sonra, durup biraz düşünmek gerekmez mi?

O dönem NT'nin oportünist dediklerine, sizler hep bir ağızdan revizyonist diyordunuz.

Bu gerçeklikler bir çırpıda NT'nin varlığı ve yokluğu derekesinde ele alınamaz.

Üstelik siz, bütün söylediklerinizi ve yaptıklarınızı savunuyorsunuz-savunmaya devam ediyorsunuz. Ama NT'nin size yol gösterek söylediği şeyleri mahkum ediyorsunuz.

'94 ayrılığında -enazından sizin cephenizde NT baş aktördü. Bu dönemi yaşayan hiç kimse inkardan gelemez- ve KDH'nin başı dediğiniz bu zat'ın hemen hemen tüm yönlendirmeleri kabul görmüş, esas beliryeci ve dönem çizgisi olmuştur.

Bunların ya doğru olduğunu ve NT'nin tüm karşı niyetlerine rağmen doğruları yaptığını ya da yapmak zorunda kaldığını, dolayısıyla bizim de yaptıklarımız bu minvalde çakışıyor deyin.

Ya da, biz o'na tabi değildik; o bizim doğrularımıza tabiydi deyin; ya da bu dönemde NT'de, biz de yanlış yapmadık deyin. Ya da NT'nin -sizin deyiminizle KDH'nin baş aktörü olarak- partiyi bölme niyeti taşımayağını söyleyin.

KOLEKTİF-sf.17

Yani sonuçta birşeyler söyleyip bunları ayrıntılandırın. Düne sahip çıkmak, olumsuzluklara ve olumluluklara sahip çıkmak istiyorsanız bunları demek ve ayrıntılandırmak zorundasınız.

NT için ''birinci derecede rol aldı'' derken, NT'nin ''baş aktör'' belirleyiciliğini kabul etmiş olursunuz. Bu kabulden sonra, NT'nin belirlediği politik yaklaşımlar ve onların pratik uygulanışlarına titizlikle eğilmeniz gerekir kanısındayız.

Eğer devrimcilere kurşun sıkılarak silahlarının alınmasını yanlış buluyorsanız, o zaman bunun özeleştirisi için de alınan malzemelerin iadesi ve bunun açık kamuoyuna sunulması gerekir.

Eğer araba yakma olayını yanlış buluyorsanız aynı yöntemi izlemeniz gerekir.

Yok eğer, ''yaklaşım yanlıştı, eylem de doğru değil ama, sonuçta o silahlar partinin değerleridir. NT almasaydı da biz alacaktık'' diyecekseniz o zaman o'nu söylemelisiniz.

''Üstelik kendi silahlarımızı mafyacı hizipten alacağız'' şeklinde kararımız var denildiği durumda bile; ''kırdaki gerilalara karşı uygulanmayacak'' şeklinde özel belirlemenin olduğu yine sizin MK üyelerinizce söyleniyordu.

Bütün bu görüngelerin yanıbaşında çok çok daha önemli olanı, bu gelişmenin idelojik kaynaklarına inebilme meselesidir ki, bu yönlü bir yaklaşımdan uzak olunduğu gayet açıktır.

Gerek düşman sızmalarına zemin oluşturan, gerekse bu sızmaların uzun süre yaşam hakkı bulabilmesini sağlayan, gerekse de bu sızmaların örgüt içinde etkili ve belirleyici bir konumda uzun süre bir dizi karşı-devrimci icraata imza atmış olan gerçekliklerin ideolojik zaaflar ve siyasal sapmalar üzerine kurulu olduğu yadsınamaz.

Bu gerçekliğin bağrındaki en ciddi olgulardan biri, siyasi değerlendirme ve ideolojik sorgulayıcılıktan uzak kişi kuyrukçuluğu ve kişiye tapmanın yaratmış olduğu körlüktür.

Üstelik bu yıllarca kendisini Moist ilan eden yapıların gerçekliği durumundadır.

Eğer 'dün' sahiplenilecekse bu gerçeklikler baz alınarak, dönemin; öznelciliği, adam sendeciliği, dar görüşlülüğü, ampirizmi, şematizmi ve libaralizmi irdelenerek kalıcı sonuçlara varmak, yarını kazanmak için ideolojik tecrübeler edinerek sahiplenilmelidir.

Ya da bir ''karşı oluşumu ezmek'', geleceği kazanmak için yeterli olmayacaktır. Mesele, onun yeşereceği zemini yok edebilmektedir. Ona karşı kitleyi silahlandırabilmektir.

Sonuçta, ''zafe ulaşmanın kavranmışlığı'' olarak ifade edilen bu şiar, gerçeklikle bağdaşmamaktadır. Devrimci değerleri sahiplenme ve onları karşıtlarından ayırma meselesi de; söylenenlere uygun davranılıp davranılmadığı ile direk ilintilidir.

Günü kurtarmak için değil geleceği kazanmak için, meselenin ideolojik ve siyasi sorunları irdelenmelidir.

 

Arkadaşların kendileri NT'yi, ''keskin prograncı'' görünerek tasfiyecilik yaptığını söylerken bile, kendileri hala çok daha katı biçimde ''programcı'' kesilmektedirler.

Yarın aynı söylemlerle karşınıza dikilenler olduğunda, ''elbetteki biz programımıza -programatik düşüncelerimize- sahip çıkacağız. Bu bazılarının işine gelmeyebilir. Çünkü onlar halk savaşı ve onun yakıcı gerçekliğinden korkan ödleklerdir'' diyebilirsiniz.

Ve bu sonuçta bir tutuculukta olsa, kendi düşünlerini savunma bazında söylenemeyecek şeyler değildir. Mesela , tasfiye ettik dediğiniz hizibin aynı iddalarla karşınıza dikilmesi gibi.

NT'nin keskin, çiğ bir tarzda programcılık yaptığı doğruydu, ama unutmamak gerekirki bu yarışta, siz ondan üç adım önde değildiyseniz, kesinlikle onun gerisinde değildiniz.

Yani burada 'DÜN'ü nasıl sahiplendiğiniz şekillenmektedir. İçinde bulunduğunuz tutum ve yaklaşım tarzını, belirlediğiniz şiarın kendisine uygun düşmemektedir. Çünkü siz 'DÜN'ü sahiplenmek yetisi gösteremediniz henüz.
C) KH VE KARŞITLIKLAR

Devrim ile karşı-devrimim mücadelesinde; devrimlerin hanesine yazılacak değerler vardır ki, bunlar tüm devrimcilerin, dost güçlerin ve halkın tasarafluları olup, sahiplenilmeyi gerektirirler. Kendisini devrime karşı sorumlu hisseden her bireyin, yapının, grubun bu ortak değerleri göznuru gibi korumaları, tarihsel bir ödevdir.

Bunu böyle görmek, devrimci değerleri özenle karşıtlarından ayırmayı ve bu konuda oldukça titiz davranmayı, kesinkes grupçu, kişisel çıkarları bir yana bırakarak, genel devrim çıkarlarını önde tutayı gerektirir.

Devrim güçleri karşısında genel bir önyargıdan hareket ederek, eleştirilmesi, atılması ve karşı durulması gereken olumsuzlukları, tekdüze kabul cephesinde ele almakta doğru olmayacaktır.
Değerlendirmemizde, mantık gücümüzü zorlamak ve savunularımıda, kendimizi ikna edebilmemiz ilk gereklilik olmak zorundadır. Kardelen Harekatı özgülünde de tek düze bir red- kabul durumu olmayacaktır. Bakış açımızın penceresinden sorunlar eğilecek ve çekincesiz doğru ve yanlışları özenle ayrıştırmaya çalışacağız.

Genel yaklaşımlara ilişkin değinilerle birlikte, sorgulama sonuçlarına yaklaşmamız da böyle olacaktır.

Kimi çevrelerin –TKP/ML çevresi – faydacı bir yaklaşımı, kendi ''doğruluklarını'' tanıtlayacak bir hazine gibi, Kardelen Harekatı'nın üzerine atlamaları ve bunu tamda geçmişte NT'nin mantığıyla, 'işte biz demiştik' gizemiyle kendisini yüceltmeye çalışmaları abestir.

Çünkü, bir dizi siyasi çatışmanın özünde, karşılıklı uygun düşmeyen bir yığın şey mevcuttu. Ve NT'nin imza attığı bir çok benzer olaya sizde imza attınız. Ve üstelik, bir yanda karşı-devrimci bir oluşumun olması, siyasi-ideolojik alanda senin üstünlüğünü tanıtlamış olmuyor.

KOLEKTİF-sf.18

Üstelik bu çevreler, sorgulamadan çıkan sonuç ve suç durumları olarak gösterilen noktalara dair hiç bir değerlendirme yapmadan, -aynı kulvarda seyreden kendi yöntemlerini hiç görmeden- kendisine dayanak oluşturmaya çalışıyordu.


NT'nin karşı-devrimci ilan edilmesi durumunu ayakta alkışlarken, kendisinin aynı nitelik ve aynı tarz uygulamalarının lafını bile etmiyorlar, 'Ben yapınca haklı, meşru ve doğru. Ama başkaları yapınca, kıyamet kopmalı' mantığı bu arkadaşların düşünme ve pratik belirleyiciliklerinin özünü oluşturmaktdır.

Sadece kendileri için faydalı olan yanını ele alıyor ve kendi günahlarını da KDH'ye ve ordaki son gelişmelere yıkabilmek için çırpınıp duruyorlar.

Ve sonra manşetlere; ''biz söylemiştik'' afişleri yapıştırıyorlar.

Oysa söylenenler -ki bunların bir çoğu da aynı şekilde kendilerine söylenmiştir- ortaya çıkan olguları ifade edecek şeyler hiç değildir.

Bir Karşı Devrimci Hücren'in varlığından bahsetmek; öncelikle Ciddiyet ve Maddi veriler gerektirir.

NT ile kişisel ve grupsal sürtüşmelerde; bir- iki istisnai kişinin, (kontra pratiğidir vb) ötesinde, kimsenin bugünkü gelişmelerle örtüşen bir söylemi yoktur. Ki bu söylemden hareketle kimse kontra ilan edilemez.

O günün koşullarında da görülen bir yanlış pratik mevcuttur.

Fakat bunun, ideolojik-siyasi sapma ve yozlaşmadan mı kaynaklı, ya da işbirlikçi bir faaliyetin düşman tarafından yönlendirilmesi mi sorularına ikinci cevabı vermek imkansızdır.
Çünkü kimse böylesine somut bir veriye sahip değildi.

Üstelik, aynı tür pratikleri TKP/ML çevresi devralmış, devam ettirmektedir. Bunun özeleştirisini vermiş değiller. Yani bu konuda yüzleri ak değil!

Bizler, NT'nin ve dönemin kimi uygulamalarını sosyal-faşist pratik olarak değerlendirdiğimiz durumda bile, bunun esasta siyasi-ideolojik zeminden kaynaklı olduğunu, siyaseti ezgelavari (meşe ağacının en kaba ve en katısıdır) ele almanın ürünü olduğunu ifade edebiliyorduk. Doğru olan da budur.

(Bu durum, her iki kanadın- TKP(ML) ve TKP/ML – ortak özelliğidir. Niceliğin farklı olması, niteliğin özünü değiştirmiyor.)

Bu arkadaşların da somut verilere dayanan özel bir verileri yoktur.

''KÖK 1.Toplantısı'nda NT'nin düşman olduğuna dair kesin kanaat ve Ramiz Şişman'ın işbirlikçi olduğuna dair kararla sonuçlandığını ve bundan da bir biçimde haberli olduğunuzu açık söylemek gerekir'' (Özgür Gelecek 7-20 Mart ''97 sf; 20) şeklinde ifade ettikleri söylemlerde -özellikle NT açısından- hangi somut bulguları elde ettiklerini açıklamış olmaları gerekirdi.

Çünkü bu dönemde tasfiyecilik denilen durum karşı tarafta yaşandığı kadar, kendi içlerinde -bizimde bulunduğumuz yapıda da- sürüyordu.

Aynı tarz darbeciliğin ve sekterizmin ince biçimleri orada da uygulanıyordu.

KÖK 1.Toplantısı'nda, ideolojik-siyasi-örgütsel kaynakları dışında, bir düşman tespiti yoktur. NT hakkında böyle bir karar da yoktur. YALANIN bu kadarı da olmaz!?

''Biz söylemiştik de, doğrular ispatlandı. Meşru olan da biziz'' mi denecek.

Tek tek bireylerin, NT hakkındaki olası iddialarını KÖK kararı diye lanse etmek doğru değil.

Üstelik, aynı tür iddialar bu kanat için de çeşitli dönemlerde farklı biçimlerde dile getirilmiştir.

Siyasi-ideolojik anlamda oportünizm düşmandır. Bunu ifadelendirmek doğru iken; NT'nin ''düşman'' ve Karşı Devrimci Hücre'nin başı olduğu söylemleriyle özdeşleştirerek dile getirilmesi; somut verileri gerektirecektir.

Bu arkadaşların, bu dönemde, bu türden maddi verilere sahip olmadıkları gibi, bu günde Kardelen Harekatı'yla ortaya konulan sonuçlara ne kadar inandıkları tartışmalıdır.
Bu durumları tartışmak, eğer varsa ellerinde çeşitli veriler, bunları da sunarak, KDH'nin durumunun somutlaştırılmasına yardımcı olmaları gerekirken; onlar bu yanın hiç dile getirip tartışmadan, hiç lafzını dahi etmeden; kendi gayri bilimselliklerini örtmeye çalışıyorlar.

Üstelik bunu sık sık, ideolojik-siyasi köken deyip salvo atışlar yaparak.

Peki sormak gerekir; KÖK 1.Toplantısı'ndan yaklaşık bir yıl sonra, devrimci gruplara kurşun sıkan, provokasyon ortamı hazırlayan sizin Mercan Vadisi pratiğinizle, bundan iki gün sonraki NT'nin aynı pratiği arasındaki ideolojik-siyasi fark nedir?

Siz kendinizce ''parti düşmanlarına'' NT de, kendisince ''parti düşmanlarına'' gerekeni uyguluyordu. Ve NT'nin çevresinin hedefleri içersinde sizler de vardınız.

NT'nin yaklaşımı bilinçli düşman faaliyeti idiyse, sizin faaliyetiniz neydi?

'Biz başından beri NT'nin düşman olduğunu görebiliyorduk'' ya da ''94 ayrılığı sonrası bunu anlayabildik'' diyeceksiniz; bunu iyi bir mantık gücüyle yeniden gözden geçirmelisiniz.

6 MK üyesinin birlik döneminde engellenmesiyle de, ''acaba bir şeyler mi var?'' sorusu bir çoklarının aklın takılırken hiç kimse direk çıkıp, NT ye yönlendiriyor diyemezdi, demiyordu da.

Bu akıllı bir söylem olamazdı. Ayrıca siyasi mücadelede iyi bir niteliğin tutturulamadığı koşullarda, birbirine ajan veya işbirlikçi yakıştırması yapmanın da yaşandığı bu zemin içinde; sonradan çıkan olgular etrafında dans ederek kendisine paye çıkarmaya çalışmak boşuna olur.

Bu yaklaşımların bariz bir biçimde faydalıcığa tekabül ettiği açıktır.

NT'nin 'ajan' lığına o kadar kesin, tartışmasız ve sıkıca sarılmaktadırlar ki; adeta ''94 ayrılığını karşı cephe -TKP(ML)- açısından başkaca hiç bir biçimde eleştirilemeyecekmiş olmasını tanıtlar gibi; adeta bütün olumsuz gelişmeler Karşı Devrimci Hücre'nin kendisinde düğümlendirilmeye çalışılarak; bütün söylenenleri bununla tanıtlamaya -doğrulama- uğraşı içine giriliyor.

Kardelen Harekatı'nı yürüten arkadaşların bu faaliyet içindeki olumlulukları ve olumsuzlukları karşısında ncelikli bir değerlendirme sunma yerine, alel acele gelip partiye katılmaları yönünde çağrılar yapıyorlar.

Bunun yanında; yine o akla durgunluk veren öznelci- idealist yaklaşımlarıyla;

''darbeci ve tasfiyeciliğin bünyesinde ortaya çıkarılan düşman yuvalanmasının niteliğinden de anlaşılacagı üzere, '94'te partimizden kopan TKP(ML) nin bir grup olarak bile meşruyeti ortadan kalkmıştır.'' (Özgür Gelecek 91 sf; 23) diyorlar.

İşte size faydacılık denilen hastalığın yaklaşımı ve vardığı sonuç! İşte size bilimsellik! İşte size Marksizm !

KOLEKTİF-sf.19

Geçmeden şunu belirtelim ki; hiç bir yapının meşruluğu diğer bir yapının tasarrufunda değildir. Ve yukardaki bu saçma fikirleri ancak, mantık gücünden yoksunlar savunacaktır.

İşte tam da bu aynılaşan mantıktı ki; kendisinden ayrılanlar hakkında çeşitli nitelendirmelerde bulunarak ''ölüm'' kararları almaktadırlar.

Sen ne dersen, nasıl nitelersen nitele; senin dışında bir olgunun varlığı sözkonusudur.

Ve bu nitelik,kitleler tarafından da, devrimci kamuoyu tarafından da kabul gören ve yine kendi bütünselligiyle meşru bir zeminde olan durumdadır.

Bir şeyleri yok saymamızla o şeyler yok olmuyor.

Kısacası bu somut gelişmeler karşısında takınılacak tavır sonuçta; bir dünya görüşü etrafında şekillenecektir. Bir yanda gelişmelerin çeşitli yönlerine eğilmeyerek içinden kendileri için gerekli malzemeyi oluşturacak yanları çekip almak, ve alabildiğine faydacı yaklaşmak; öte yandan da yüzeysel görüngelerden hareketle, ''sorun bütünüyle siyasi komplodur'' sonucu çıkarmak doğru değildir.

Sorunun bir siyasi komplo düzenleme mantığıyla -veya kötü niyetiyle- geliştiğini, böyle başladığını düşünmüyoruz. Ve bu tür yaklaşımı doğru görmüyoruz.

Eleştirdiğimiz, yanlış gördüğümüz/göreceğimiz meselelerde esasta, ''bir komplo'' tezgahından değil; daha ziyade siyasi yetersizlikleri, ideolojik zaafların köleleştirildiği ufkun dar dünyasının ürünleri durumundadır.

Kardelen Harekatı'nın başlangıcı ciddi bir gelişim olarak gelişmiş olmakla birlikte; gerek doğru sonuçlara varmada, gerekse de bu gelişmelerin ideolojik-siyasi kökenleri itibarıyle tecrübe konusu edilmesinde, ciddi yanlış yaklaşım ve sonuçlara ulaşılmıştır.

D) KH VE POLİTİK YAKLAŞIM

Sınıflararası mücadelenin bir versiyonu parti içi mücadelelerin niteliği ve biçimi açık düşmanla verilen mücadelenin biçimlerine göre farklılıklar taşıyabilecegi gibi; karşıtların uzlaşmaz tarzdaki savaşımlarının taşıyacağı farklılıkları ve bundaki amaçların her daim aynı rota da yürümüyecegini anlayarak, özgünlükleri kendi koşulları dahilinde ele almak gerekecektir.

Kardelen Harekatı'nın geliştirildiği koşullar bir dizi özgünlükler taşımaktadır.

Gelenek güçlerinin girdiği dağılma süreci henüz noktalanmış değildi. Öncelikle bunun somutluklarının kavranması gerekir.

Her yapının -özellikle TKP(ML) ve TKP/ML- çevresinin; ''en büyük biziz'' şıpka geçidinde ''işler yolunda'' yaklaşımlarının yüzeyselliği gayet açıktı. Dökülmeler ve dağılmalar devam ediyor, bunalım süreci ideolojik-siyasi açmazın zemini üzerine oturuyordu.

Arkadaşlar; 'devrimin önder gücü olan partimiz düşman tarafından da Türkiye'de devrimi gerçekleştirebilecek tek parti' olarak değerlendirildiğinden dolayı mutlak suretle yolundan alı konulması gerektiği öngörülüyordu'' (Age, Partizan Sesi Özel Sayı, sf. 31) diyorlar.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, bu yaklaşım bir tür küçük-burjuva böbürlenmesidir ve düşmanın çalışma ve faaliyetlerinin bilince çıkarılmaması durumudur. Düşmanın denetlemeyi istemeyeceği bir devrimci oluşum olabilir mi?

Diğer yönüyle, silahlı mücadele örgütlerinin sistem açısından daha ciddi tehditler olarak görüleceği doğrudur.

Fakat bundan hareketle; ''en doğru biz olduğumuz, en büyük tehlikeyi biz oluşturduğumuz için düşman özelliklede partimize yöneliyor'' sonucuna varmak, kendi özgün sorunlarına ve yaşanan sürece vakıf olunamaması anlamına geliyor.

Süreçlerin kapsamlı siyasi ideolojik sorunlarını irdelemekten yoksunluk; her keresinde farklı tip ama aynı özden beslenen sorunları doğuracaktır. Dar kalıpçı, şematik yaklaşımlarla günü kurtarma çabaları tıkanıklığı aşmak için yeterli olmayacaktır.

NT'nin Kedek'te arkadaşları silahsızlandırma karşı-devrimci eylemi sırasında, ''bizim kitle diye bir sorunumuz yok, kitleyi kazandık. Sizin bölünmeniz de gösterdi ki, doğru olan biziz'' derken de, kendi gerçeğini ve yaşamın realitesini kavramaktan uzak söylemler ediyordu.

Bu politik yaklaşım genel anlamda her iki yapının da belirgin özellikleri durumundadır.

Büyüyen, biriken sorunların kaynağı olan siyasi tıkanıklıklar ve ideolojik savruluşlar bir yana bırakılarak bunlardan hiç bahsedilmeyecek görüngeleri kurtarmaya çalışmak bu kesimlerin en büyük açmazıdır.

Ve her keresinde bir başka çıbanın patlatılmasıyla yol alınmaya çalışılacaktır. bir patlayan çıbanın çevreye yaydıgı kokular ve yarattıgı tahribatlar yeni zeminler yaratmaya devam edecektir.

Arkadaşların, 'Kongre Hazırlık Konferansı' (KHK.bn.h.kar) olarak isimlendirdikleri çalışmaları yine bu bunalım ve dağılma sürecinin bir dizi olumsuzluğu içinde gerçekleşme durumundaydı.

Ve KHK'nın başlamasından itibaren yönelimlerde ve yaklaşımlarda farklılaşmalar başladığı aşamada da, genel durumun yansımaları kendisini gösteriyor.

Bu dönemden -yani ta işin başından- ''tasfiyeci hizip'' diye nitelendirilen kesim ile yürütülen siyasi ve pratik karşıtlıkların da bir dizi karmaşayı içerdiği yadsınamaz.

Özellikle de gelenek bünyesinde kronikleşen bir tarz var ki, bu farklı düşünen herkesin -hizipçi -program düşmanı- tasfiyeci vb. Şekilde nitelendirilmesidir.

Birlik öncesi dönemlerde, birlik ve ayrılık sonrası her iki yapının (TKP(ML)-TKP/ML gerçekliğinde bunun bariz örnekleri mevcuttur. Bu tarz söylemler, siyasi rakipleri etkisizleştirme ve ekarte etmenin araçları olarak ele alınmıştır çoğu kez.

KOLEKTİF-sf. 20

Genel anlamda bu mantık silsilesinin bildiğimiz ve bunları yakından yaşadığımız için, hizip diye ilan edilen kesimin kendi siyasal düşünceleri veya uygulamalara yönelik eleştirilerinin yayınlanmaması takınılan tavrın ve uygulamaların şüpheyle karşılanmasını beraberinde getirmektedir.

İşin şu yanına da işaret etmek isteriz; bir Karşı Devrimci Hücre'nin yapılandığı koşullarda, kimi eleştiri ve siyasi karşıtlıklarının Hücre'ce kullanılmasının mümkün olabileceğini biliyoruz.

Fakat, hangi boyutta, ve ne şekilde gerçekleştiğini ayrıştırabilmek için bu kesimin yaklaşımlarını da Yakından Tanımak, incelemek gerekmektedir.

Bir şeyleri mahkum ettiklerini söyleyip, sadece sonuçları ve ''temizlik''lerini anlatmak doğru bir yaklaşım tarzı değildir.

Kitlelerin ve devrimci kamuoyunun karşılıklı gelişen durumları bilme ve onları kavrama haklarını sonuna kadar kullanmaları sağlanmalıdır ki; doğrular yanlışlardan ayırt edilebilinsin.

Ayrıca, ''tasfiye ettik'' dedikleri hizibin tasfiye gerekçeleri de muğlaklıklar ve şüpheler taşımaktadır.

''İlerleyen günler içerisinde, KDH üyelerinin itiraflarına rağmen düzelme göstermeyen ve yönelimlerimizi boşa çıkarmaya çalışarak hizip faaliyetini açıktan yürütmeye başlayan bu kesimede müdahale edilmesinin gerekliliği belirdi...'' (Age, Partizan Sesi Özel Sayı sf. 21)

Sonuçta bütün elemeler karşısında, KDH'nin bir parçası olmayıp da -hizip- diye tasfiye edilenlerin 'ikna edilme'ye çalışılma meselesi; siyasi karşıtlık sorunudur.

Bu kesimler ikna olmamış olabilir. Hiç bir birlik durumu mutlak karşılıklı ya da bir tarafın iknasını şart koşmaz.

Bu durumda ''ikna olmadılar'' ve ''hizip'' faaliyetini açıktan yürütmeye başladılar gerekçeleri yeterli değildir.

Vahim görülebilecek gelişmeler karşısında ''açık'' mücadelenin gündeme gelebileceği koşullarda olabilir. Ayrıca; gelenek güçlerinin, 94 ve 95 ayrılıklarında yine aynı teranelerle hücum ediliyordu. 94'de NT, bu saldırıların ve hizip yaftalarının taşıyıcısıydı. Bu tek yanlı olmamıştır.

Sonradan kendi değerlendirmelerimizde, kendimiz açısından yanlış gördüğümüz ''tasfiyeci hizip tasfiye edildi'' tespitleri de bizim tarafımızdan (KÖK kesimi) yapılmıştır. Ki bunlar gerçeklerle örtüşür durumda değildi.

Kardelen Harekati ekseninde de gerçeklerin nasıl olduğu, karşıtlıkların hangi bazda geliştiğini daha iyi anlayabilmek için, dönemin karşılıklı düşünceleri oldugu gibi verilmeliydi.

Bu kesimin -hizibin- itiraflarla -özellikle de KDH üyelerinin başkalarına dair verdiği itiraflara- karşı durmasında veya bu itirafları muteber kabul etmemesinde haklı gerekçelerin olmadığını nasıl anlayacağız.

Dışında olan bizler açısından dahi -ilerde değineceğiz- bu itirafların tartışmalı olduğunu/ olabileceğini belirtmek gerektir ki, bu kesimin karşı savunmalarının değerlendirmeler açısından anlamlı olacağını sanıyoruz.

Kardelen Harekatı'nı yürüten arkadaşlar; parti içi birlik sorununu ele alırken de;

''düşmanla arasındaki ayrımı netleştirmek istemeyenlerden, meseleye yaklaşırken bilimsel hareket tarzını bir kenara atarak, duygu ve parti karşıtı klikçi hesaplarla hareket edenlerden oluşturulacak bir birlik bizim isteğimiz, onaylayacağımız ya da kurulması için çabalayacağımız bir birlik değildir...'' (Age sf;22) diyorlar.

Her kesim kendince ''en iyi parti, en bilimsel'' olandır. Bunların bu şekilde ifade edilmesi gerçekleri yeterince ortaya koymaya yetmiyor.

Okuyucunun doğru bir ayrıma varabilmesi için bu kesimin -hizip denilen kesimin- yaklaşım, eleştiri ve görüşlerinin izah edilmesi, olduğu gibi yayınlanması gerekir.

Bilimsel bir düşünce metodu, ancak karşıtlıkları bir arada incelemekle olanaklı olacaktır.

Tek yanlı bilgilendirme ve tek yanlı aktarımlar bugünün sorunu olmayıp, gelenek güçlerinin kronikleşmiş zaaflı mücadele tarzlarıdır.

Bu karşıtlıkları bastırma ve alt'ın ''tek ayak'' üzerinde her söylenene itaatini isteme durumudur.

Ama unutmayın ki, sizin her söylediginizi veya söyleyecekleriniz tek ayak üzerinde onaylamayacak geniş bir devrimci çevre mevcut.

Ne kadar, ''en iyi'', ''en doğru'' olduğunuzu ilan ediyorsanız da yaşam buna aynı cevabı vermiyor. Ve gelinen nokta da, Kardelen Harekatı'nda olumsuzlukların, olumlulukları suya sürmesi de bu dar görüşlülüğünüzün ürünüdür.
Tasfiyeci hizip diye ilan edilen sayı da küçük değildir. Bunların....den oluştuğu, ve sonradan bunların ikisinin de KDH'ye dahil edildiği söyleniyor.

Bu, durumun, daha bir özenle ve itinayla yaklaşımı gerekmekte olduğu bilince çıkarılamamıştır. Yine arkadaşlar; ''Kardelen Harekatı'na yön veren genel politika'' adı altında;

''Karşı-devrimcilerin bulundukları yerde temizlenmesi, hataların da fark edilir edilmez düzeltilmesi' Maoist önermesini esas aldıklarını ifade etmektedirler ve devamında bunu daha da somut belirlemelerle ayrıştırarak ''kitle çizgilerini'' ifadelendirdiklerini söylüyorlar. Belirlenen bu 8 maddenin (bkz.Age,sf; 37) teorik açıdan yadsınamayacağı açıkken; pratik uygulanış içerisinde tam tezatlığın yaşandığı inkardan gelinemez.

Bu maddeler içinde; ''kitlelerin seferber edilmesi'den tutalımda;

'çevremizdeki devrimci-demokrat kurum, kuruluş ve kişilerin harekete geçirilmesi''den; ''tutuklanacakların ya da idam edileceklerin listelerinin titizlikle incelenmeleri'ne kadar bir dizi doğru önerme mevcuttur.

Fakat uygulamada görülen o ki bunlar ayakları havada söylemler derekesinde kalmıştır.

Sonuçta pılan kendilerince, ''titiz inceleme'' diye ifade edilse de bunun var olan düşün çapına göre şekilleneceği gayet açıktır.

Devrimci-demokrat çevrelerin, bu aşamada harekete geçirilmediği, sonuçta oluşan tepkilerden de anlaşılmaktadır. Kitlelerin katılım meselesi ise, bahsi bile geçmemekte, kitleler kendilerine sunulanla yetinmektedirler.

Yine cezaevlerinde gerek Hasan Hüseyin Er, gerekse de Ramiz Şişman'ın sorgulamalarında ve cezalandırma yöntemlerinde de bu gereklere uygun davranılmamıştır.

Ki, bu alanlarda diğer devrimci örgütlerden ve özelliklede bu gelişmelerin içinde olup, canlı bir çok tanığı da bulunan gelenek güçlerinden gözlemcilere gerek duyulmamış; sorgulamalarda daha geniş verilere ulaşabilme yolları denenmemiştir.

KOLEKTİF-21

Üstelik Ramiz Şişman'ın sorgulaması da yapılmadan cezalandırılmış olması ciddi bir olumsuzluktur.

Bu zatların, KDH üyeleri oldukları çok keskinde olsa, sorgulanmaları mutlak gerektirdi ki -bu elde edilebilecek yeni bulgular- içinde gerekliydi.

Bunun başta yakın muhtap durumda olan yapıların gözlem ve katkıları dahilinde olması gerekirken bu konuda adım atılmamış, böyle bir anlayış taşınmamıştır.
 

Geçmişte Engin Kaya olayında, Dev-Sol'un yanlış tutumu bir çok noktanın, bu beraberinde gömülmesini getirmiştir.

KH'yi yürüten arkadaşların bu konudaki tutumları, haklı olan veya olabilecek bir çok noktanın muammada kalmasına neden olmuştur.

Ve bu durumların karamsarlığı büyüttüğü, şüpheleri arttırdığı, ve giderek tersine etki yaratacak niteliklere doğru evrildiğini ilerleyen süreçler daha iyi göstermiştir.

Hataların 'düzeltilmesi meselesi' ise; söylemden öteye gidememiştir. Bunlar bir-iki görüntü sorunu değil tamda arkadaşların politik tarzını ve sorunlara, sorunların yarattığı tahribatlara vakıf olamama durumudur.
Açıklamalar ve kitleye hesap verme olayı; sadece ''suçluydular ve cezalandırdık'' şeklinde olamaz.

Tüm devrimci kamuoyunu ve halkın art niyetten uzak, bilip öğrenme istemleri cevaplandırılmak zorundadır. Bu tarz yaklaşımlar, eylemin devrimci çevrelerce sahiplenilmesini de zorlaştırmaktadır.

E) KH; KDH, İTİRAFLAR ve YORUMLAR ÜZERİNE
Öcelikle şunu belirterek başlayalım. Kardelen Harekatı'yla deşifre edilen ve ortaya çıkarılan bir karşı-devrim örgütlülüüü söz konusu olsada; bu durum kimi itiraf ve kendi içindeki gelişimin mantığına da uygun düşmekte iken, kimi tartışmalı durumların inandırıcı olmayan yorumların olduğu ve Karşı Devrimci Hücre'nin sınırlarının yeterince yerinde- doğru tesbit edilemediği yönünde kuşkulu yanların mevcut olduğunu söyleyebiliriz.

Üzerine çokca düşünüp ve öncesi dönemlerin karşı devrimci gelişmeleriyle birlikte ele aldığımız durumlarda bazında yine de, kendimizi ikna edemediğimiz yanlar üzerine durmayı es geçemeyeceğimiz bir mesele olarak görüyoruz.

Bu durum sonuçta, doğru ile yanlışın ayırt edilmesine katkı sağlayan ve kendimiz açısından da inandırıcı olma yanlarıyla sıkı sıkıya bağlıdır.

Elbetteki bu konular üzerinden ortaya çıkacak, farklılaşmalarımız, bizim felsefi dünya görüşümüz olarak şekillenecek; zorladığımız, eleştirip, tartıştığımız mantıklarla çatışmalı pozisyonlar içinde olacaktır.

Bir olguya yaklaşım tarzımızda, kesinkes önyargılardan sıyrılmayı ve olguların özgün gelişimini kavramayı amaç edinmeye çalışmaktayız.

Bir dönem devrim ile karşı-devrim arasındaki karşıtlıklar derekesinde kin duyduğumuz gelişmeler karşısında edindiğimiz tepkimeleri de bir yana bırakarak olgu ve olayların kendi yasalarını kavramaya çalışmaktayız.

Tüm dostlara önerilerimiz de bu yönlüdür.

Yukarıda bahsettiğimiz olayın başından beri siyasi komplonun tertiplenmesi olarak görmediğimiz gibi olumsuzlukların ve yanlış sonuçların varlığını da red etmemekteyiz.

Bunların üzerinde geliştiği zemini ve o tarzın bilincinde olarak, sorunlara yaklaşacağız.

Tartışmalı nedenlerden dolayı sorunların daha bir detayla ele alınması bir gereklilik durumun gelmiştir. Kendi açımızdan bu tartışmalı yanları es geçemeyeceğimizi ve bu gelişmeleri kendimize dayanak yapamayacağımızı belirtmek isteriz.

KHK iradesinin, ''tek tek savunu alarak, genel irade önünde sorgulamak ve soruşturmaya tabi tutmak'' şeklinde belirlediği yöntemini doğru iken, bunun çeşitli ''bilinçli seçilmiş sorularla yönlendirildiğinin'' söylendiği durumda ise, ''soruşturma komisyonunun belirlenerek soruşturma ve sorgulamaların'' gizli yapılması doğru değildir.

Soruşturma ve Sorgulama Komisyonu (SSK) oluşturularak bu komisyonun denetiminde, ama diğer üye ve diğer aday üyelerinde gözleminde yapılması daha uygun düşerdi.

Çünkü burada yöntemlerin uygun düşüp düşmeme sorunu oldukca önemliydi, ve özellikle şaibeli gelişmelerin açık yapılması daha doğru olacaktır.
Olayı bütünlüklü olarak ele aldığımızda, KDH üyeleri olarak ele alınabilecekleri, kiminin kendi itirafları, ve olayların özgünlükleri içindeki gelişmeleri belli mantık kurallarına uyum gösterirken, özellikle de NT'ye ilişkin itirafların ve sonuçta Kardelen Harekatı'nı yürüten arkadaşların mantık gücü ve yorumları yeterince anlamlı gelmemektedir.

Özelliklede arkadaşların kendilerinin başta da belirttiği KDH üyeleri itirafçıların gider ayak bir kaç kişiyi de birlikte götürme tehlikesine karşı uyanık olmak, soruşturmalarda mantık gücünü zorlayark ve maddi veriler ulaşabilme istemi önemli olcak bu tehlike karşısında bizlerin de tek yanlı olamayacağı bilinmelidir.

Ayrıca cezalandırmalarda tekdüze uygulanan yöntemede dikkat çekmek gerekecektir.

SSK'nın çalışmalarında - ki yanlış gördüğümüz yöntem meselesini başında ele almıştık. Ve bu benimsemediğimiz, doğru görmediğimiz tarzda elde edilen itirafların da doğruluk derecesi tartışmalı olacağı gibi, sırf itiraflara dayanarak cezalandırmalara gitmek, devrimci adaletin özüne uygun değildir.

Bu özellikle de kişinin başkası üzerine verdigi ifadeler açısından böyledi.

İlk itiraflar Bayram Kocabozdoğan'ın kendisiyle başlıyor. Ve bu zat bir dizi isim veriyor.

KOLEKTİF-sf. 22

''Kesin ajan ve işbirlikçi'' olduklarını belirttiği bu şahıslara ait bilgiler; ''bağlı bulunduğum polis şefi Atom'la yaptığım görüşmeler, buradaki çalışmalar ve kendi gözlemlerimle biliyorum'' diyor.

Bunu demesinin yanında, Bayram'la NT'nin organik bir bağının olmadığı anlaşılıyor. Daha ziyade de bazı konuşmları -ki bunların doğruluğu da tartışmalı- yoruma dayanılıyor.

Mesela, ''Atom bana Nihat'ın yanında yer alırsan kazanırsın'' denilmesi gibi. Şunu belirtmek gerekir ki, parti içindeki durumları düşman gayet iyi bilmektedir.

Gözaltından geçen her yoldaşın söylemi budur. Bunu bildiği durumda, kendisine bağlı çalışanların yapı içinde tutunabilmesi ve yer edinebilmesi için bu yönlü yol göstericiligi yapabileceği yadsınamaz. NT'nin keskin programcı olduğu ve böyle görünen herkese sahip çıkacağını da bilir.

Ayrıca şunuda belirtmek gerekir ki NT'yi tanıdığımız pratik ve siyasi kapasitesiyle oldukça faydacı yaklaşım tarzı olduğunu, kimi durumları kendisi için kullanabilecek bir yoz kültüre sahip olduğunu biliyoruz.

Örgüt içersindeki bir karşılıklı saflaşmada alabildiğine faydacı yaklaşımlar sergileyebilir.

Düşmanın, ve en üst düzeyde bir elemanına ait bilgileri, onun açısından ciddi tehlike oluşturabileceği pahasına daha alt elemanlarına vereceğini söylemek mantıklı değildir.

Bu durum Hasan Hüseyin Er'in itiraflarında da şöyle geçmektedir;

''Düşman tarafından önüne konulan görevlerde;

1-(...)

2- ''Nihat'ın verdiği görevleri yerine getirmek'' ve devamında soruşturmayı yürütenlerin şu notu var. ''Onlara güven vermesi durumunda ise örgüt içerisindeki diğer ajanlarla tanıştıralacağını da bilgilere eklemektedir.'' (Age, sf; 122)

Bu anlatımlardan ikinci açıklama, mantıklı ve de düşmanın çalışma ve mantık gücüne uygun iken, teslim alınmış fakat daha henüz tecrübe edinilememiş birine en üst düzeydeki adamının ismini deşifre edici tarzda yol göstermesini düşünmek akıllıca değildir.

İtirafçının yalan söyleme kuşkusu yanında düşmanın bilinçli bir yönlendirme yapması da büyük bir olasılık dahilindedir.

Öte yandan düşman, Birsen ve Önder'e; ''örgüt içinde açık vermeyin, size güvenenlere açık vermeyin'' diyor. Bu yaklaşım düşmanın istem ve çalışma tarzına uygundur.

Yine, Bayram Kocabozdoğan, ''NT'ye ilişkin, diğer kimi durumların da bilindiğini'' söylüyor. Ve bunu düşmanın ifadelerine dayandırıyor. Düşmanın bir çok olayı çok ayrıntılı bildiği zaten açık durumdadır.

Yine, Bahar'la NT arasında geçtiği söylenen konuşmalarda çıkarılanlar da ciddi sonuçlar olmadığı gibi, değerlendirme de somut veri oluşturabilecek nitelikte değildir.

Bayram Kocabozdoğan'ın konuşmalarında önem arz eden, 'Atom'un telefon numarasını Birsen'in Nihat'a vermemi istemesi de (verdim) beni Nihat hakkında kuşkulandırmıştı.' şeklindeki konuşmasıdır ki; ''verdim'' ibaresinin doğruluk derecesi ve bu söylenenler üzerine yoğunlaşan ayrıştırma durumu yok.

Bayramın'ın itiraflarında NT'ın suçlu olduğunu ortaya koyan somut verilerden ziyade, kısmi şüphelerin oluşması ve sorgulamanın başlarılmasına hizmet edebilecek tarzdadır.

''Kesin ajan ve işbirlikçi''ler konumunda saydığı Nihat hakkındaki bilgiler hiçte öyle ''kesinlik'' sunacak gibi değildir.

Diğer itirafçıların da NT'ye dair verdiği ve özelliklede, komplo olayı ve sorgulama sırasında Bayram'ın verdiği işaretlerin gruplar şeklinde planlandığı söyleniyor.

Detaylı, titiz ve mantıklı uğraşmalar bu planların içinde NT'nin olup olamadığını açığa çıkarabilir.

Çünkü, eğer söylenen planlar birlikte yapılmamışsa, yanı en azından NT bunların dışında ise, itirafçıların çeşitli tuzak sorularla NT'nin katılıp katılmadığı, itirafçıların yalan söyleyip söyleyemediği deşifre edilebilirdi.

Burada önemli bir gereklilik ya da başından adı bilinenlerin ve soruşturma-sorgulama kapsamında olanların birbirinden ayrı tutulmaları ve ifadelerinin ayrı ayrı alınarak gerçekliğin deşifre edilmesi şeklinde olurdu.

''...na komplo olayının sonrasındaki gelişmeleri kısmen bildiğimizden dolayı Birsen ve Umut denilen itirafçıların komisyona verdikleri ifadeler dönemin gelişmelerine denk düşmemektedir.
Özellikle Umut ('Erdal Cort'.bn. h.kar) denilen zat, NT ile uyum içerisinde değil, karşıtlık içindeydi.

Kendisinin üyeliği noktasında haksızlığa uğradığını söyleyip bunun hesabını Nihat'tan soracağını söyleyerek saatlerce dert yanıyordu. Biz de,''eğer haksızlığa uğradıgını söylüyorsan, bunu yazılı hale getirip partiye sunarak hakkını arayabileceğini'' söylüyorduk.

Birsen, kendisinin NT'ye güvenerek yazıyı ona verdiğini ama aradan uzun bir süre geçmesine rağmen yazısına cevap verilmediğini, NT'nin yazıyı gizlediği ya da gizleyeceği kanısında olduğunu söylüyordu.

Ve biz, ''MK'ye'' yazı yazıp, yazı hakkında bilgi isteyebileceğini söylemiştik. Ve o süreçten sonra BN de ('Birsen'. Bayram Kocabozdoğan yoldaşın eşi. bn.h.kar) ciddi biçimde NT'ye yöneliyordu.

Umut denilen kişinin de NT'ye ilişkin söylemleri -itirafları- daha ziyade çeşitli konuşmaların yorumuna dayanıyor....'na komplo olayı ve sorgulama öncesi planlandığı söylenen işaretleşme dışında birlikte planladıklarını söyledikleri somut olgular yok gibi.

Avgasor barınağı döneminde, ciddi karşıklıkların yaşandığı bu dönem Karadeniz'de dahil olmak üzere, tüm bölge ve mıntıkalarda 94 ayrılığının -daha doğrusu o dönem kimi çevreleri tasfiye etmenin- hazırlıkları yapılıyordu.

Bu uygulama sadece NT ile sınırlı değildi. Onun işaretiyle onlarca uygunsuz şey yapılıyordu. Ve Avgsor'da da Umut, Birsen ve diğer kısmi üye ve savaşçıların NT ile dönem dönem keskin karşıtlıklar içine düştükleri biliniyor.

Umut'un bahsettiği yazıda bu karşıtlıkların ürünü olarak yazılmıştır.

Şu açıktı ki, o dönem NT ile karşı karşıya gelmek herkesin harcı değildi. Ve haklı bir çok eleştiri sahibi de bu baskıcı ortamda susuyor, ya da NT ve çevresine yaltaklanıyordu.

Bu işi en başta da, bugün aynı safta yer alan, dönemin kimi üye, siyasi komiser, komutan ve MK üyeleri yapıyordu.

KOLEKTİF- sf. 22.23

NT ve çevresine karşı eleştiri içinde olan birçok kimseye, sonrası süreçte kimi insiyatif ve sorumluluklar da verilerek bu kesim susturulmuştur.

Bu karşıtlığı Birsen şöyle ifade etmiş;

''Ayrılık döneminde Nihat tarafından önümüze savaşçılar arsında bozgunculuk görevi verildi. Başka barınağa gitmemizi istemiyor, siz karıştırma görevini yerine getirin diyordu. O dönem taktik gereği bize en çok karşı çıkan Nihat'tı. Bu da plandı.'' (Age, sf; 100)

Birsen'in bunun bir plan olduğunu söylemesi inandırıcı gelmiyor.

Özellikle o dönemin sıcaklığı içinde olan bizlerin bildiği durum hiçte bir planın uygulanışı olmadığı açıkta.

Umut ve Birsen bozguncu ilan edilerek birliğin huzurunda teşhir ediliyorlardı.

Yani ''bozgunculuğu yaratın'' gerçeğine uymayan bir durumdu.

Ve kendi içinde haksızlığı da taşıyan bozgunculuk ilanına,yine karşı çıkan o dönemin sıcaklığını yaşayan ve belli bir dönem birliğin siyasi komiserliğini yaparken NT tarafından görevi elinden alınarak yardımcısına verilen.....yoldaşımızdı. - ki bu yoldaşımız da haksız bir biçimde, sırf NT'nin çevresinin aykırı uygulamalarına karşı durduğu için ve üstelik hiç bir hukiki dayanağı olmadan birlik önünde teşhir edilmeye çalışılıyor, söz hakkı verilmiyordu.

(Baba Erdoğan'ı Nihat Vurdu, hikayesi- ara başlık- bn. h.kar)

Yine Bahar'ın; Nihat'ın ''Baba'yı vurma ve tünel olayını kongre sürecinde bu yönlü idda geldiği için anlatmıştı bana. Diğer faaliyetleri hakkında bana bilgi vermiyordu.'' (Age, sf;111) diyor.

Nihat'ın az değil, oldukça uyanık olduğu söylenebilir. Ve aynı zamanda Bahar'ın kendisiyle ilişkilerini bilenlerde bilir ki, Bahar'a hemen hemen hiç değer vermezdi.

Sadece o'nu bir oy vesilesi yapardı. Böyle bir durumda, Nihat'ın Bahar'a açık biçimde ''ben Baba'yı vurdum ve bundan bir şey tutturamaz'' demesi düşündürücüdür.

Hemen hemen hiç kimsenin bilmediği yapılmış olduğu durumunu varsayarsak - ve bugüne kadar gizlediği bir suçu (ki; işledigi suçların en ağırıdır), bu aşamada Bahar'a anlatmış olması inandırıcı değil.

Bu ve benzeri sorunların daha da detaylandırılması, mantık gücüne dayandırılarak titizlikle irdelenmesi gereki iken, bunların yüzeysel geçiştirildiği yadısınamaz.

İşte tamda böylesi durumlarda, devrimin dost örgütlerinin yardımına ve çeşitli gözlemcilere ihtiyaç duyulacaktır.

Bu, daha sağlıklı sonuçlara varabilmek için gerekliydi.Ki, bu izlenen yöntemdir ki, bugün bu sonuçların tartışmasız kabulünü zorlaştırmaktadır.

Bu itirafların daha titiz ve de kapsamlı biçimde ele alınmasının gerekliliği somut bir durum oluştururken;

Kardelen Harekatı'nı yürüten arkadaşların kendilerinin yürüttüğü Yorumlar, Kurdukları Bağlantılar ve vardıkları sonuçlar da Oldukça Düşündürücüdür.

Bu gerçekliğini kendisi; arkadaşların teorik birikimlerindeki yetersizlik, tecrübe eksikliği gibi nesnel etkilerin yanı sıra; yüzeysel, tek yanı ve ampirik biçimleriyle öznelciliğin ciddi etkileri altında olan düşünlerinden beslenmektedir.

Başından itibaren doğru bir yönteme ulaşılamadığı durumda bu gelişmeler daha çıkmaz zeminlerde yürümek zorunda kalmıştır.

Arkadaşların kimi olaylardaki yaklaşımlarında, bize mantıklı gelmeyen ve tekrar düşünmeyi gerektiren önemli noktalar mevcuttur. Bunların bir kaçına burada değinme gereği duyuyoruz.

('Erzincan'da 'da Nihat'ın Yakalanma Olayı'.'ara başlık' bana ait-h.kar)

NT'nin Erzincan'da yakalanmasına dair komisyona verdiği ifadelerin, daha önceki konuşmalarıyla çeliştiği söyleniyor ve bu çelişkinin; randevu yerine ikinci kez gelişinde uzaklaşması sırasında alındığını söyleyen NT'nin daha önce ''sinemanın içinde yakalandığını'' söylediği belirtiliyor. Ve arkadaşlar ''yorumu size bırakıyoruz'' diyorlar.

NT'nin yakalanmasının ertesinden beri, yakınen olayı bilen yoldaşlarımızın ve yine bu gurup içinde olup da cezaevinde, yurtdışında bulunan kimi insanların bilgisi dahilinde olan, bu durumun pek de yoruma bırakılacak yanının olmadığını bilir.

Olay, İstanbul'daki bir operasyonda ele geçen bir yoldaşın üzerinde yakalanan notta, randevu yeri ve saatinin yazılı olmasından kaynaklı olarak gelişiyor.

Birinci randevuya giden NT'ı düşman tanımadığı için almıyor veya takip ediyor. Aynı gün ikinci randevuya gidince, randevuya gelen kişinin NT olduğunu kesinleştiriyor ve uzaklaşırken yakalıyorlar. Uzaklaşırken, durumdan NT'de kuşkulanıyor, bir yere sığınmaya veya girmeye çalışırken (otel olabilir) alınıyor.
Arkadaşlar, öncelikle bu çelişkinin nereden kaynaklandığı, sinemanın içinde yakalanma durumu ile sinema dışında yakalanmanın tezatlığı neyi doğuruyor?

Neden daha önce, ''herkese sinemanın içinde yakalandım'' diyen NT, komisyona verdiği ifade de sinema dışında desin. Bununla gizlenmek ve ya değiştirilmek istenen nedir? Ne olabilir?

Ayrıca daha önce, ''parti içinde herkes tarafından bilinir ki'' denilen durumu yine NT'nin kendi anlatımları dışında bir gerçekliğe dayandırılmadığı anlaşılıyor.

Ayrıca, başından itibaren polisle çalıştığı söylenen NT'nin polis tarafından Erzincan'da alınmasının mantığını da anlamak güçtür.

Yurtdışından yeni gelmiş bir insanı partiye sokarak bilgi edinmek yerine, hemen apar topar cezaevine neden göndersin ki!

Polisin elemanlarını gizleme ve durumlarını kamufle etme amacıyla bu tür almalara baş vurabileceği biliniyor. Fakat buradaki durumun daha somut biçimde, NT'nin özgülünde, irdelemeyi gerektirir. Henüz örgüt içinde yenidir ve hakkında herhangi bir şüphe yoktur.

 

(Nihat'ın Erzincan'da ''Taksisi Olayı''- bu ara başlık, bana ait-h.kar)

Yine buradaki taksi olayına yaklaşım da tek yanlı olmuştur.

NT'nin taksiyi kabullendiği -kendisinin olduğu yönünde- fakat yerini yanlış verdiği ve ''taksinin benim olduğunu söylediğim için her halde gerek duyup araştırmadılar'' dediği durumda, yapılan yorumda ve varılan sonuçta NT'nin taksinin yerini ve taksiyi Erzincan'da birlikte kaldığı Ali'nin evi önüne bırakmış olduğunu, söylediği yönündedir.

Bu bir yan ve olabilirlik dahilinde iken; NT, bu taksinin yerini vermese bile; belgeleri ele geçen taksiyi, düşman kolayca tespit edecektir.

KOLEKTİF-sf. 23.24

Ve taksinin örgüt malı olduğu sonucuna varısa-ki sonuçta örgüt üyesine ait araca dokunmadan kolayca takibe alabilir. Ve bu taksinin örgüt tarafından kullanılmaya devam edilmesiyle belli yerlere ulaşma sağlanabilir. Birinciden ve ikinciden mi kaynaklı olduğunu tespit etmek zor da olsa; bunu yapmak gerekecektir.

İşin bir yanı da; zaten eğer NT başından itibaren polisle çalışıyorduysa, polisin taksiyi başından biliyor olması ve gelişmeleri buna göre düzenlemesi söz konusu olurdu.

Yani NT'nin yakalanmasıyla taksiyi kullanmaya başlamış olmayacak; onu da ta başından itibaren kullanabilirdi.

O dönemde, cezaevinden dışarıya araba ile ilgili bilgiler gönderilmiş; çekincelerde belirtilmiştir.

Hem cezaevindeki organların, hem de bilginin ulaştığı 1 Nolu; Gerilla Bölge Komitesi'nin bir çok üyesi Bugün Sağdır ve Olayı Bilmektedirler. Olayda gizemli bir yan yoktur.

(halim kar; Ozan Veli'nin anlattığı bu olayı, parti içinde o dönem çok insan biliyor -bu satırların yazarıda biliyor ama yakalanın Laz Nihat olduğunu Ozan Veli'den öğrendim- ve durum aynen Ozan Veli yoldaşın anlattığı gibidir. Yani, onlarca kişinin bildiği bu olayı, 'Kardelen katliamını' yapan bu katiller güruhu, tıpkı diğer yaptıkları alçakca iftiralar gibi bu olayıda çarpıtyor, yalan söylüyorlar. Dahası; o tarihlerde -1982-, 'Kardelen katliamını' -Şubat-Ağustos 1996- MİT'le elele yapan vede bu alçakca iftiralarını yazılı hale getiren bu MİT beslemesinin ne partiyle, nede TİKKO ile hiç bir ilişkisi olmadığı gibi; yaşıda sadece; 15 veya en fazla 16'dır! Partinin o dönemini bilmesi veya partiyi tanıması mümkün değidirl! Laz Nihat, bu yakalanmasında 40-45 gün işkencede kaldı, çözülmedi, hiçbir şey yakalatmadı da ama, tam 'dört sene içeride yattı' hatırladığım kadarıyla. Bu anlatılanları küçümsemeyin, bu MİT uzantıları, yarın- birgün aynı alçakca iftiralarla sizleri de ajan ilan ilan edip, hakkınızda ölüm kararı verebilir! Ozan Veli yoldaşla devam ediyoruz. halim kar)

Ayrıca, değerli kadro Hasan Hakkı Erdoğan'ın yakalanmasınında, bildiğimiz kadarıyla anlatılan biçimle ilgisi yoktur.

(halim kar, ara not; Hasan Hakkı Erdoğan yoldaş tutuklandığında -Eylül 1984- ve öldürüldüğünde Türkiye'de idim. O dönem partinin gerek çıkardığı fotokopi bildirilerde ve gerekse İKK' (işçi köylü kurtuluşu) da, iki sayı ardarada Hasan Hakkı Erdoğan yoldaşa geniş yer verildi,gereksede parti sorumlusu yoldaşların bize verdiği bilgilerde de -ki bu konuda çok sohbet ettik-, Laz Nihat'ın adı-sanı bile geçmez. Hasan H.Erdoğan yoldaş olayı ile Laz Nihat'ın alakası yoktur yani. Ayrıca, Hasan H.Erdoğan yoldaşın eski eşi, 'gulasor' bu olayı çok yakından bilmektedir ve hayattadır. Belgeler bende vardı ama şu sıra erişemedim. İleride verebilirim belgeleri. Olayı yaşıyan başka tanıklarda var. Yani, yine bir alçakca iftira ile karşı karşıyayız. Tipik MİT yöntemi; şaibe yarat, prestijini sıfırla ve sonra yok et! Ozan Veli ile devam ediyoruz. h.kar)

Burada da mantık gücünün çok daha zorlanması ve somut verilere çok yönlü gelişmelerden hareketle gidilmesi gerekecektir. Elde edilen bilgiler ve yapılan değerlendirmeler kısmi, yetersiz ve tekyanlıdır.
 

('Hürmek Olayı', parantez içindeki 'bu ara başlık' bana ait. h.kar)
'NT'nin Hürmek olayındaki rolü'' ele alınırken de aynı yüzeysellik ve gerçek durumla örtüşmeyen sonuçlara varılması söz konusu.

Bu noktada da verilen deliller ve yapılan değerlendirmelerden hareketle kendimizi ikna edebilmiş değiliz.

Burada öncelikle, NT'nin olayı anlatımından sonra yapılan bazı yorumlarla;

'komisyonumuzun kanaatine göre yoldaşların nokta yerini veren Nihat'tır. (Age. sf. 65) sonucuna varılıyor.

Anlatılanlarca ve yorumlarla bu sonuca varılması oldukça zorlamadır.

Nokta yerini vermesinden kastedilen eğer olay anında yaklaşan askere yoldaşların yerini göstermesi ise; bir ajanın bile olayın sıcaklığı anında bunu yapması oldukça zordur.

Çünkü, öncelikle teslim olması ve sonrasında (bu aşamada düşmanın hışmından kurtulursa) ona yol gösterebilir ancak; ya da tersi durumda (NT eskiden beri ''ajan'' kabul edildiği için) NT'nin bilgileri eskiden sızdırmış olması gerekir ki, bu da; NT'nin bölgede yeni olması, sorumluluk paylaşmaması (yani, 'örgütün sorumlularından' biri olmaması, o tarihlerde. bn. h.kar) vb... birçok etkenden ötürü, hareket tarzını, gidiş noktalarını, konaklama yerlerini önceden bilmesi olasılığı zayıf olduğu için -ki grup, uzak bir bölgeden söz konusu olay mıntıkasına geçiş yapıyor- akla yatkın değildir.

Bu yorumla, olay öncesi grubun yeri ihbar ediliyor anlamı yükleniyor, bu çok daha karmaşık ve çözülmemiş bir sorun olarak kalır.

Çünkü bu olayın Zarikli iki köylü tarafından ihbar edildiği ve bunların cezalandırıldığı biliniyor.

(halim kar; Ozan Veli'nin anlattığı bu durumu da hepimiz biliyoruz. Kamuoyu da biliyor. Çünkü örgüt, 'Hürmek' olayından dolayı, 'iki muhbiri cezalandırdık', diye bildiri çıkardı o zamanlar. Ozan Veli ile devam ediyoruz. h.kar)

Ayrıca geçmişte parti bu olayı değerlendirdiğinde NT'nin çatışma tavırlarını olumsuz buluyor. Ve NT'nin anlatımlarından da bu çıkıyor.

Olayı defalarca kez köylülerin kendisinden dinlediğimizi de hatırlatarak;

olayın gelişim seyri içerisinde, köye giriş saati -yaklaşık NT'nin ilk nöbetçi oluşu, köylülerin anlatımlarıyla paralellik arz ederken; askerin aşağı patikadan gelişini görenlerin; evin içinde sigaralarını içen yoldaşlardan biri olduğu; ve bu durumda hepsinin çantalarını alıp dışarı çıktıktan sonra NT'nin içeri girip çantasını alıp dışarı çıktığı yönündeydi.

NT'nin anlatımlarından, arkadaşların, ''mucize'' olarak değerlendirdikleri kaçma koşullarının olması eğer mucize değilse düşmanın göz yumması olarak anlaşılıyor ki, bu türden sıcak ortamlarda olanlar bilir ki, bu türden ''mucizelere'' çokca rastlanmaktadır.

Hele de, çatışmada olumsuz tavır takınmış, ateş etmemiş ve de çatışma başka tarafta yoğunlaşmış ise bireysel kaçışların çok daha kolay olabileceği yadsınamaz.

Ayrıca NT'nin ateş etmemesine gösterdiği: ''çünkü öyle bir mantık bize yerleştirilmişti'' söylemi haksız da değil. O günün savaş pratiği ve yaşananlar bu duruma uygundu. Kişilerin bireysel insiyatifleri öylesine gelişmiş ve bir savaşçı mantığına bürünmüş durumda değildi. Bu dönemleri bilen herkesin bundan haberdar olması lazım.

(halim kar; bu dönemlerde, -1981-1982-1983-1984 yılları dahil- örgüt sorumlularından habersiz, hiçbir eylem yapmak mümkün değildi, yasaktı hatta. Kırsaldaki arkadaşların bana anlattığı ve gördüğüm kadarıyla da 'disiplin durumu da' aynen buydu. Hele ki, beraberinizde bir 'örgüt sorumlusu' varsa, ondan habersiz hareket etmek, veya ateş etmeye başlamak, 'disiplin çiğnemek' anlamına geliyordu, mümkün değildi. 1983 sonu ve 1984 başlarında Dersim'e yeniden gittiğimde de -Hayrettin Bakış -kureyş- yoldaş vardı o zaman- durum hala buydu. Ozan Veli yoldaşla devam ediyoruz. h.kar)

Bu durum, oradaki gerilla birliği komutanlarında dahi vardır. Ve ilk askerin göründüğü durumda, bir çatışma pozisyonuna geçmeden ziyade ve birliği bir çatışma durumuna göre konumlandırmadan ziyade, Yılmaz (Hüseyin Tosun) yoldaş ''asker arama yapıp geçecek'' şeklinde köylülere ifade belirtiyor. Ve sonrasındaki hareket tarzı da buna uygun davrandığını kanıtlıyor.

Dönemin değerlendirmelerinde NT'nin silahını kullanmadığı, çatışmanın dışında bir kaç el ateş ettiği şeklindeydi. Ve bizce bunun böyle olması büyük ihtimal. Ve bu durumda NT'nin dereden veya başka bir yerden kaçmış olması daha da kolay olacaktır.

Köylülerin anlatımlarında da, aşağıdan gelen değil; Mercan tarafından ve Zarik tarafından yukarı tarafları tutan askerlerin ilk kez yoldaşlara ateş ettiği şeklindedir.

Daha sonra olay yeri incelemelerimizde de bu anlatımlar doğrulanıyordu. O, dönemde de, NT'nin taa başından itibaren bireysel kaçış yolunu tuttuğunu düşünmüştük.

Köylülerin de gözlemi bu yöndeydi. İlk başta karşılıklı çatışmanın yaşandığı fakat devamında Rüstem'in (Rıza Sökmen. bn. h.kar) uzun süre çatıştığı ve çemberin dışına çıkmayı başardığı halde, yoldaşların gelmediğini görünce geri döndüğünü ve çatışarak şehit düşdüğünü ifade etmişlerdir.

Köylüler NT'nin ''mevzilendim'' dediği tarafta herhangi bir çatışmadan bahsetmiyorlardı. Ki, burası eve çok daha yakındır.

NT'nin silahını kullanmadığı, tavrının olumsuz olduğu kesin bir durum iken, NT'nin noktayı verdiği, ya da o'nun ihbarıyla olayın gerçekleştiğini söylemek yeterli verilere ve mantıklı hesaplara dayanmamaktadır.

(Bayrampaşa hapishanesi; 'Tünel Olayı'-'ara başlık' bana aittir.h.kar)

Bayrampaşa Cezaevi'nde ortaya çıkarılan Tünel sorununda, NT'ye dair önemli sayılabilecek ciddi şüpheler ve ip uçları olması yanında olayın oldukça yüzeysel geçiştirildiği kanısındayız.

KOLEKTİF-sf.24.25

NT'nin dışardaki bağlantıları ve ilişkileri üzerinde daha ciddiyetle durularak, dönemin faaliyetçileri ve diğer devrimci örgütlerin tanıklığına da baş vurulmalıydı. Bayıltıcı ve tabanca olaylarının direk NT üzerinden yapılmış olması önemlidir.

Bunlar başkaca kimlerle ilgili olduğu veya olabileceği noktalarına da ışık tutmak gerekirdi. NT'yi direk sorumluluk altında tutacak en önemli olayın bu olduğunu düşünüyoruz.

Bu konuya dair soruşturmanın dönemin tanıklarına başvurarak daha da genişletmek gerekirdir.

Tünel olayının sonradan nasıl değerlendirildiği, partinin bu konudaki yaklaşım noktaları, eksik yanları, yoğunluk alanları vb. meseleleri de irdelemek gerekecekti.

Bu sonuçlarda, ifade edildigi biçimiyle, böylesine ciddi konunun, dönemin parti organlarınca es geçilmesi ya da bu konunun ne derece es geçilmediği önem arz etmektedir.

(halim kar; biz, Ozan Veli yoldaşın sadece bu kontraların yaydığı şaibe ile bunları söylediğini biliyoruz. önceden bizim örgüt içinde neler olduğunu bilmiyor. Baba Erdoğan, hapisten kaçtıktan sonra Dersim' e Laz Nihat'ın yardımı, desteği ile gelmiş ve MK toplantısına katılmıştı Laz Nihat'la beraber. Böyle bir iddiası hiç olmadı B. Erdoğan'ın. Bu alçakca iftirada Baba Erdoğan'ın ölümünden 'altı yıl' sonra bu MİT uzantıları tarafından ortaya atılan bir sahtekarlık- alçakca iftira ürünü olduğunu; 'Kontra MKP, Baba Erdoğan'ı Laz Nihat'a nasıl Öldürttü' başlıklı makalemizde kısacada olsa açıkladık. Yeniden burada uzun uzadıya değinmeye gerek görmüyoruz. Ozan Veli yoldaşla devam ediyoruz.h.kar)
 

(istanbul'da Laz Nihat'ın evinin Polislerce Basılması ve Nihat'ın Kaçma Olayı. halim kar)

NT'nin evden kaçması ve Bahar ile Ciğdem'i yakalattığı söylendiği olayın da değerlendirilmesinde karmaşıklıklar ve Zorlama kimi Yorumların olduğunu sanıyoruz.

NT'nin, sırf Bahar'ı ve Çiğdem'i yakalatması için bir ev baskını planlama şeklinde değil de, küçük ve basit bir takiplede rahatlıkla bunlara ulaşılabileceği gibi NT'nin yönlendirmesi altında, daha büyük suç aletleri -belge vs- ile ve hem de NT'nin dışında bu işi yapabilirlerdi.

Özellikle evden kaçıp kurtulmalarının şaibe yarattığı düşünüldüğünde düşmanın böylesi bir yöntemi tercih etmesinin mantığı ne olabilir.

Yani durup dururken kendi elemanının üzerinde şüphelerin yoğunlaşmasını sağlamanın mantığı, izaha muhtaçtır.

Ayrıca, Bahar'la NT'nin verdiği saatlerdeki çelişki, don gömlek Bakırköy'den Güngören'e gitmesi gibi gelişmeler çok önemli deliller olarak gösterilemezler.

(halim kar; bu tür bir kaçış olayını, Kazım Çelik -Piro- yoldaşın anlatımıyla ve O'nu anarak yazmak isterim. Kazım Çelik anlatmıştı bana, ama hangi şehir hatırlamıyorum; MK toplantısına oturmuşlar bizimkiler günün birinde, malum efkar toplantısıdır, günlerce sürer böylesi toplantılar çoğu zaman. Sonunda uykusuzluktan gına gelmiş bizimkilere, biraz uyumaya karar vermişler. Yatağa girer girmezde hemen uykuya dalmışlar. Bizim Piro'nun uykusu berbat şekilde ağırdı. Gece yarısı kaldıkları evin kapısı gümbür gümbür çalmaya başlamış.

Bizim Piro yataktan robot gibi kalkmış, o uyku sersemliğiyle iki katlı olan evin merdivenlerinden aşağı inmiş, kapıyı açmış; şimdi söz Piro'da; 'baktım içeri hızla birileri daldı, ardından biri daha, derken biri daha, ha o biri derken, bende şafak attı, polislerin evi bastığını anladım. Hepsi yukarı çıktı ben sokağa fırladım, üstümde sadece don var, koşmaya başladım. Bir otele kendimi zor attım; 'evim yanıyor, acele bana bir pantol ve gömlek verebilirmisiniz' demiş, neyse bulmuş vermişlerde, ne gömlek uymuş üstüne ne pantol, nede ayakkabı, önü açık tam bir hilkat garibesi gibi gizli gizli sokaklarda yürüyerek bir arkadaşın evine zor atmış kendini sonunda...

Peki, diğer MK üyeleri yakalandımı?' diye kahkahalar içinde sorduğumda, 'yok, kapı gürültüyle çalarken, onlar polis baskını olduğunu anlayıp hemen Pencerelere yönelip atlayıp kaçmışlar, ben ise kapıyı açmak için aşağı inmişim o uyku sersemliğiyle' diye yanıtlamıştı beni. Amma gülmüştük o gün.... Bu olayı, eski MK'daki bir yığın arkadaş bilir....Uykusu çok ağırdı... Bayağı meceraları vardır Kazım Çelik'in uyku konusunda, O anlatır, gülmekten yerlere yatardım bende.

Demek, bu kontraların yaklaşımına göre, Kazım Çelik'in bu durumunu bilselerdi, 'baş ajan' diye damgalayacaklardı... Kısacası; bir çok devrimcinin başından geçen böylesi olaylarıı bile, 'şaibeye' çevirip, alçakca iftira ile suç hailine dönüştürüp, Laz Nihat'a karşı saldırı için kullanmışlardı bu MİT uzantıları.

Çünkü amaçları, devrimci duruş sergileyen herkesi, ve özelliklede Laz Nihat'ı yok etmekti. Biz, bu tür oyunların yabancısı değiliz. 40 yıldır burnuzumuzun dibinde aynı oyunları oynayan PKK var., Herkese 'Ajan' etiketi vurarak, 20-30 binden çok çok fazla devrimciyi yok etti PKK!

Devletle ortak bir şekilde öldürdükleri de yoktur bu sayı içinde. Ve ne 'tuhaftır ki (?), herkese 'Ajan' damgası vuran bu devlet uzantılarına, BELGELİ -TANIKLI, 'MİT' demeyen -Uğur Mumcu, Avni Özgürel, Ahmet Cem Ersever....- kimse kalmadığı gibi, bu 40 yıllık 'TC-PKK'nın danışıklı savaşın da' ne PKK şeflerinin, nede AİLELERİNİN BURNU BİLE KANAMADI! Şimdi bu kontralar aynı oyunla devam ediyor. MİT başka senaryo bulmakta zorlanıyor demek ki... Latin Amerika'daki paramiliter örgütlerin de yöntemi böyle... Bu kadar benzerlik göze batıyor, ve biraz fazla... Ozan Veli ile devam ediyoruz.h.kar)

Düşmanın bu denli basit çalışmadığını biliyoruz. Ebetteki kendi uygulamaları arasında verecekleri çokça açık olacaktır ama, bunların özenle irdelenmesi gerekir.

Arkadaşların kimi yerlerdeki yorumları ve çıkardıkları sonuçlar oldukça zorlama ve kimi yönleriyle de haksızlık içerdiğini anlayabildiğimiz durumda meseleye daha duyarlı ve titiz yaklaşmak zorunda olduğumuzu biliyoruz.


(''Laz Nihat, hiçbir eyleme katılmadı'' yalanı. Ara başlık. bn. h.kar)

Mesela, ''Ajan Nihat'ın pratik faaliyeti komisyonumuz tarafından irdelenerek şu sonuca varılmıştır'' denildikten sonra birinci madde olarak şöyle deniliyor.

''1. Programcı kesilen ajan Nihat mücadele tarihinde hiç bir zaman düşmana karşı saldırı birliğinde yer almamıştır.'' (age. sf. 77)

Bu yaklaşım tarzı arkadaşların meselede ki, 'duyarlılıklarını' ve 'titizliliklerini' göstermesi açısından esef vericidir.

Arkadaşların saldırı birliğinden kastettikleri; bir eylem birliğinin kendi içinde saldırı ve savunma birliği şeklinde ayrışması sırasında, en önde yer alan saldırı birimi kast ediliyor.

Arkadaşların bu yorumunu ve vardıkları sonucu okuyan dışarıdan birinin ''vay be?'' deyip, soru işaretleriyle uyanması; ama işin içinde olanların yaklaşımı hiçde böyle olmayacaktır/ olmuyor da.

Çünkü; NT'nin, bu arkadaşların, ve genelde Gelenek Güçlerinin Askeri Pratiğinin Yükselişinde Belirgin bir Rolü Vardır. Ve BU HİÇ KİMESENİN İNKAR EDEMEYECEĞİ KADAR AÇIKTIR.

SORGULAMA içinde yer alan bir çok şahsın Askeri Gelişimi de NT'nin etkileriyle OLMUŞTUR.

 

(H.kar, yani Laz Nihat, kendi Cellatlarını kendi eğitip yetiştirmiştir. Ozan Veli ile devam ediyoruz)

BUNU HERKES BİLMEZDEN GELSEDE BİZ ÇOK İYİ BİLİYORUZ. Bunları inkardan gelebilmek için TKP/ML çevresi gibi gözlerini kapamak gerekir.

Diğer yanıyla; NT, 1991'den itibaren -ki kırdaki faaliyetinin bu dönemden önceki süreci kesintili ve çok kısadır- bu yapının GENEL KOMUTANIDIR.

Ve NT'nin bu dönemden sonra bir Genel Komutan olarak BİR FİİL YÖNETTİĞİ Eylem Sayısı OLDUKCA KABARIKTIR, ve zaten Genel Komutan çok çok özgün durumlar olmadıkça bir eylem birliğinin saldırı grubu içinde yer almaz.

Bu tüzükçe de böyledir. Komutan daha ziyade; birliği en iti yönetebileceği savunma birliklerinin birinde olur. Ve bu durum bu arkadaşların kendiri açısından da böyledir.

NT'nin çatışmalarda genel olarak yönlendirme TAVRININ OLUMLU OLDUĞU İNKARDAN gelinemez.

Varılan bu sonuçlar ve yapılan belirlemelerden,arkadaşların sorunlara yaklaşım tarzı ve hareket noktaları kendini ele veriyor.

NT'nin pratik faalietini anlatan maddelerin devamından gelenler de ilginç özelliklerdedir. (Bkz. Sf. 77) Ve bunların bir çoğu bu arkadaşların kendi pratikleridir.

Her önüne gelene reformist, revizyonist, damgası vurmada, kendileri bir adım daha öndeydiler.

(halim kar; gördüğümüz gibi, 'Laz Nihat hiçbir eylemde yer almamıştır', diyen işkenceci kontraları yine yalanlıyor Ozan Veli yoldaş. h.kar)

('Avukat Olayı ve Laz Nihat'. ara başlık- bn-halim kar)

Yine NT'nin icraatları içinde dökümü yapılan, Ali Rıza Atak olayı ve AK'nin yakalanmasında da titiz davranıldığı söylenemez.

Avukatın içeri alınıp bırakılmasının sorguları veya bilgileri olmadığı gibi, AK'nin yakalanmasınında ayrıntıları ve bilgileri yok. Yani bunu bir ihbarlamı ya da olayın somut gelişimiyle mi olmuş bu ayrıntılandırılmamış.

AK'nin ('askeri komisyon'. h.kar) bazı üyelerinin ajan olduğu iddasıyla bu dönemde kendileri tarafından cezalandırıldıklarını biliyoruz.

Yine, NT'nin avukatla olan ilişkilerinin niteliği, hangi koşullarda sürdürüldüğü yeterli bir izahata sahip değil. Gözaltına alınıp bırakılan yığınla insanla ilişkiler devam ettiriliyor. Avukatın pozisyonu da ayrıntılı değildir.

Olay özgülünde sorgulanması ve soruşturulması gereken, daha da ayrıntılandırılması gereken önemli noktalar mevcuttur.

('Laz Nihat, Polisİn elinden kaçışı ve birini Yakalattı' yalanı. -ara başlık. bn. h.kar)

NTnin polisin elinden ikinci kaçısı da zorlama kimi sonuçlara ulaştırılmaktadır. Olayın olabilirliği ve olamazlığının mantıklı ip uçlarını zorlama yerine, yorumlarla aynı sonuca bağlanmaya çalışılıyor.

Kimliğinin olmadığı durumda randevuya gitmemiş olması oldukça doğaldır. Bir diğeri de, ''açılma politikasını engellemek için Muş'lu arkadaşı...ile birlikte yakalattı.'' (Age. sf 71) denilmesi, MK düzeyinde çalışacak biri için pek akıllıca değil.

 

KOLEKTİF-sf. 25.26

Çünkü NT'nin bu durumda yapabilecegi çok daha kapsamlı ve büyük işler mevcuttur.

Ve üstelik bu yakalatmaları hep de kendisine denk getirerek yaptırmasını düşünmek ne kadar doğru görülebilir.

Arkadaşlar, NT ile Murtaza'nın yüzleştirilmesini de sonuçta yaptıkları yorumla, ''Hasan Batmaz'ın anlattıkları doğrudur ve mantıklıdır. Yalan söyleyen NT'dir.!! (age.sf 72) diyorlar

Buradaki tespit de, yüzeysel ve yanlıdır. İtirafçı olan Murtaza'nın sözünün güvenirliğini söylemek kesinlikle doğru olmaz. Ayrıca, yapılan karşılaştırmalarda karışıklık söz konusudur.

Murtaza NT'ye 1990 Ağustos'unda Esenler'de görüştüğünü söylerken NT, 1989' da Esenler'de görüştüğünü söylüyor. Bunlar farklı durumlardır. Ve eğer sonuca varılacaksa bunların hangisinin yalan olduğu ispat edilmek zorundadır.

Ayrıca, NT'nin İstanbul'da kaldığı süreyi gizleyerek, görüşmelerini gizleme mantığına bağlanması de pek akıllıca değil. Çünkü, birgünde bile onlarca görüşme yapabilir. Bunun imkansız olmadığını biliyoruz.

 

(Yeniden; 'Laz Nihat, Baba Erdoğan'ı Öldürdü' sahtekarlığı -ara başlık benim-H.Kar)
Arkadaşlar, NT'nin Baba Erdoğan'ı vurduğu, kesin sonucuna varıyorlar.

Özellikle bu gibi olaylarda düşmanın söylemlerini önemli deliller olarak almak doğru görülemez.

Olayın kendi koşulları içinde mantık gücüne başvuruarak ve bilinmeyen noktaları aydınlatmaya çalışarak sonuca gitmek doğru olacaktır.

Arkadaşlar, 'somutlaşan veriler olarak'; ''NT'nin karakola gittikten sonra kendisinin beyan ettiği üzere Baba Erdoğan yoldaşın arka cephesinde kimsenin olmadığı'' (Age. sf 74) gösteriliyor.

Peki, böylesi durumda Baba Erdoğan'ın , NT'nin kendisine ateş ettiğini anlamaması mümkün mü?..

Yani geri cephesinde bir karışıklık olmadığı gibi, üstelik NT'nin dışında kimse de yok.

Bu durum kendisine ateş edenin kim olduğunu hangi koşulda anlamayabilir.

Yine buna bağlı olarak, ''NT karakola gittikten sonra Baba Erdoğan'ın yaralanması durumu NT'nin Baba Erdoğan'ı vurduğunun somutluğudur'' deniliyor.

Yaralandığı durumda henüz ayakta olan ve hafızasıyla da iyi olan Baba Erdoğan'ın bunu fark etmemesi nasıl izah edilebilir?..

Öte yandan, Baba Erdoğan'a ateş ettikten sonra Baba Erdoğan'ı neden dışarı çekip çıkarmaya çalışsın? Bu durumda bir ajan için, Baba Erdoğan'ı orda bırakması ya da öldürmesi kendisi açısından tehlikeli olabilecek durumun da önüne geçmiş olmaz mı?

NT'nin Baba Erdoğan'ın kendisinin ateş ettiğini sezdiği durumda bile bunun başını yakacağını biliyor olması herhalde yok sayılamazdı.

Düşmanın kimi unsurlarının, ''karakolda hiç silah patlamadığını'' söylediği aktarılıyor.

NT, ''Baba Erdoğan içeri girdikten sonra silah sesleri geldi'' diyor. Ve bu durum soruşturmada tam netleştirilmiyor.

Oysa, olayın CANLI tanıklarından da YAŞAYANLARIN olduğunun söylendiği durumda, 'hizip' saflarında olanın beyanatlarından bahsediliyor, ki olay için çok önem arz edecek BU TANIKLIĞA BAŞ VURULMUYOR.

Ya da bu kesimden konuya ilişkin bilgi istenmiyor.

Bunların bilgisine baş vurulduğu durumda, silah seslerinin duyulduğu, kaç el ateş edildiği vb. diğer bir çok nokta da aydınlatılabilinir.

Karakol komutanı yoktuysa, onun dışında başka birinin ateş etme durumu olamaz mı?

Herşeyden önemlisi, Baba Erdoğan vurulduktan sonra -yaralıyken- kendi söylem, veya ifadesi neydi?

Bizim ögrendiğimiz (daha KHK ile ilgili hiç bir bilginin olmadığı bir dönemde); NT, B.Erdoğan'ı yaralı halde taşıyarak, dışarda bekleyen diğer arkadaşlarının yanına götürüyor.

Gurupça, Baba'yı uzun bir süre taşıyorlar; kendi müdahaleleri, kan kaybını ve durumun giderek kötüleşmesini engelleyemiyor.

Baba'yı bir kaç kişiyle birlikte belli bir noktada bekleterek, NT ile biri merkeze inip traktör bulmaya, bu yolla Baba'yı tedavi edebilecekleri bir yere ulaştırmayı düşünüyorlar.

Döndüklerinde ise Baba Erdoğan yaşamını yitirmiştir. Bu DURUMU BİZE AKTARAN ZAT, O DÖNEMDE aynı birlikte OLAN BİR SAVAŞÇIDIR.

(halim kar. Şuna dikkat çekmek isterim; Laz Nihat, Baba Erdoğan yoldaşı kurtarmak için, kendi canını rizikoya, tehlikeye atarak, yanına birini de alıp, Traktör bulmak için, 'İlçe Merkezine' giriyor ve Traktörü bulup getiriyor! Peki, bu yaklaşımı, 'Cüneyt Kahraman'ın sözüm ona -ki, buda apayrı bir yalan, bu kontralar tarafından çok önceden katledildi Cüneyt Kahraman- yaralıyken 'ateş çemberi içinde kurtarabilirdik ama yapmadık' diyen bu devlet uzantısı Kontraların tavırlarıyla kıyaslayınız?..-bakınız.MKP.1.Kongre raporları.sf.475-. Bakalım ortaya ne çıkacak! Unutmayalım, Baba Erdoğan'ın buradaki vuruluşunu ve durumunu anlatan BU EYLEMİN İÇİNDE BULUNAN bir SAVAŞÇI! Yani, görünen şu; bu MİT uzantılarının ana sermayeleri ve herşeyleri 'YALAN ve SAHTEKARLIK' üzerine kurulu! Ozan Veli yoldaşla devam ediyoruz. h.kar)

Soruşturmanın yüzeysel geçiştirildiği ve aydınlatmaya muhtaç bir çok noktanın mevcut olduğunu belirtme gereği duyuyoruz.

Bir çok konuşma ve anlatımın da farklı yorumlara açık olduğu ve çok yönlü ipuçları içerdiği de yadsınamaz. Mesela, Bahar'ın .....na komplu olayını nasıl öğrendiğini anlatırken şöyle diyor;

''Ben Birsen ile .....olayı hakkında yazı yazacaktım ancak NT bana 'sen bu olay hakkında yazı yazma sonra benim teşvik ettigimi anlarlar' demişti. O zaman .... a komplo yaptıklarını öğrendim'' diyor.

NT'nin bahsettiği teşvik, komployu değil de mektup yazmayı teşvik etme anlaşılabileceği gibi, 'teşvik ettiğimi anlarlar' deyiminde ''anlarlar'' yerine aynı anlamı verebilecek ''sanırlar'' ifadesini vermek içinde kullanmış olabilirler.

Ya da ''teşvik ettiğimi'' deyiminin sonuna virgül koyduğunda anlam farklılaşır.

Konuşmada ki vurgularla da bu anlam farklılaşabilir. Bunlar ayrıştırmayı gerektiren şeylerdir. Her söyleneni faydacı zeminde ele almak, ve öylece kabul görmek doğru değildir.

Sonuç olarak belirtmemiz gerekir ki; NT'nin sorgulanmasında ciddi eksiklikler, yüzeysel yaklaşımlar, önemli oranda faydacılık, tekdüzelik söz konusudur.

Ayrıntılandırmayı gerektiren önemli noktaların varlığı ve arkadaşların Soruşturmadaki Mantıksal duruşları Ciddi Kaygıları Uyandırmaktadır.

Sonrası dönemdeki soruşturma ve cezalandırmalarda da aynı tür sorunların yaşandığını üzülerek belirtmek zorundayız.

F) KH ve CEZALANDIRMALAR

Sınıflar mücadelesinin bir yansıması olarak şekillenen devrim ile karşı-devrimin çok çeşitli mücadele alanları dahilinde devrim güçlerinin gayesi; devrimin önüne dikilen ve halka karşı gelişen tüm kurum ve kuruluşların işlemez hale getirilmesi, parçalanması ve yerine halkın kurumlarının inşaa edilmesidir.

KOLEKTİF-sf. 26. 27

Devrimci kurumların işlemez hale gelmesi ve giderek mücadele alanlarının dışına düşmesi için egemen güçlerin de aynı gayeler güttüğü reddedilemez. Bu her iki karşıtlığın mücadelesinde, tarafların kendilerine özgü yol ve yöntemleri sözkonusu olacaktır.

Devrimcilerin ve sosyalistlerin uğraşlarının özünde, karşı-devrimin set oluşturan tüm kurum ve kuruluşlarını işlemez kılmak iken; bu uğraşımda; siyasi, ekonomik ve ideoloik tasviyeyi esas edinir/ edinecektir.

Karşı-devrimcilere karşı yürütülen mücadelede; şiddetin gerekli olduğu yerde şiddeti uygulamaktan; genel bir insanlık ereğinden haraketle kaçınmayı doğru görmezken; teslim olan, pişmanlık gösteren ve düzeltme umudu olanlar karşısında tek tip uygulamalara da girmez.

Bu konuda da oldukça titiz davranmak gerektiği kanısındayız.

Kardelen Harekatı'nı yürüten arkadaşların bu konuda da titiz davranmadıklarını belirtmek durumundayız.

Suçlu olarak görülenlerin fiiliyatları yeterli bir incelikle ayrıştırılmamış, ''işbirlikçi'', ''işbirlikçi-ajan'' denilerek ve bir kere böyle denildikten sonra da tek karşılığı olan 'ölüm'le cezalandırılmışlardır.

Bu nitelemelerin kendisinde de çeşitli karmaşaların ve yüklenen anlamlar noktasında muğlaklıkların taşındığı görmezden gelinemez.

Mesela, NT için ''ajan'' derken; Atila Kamberoğlu, Bayram Kocabozdoğan, Hasan Batmaz, Birsen için ''işbirlikçi'' deniliyor.

Yine Erdal Cort içinde ''ajan'' betimlemesi kullanılmıştır. Bunun özellikle mi böyle ayrıştırıldığını ya da rastgele mi olduğunu yeterince anlayamamakla birlikte birincisinin daha büyük ihtimal dahilinde olduğunu sanıyoruz.

Bu durumda; ajan olma işbirlikçi olmanın dışına düşmüş olmaz. Her ajan bir işbirlikçidir. Zaten hangi düzeyde olursa olsun düşmana çalışmak bir işbirliği meselesidir.

Her işbirligi ''ajan'' olarak çalışmayı gerektirmeyebilirse de, her türden çalışma ve ajanlık sonuçta karşı-devrim cephesiyle bir işbirliği doğuracaktır.

Kardelen Harekatı'yla birlikte ''ajan'' veya ''işbirlikçi'' olarak tespit edilenlerin fiiliyatı bir ve aynı ölçüde olmadığı gibi, her birinin tavrı da aynı ölçütlerde gelişmemiştir.

Ölümle cezalandırılanlar arasında Hasan Geçgin ve Ayşe Eski'nin fiiliyatları -ki itiraf ve söylenenlerin tümü olduğu gibi kabul edilse dahi- diğerlerinden oldukça farklıdır.

Bunların sorgu ve soruşturma evrelerinde ki gelişme ve kendilerine yaklaşımları da dikkate alınarak, farklı cezalara tekabül eden suçlar mıdır, değilmidir? sorusunun net yanıtı verilmemiştir.

Bu konuda ayrımcı ve titiz davrnıldığını sanmıyoruz. Sonrası süreçte gelişen başka kim olaylarda bu kanımızı güçlendirmektedir.

Gerek 1997'nin Temmuz'unda İstanbul'da işbirlikçi ve gereksede, gerilla bölgesinde ''ajan provokatör'' denilerek cezalandırılanların tarzında ve bahsettiğimiz noktalarda titiz davranılmasının gereği pek duyulmamıştır.

İstanbul'da Behzat ve Devrim'in cezalandırılmalarında sorgulama dahi yapılmadığı gibi, bunlar hakkında ki, gerekçelerde devrimci kamuoyuna ve kitlelere sunulmamıştır.

Sadece, 'ajan' veya 'işbirlikçiydiler' denilerek bir açıklama yeterli olmayacak ve bunun yaratacağı tahribatların önüne geçilemiyecektir.

Ayrıca, bunların ajanlığı veya işbirlikçiliğinin de yine kimi ajanların itiraflarına dayandığı durumda, sorgulamanın yapılması daha da kaçınılmaz bir gereklilik olur.

Her önüne gelenin, ''ajandı'' diyerek birilerini öldürmesi, -hele ki bu konuda ciddi güvensizliklerin ve şaibelerin olduğu bugünün gerçeğinde- oldukça yanlış bir tutum olmaktadır.

Kaldı ki, bu şahısların ajan olduğu tartışmasız bir durumda olsa dahi yine de, sorgulanmaları mutlaka gözetilmeli, bu gerekler yerine getirmeden tekdüze bir yaklaşım kabul görmek doğru değildir.

Ayrıca bu olay özgülünde de zamanında ve gerekli biçimde ayrıntılı açıklama yapılamamış olması, oluşan tahribatları büyütmüştür.

Bu noktada ÖDPnin gösterdiği yaklaşımda eleştirilmelidir.

Cezalandırılanlar kendi üyeleri de olsa, bu şahıslar hakkındaki gerekçeleri muhatap olanlardan isteme ve bunların yeterliliği, yetersizliği üzerine eleştiri ve değerlendirme hakkını kullanması yönünde tavır belirlemeyip, ''şiddet nereden gelirse gelsin karşısındayız'' yaklaşımıyla devrimci olmayan bir mecraya düşmüşlerdir. (Konumuzun bu yanı ayrı bir mesele olduğundan geçiyoruz.)

Kardelen Harekatı'nı yürüten arkadaşların devam eden icraatları içinde, yeni olan bir cezalandırma olayı daha var ve bu arkadaşların mantığını ortaya koyma açısından önemli olduğu kadar; cezalandırılan Murat (Dursun Özhan) denilen şahısın, ''ajan provokatör'' olarak gösterilmesi; kesinkes inandırıcı değildir.

Bu olayda da iki kişinin cezalandırıldığı yazılıyordu. Bu şahısların işlediği suçlar, ilişkiler; ve icraatlarına dair her hangi bir açıklama da yapılmamıştır.

1994 ayrılığında bu kesimin karşısında yer alan Murat, son 1995 ayrılığında dönemin GÖK çıkışı yanında yer almış, NT'nin pusu kurup silahsızlandırdığı birliğin üyelerindendi.

Bağımsız OPO ve GÖK gerillalarının birlikte hareket ettiği kışın baharında, bu kesimle yaşanan gergin ortamların birinde onlara gitmiştir.

Bu geçiş ve geçiş biçimi -çünkü Murat nöbette ve habersiz çekip gitmişti- bağımsız OPO ve GÖK tarafından oldukça yadırganmışken, Kardelen Harekatı'nı yürüten arkadaşlar bu durumu ayakta alkışlamışlardı (92 birlik öncesi dönemde ise aynı pozisyonda Konferansçı kanada gelen birisini geri isteyerek, ölümle cezalandırmışlardı).

KOLEKTİF-28

Şimdi bir köşeye ''ajan ve provokatördü'' yazısını iliştirip ''öldürüldü'' deme ikna edici ciddiyetten uzaktır. Uzun dönem birlikte faaliyet yürüttüğümüz bu insanın 'ajan'lığına ihtimal vermiyoruz.

Tüm karşı yorumlarımızı zorlamış olmamıza rağmen çıkış noktamız, bu arkadaşın karambol'e gittiği yönündedir. Olayın özellikle de ''ajan ve provokatör'' olarak gösterilmesi, özellikle provokatörlük yönü üzerine düşündürücü olmuştur.

Yaşanılagelen bir yığın uygunsuz durum karşısında eleştirel bir tutum izleyenlerin kolaydan bozguncu, provokatör gibi ithamlarla nitelendirmesi geçmiş süreçlerde de yaşanılan durumlar olduğu gibi, bu günde aynı yaklaşımların sürdüğünü görüyoruz.

Geçmişte özellikle başını NT'nin çektiği ve onun belirleyiciliğinde sorunlara eleştirel yaklaşan bir çok unsurun ''bozguncu, yıkıcı'' vb ithamlarla yaftalandığını iyi biliyoruz.

Karşı Devrimci Hücre'nin sınırlarının geniş oluşu ve bunların tümünün ayrımsız ölüme cezalandırılmaları ve ya cezalandırılacak olmaları, devrimci kamuoyunda ve kitleler nezdinde oluşan ŞÜPHELERİ daha da büyütmektedir.

Üstelik bunların bir kısmının mantıki açıklamalarla ifadelendirilememesi bu zemini daha da güçlendirmektedir.

Ayrıca, cezalandırıp, haklarındaki iddialar ve işledikleri suçları kamuoyuna açılmamış olanlara dair açıklamaların yapılmasını bekliyoruz.

Bu cezalandırılanların suçları kesin de olsa, halkın ve devrimci kamuoyununu bunları bilme hakkı olduğu unutulmamalıdır.

G) SONUÇ OLARAK KH ve DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Boşlukta çürür kelam

toraktan gelmemişse

topraga dalmamışsa

kökünü salmamışsa....

-Nazım Hikmet-


Birinci bölümde özetlediğimiz; tarihsel sürecin kendi özgün koşulları içinde DABK olarak ayrışan kesimin, yoksul kır emekçilerinin feda ve dirayetli devrimci atılganlığının yanı sıra, dünyayı dar bir ufuktan gözlemleyen bakış açısının, kendisini yenileme, yetkinleştirme, derinlikli kılma marifetli gösteremediği durumda; giderek yanlış bir mecraya doğru sürüklenen ideolojik zeminin üzerinde gelişen sapmaların dünü, bugünü var etmiştir.

Bugün, bütün günahlı yönün, NT ve ilan edilen KDH'ye bağlanması doğru olmadığı gibi; bu en büyük günahların ortaya çıkmasının da esas zemini olan yan, siyasi-ideolojik yozlaşma ve açmazların yarattığı tıkanıklar ve handikaplardır.

NT öncesi gelişen DABK pratiği de, bugünün ciddi işaretlerini taşıyordu. Zaten bu genel durum uygun olmamış olsaydı NT'nin kendisi de, ya da kendisinde somutlaşan siyaseti de hayat hakkı bulamazdı.

Özellikle, kitle pratiği ve örgüt içi sorunlarda yansıyan durum, yeni bir şekillenmenin de kendisini yaratmaya koyuluyordu. NT'nin bu pratiğe dahil olması ve bir sapma olarak gelişen siyasetin giderek daha belirgin hale gelmesi bu genel gidişattan ve bir genel durumdan ayrı olarak ele alınamazdı.

NT öncesinin pratik ve teorik gelişmesi nasıl ki bir doğru siyasi ve idelojik mecrada değildiyse, NT ile iyice boyutlanıp bir genel karakter haline gelen siyasetin NT' sonrası süreçte düzeldiği ve NT' ile birlikte yere gömüldüğü de söylenemez.

Çünkü bu yaşanılan dönemlerin hiç bir tutarlı özeleştirisi yapılamamıştır.

Bir dizi bahsi geçen karşı-devrimci pratiklerin kapsamlı sunuları yapılarak, bunların düzeltilmesine gidilememiştir.

Gerek kitlelere karşı işlenen suçlar gerek devrimci grup ve yapılara, gerekse de örgüt içi durumlarda haksızlığa uğrayan bir yığın insana karşı girişilen fiiliyatların hesabı ''fi'' tarihine gömülü kalmıştır.

Ayrıca sorunun en önemli yanı olarak, bu uygunsuz gelişmelerin zeminlerine doğru, ciddi ve kayda değer hesaplaşmalara girilemeyişidir. Ve bu zemin varlığını korudukça da, bu ve benzeri görüngelerin bitmeyeceğini belirtmek isteriz.

DABK döneminin kadro, üye ve savaşçılarından tutalım da, gerek birlik gerekse de birlik sonrası ayrışan yapılardaki bireylerde ortaya çıkan her türden uygunsuzluğun zemini olan ideolojik sapmaların deşifre edilmeyip, her dönem kimi günahkarların bulunup lanetlenmesinin sorunu çözeceğine inanmıyoruz.

Elbette ki bu, yapıların içine sızan ve bundan sonra da sızabilecek karşı-devrim unsurlarına karşı amansız olmamak demek olmayacak, aksine; siyasi- ideolojik olarak doğru bir donanımın kendisi bu türden gelişmelerin en etkili karşı zehiri olacaktır.

Aktarmay çalıştığımız kesintilerden de anlaşılacagı gibi, en belirgin uygunsuzluklara karşı durmayan hazırlamıştır.

Düşün deryasında devrimleri süreklileştirmeden, hiç bir devrimin yürüyemeyeceği bilinmelidir.

Emperyalist kuşatmanın ve gericiliğin bağnaz çemberlerine alınan dünya emek cephesinin bu bilinç devinimine ihtiyacı vardır. Bunu böyle kavramak ve buna uygun davranmak zorunludur.

DABK dönemlerinin ve en son ayrışmalarla oluşan yeni saflaşmalar bazında, gerek TKP(ML) gerekse de TKP/ML çevrelerinde aynı tarz ve birbirine oldukça yakın anlayış ve yaklaşım benzerliklerinin olduğu yadsınamaz.

Bunların tümünün nedeni olarak karşı-devrimci sızmaları göstermek ya da öyle görmek doğru değildir. Bu bakış açısında ve onun var ettiği toplumsal pratiğin esası; kaba materyalist ve maddeci idealizmden beslenen ve bu yaklaşımların bir versiyonu olan öznelciliğin; amprik, doğmatik ve tek yanlı özüne dayanmaktadır.

Bu ideolojik şekillenmenin gelenek kökenli tüm oluşumlarda -bizde dahil- çeşitli yansıları sözkonusudur. Bunlara karşı daha açık, daha duyarlı ve derinlikli bir kavrayışla yaklaşılamadığı durumda doğru bir sonuca varılması da imkansızlaşır.

KOLEKTİF-29

NT'nin 1992 birliği öncesi şekillenen ve 1992 birliği ile birlikte de bir yanın temsili durumunda olan ve ayrılık sonrası süreçlerde karşı-devrimci hattı daha belirginleşen çizginin yalnız NT'ile değerlendirilmesi, onunla başlayıp bitirilmesi; daha doğrusu bitirilmiş gibi gösterilmesi gerçek durumu ifade etmemektedir.

Birlik sonrası başlayan ayrılık koşullarında; çoğu kere ''Topal Osman'ın devamı yada 'Topal Osman'ın torunu' benzetmeleriyle karşı çıktığımız yaklaşımları; ateşli biçimde savunanların savunuları hala devam etmektedir.

Bu konulara- gerek kitlelere karşı özeleştirel bir yaklaşım tavrı sergilenmemiştir. Bu tavır, ''NT yaptı, bizde dersini verdik'' şeklinde olamaz,olmamalıdır.

Çünkü yukarda ki bölümlerde ifadelendirdiğimiz gibi, bu uygulamaları bir çok -MK düzeyinde- kadro ve parti üyeleri bir fiil katılmış, bu eylemler kitleler içerinde haklı eylemler olarak savunulmuşlardır.

Bunların karşısında samimi ve gerçekten içselleştirilmiş bir özeleştiri verilmedikçe ve bu tutumlar ideoljik kaynaklarıyla birlikte mahkum edilmedikçe de, Kardelen Harekatı'nın gerçek işlevi ve anlamı kendisini ifade etmeyecektir.

Yine bunlarla birlikte, eleştirdiğimiz yöntem noktasına dair de ciddi bir duruş gösterilmemiştir. Ve bu durum gelecek günlerin tarz ve yöntemini ''bugünden yarına devam'' olarak anlatmaktadır.

Açık yanlışlığı görülen bu durum karşısında ''yanlış yaptık'' demek olayı geçiştirmek demektir.

Çünkü olay bir istisna olmadığı gibi, yöntem olarak gereklilik veya gereksizlik yönünde her hangi bir somutlama da yoktur.

NT'nin sorgulamasında varılan sonuçların eleştirisini yukarıda aktardık. Bu zatın siyasal ve pratik hattına değindik. NT'nin düşmanla organik bağının olmadığı ya da olmayacağı durumda da kendi siyasal ve pratik tavırları bir karşı-devrimci rota oluşturmuştur da.

Fakat bunu böyle ifade etmek; düşmanla organik her hangi bir bağının ifadesi olmuyor.

Ayrıca, düşmanın örgüt içi gelişmeleri yakinen takibe aldığı ve burada belli düzeyde başarı kaydedebildiği durumda NT'nin örgüt içindeki bu pozisyonunu kendi lehine kullanmaya kalkışması veya bundan yararlanarak sızmaları daha etkili hale getirmesi de olanak dahilindedir.

Bir yanı bariz bir faydacılık içeren, bir yanıyla da grupçu ekarte etme fiiliyatlarının alabildiğine parladığı durumda, düşmanın kendi taktiklerinin bu bağlamda şekillenmesi ve uygulamada hayat bulması kolaylaşacaktır.

Bu durum kesinkes bir organik bağın varlığını tanıtlamış olmuyor.

Bir örgütte, daha akılcı-olgun bir önderlik yerine hotzotçu- parçalayıcı bir önderlik veya şahsiyetlerin etkinliğinin oluşmasında düşman mümkün olduğu kadar bir çaba sarfedebilir. Bunu yapması için o şahsiyetlerle ilişkisi olması''gerekmiyor.

Kardelen Harekatı'nı yürüten arkadaşlar, bu bağı tamamen KDH üyesi şahısların itiraflarına dayandırmaktadır. Bunun da sağlıklı bir yaklaşım olmadığı açıktır.

Böylesi bir organik bağın varlığını daha da somut delillere ve mantıklı çözümlemelere dayandırmak gerekmektedir.

Bunun yapılamadığı durumda, kullanılan yöntemlerin ve varılan sonuçların geri tepme olasılıklarının artacağı hesapta tutulmalıdır.

Ayrıca ''tasfiyeci hizip'' denilerek tasfiye edilen kesimin durumu da KDH hengamesinde bir oldu bittiye getirilmiştir.

Bu kesimin sorunlara yaklaşımı, değerlendirmeleri ve eleştirileri de önem arz edecektir. Bu gereklilik, sorunu çok yönlü kavramak açısından vazgeçilmez bir istem olarak akılda tutulmalıdır.

Kardelen Harekatı'nı yürüten arkadaşların ''tasfiyeci hizip'' diyerek tasfiye ettikleri kesimin, KDH ile herhangi bir suç ortaklığının olmadığını kendileri de beyan ederken, eleştirilerin yıkıcı ve tasfiyeci olan durumların nasıl olduğu, ne olduğunu ve her çıkanın çeşitli yakıştırmalarla bir oldu-bitti ortamında güçlerin dağılmasına neden olup, bunu da kolaydan KİTLESİNE BENİMSETMESİ DÜŞÜNDÜRÜCÜDÜR.

Bir yandan NT'nin nasıl tasfiyecilik yaptığından dem vurulurken diğer yandan ise kaşla göz arasında aynı şey yapılmaktadır. Karşı-devrimci oluşuma gösterilecek olumlu tepki arkasına alınarak, ''tasfiyeci hizip'' olarak lanse edilen kesim tasfiye etmekle kalmamış, kapının önüne koymuşlardır.

Ve bildiğimiz önemli bir kesim, bölgenin zor koşulları içinde düşmanın eline geçmemiştir. Böyle bir tasfiyenin zamanlaması da ilginçtir; gelenek güçlerinin uzun bir süreden beri içine girmiş olduğu çözülme sürecinin üst boyutuna ulaştığı bir dönem. Bu süreç, bu grup için de geçerlidir.

Çünkü, 94 ayrılığından sonra, örgütsel olarak küçülmeye devam ettiler; gelinen aşamada da ciddi bir küçülme ve zor bir dönemle karşı karşıyalar. Öngörüşlülükten uzak günü kurtarmaya yönelik bir çaba, devrimci fedakarlığın dinamizmini de zedeliyor.

Özellikle, kazanılması gereken güç ve unsurların elde tutulması, tasfiyeye uğramalarına engel olunması gereken bir süreçte tersini yapmak grup için büyük kayıplardan birisidir; aynı zamanda devrimin de bir kaybı.

Bu ''hizip''in niye dıştalandığını anlamış değiliz! İdeolojik-siyasi-örgütsel ''farklılıkları'', birarada kalmaya engel miydi?

Arkadaşlar, keskin ''Maoist'' söylem içinde kitlesine, devrimci kamuoyuna ''biz yaptık, siz de buyurun'' diyorlar.

Eleştirel yaklaşımlardan ve bilimsel sorgulayıcılıktan uzaklaşan kitle-örgütlü ve taraftarlar -yeni olmayan bir tarzı- tepeden ne söylenirse aynen alıp uygulama, olduğu gibi kabul etme tarzını- ''vestiyer kafa'' ruhuyla alıp kendi hazinesine asması devam etmektedir.

Dün, aynı yaklaşımı, en öndeki lider NT ve onun belirleyicilik dönemlerindeki önderliğe karşı gösterilirken, bugün aynı yaklaşım yeni tepecilere karşı gösterilmektedir.

Devrimci örgüt disiplini ile, ilkeler karşısındaki disiplin sorunu birbirine karıştırıır ya da, bunların öncelik noktası ile esası tanıtlayan yanlar, koşulladığı yanlardan ayrıştırılamazsa vahim sonuçlar kaçınılmaz olur.

KOLEKTİF-30

Taraftarlık veya yapıya bağlılıkta bu türden körü körüne tapma olayını dıştalarsa anlamlı hale gelebilir.

Yani eleştirel yaklaşım, doğruların kavranmasına daha çok içselleştirilmesine; ve yanlışların erken fark edilip fazlaca tahripkar olmadan düzeltilmesine yarayacaktır.

Yaşanılan süreçler içerisinde ciddi eleştirel tutumların ve sorgulayıcılıkların izlenmemiş olması; tahrifatların büyütümesinde en önemli etkenlerden biri olmuştur.

Bu konuda sorumluluğun bir yanının da; daha geniş bir yelpaze oluşturan taraflar, üye ve sempazitan kitlesinde olduğu kabul edilmelidir.

Gelişen herhangi bir durum karşısında tarafları karşılıklı gözetme, dinleme ve anlamaya çalışmak yerine; papagan gibi söylenenleri tekrarlamak ve emirleri hiç değerlendirmeye tabi tutmadan uygulamak devrimci bir perspektiften yoksunluk anlamına gelecektir.

1994 ayrılığında henüz bir ayrılık ilan bile olmayan 2.Mıntıka OPO'nun karar ve partiye çağrı metinleri NT'nin bulunduğu merkezi birliklere ulaştığında;

herkesi toplayıp, ''Partiden mi yanasınız, Mafyadan mı'' diyerek tavır isteyen NT'nin yaklaşımları karşısında ''Ne oluyor?'' sorusunu dahi aklına getirmeyen bir dizi ''önderin'' ve yoğun üye aday ve savaşçının alışılagelmiş tarzını kanıksamak, bizim felsefemize ters düşmektedir. Bu durum asalak unsurların varlık zemini üzerinde gelişmektedir.

Devrim için ölmek, ölümü hiçe sayarak en kızgın siperlerden geri durmamak, devrimi yapmak için yeterli değildir. Bu en gerekli yanların başında gelsede, doğru bir düşünme kudreti, bilinçli yönlendirme yetileriyle donatılmayan fedakarlıklar, devrimi uzaktan yakına alamazlar.

Sorgulayıcılığımızın bir yanı Kardelen Harekatı'nı yürüten arkadaşların kendisine iken, bir yanı da bu yaklaşımları sorgusuz ve eleştirisiz alıp, savunma hazinesinde vitrinin en gösterişli yerine koyan taraftarlar, üye, sempatizanlara ve daha geniş gözlem alanında olan devrimci kitlelere yönelik olmak zorundadır.

Gelenek tarihini, ideolojik ve siyasi gelişimi ile birlikte ele alıp değerlendirmeyi ve yine; çok çeşitli alt-üst oluşların, zorlu badirelerin yaşandığı günümüz koşullarının sorunlarına vakif olmayı bir görev olarak tespit ettiğimiz sürecin, can alıcı önemi görmezden gelinemez.

Bu önemi kavramak ve bu düzlemde çekincesiz bir sorgulayıcılığı en başta kendimizden başlatmamız kaçınılmaz bir durum oluşturmaktadır.

Elbette ki, doğru bir sonuca varabilmek ve bu gözlem, sorgu ve değerlendirme sürecinin başarı şansı kadro sorunu, özgür düşünebilen birey sorunuyla direkt ilintilidir.

Gelenek güçlerinin en büyük çıkmazlarından biri, farklılıklara tahammülsüzlüğün geliştirilerek, bunun bir tarz ve genel bir özellik durumuna getirmeleri ve giderek adam öğütme makinasının dişlileri gibi çalışmış bir sistemin kendisinden, kendilerin de kurtulamayışı olmuştur.

Her tıkanıklık, bir yeni alt-üst oluş durumuyla açıklanmaya ve bu biçimde gün kotarılmaya çalışılmıştır.

Açıktır ki, İbrahim Kaypakkaya yoldaşın engin düşünme ve bilimsel yöntemi gelinen noktada tam bir afaroz cenderesi içindedir. Bu gelişmenin kendi yasalarını en iyi deşifre edebilecekler yine birinci derecede bu pratik faaliyetin içinde olanlar olacaktır.

Bu bağlamda, daha titiz ama engin, daha kararlı ama esnek, daha doğru ama araştırıcı olmak, kendimizi kendi düşüncelerimizi de sınamak, yenilemek ve değiştirmek zorunda olduğumuz bilinmelidir.

Yargı ve yok etme mekanizmaları kolaylaştırılmamalıdır. Kriterlerimiz ve ilkelerimiz olarak görülecek devrimci değerleri işletmek, gözetmek hayati önemdedir.

Yaşanan tüm bu gelişmelerin tek yönüyle karşı-devrimin bir icraatı olarak alındığında kendimizden kaynaklı sorunları es geçmiş ve sorunun esas kaynağına yönelmeyi yadsımış oluruz.

 

Kardelen Harekatı da, sadece Karşı Devrimci Hücre'nin varlığı ve onun açığa çıkarılması ile açıklanamaz.

 

Bu zemin, dünyayı yorumlama ve değiştirme mücadelesinin boy verdiği zeminin kendisinden ayrı olarak ele alınamaz. Siyasi tıkanmaların, örgütsel sorunların ve ideolojik alanında Marksizm'den uzaklaşan gerçekliğin bir yansımasıdır.
 

''Proletaryanın hükmü ve kızıl çekici vuruşu'' olarak gösterilenlerin yerli yerine oturabilmesi önemlidir ve bu önem ajitasyona prim vermez tarzdadır. Kendimizin kendimizi nasıl göklere çıkardığımız değil, ve dışımızdaki devrimci camianın bize neyi nasıl yüklediğini önemsemek daha çok önemlidir. Ve buna kulak vermek gerekecektir.
Gelenek güçlerinin yaşadığı kendisinden kaynaklı sorunlara daha ciddi eğilerek; her yeni badirenin içinde birilerini günahkar çocuklar gösterip, temcit pilavı sunar gibi kitlesini bununla avutması doğru görülmemeli, eleştirilmeli ve bu durum aşılmalıdır.

Kendi açımızdan en başta kendimizin içinde bulunduğumuz gerçekliği bilimsel bir mecrada ele almayı uygun görmekle ve bu yönlü aksiyon içine girmekle birlikte, kendi dışımızdaki gelişmeler karşısında mümkün olduğu ölçüde sorguylayıcı ve eleştirel olmayı görev kabul ediyor; dostluklarımızın kurulabileceği zemini de bu düzlemde oluşturmayı doğru görüyoruz.
Bu yaklaşımladır ki, söylememiz gerekenleri söylemekten geri durmamamız; bunu yaparken de yapıcı ve genel devrimci değerler karşısında saygılı olmayı akıldan çıkarmamamız gerekmektedir.

Amaç, sadece yorumlama değil, değiştirmek uğraşını bilfiil yüklenmek olmalıdır. Dünü, bugünü ve yarını kurtaracak olan MLM'nin bilimsel düşünme gücü ve onun pratik aksiyonu olacaktır.

BİTTİ....

Ozan veli yoldaşın bu yazısı; ' Uzun Yürüyüş'- Eylül 1997, sayı.18. 'kolektif' başlıklı bölümden alınmıştır'. Parti tarihini de süzgeçten geçirdiği 'kolektif' bölümü bayağı kabarıktır. Biz, bu makalesini yeterli gördük konumuz için.

.................................


 


 

Halim Kar/ Ozan Veli Yoldaşın Yazılarına Düştüğüm, Dip Notlar

 

Dip Not.1)

 

''DABK kesiminin en sıkı tuttunduğu nokta, ''bunlar mücadeleden kaçıyorlar. Korkaklar'' siyasetiydi ve bünyesini bununla şekillendirebiliyordu' -Ozan Veli-

-''DABK kadrolarının bakış açısı ve siyası yeterlilikleri, İbrahim'in yazdıklarını ezberleme derekesinden öteye gidemiyordu'' -Ozan Veli-

Halim Kar; öncelikle; Ozan Veli yoldaş DABK'ın, yani bizim, 'Eylül 1987'de cepheden bayrak açarak 'revizyonizme, sağcılığa...' karşı baş kaldırımızı siyasi içeriklerinden soyutlayıp çok basite indirgeyerek; korkaklar, kaçkınlar... lafzını kendimize esas aldığımızı anlatmış.

Bi kere bu yanlış, kırsaldaki bazı yoldaşlar bunu söylemişse de, bizim bu söylemlerden yola çıkarak ayrılık ilan ettiğimiz anlamına gelmez.

Dahası, bizleri cahil köylü ilan etmiş. Görünen o ki, bizi fazla küçümsemiş bu delikanlı. İlla da söyletecek beni, kısaca değineyim bari;

Kırsal alanda, gerilla faaliyeti içinde bulunan kadroların siyasi olarak geri olması, onların içinde yaşadıkları sıcak savaş şartların ve olanaklarının 'sınırlı- kısıtlı' olmasından ötürüdür, normalidir de ama, bütün yoldaşlarımız bu durumda olmadığı gibi, DABK demek, sadece Kırsaldaki kadro yoldaşlarımız demek de değildir.

Hapishanelerdeki yoldaşlar, İstanbul kadroları, yurtdışı... gibi yerlerde, 'Konferansçı' kanat kadar olmasada, bir yığın kadrolarımız vardı bizim... 'teorik birikim' olarak ise, 'Konferanscı' kanadın şefleri bizden çok daha geriydiler.

Bizde ki bir adam; 'Manuel Demir' yoldaş bile tek başına, Konferansçıların 'MK'mız dediği' takımdan en az beşkat daha 'birikimli', ve tutarlıydı. -Yazılarını kitap haline getirdik biz ve yazdıkları, siyasi seviyesi ortada- Manuel Demir yoldaşın erken kaybının, bizi gerçekten çok zor durumlara soktuğu ise bir gerçektir.

Kısaca yer verelim:

Kandıra Piyade alayı (8 Ocak 1988) baskını bize çok pahalıya mal oldu, götürüsü, getirisinden çok çok fazla zarara yol açtı, 'başarısız bir eylemdi'.

Bu işlerin içinde olan herkeste bilir ki, bir eylemin 'yüzde kırkı' (yüzde 'elli', diyenlerde var) 'istihbarat'tır, yani saldıracağınız yer, mıntıka hakkında bilgi.

Diğer 'yüzde-otuzu' savaşçıların yeteneklerine göre düşman karşısında konumlandırma ve saldırıdır. Geriye kalan, 'yüzde otuzluk' şey ise; eylemden sonra en güvenli yerlere çekilmedir.

Kandıra baskınının 'ilk iki' aşaması, başaırıyla tamamlanmıştır (istihbarat ve saldırı) ama, diğer yüzde 'otuzluk' kısım, yani; güvenli yerlere GERİ ÇEKİLME ve ortalıktan yok olma, TAM bir cehalet- düşmanın ardından yapacağı saldırıları küçümseme olmuş, kısa sürede baskını yapan yoldaşların çoğu yakalanmış, kimisi öldürülmüş, işkencede çözülmelerde bunu takip edenince -Manuel Demir yoldaş dışında herkes çözüldü- düşmandan ele geçirile silahlar yeniden düşmanın eline geçmiş... bize, yaptığı – gereksiz isim duyurmayı- bir yana bırakırsak, zarardan başka şey getirmemiş, morel olarakda bizi bayağı yıpratmıştı.

Ayrılığın O arifesinde, o zor günlerinde, o kadro azlığında, en değerli kadrolarımızı kaybettik. Özellikle o dönemde en ileri siyasi kadromuz olan Manule Demir ve diğer yoldaşların kaybı, bizi sersem etti... Kısa bir süre önce oluşturulan İstanbul Komitesi de böylece çöktü...

Bu dönemde 'Konferancılar', şu fikrada geçen; 'gözün aydın Salamon baban öldü' der gibi; 'bize karşı kumar oynadınız ve kaybettiğiniz' diyerek alay ediyorlardı bizimle, gıcık bir sevinç içindeydiler.

Bütün bu kayıplarımıza rağmen, 'Konferanscı' kanadın da sağcı kadro çokluğuna rağmen, bizim azınlıkta kalan kadrolarımızla bile tartışacak 'birikimleri' yoktu.

Düzenlediğimiz 'merkezi tartışma' platforumlarına, biz, konuşmacı olarak çoğu zaman 'bir', bazende ' iki 'kadro' ile katılıyorduk, Konferans kanadı ise, üç-dört MK üyesiyle ve bir o kadarda parti üyeleriyle katılmasına rağmen, yinede bizimle başa çıkacak birikimli kadroları yoktu, her tartışma sonrası kan kaybedip duruyorlardı.

Ayırıca; istediğin kadar 'birikimin' olsun, 'doğrunun' karşısında, bol bol demagoji yapmaktan öteye birşey yapmaz. Bir insanı adam yapan, bilgisi değil, duruşudur.

Bu toplantılara iki yılda -yaklaşık olarak - 3-4 bin insan katıldı, hepimizi tanıdı, gördü, dinledi, kimisi de yazılanları okudu, biliyorlar bu durumları yani... ayrıca, bu günlere gelene kadar, o tarihlerde kimlerin ne yazıp, ne çizdikleri de, duruşları da ortada! -gazetelerimiz duruyor hala-

 

Yani DABK kanadını bu kadar küçümsemek vicdansızlık.

Tuhaf bir zamanlamayla, 'Metris hapishanesinden Firar' eden bu 'sağcı yoldaşlarımızın' imdadına yetişecekti....Ben de içeride ve Metris'te olsaydım,o tarihte 'bu firarı erteleyin' yoldaşlar derdim. Çünkü, 'Konferans' cephesinin 'apoleti bol ama zeka düzeyleri, 'birikimleri'' bayağı geriydi, vede o kadar kaybımıza rağmen biizm karşımızda 'teorik olarak da' ayakta kalmaları mümkün değildi...

Ama, Ozan Veli, kendini kast ediyorsa 'ileri ve birikimli' olarak? Buna şapka çıkarırım ben, çünkü; gerçektende bir çok incelelemeleri, yazıları, bize küçümsenmeyecek bilgiler vermiştir çoğu zaman. Kendi MK'sından da çok daha birikimli bir kadro olduğu ise zaten ortada.

Fakat, Ozan Veli o dönemlerde -1987-1988-1989...- zaten MK üyesi değildi, hemde kendisini bizlere duyuramamıştı, tıpkı tabandaki diğer kadrolar gibi. -Tabandaki kadrolar her zaman MK'dan ileri olmuştur 'birikim' olarak-

Yaşadıklarım ve gördüklerim eşliğinde o dönemi anlattım kısaca, bu durum bizim başkaldırımızın ne siyasi olmadığı, nede kadrolarımızın cahil, köylü, ibo'dan başka bir şey okumadıkları şeklinde yorumlanamaz. Bizi bu kadar küçümsemek Ozan Veli yoldaşa da yakışmamış. Ayıp etmiş doğrusu.

...........

Dip Not.2)

Önce Ozan Veli'nin şu satırlarını alalım:

''NT; ''yoldaş, kırlardaki yoldaşlara haksızlık oluyor, işin zorluğunu çekenler bunlar, ve Parti üyeliği bunların hakkı. Siyasi olarak geri olmaları yanında bir çoğu fedakar ve sağlam'' diye düşünce belirttiğinde, bana da mantıklı gelmişti.

Bu özel konuşmamızın sonrası süreçlerinde ve özellikle de 1.OPK alt toplantılarında anlaşılan oydu ki; NT, ustaca kendisini takip edebilecek onlarca savaşçıyı Parti üyesi veya Aday üye yapmayı becerebilmişti.'' ...

''1.OPK'daki yeni şekillenmeler... DABK kökenli kadrolar MK içinde bir yer ediniyordu. -Ozan Veli-

Halim Kar; Yukarıda yazılanlara dikkat ediniz lütfen, '1992-1993' yıllarıdır bu tarih!. Laz Nihat, -Ozan Veli'nin de dikkat çektiği gibi- Konferansçı çoğunluk karşısında bir 'denge' tutturabilmek için bu zevatı 'programcı' sanarak örgütün yönetici kademelerine,yani MK'ya bizzat Laz Nihat'ın kendisi sokmuştur.

Laz Nihat'ın kimini MK'ya, kimini ise, parti üyesi olarak 'kabul ettirdiği' partiye soktuğu bu zevatın büyük bir çoğunluğu;

Laz Nihat'a -yine Ozan Veli'nin de üstüne basarak belirttiği gibi- dalkavukluk yapan, bir dediğini iki etmeyen ve hatta Laz Nihat'a; 'İkinci Kaypakkaya' diyerek o'nun güvenini bu yalakalıkları ile kazanan, Nihat'ın sayesinde örgüt içinde yer, mevki kapmışlardı bu yöntemlerle.

('Laz Nihat ikinci Kaypakkaya'dır' diyerek, parti içinde ve dışında bunun propagandasını yapan kim biliyormusunuz? Kemal Kutan itirafçısı- kontrası idi.

-O dönemdeki bütün 'Konferasçılar' da biliyor bunu. Ama, can simidi attılar Kemal Kutan faşistine, desteklediler bu kontrayı-

Laz Nihat'ı 'yüzleştirme' diyerek alıp götüren, 'silahlı yüzleştirme olmaz', diyerek silahını alan, ve ardından adamları ile birlikte Laz Nihat'ın elini kolunu bağlayan ve işkenceye alan, Laz Nihat'ın kafasına günlerce dipçiklerle vura vura çenesini, kafatasını paramparça eden, 5,5 gün içinde Laz Nihat'ı öldüren de yine bu itirafçı- kontra; MİT'ün üst düzey elemanı Kemal Kutan'dı.

Yani, bu TİKKO itirafçıları örgütün üst kademelerine böyle sızdılar.

Ajan Nihat'ın Suçları, diye sıraladıkları ve bunları 28 madde haline getirdikleri yerde, şöyle diyordu bu devlet uzantısı faşist çete:

15) Ajan iddiası ile sorgulanması gereken unsurları, parti organlarını etkileyerek aklama, merkezi konferansa getirip partiyi ele geçirmeye çalışmak.

16)İşbirlikçileri ve ajanları PÜ ve AÜ olmadıkları halde PÜ olarak gösterip karşı-devrimci cepheyi güçlendirmek'

(dün bizimdi, gün bizimdir, Zaferde Bizim olacak adlı kitapcık. Altınçağ Yayımcılık. Şubat 1997 basımı. sf. 77-78)

 

Bu kontra faşist çete'nin bu 'Kanlı kitapta' (dün bizimdi...), TEK DOĞRU SÖYLEDİKLERİ ŞEY BUDUR. AMA; Laz Nihat tarafından parti üyesi yapılanalar (elbette 'konferansçıların' da onayıyla) ve parti 'Merkez Komitesine' sokulanlar bizzat bu 'itirafçı- kontraların' kendileriydi! Ozan Veli yoldaşta buna vurgu yapıyor.

Laz Nihat, kendine dalkavukluk yapanları 'proğramcı' sanarak üyeliğe ve MK'ya sokarken 'konferansçılar' karşısında bir 'denge' unsuru oluşturabilme düşüncesiyle hareket ediyordu; ama, bunların devlet uzantısı, itirafçılar-kontra faşistler olduklarını bilmiyordu. Kısa bir süre sonra kendisini de 'ajan' diye tutuklayıp öldürecekti, düne kadar Laz Nihat'a dalkavukluk, yalakalık yapan bu faşist ekip.

(düşman, 'Leninist-Maoist partilerin' ruhunu biliyor. Şeflere dalkavukluk, yalakalık, iyi koltuk getirir böylesi örgütlerde. Eleştiri getirenler kabul edilmez üyeliğe)

Ve, böylesi bir olay (1996) 'merkezi konferansta' falan da geçmemişti, gördüğümüz gibi, 'birlik' sonrası '1.OPK'da geçmişti.

Yine bu, devlet beslemelerinin, alçakca bir çarpıtması- tahrifatları, yalanları ile karşı karşıyayız. Laz Nihat, 1996 yılına geldiğinde kimseyi partiye üye yapma yetkisi yoktu ama, kısa bir parantez açalım buraya geçmeden:

(Bu 'konferans merkezi' filan değildi. Örgütü ele geçirmiş olan kontra ekibin ve bu ekibin başı, Kemal KUTAN kontra faşistinin 'Dersim Bölge Komitesi' adına yaptığı çağrıya uyarak 'parti üye ve delegeleri' gelmişlerdi bu toplantıya. Yani, 'merkezi' bir yanı yok bu toplantının. Uzun bir süredir, MİT'le elele hazırlanmış, tezgahlamış bir 'katliam' yapma senaryosunun devreye sokulmasıydı bu toplantının amacı. Bu toplantıya gelen herkes, bu itirafçı-kontralar tarafından sımsıkı denetime alındı, gitmek isteyenler bırakılmadı, çoğu zaten tutuklandı...)

Şimdi Laz Nihat'ın 1996 yılına gelindiğinde, konumuna bakabiliriz:

KENDİ ALÇAKLIKLARINI- KAHPELİKLERİNİ

LAZ NİHAT'ın ÜSTÜNE YIKMA

Laz Nihat, daha yıl 1996 olmadan iki yıl önce, 'Ekim veya Kasım 1994'te 'Merkez Komitesi'nden ya 'atılmış' veya 'istifa' etmişti. Bunun anlamı şu;

Laz Nihat istesede kimseyi parti ÜYESİ gösteremez, üyede yapamaz! Böyle bir 'yetkiside' yok demektir bu!

Partiye üyelik konusunda protokol şöyledir; parti örgütünün her hangi bir biriminde örgütlü çalışan ileri sempaztizan bir yoldaş, sorumlu birime 'partiye üye olmak istiyorum' diye başvuruda bulunur. O'na, 'tamam, başvurun değerlendirilecektir yoldaş' denir.

Ve, o yoldaşın denetiminde çalıştığı 'üst organ' eğer uygun görürse bu 'başvuruyu' onaylar, bu kademe kademe gider, MK'ya bildirilir.

MK'da kendi alt organlarının 'onayını' gözden geçirir ve onaylarsa, 'başvurusu' kabul edilir ve 'aday üyesiniz' artık diye kendisine bildirilir. (bizim zamanımızda 'aday üyeliğin' bekleme süresi-başvuru süreside gözönüne alınarak toplam- 'altı ay'dı)

Ardından geçen 'altı ay' sonrası, MK bunu onaylarsa, örgütlü organlarda çalışan, bu yoldaşa, artık 'siz parti üyesisiniz' diye kendisine bildirilir.

Yani, Laz Nihat, bu kontraların adına 'konferans' (1996) dedikleri bu bataklığa gelip, MK'yı ele geçirmiş olan bu kontra faşist şeflere; 'işte bu yoldaş da parti üyesi olmak istiyor' dese bile aniden 'aday üye' olması, veya parti üyesi olması, hele hele 'adına 'konferans denilen bu 'Kontra Bataklıkta' oy kullanması mümkün değil!

Yani, bütün her şeyin olduğu gibi, 'kimin partiye üyesi olup, kimin olmayacağının' meselesi de, 'Merkez Komitesi'nin tekelindedir! MK onaylamadan kimse 'parti üyesi' olamaz. Mümkün değildir!

 

Bu faşist-kontralar, kimi kandırdığını, veya kimleri inandırdığını sanıyor bu alçakca karalamaları, çamurları Laz Nihat'ın üstüne atarken!

Neymiş? Adına 'merkezi konferans' (!) denilen yere; parti üyesi olmayanları, parti üyesi diye getirip göstermiş-miş Nihat, üstelik Partiyi ele geçirmek için yapmış bunları?...

(Ozan Veli, DABK kanadının bütün ipleri, Laz Nihat'ın elindeydi, O tek otoriteydi diyor, yazısının birçok yerinde; O zaman, kontralara- faşistlerin bu iddilarına, Ozan Veli'nin yazdıkları üzerinden cevap verelim.

Madem, Laz Nihat'ın amacı partiyi ele geçirmekse ve kendiside belirleyici bir otorite idiyse; eşi Bahar -Ayşe Eski- başta olmak üzere, kızı, eniştesi, kız kardeşi, hepsi dağlardaydı o tarihlerde ve yanındalardı. Peki, Laz Nihat en yakın aile çevresini niye MK'ya sokmadı eğer niyeti partiyi ele geçirmekse?....

Öyle ya, Mao bile karısını MK'nın üstündeki, ''Kültür devrimi Sorumlu Grubuna' sokmuştu ve MK'nın üstündeyi bu grunbun etkisi!... Çiyang Çing ise, sadece bir parti üyesiyken, Mao'nun talimatı ile, MK'yıda denetlemeye başlamıştı...

Laz Nihat niye bunları yapmadı?.

İtirafçı kontra timleri neler yumurtluyor değilmi, çünkü ölmüş Laz Nihat, cevap veremez. (tıpkı, herkesi jurnallemiş Laz Nihat, ama Kazım Çelik'e kuryelik yapmasına rağemen -1982- ne kerametse o'nu tutuklatmamış?)

Ya bu partinin tabanı?

Bu partinin tabanı her zaman sığır sürü gibiydi, bunları biz 'Leninist- Maoist' kültürle yetiştirdik. Bunlar da irade, kişilik belirtisi, yargı, sorgu diye bir şey yoktur. Bu zevat, sadece çıkacak yazı ve emirlerin önce altındaki imzaya bakarlar, eğer o imza da 'MK' logusu varsa, ve o yazıda; 'babanız ajandır, öldürün' diye bir şey yazıyorsa, özür dilemeden, babalarını bile öldürürler.

Bu yüzden akıllı bir okura tavsiyem; ne böylesi örgütlere girin, ne durup dururken baba, yoldaş.... katili olun,. İyi koşabiliyorsanız, arkanıza bakmadan kaçın...)

 

İtirafçı TİKKO'cular konusunda kısa bir açıklama:

 

'TİKKO İtirafçıları', terimini kullanıyorum ama, aslında bunların büyük çoğunluğunun (Kemal Kutan itirafçı-kontra,faşistide partiye çok yabancı biri ama, o hariç) parti tarihinde yerleri yoktur. Örgütün en alt kademelerinde bile değillerdi, partiyle 'direk örgütsel bağı' bile olmayan, sıradan sempatizanlardı bunlar.

'12 Eylül' darbesi döneminde, tutuklanmalar ve çözülmeler olmuştu. Sıradan sempatizan olan bu zevatın adıda verilmişti birileri tarafından, bunlar zaten çocuk denecek yaşta oldukları için, tutuklanır tutuklanmaz çözülmüşlerdi. Yadırgamadık ama; biz bunların işkencede saf değiştirip 'itirafçı' olduklarını aklımıza bile getirmedik. Çünkü, MİT'in çalışma tarzları hakkında bilgimizde, tecrübemiz de yoktu.

Bunlar MİT kanalıyla örgüte sızdırılktan sonra örgüt içinde; 'şaibeli ölümler' (yaklaşık olarak, 200 yoldaşın ölümü şaibelidir), 'şaibeli tutuklanmalar' başlayacaktı. Bu, itirafçı- faşist beslemelerin önleri açılıyordu böylelikle; 'MK'ya girip, orayı elegeçirdikten sonrada, tüm örgüt kitlesini pençelerine düşürüp, bütün örgütü MİT'in denetimine soksunlar diye. (söylemeye gerek yok, başardılar bunu.

Ama, asıl soru şudur; 'Leninst-Maoist' bir örgüt veya parti, nasıl bu kadar 'rahat' ele geçiribildi düşman tarafından?... ve, kimseden, yani bu örgüt kitlesi denilen sürüden hiç 'ses' çıkmadı! Asıl mesele buradadır! Devam edelim kaldığımız yerden.

Bu 'kara çete', parça parça bu emellerini gerçekleştirecekti MİT'in bizzat bunları yönlendirmesi ile, örneğin; 'Nisan 1994' ayrılığına Laz Nihat'ı teşvik edeceklerdi pohpohlamayla, hep Laz Nihat'ın arkasında duracaklar ve, o'nu hep öne süreceklerdi. Ayrılık olur olmaz ise; -Nisan 1994- DABK kanadının MK'sının ezici çoğunluğunu bu itirafçıların ele geçirdiğini görürüz. Ayrılık arifesinde, başta, 'Tufan' -TN- Cafer Cangöz', ve sonra da Laz Nihat'ı çok kısa bir sürede MK'dan dıştalayacaklardı.

İlerleyen süreçlerde, yani, 1996 yılında ise; 'Kardelen Katliamını' yapacaklardı. Laz Nihat'da başta olmak üzere, 70'e yakın üye ve kadroyu şaibeli, 'ajan' ilan ederek tutuklayacak, sorgulamaya- işkencelere alacak, Laz Nihat'da içlerinde olmak üzere... 15 yoldaşımızı -Behzat ve Devrim, Hasan Hüseyin Er, Ramiz Şişman... yoldaşları unutmayalım- işkencelerle, infazlarla katledeceklerdi bu MİT'in beslemeleri. Öldürdükleri, yok ettikleri insanlar bizim insanlarımızdı, örgüt MK'sı içinde çok küçük bir azınlık durumda kalmış son Kaypakkayacılardı bunlar. (Caferler için infaz tezgahını ise daha ileride kuracaklardı. Çünkü bu tezgahlar kurulur, bu cinayetler işlenirken Cafer ve beraberindeki yoldaşlar TC tarafından tutuklu durumundadıydılar o yıllarda; 1995-1996-1997..)

Biz, 'ayrı bir makalede' bu durumu ele alıp 'belgelerle' işledik. Burada üzerinde durmaya çalıştığım şeylerden biri de, MİT'in uzantılarının sızmalarda hangi yöntemleri kullandığına dikkat çekmektir.

..........


 

Dip Not.3)

Halim Kar; araya girmek zorundayım, çünkü, daha ilerideki satırlarda Laz Nihat'ın bütün bu kötü uygulamaların, ('Nisan 1994' ayrılığı dahil), 'baş aktörü' olarak gösterecektir. Kafa karıştırır Ozan Veli yoldaşın bu anlatıkları açıklama yapıp düzeltmeliyim ama, bu her halukarda Laz Nihat yoldaşın bu olumsuzluklarını, 'olumlu gördüğümüz' anlamına gelmez.

Başlayayım, Ozan Veli yoldaş, 'Haziran 1995' ayrılığında GÖK grubu ile birlikte 'konferanscı' kanatdan ayrıldıktan sonraki dönemi anlatırken, Laz Nihat'ın ve grubunun kendilerine 'saldırdıklarını' anlatıyor.

Dahası; Laz Nihat'ın DABK kanadının diğer gruplarına da emirler yağdırdığını söylüyor; 'GÖK'çülerin silahlarını alın, el koyun', diye.

Burada bir karışıklık var. O da şu; 'Laz Nihat'ın, bu tarihlerde örgüt içinde hiçbir yetkisi yok.

Laz Nihat, 1994 yılı sonuna yakın bir tarihte, hem 'Siyasi Büro'dan, hemde 'Merkez Komitesi'nden istifa etmiş, MK'nın emir kulu durumunda olan sıradan bir 'parti üyesi' konumundadır sadece, yani YETKİSİZDİR!

Ozan Veli'nin anlattığı şeyleri kendi başına yapmış olması veya bu saldırılara öncülük etmesi İMKANSIZ! Bu durumlardan 'baş sorumlu olarak görülmesi' doğru değil.

İşte, Laz Nihat'ın istifası ile ilgili, Kontra MKP'nin 1.Kongre tutanaklarından belge;

''Bu süreçte parti üzerindeki etkisinin kırıldığını gören ajan NT, 1994 Aralık ayındaki Merkez Komitesi toplantısının öngünlerinde MK ve SB'den istifa etmiş ve bunun onaylanmasını istemiştir. Gerekçe olarak da; 'göbekten mücadele edeceğim' diyerek kaybettiği iktidarını yeniden pekiştirme yolunu buradan denemeye çalışmıştır' -MKP. 1. Kongre belgeleri. sf. 461-

Ozan Veli yoldaş bu durumu bilmiyor ama -itiraf edelim ki; bu tarihlerde bizde bunları bilmiyorduk, çünkü bu Kontra ekip, örgüt içinde ve dışında gelişen olayların 'raporunu tutmuyordu''- kendisi ha bire Laz Nihat'ın üstüne yıkıyor bütün olumsuzlukları.

Bu yaklaşım; 'örgütün 'iç işlerinde ne dolaplar döndüğünü' bilmeden yapılan bir haksızlık.

Halbuki, nasıl da isabetli olarak, bu kontra ekibe; 'baylar, siz Nihat'tan her zaman iki-üç adım ilerideydiniz. Nihat'ın 'oportünist' dediklerine siz 'revizyonist' diyordunuz... diyordu.

RAPOR TUTMAMANIN ALTINDA YATAN

'SİNSİ' SAHTEKARLIKLAR

-Peki bu kontra ekibin 'RAPOR' tutmamasındaki amaçları neydi? Amaç açıktır; istedikleri MİT beslemesini 'parti üyesi' veya 'Merkez Komitesi Üyesi' yada 'Delege' olarak 'göstermektir' karşısındakilere! Tıpkı, PKK'nın yaptığı gibi.... Ve bunu sadece 1996'da Laz Nihat'a değil, 2002 yılı Eylül ayında, adına MKP.1.Kongresi' dedikleri toplantıda Cafer ve yanındaki yoldaşlarada yutturmuşladır da!.. Yani, MKP.1.Kongresi denilen toplantıya gelindiğinde bile ortalıkta 'Parti Faailiyet Raporu' diye bir şey YOK'

(Bir parantez açıyoruz: PKK 'kurucularından' (?) ve 'Merkez Komite' üyesi, Baki Karer PKK'da Parti Üyeliğini anlatıyor;

'''Partiye üye kabul edilecek kişilerin tespitine şiddetle karşı çıkan Abdullah bunun bir formalite olduğunu, Kürdistan koşullarında geçerli olamayacağını iddia etmekle kalmamış, bölgelerde yarattığı kargaşalıklarla bu yöndeki girişimleri de alt-üst etmiştir.

Arkasından hücrelerin örgütlendirilmesine karşı çıkmıştır. Kendisi birim oluşturmaktan sorumlu olmadığı halde birimlerin oluşturulmadığı bölgelerde İLERİ DEVRİMCİ -YURTSEVER unsurları GERİ PLANA ATARAK, NE İDÜĞÜ BELİRSİZLERDEN ÖRGÜT KURAR ve neden BU TÜR unsurlara görev verildiği sorulduğunda; "tecrübe sahibi olmalılar, yedekler hazırlanmalıdır” diye Kendini savunurdu.- -Baki Karer- ''PKK'yı Kimler Kurdu' başlıklı yazısı. 5. Bölüm')

Amacı gördünüz? Bu yöntemin aynısının tıpkısını MKP kontraları uygulayacaktı.

İçimizdeki bu devlet uzantısı Kontra faşist çete de; 'yıllarca rapor mahsus tutmayarak, NE İDÜĞÜ BELİRSİZLERİ PARTİ vede MK ÜYESİ, DELEGE OLARAK gösteriyordu, gerek Laz Nihat'a, gerek Cafer Cangöz yoldaşlara.

Bu duruma bir 'belge'de Ahmet Laço yoldaşın yazılarından verelim'ki yorumlarımızın bizzat olaylara ve belgelere dayalı olarak yapıldığı anlaşılsın:

Söz, Ahmet Laço'da:

'KHK (kongre hazırlık konferansı) öncesi RAPOR SİSTEMİNİN OLMAYIŞINDAN DOLAYI BİRÇOK DÜŞMAN UNSURU, 'PÜ' (parti üyesi) yada 'AÜ' (aday üye. bn.h.kar) olarak ÖRGÜTLERİMİZDE YER ALMIŞTIR. Birçok parti imkanı yine bu sağlıksız unsurlar tarafından amacı dışı kullanılmıştır..' ('Parti Birliği' sayı. 8. 'Haziran- veya Temmuz', 2002 yılı tarihli; Ahmet Laço'nun yazısı, sf. 90)

Ahmet Laço yoldaşın, bu sözleri söylediği tarih, 2002 yılıdır!

Gördüğünüz gibi hem 'RAPOR' diye bir şey yok ortalıkta. Cafer Cangöz ve beraberinde gelen yoldaşlarda aynı konuda şikayetçi.

İşte, şu 'belge'de, Cafer Cangöz yoldaşlardan:

'...MK'nın 'üç yıllık' siyasi faliyet raporundan hiç sözedilmemesi; yani, MK'nın KHK (kongre hazırlık konferansı) sonrası faaliyetlerine ilişkin raporun olup olmadığı noktasında tek bir ibarenin düşülmemesi bir eksiklikti. Üç yıllık siyasal faaliyetin gündem maddesi yapılmaması ve KHK'nın değerlendirilmemesi, KHK kararlarının yaşam bulup bulmadığı noktasında bir değerlendirmeye gidilmemesi yanlıştı.... Tarihi bilimsel birikimler ve deneyimler elde etmek için değil de Hikaye veya nostalji yapar gibi anlatım haline getirmek partiyi en temel silahlarından birinden yoksun bırakmak anlamına gelir....' (MKP.1.Kongre 'belgeleri.sf. 481)

Yukarıda yazılanlar eşliğinde toparlayalım konuyu:

a)Demek, PKK'da oynanan bu oyunların bir benzerini 'Kontra MKP' oynanmaya başlamış. Aradaki fark; birinde PKK) parti üyeliği olayını ortadan kaldırılıyor, Apo'nun sultasına veriliyor her yetkiyi, ve o'da MİT'le dolduruyor örgütü ('ne idüğü belirsiz unsurlar' dediği MİT'tir Baki Karer'in)

b)MKP kontralarında ise 'RAPOR' sistemi kasıtlı olarak tutulmayışının asıl nedeni; bu Kontraların her uzantısı; ya 'parti üyesi' veya 'Merkez Komitesi' (MK) üyesi yada 'Delege' olarak gösteriliyor her gelen yoldaşa.

Amacın bu olduğu bilmem anlaşıldımı?... Bu kadar 'belge' yeter çünkü.

Eğer sizlere sunduğum MKP.1.Kongresinden bu 'belgeyi' dikkatli okumuşsanız, 'Rapor Tutmama' sorunun, ÜÇ YILLIK değil, TAM YEDİ YILLIK bir zaman dilimini kapsadığını fark etmişsinizdir.

ÇÜNKÜ; 'Kardelen Katliamı' işkenceler 18 Şubat'tan beri sürerken, daha sonraki aylarda, yani; '11 -24 Nisan 1996'da' sözde 'KHK' (kongre hazırlık konferansı) yapılmıştı,(yine 'belge' yoktu) bu da, 'Eylül 2002'de yapılan MKP.1.Kongresine kadar geçen zaman dilimi ile; tam YEDİ YIL rapor diye bir şeyin tutulmadığını gösterir! Ki, bunları zaten Ahmet Laço yoldaşta söylüyor ve amacın ne olduğunu da vurguluyor; ''ne idüğü belirsiz kimselerle parti dolduruldu'' diye.

KHK'dan sonra da hiçbir rapor yok, parti mali durum raporu bile yok, diyor, 'Parti Birliği' sayı.8'deki yazılarında. Ahmet Laço yoldaş...

Toparlayacak olursak; 'RAPOR' tutulmaması bir EKSİKLİĞİN değil, bilerek ve sahtekarca, SİNSİCE OYNANAN bir OYUNUN PARÇASIYDI. 'Kimin, kim olduğunun bilinmediği bir ortam yaratılıyordu böylelikle!

Dahası, bu Kontralar bu yolla, kendileri gibi MİT uzantılarını hem örgüt içine çeşitli etiketlerle (PÜ.PA) yerleştiriyor, hemde Kongre yerine yeni gelen yoldaşlara, -ki, bu Kongereye gelen yoldaşların çoğunun yaşamı zaten Hapishanelerde geçmiş, dışarıda neler olup bittiğini bilmiyorlardı- bu MİT uzantılarını; 'MK' üyesi, 'Delge' vede 'parti Üyesi' diye yutturdular.

Somutlayalım; Cafer Cangöz yoldaşın ve yanındakilerin; MKP.1.Kongresi diye oturduğu bu Toplantıdakilerin BÜYÜK ÇOĞUNLUĞU İTİRAFÇI TİKKO'culardan oluşmuş devşirme KONTRALARDI. Devletin uzantıları, MİT'in Elemanlarıydı bunlar!

Eğer, bu toplantıda Cafer ve yanındakiler; Ahmet LAÇO'nun bağıra bağıra söylediği sözlere biraz kulak verselerdi uyanacaklardı. Şöyle bağırıyordu A.Laço:

''Kongre'de pazarlıkçı yaklaşımlarınıza alet olup suç işledim. Özellikle 'Kongrenin' meşruluğu noktasındaki endişelerin, klikçi, grupçu, sağ tasfiyeci gidişattan duyduğum rahatsızlıklara defalarca işaret ettim. Örgütlenmedeki endişelerimi ifade ettim. BENİM İÇİN BİR DÜŞMAN unsurunun denetiminde çalışmak hem ilkesel bir sorun, hemde FİZİKİ İMHAMDA KAYGILARIMI BERABERİNDE GETİRMEKTEDİR.... '

('Kongre İradesine', 'Halka ve Dost Devrimci Yapılara', 'Divan Suç İşlemeye Devam Ediyor; 'sansüre hayır' başlıklı, '24 Ağustos 2002' tarihli, 'bir parti üyesi' imzalı, 1.5 sayfalık bildirisi)

Ahmet Laço'un bu sözlerini dikkate alsalardı ve biraz Ahmet Laço'nun neler yaşadığını anlatmasını dinleselerdi; Caferler, Ahmet LAÇO'dan önce kendileri kaçıp giderlerdi o toplantıdan ve; Mercan Dağlarında, 'TC-MKP' ortaklığıyla öldürülemeyeceklerdi.

Fakat, şu da bir gerçek, Ahmet Laço, gerçek AJANLARI çok geç fark etmişti.

Bu toplantıda ('kongrede') ettiği laflar sonunu getirecekti, hani diyordu ya; 'BENİM İÇİN BİR DÜŞMAN unsurunun denetiminde çalışmak hem ilkesel bir sorun, hemde FİZİKİ İMHAMDA KAYGILARIMI BERABERİNDE GETİRMEKTEDİR.... '

Bu kontra ekip, en sonunda Ahmet Laço'nun bulunduğu, barındığı yeri keşfedecek, ve Ahmet Laço eşi ile birlikte bir ''baskın-pususun da' suikast silahıyla vurularak öldürüleceklerdi.... Tereddütleri doğru çıkmıştı Ahmet Laço'nun, öldürüldü...

Bu kontra faşist çetenin önünde tek pürüz, Cafer Cangöz yoldaşla birlikte 'Hapishaneden yeni çıkan yoldaşlar kalmıştı.... ama, bunlar 'parti' diye, MİT'in yönetimini ele geçirdiği 'Kontra MKP ağına' takıldıkları için, hem denetlenmeleri, hemde yönlendirilmeleri kendi ellerinde olduğu için (tıpkı, PKK Diyarbekir direnişçilerin başına gelen durum gibiydi bu hal) Caferleri katletmeyi zamana yaydılar.....

CAFER'LERİ HEMEN ÖLDÜRMEYİŞLERİNİN NEDENİ?

''Yönetimi eline düşür, sonra; Sürüyü de ele geçirmek için onları besle'' -Mossad-


Her cinayeti MKP şeflerine işletip, kitlenin ve parti taraftarlarının dikkatini onların üzerlerine çekmek istemediler. Hapishane direnişlerinde en önde direnen, efsane haline gelen bu yoldaşlarımızı 'Ajan' diye damgalayıp yok edemezlerdi, bu laflara inanacak piyasada alıcıda bulamazdı, maskeleri çabuk düşerdi.

Diğer yandan, MiT'in niyeti, örgütü yok etmek değildi zaten, uzantısı bu kontra- faşistler sayesinde (ki, örgütü zaten ellerine yıllar önce geçirmilerdi ama, Hapishanelerden çıkanlar hem 'Sürpriz', hemde 'Pürüz' olarak ortaya çıkmışlardı), bütün 'sürüyü'de elde edip, hepsini kendi hesaplarına çalıştırmak, 'Kaypakkaya' sloganları da ihmal etmeden elbette'.

(tıpkı, PKK'nın Kürdistan lafzını yıllarca dilinden düşürmeden Kürdleri yok ettiği gibi)

Ve ortaya çıkacak her devrimciyi ve devrimci atılımı, ya 'ajan' veya karşı-devrimci diye damgalatarak, bunlar kanalıyla yok ettirip, bunları da büyütmekti niyeti.... Yani, MİT'in hedefi, amaçları, çok uzun süreliydi, günlük değildi...

(Evet, tıpkı 40 yıldır izlediğimiz PKK'daki oyunların aynısının tıpkısıydı bu! MKP'ye bakasanız PKK'yı, PKK'ya bakasanız Kontra MKP'yi görürsünüz, yöntemleri (halka ve devrimcilere işkence), suçlamaları (ajan) vb.. tıpa tıp aynıydı. Yani, bu 'oyunun senarstleri' aynı kişlerdi (istihbarat örgütleri) sadece 'Figuranlar- Piyonlar' değişikti...

Latin Amerika'daki hemen hemen bütün 'sol örgüt' görünümlü yapılar, kontra- faşist örgütler durumundadır... Halkı asıl baskı altında tutan bunlardır.

ABD, Türkiye ve Kürdistan'a çoktan taşımıştı bu oyunları. Aptal olan bizdik, burnumuzun dibinde dönen dolapları bir türlü göremedik, değerlendiremedik. Lafa geldimi de; varmı lan bizden daha bilgili diye üfürdük durduk. Lanet olsun bizim gibi bilgiliye... Halk ne yapsın yani.....

Cafer'ler için son bir söz söylemek gerekirse;

MİT, kendi uzantısı olan Kontra MKP'ye Caferleri de öldürtüp, bütün dikkatleri onların üzerine çekip, 'uzun yatırımı' tehlikeye, rizikoya sokmak yerine;

MERCAN KATLİAMINI yapmayı, MİT-TC ordu güçleri üstlenecek, bu konudaki istihbarat ise MKP kurmaylarından gidecekti; geliyorlar, güzergahları şurası... diye. (bu operasyona katılan bir veya iki 'MKP' kurmayıda var) Son pürüz de böylelikle ortadan kaldırılacaktı... (ileride yayınlayacağımız; 'Cafer Cangöz'ün Çilesi', başlıklı yazımızda bunlar var)

...............

Dip Not.4)

Halim Kar; Ozan Veli'nin, Mao'dan yaptığı bu 'alıntı' -halk içindeki çelişmelere yaklaşım- ve kendisinin Mao'nun bu sözleri üzerinden yaptığı yorum, ne yazık ki, Çin ve Mao gerçeğini ifade etmekten hayli uzaktır.

Adına, 'Kültür Devrimi' denilen, aslında tam bir 'Kültür ve insan Katliamı' olan bu 'darbe döneminde' Mao, kendi düşüncelerine azıcık bile olsa muhalefet eden milyonlarca insanı yok ettirmiş, kimilerini de tutuklatıp toplama kamplarına, Domuz ahırlarına yollamıştır. Bu Kültür katliamından sonra Toplum, bırakalım; 'farklı düşüncelerini ifade etmeyi veya savunmayı', 'farklı, değişik elbise giyme hakkını bile kaybetmiş', koskoca Çin halkı Mao'nun giydiği 'tek tip elbiseyi' giymeye (kadın, erkek, çocuk, bebek.. demeden) zorlanmış, Penguenler gibi ortalıkta dolaşmaya başlamıştı...

Dünya tarihinde hiç bir Tiran'ın yapmaya cüret edemediği, yapamadığı şeyi, Mao 'başarmıştı'. Tarihsel bir sürece veya olaylara bakarken, 'söylemlerden' değil, olgulardan, yani 'eylem', yani, pratikte yapılanlardan yola çıkarak bakmak gerekir, der 'Marx' amca.

Kısacası; olgulardan, yapılmış olan şeylerden yola çıkarak o şeyi belirleme yerine, söylemi esas alarak değerlendirme yapmak, 'öznelcilik' yani idealizmin ta kendisidir, realitenin yerine 'söylemi' koymaktır..

Bu materyalist bakış açısıyla baktığımızda şunu görürüz; Lenin ve Mao'nun kurduğu rejimler; 'modern Rus ve Çin devletidir' Yani, tekelci burjuva devlet kapitalizmidir! Ve bu geç kalmış burjuva devletlerinde demokrasinin 'D'si bile yoktur. Totaliter rejimlerdir bunlar.

Farklı düşünenlere, farklı örgütlere, halka yapılan devlet terörü ise doruklardadır.Ve bizler, 'sosyalizm-komünizm' (!) adına bu Totaliter rejimlerin, 'Tek Partili', 'Tek Adamlı' rejimlerinin 'kültürüyle eğitildiğimiz için, ''on yıllarca bu parti şeflerinin 'söylemlerinden yola çıkarak ve bunları doğru kabul ederek, gözlerimizi yaşanmış olan durumlara kapayarak bir yalanın kuyrukçuluğunu yaptık''.

Dahası, insan olmaktan da çıktık, kişiliksizleştik, robotlara, parti- örgüt şeflerinin ağızlarından çıkan her kelimeyi onaylayan piyonlarına dönüştük...

Tek tesellimiz şudur ki; aldatılan sadece biz değildik.. Tek aptal biz değildi yani.

Yani, Ozan Veli yoldaşın Mao'dan yaptığı alıntıda -halka şiddet uygulanmaz, eğitim ve ikna esastır..- söyleminin Çin ve Mao'nun yaptıkları ile alakası yok, hatta yapılanlar bu söylemlerin tam tersidir!

Zaten, bütün Leninist- Maoist partileri takip eden örgütlerin eninde sonunda yapacağı şeyde, tıpkı Lenin'in, Mao'nun yaptığı gibi, kendi dışındaki, hatta gidrek kendi içindeki 'muhalifleri' bile şiddet ve terörle yok etmektir.

Yani, bizi bu hallere getiren zaten kendinden başka 'doğru' kabul etmeyen, her türden demokrasiye düşman olan bu melanet totaliter kültürdür....

Ve nasıl ki, Rusya'da, 'Mart 1921 Kronstadt' Leninizm tabutuna çakılan son çiviyse, Çin'de adına 'Kültür devrimi' denilen, darbe -katliam da, Mao efsanesine ve, Mao'nun tabutuna çakılan son çividir. -bu hikaye uzun, kısaca yer verme lüzumu gördük bu söylemleri, rejimleri onaylıyor durumuna düşmemek için.

.................


 

Dip Not. 5)

Halim kar; burada Cüneyt Kahraman hakkında, Ozan Veli yoldaşın yaptığı bu değerlendirmeyi, bizzat bu işkenceci katillerin yazdığı 'dün bizimdi, gün bizimdir...' adlı kanlı kitapçıkta yazılanları kendine dayanak olarak ele aldığı için böylesi bir yorum yapıyor. Bu kanlı ikat bir bilgi karartmasıdır, olayları tahrifatlarla, yalanlarla doldurmuştur.

Cüneyt Kahraman'ın 'kardelen harekatı' ile, işkenceler ile alakası yok, ve duyduğunda, iki veya üç MK üyesi ile birlikte istifa ediyor -bakınız; MKP.1.Kongre belgeleri.sf. 476- Fakat, şu gözönüne alınmalı; Ozan Veli yoldaşın bu yazısını yazdığı tarih; 'Eylül 1997'dir. MKP.1.kongresi ise; 'Eylül 2002'de yapılmıştır. Yani, bu durumu Ozan Veli'nin bilmesi mümkün değil o tarihlerde elbette. Fakat şurası ilginçtir; Cüneyt Kahraman'ın yoldaşlarına ve halka şiddet uyguladığını belirtiyor burada Ozan Veli, ki, bunu ilk kez bizde Ozan Veli'den duymuş olduk.

.................

Dip not.6)Tamam, 'dip not 6' diye not düştüm de, bu dip notu nereye kaydetmiştim o'nu bulamadım. Kusura bakmayın, bulunca eklerim belki.

Bu yazılarım 2014 yılında yazılmaya başlamıştı ve bol bol Ozan Veli yoldaştan alıntılarla doldurulmuştu. Araya bu notları sermiştirmiştim ama bir yoldaşın bu sene Ozan Veli yoldaşın yazısını bilgisayara çekmesiyle, bu notlarımı yazıdan çıkardım ve 'dip notlar' olarak aşağıya iliştirdim. Bu kadar hata normal.

Zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkürler, umarım zamanınızı boşa heba etmemişimdir. Umarım buna değmiştir.

Ağustos 2016

Halim Kar

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.