Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Son Yorumlar

Yazar, Doğu Perinçek'in seceresini anlattığı bölümde, derin Babası, derin Dayıları, derin Teyzeleri.... ve derin Eniştelerini mercek altına almış.
Bizim dikkatimizi, Doğu Periçnçek'in derin eniştesi çekti, Gün ZİLELİ idi bu.-d.d.com-

 

 

 
Devrimcidemokrat'ın önsözü:
Bu yazılara, geçen hafta bir tesadüf eseri ratladık internette. 
 
'İlginç' ve 'önemli' bilgiler vardı, ama,  'yazının bütünlüğünü', ne kadar aradıysak bulamadık. Kopi yaptıktan sonra, yazıyı  okunur hale getirmekte en az iki günümüzü aldı. 
 
(bu sözlerimiz yanlış anlaşılmasın, yazının hiçbir satırını değiştirmedik) 
 
Ardından, yazıyı  'sıralama' zorluğu çektik, çünkü, 'eksik' bölümler vardı ama bunlarıda bulamadık. 
 
Buna rağmen, kendi kafamıza göre bir 'düzenleme' yapıp yayınlamaya karar verdik.  
 
(bu inceleme yazısı epey eski,ve bu yazıda 'bu kadar karmaşa' yaratmayı ancak, bu araştırmadan rahatsızlık duyan 'derin eller' -MİT-yapabilir)
 
Okur, her halükarda  bu 'karışıktan' etkilenmeyecektir, çünkü her bölüm bir başka yanını ele alıyor  'Doğu Perinçek' tayfasının. 
Okur, yazıyı bitirdiğinde (esksikte olsa) 'küçümsenmeyecek' bir bilgiye sahip olacaktır yinede. 
 
Belki de sizler bizim bulamadığımız yerleri arayıp bulacaksınız... (umarız, böyle olur)
 
Yazar, Turgut Balya (tanışmış değiliz kendisiyle) 'Doğu Perinçek'in çekirdekten yatişme bir İstihbarat elemanı, 'devletin bir Numaları adamı olduğunu gözler önüne sererken, , Perinçek'in kurduğu 'parti ve örgütleri'de otopsi masasına yatırmış. 
 
Dahası, Doğu Perinçek'in seceresini anlattığı bölümlerde, Derin Babası, derin dayıları, derin Teyzeleri.... derin Eniştelerini mercek altına almış.
 
Bizim dikkatimizi, Doğu Periçnçek'in DERİN ENİŞTESİ çekti 'özellikle', Gün ZİLELİ idi bu, hani yıllar sonra ortaya  'Anarşist' bir makyajla ortaya çıkmıştı....
 
Şaşırdık. 
 
Ama, aslında şöyle de söyleyebiliriz, derin Enişte Gün Zileli, son dönemlerde o kadar çok şey yazıp hafızamızda 'uyumuş, unutulmuş' düşünceleri uyandırmıştı ki, çok fazlada şaşırmadık. 
 
Kısa kesersek, yazar, Turgut BALYA, Doğu PERİNÇEK'in bir Kontrgerilla mensubu olduğunu belgelerle ve çok etraflı olarak sergilemiş. 
 
Ajan, Engin KAYA itiraflarında,  'bir tek adamla bir parti ele geçirilmez... çok etraflı  yönlerden ve bölgelerden sızma yapılır ve bu  ancak ekip işiyle olur...' (karışık yazdık) demişti. 
 
Yani, derin enişteler, derin teyzeler,  'derin yoldaşlar'... olmadan bir örgüt ele geçirilemez.... 
 
Fakat, Turgut BALYA'nın burada anlattığı 'parti', TC'nin veya MİT'in 'sonradan ele geçirip Kontralaştırdığı'  ('MKP'.... gibi) türden bir 'örgüt-parti' değil.
 
Tıpkı, PKK gibi, kuruluşundan beri bizzat TC-MİT desteği ile Kurulmuş ve Yönlendirilmiş bir 'örgüt-partiden' söz ediyor burada. 
 
Gençlere tavsiyemiz,bu yazıyı okurken, ne Doğu Perinçek'te, ne derin Teyze, dayı ve eniştelerde takılıp kalmamasıdır.
 
Çünkü burada, bir 'Devlet-MİT' çalışması anlatılıyor.
 
Yan, devletin (TC-MİT) ve devletlerin çalışmasını öğreneceksiniz. Esas devlet,  'istihbarat örgütleridir' (ordu,polis...çok sonraki işlerdir, hele hele mahkemeler, bunlar da,  'görünmeyen devletin', Vitrinlik aksesuarıdır).
 
Ve sonra, etrafınıza bakıp, kendi kendinize şunu soracaksınız; 'sol maskeli'  kaç tane 'kontra örgüt var' yanıbaşımızda acaba? diye, belki...
Bu kadar açıklama yeterli sanıyoruz. Okumanız dileğiyle. 
 
devrimcidemokrat.com
 
04 Mart 2018
.....................................
 
Turgut Balya/ Perinçek, Görev İcabı bir Solcudur! (11)

 

Perinçeklere Konuşan Neden Öldürülüyor?...

İster MİT'çi olarak açıklamalar yapsın, ister JİTEM elemanı olsun, isterse Perinçek tarafından kullanılmış, ünlü hale getirilmiş olsun veya Perinçek'e muhalefet etmiş devrimci olan bu kişilerin önemli bir kısmı yıllar içinde derin devlet tarafından öldürülüyor.

(foto, yazar; Turgut Balya)

Fakat Perinçek'e dokunan yok!

İlginç değil mi?

 

*İbrahim Kaypakkaya, Perinçek'in esaslı muhaliflerindendi. 12 Mart darbesinde işkenceyle öldürüldü.

*Garbis Altınoğlu da Perinçek'in muhaliflerinden idi; o da 12 Eylül darbesinde en ağır işkencelerden geçti.

*Mustafa Tutkun, İstanbul'a Perinçek ile tartışmaya gelmişti, geldiği yer Almanya idi.

Gönderen Perinçek'in muhalifi Ömer Özerturgut'tu.

İstanbul'a ulaştıktan kısa bir süre sonra bir daha haber alınamadı Mustafa Tutkun'dan.

*Gani Bozarslan, o da öldürüldü.

Perinçek'e muhalif bir Kürt devrimciydi.

Sanıyorum, Mart veya Nisan 1978'de Üsküdar sahillerinden suda boğulmuş cesedi çıktı Gani Bozarslan'ın.

Perinçek olayı örtbas etti.Gani Bozarslan o sıralarda Kumkapı'da bir apartmanın ikinci katında kalıyordu.

Kimlerle mi?

Hala Perinçek'e kuyrukçuluk yapan Mehmet Cengiz,Hüseyin Karanlık ve Fehmi Köfteoğlu ve Mustafa Tütüncübaşı ile.

Bunları nereden biliyorum?

Çünkü 1978 Mayıs'ında bir ay kadar Cüneyt Akalın'ın evinde kaldıktan sonra Haziran ayından itibaren Gani Bozarslan'ın öldürülmesinden sonra onun yaşadığı eve taşınmıştım;

ve onun odası ve hatta onun yatağı benim odam, benim yatağım olmuştu!

Gani'nin Kürtlerle ilgili oldukça fazla kitabı vardı, odadaki kitaplığında, bir kısmını okudum.

Fakat bir kaç ay sonra Parti çizgisine (Türkiye İşçi Köylü Partisi çizgisi) muhalefet etmeye başlamıştım.

İşte bu sıralarda bir tartışma esnasında Mehmet Cengiz, Hüseyin Karanlık'a şöyle demişti:

Bu odada, bu yatakta yatan da Parti'ye muhalefet ediyor. Aslında yattığım yatak dağlar gibi engebeli ve sert bir yataktı.

Gani'nin herhalde o yatağı değiştirme talebine ömrü yetmemişti. Ben o yatağı değiştirmek için Aydınlık gazetesinin panosuna bir yazı yazdım.

Bir adet yatağa ve bir battaniyeye ihtiyacım olduğunu belirtmiştim.

Aynı gün gazetenin giriş kapısında Doğu Perinçek ile karısına rastladım.

Onlar Perinçek için kullanılan arabanın içindeydiler. Beni çağırdı, arabaya davet etti, "Bizim evde fazla yatak ve battaniye var; bizimle gel onları alırsın" dedi.

Fakat "sağol" diyerek gitmedim ve almadım.

Sevmediğim, karşı çıktığım bir insan çok değerli bir şey verse ve onu alsam bile kullanmam, o şeyi paramparça ederim. Karakterim böyle.

*Ünlü ateist müftü Turan Dursun, o da katledildi.

Perinçek kaybolmuş itibarını biraz Turan Dursun'un yazıları sayesinde geri almıştı.

Perinçek'in Turan Dursun'u ilişkiye soktuğu kişilerden biri de MİT'te çalışan teyzesinin oğlu Gürbüz Tüfekçi'dir.

Gürbüz Tüfekçi Turan Dursun'a Burjuva Kemal'in MU Uygarlığıyla ilgili devlet kasasında bulunan ezoterik yazılarını getirmiştir.

Bence Turan Dursun yazacağını yazmış, artık öldürülmesinde bir sakınca kalmamıştı ve öldürüldü.

Kontrgerilla'yı çökerttiğini, kontrgerillaya çok büyük darbeler vurduğu yalanını yayan Perinçek; Mustafa Tutkun, Gani Bozarslan, Turan Dursun cinayetlerini aydınlatsın, kimseye martaval okumasın.

Fakat bunu gerçekleştiremez çünkü bizzat kendini ifşa etmiş olur. Şimdi aklıma gelen bir başka olaydan bahsedeyim.

Perinçek'e muhalefet ettiğim aylarda Hüseyin Karanlık bir gün benden Aydınlık gazetesi'nin arşivinden Şafak'ları getirmemi istedi.

Arşiv sorumlusu arkadaştan ciltli olan Şafak dergilerini aldım ve ambalajlayarak eve doğru (Cağaloğlu'ndan Kumkapı'ya doğru) yaya olarak yola çıktım.

On onbeş metre ötede bulunan ve kağıt tüccarlarına çay servisi yapan bir çay ocağına oturdum ve düşünmeye başladım. Yolda polise yakalanırsam ne diyecektim! Çünkü Şafak'lar yasak yayına giriyordu. Ne söyleyeceğime karar verip çay ocağından ayrıldım.

Beyazıt Küllük'ün yakınındaki ana caddeye dönmek üzereydim ki üç kişi üzerime atladı ben daha konuşmaya fırsat bulamadan beni beyaz bir Renault'un arka koltuğuna oturttular, ikisi habire başıma, yüzüme ve karın boşluğuma vurmaya başladı.

Biri, "Demek yasak yayın taşıyorsun ha. Bunu sana göstereceğiz." dedi. Ben kendimi toparlayıp "Benim yasak yayınla işim yok" dedim. "Nereden geliyorsun, elindeki paket ne?" diye sordular.

 

Onlara önceden hazırladığım yalanı söyledim.

"Ben Günaydın gazetesinin karşısındaki ENVAR NEŞRİYAT'ta çalışıyorum. Bu pakette mübarek Kuran'ı Kerim var. Şimdi onu müşteriye götürüyorum." dediğimde, onlar sözlerime inandı ve "Biz ötekini nerde kaybettik, yanlış adamı yakalamışız" diyerek beni arabadan indirdiler, arkamdan küfrederek etrafa tekrar bakmaya başladılar.

Tabii ben onları telaşa kaptırmamak için yavaş yavaş oradan uzaklaştım.

Akşam evde başıma gelenleri anlattığımda Hüseyin Karanlık'ın yüzü kıpkırmızıydı.

Hüseyin Karanlık'ın veya çevresinin bana yönelik ikinci provakasyonu da Kars'ta gerçekleşti.

Mart 1981'de Kars Orduevi'nde yazıcı olarak askerlik yapıyordum.

Aynı ay Van'daki bir piyade taburundan Hüseyin Karanlık adına gönderilmiş bir mektup aldım. Mektup "görülmüştür" damgalıydı, yani Hüseyin Karanlık askerdi ve bana mektup göndermişti.

Kuşkulanmama rağmen mektubu açtım ve okudum. Askerlikten memnun olup olmadığımı ve darbe konusunu üstü kapalı soruyordu.

Evet, bu bir tuzaktı bana askeriye aleyhinde bir şeyler yazdırtıp tutuklatacaklardı.

Tabii ona yazdığım mektupta hevesi kursağında kalan şeyler yazdım. "Askerliğin tam benim düşündüğüm gibi bir toplum modeli olduğunu, burada herkesin eşit bir şekilde aynı yemeği yediğini, aynı koğuşlarda kaldığını, aynı elbiseyi giydiğini vb" yazdım. Ve gönderdim.

Bir daha haber gelmedi Hüseyin Karanlık'tan.

Ve işin ilginçliğine bakın ki, aradan 20 yıl kadar geçmişti, Pencere Yayınları'nda (Eski Aydınlıkçı Muzaffer Erdoğdu'nun yayınevi) ben, Muzaffer ve yine eski arkadaşlarımızdan Bahri, muhabbet ediyorduk.

Söz Hüseyin Karanlık'tan açılmıştı. Başıma gelen bu mektup olayını anlattım. Muzaffer ile Bahri Çakır şaşırdı.

Hüseyin Karanlık'ın hala askerlik yapmadığını söylediler.

Demek ki bu bir provokasyondu.

Ve şimdi şöyle düşünüyorum, bunlar Veli Küçük ile beraberler mi acaba o tarihte de.

Yani 1981 başlarında Veli Küçük Van'da görevli bir subay mıydı? Bu önemsiz gibi görünen bağlantı bile Perinçek'in 12 Eylül öncesinde Kontrgerilla ile birlikte olduğunun somut bir kanıtıdır.

Tabii, bence, Perinçek hayatında bir saniye bile solcu olmamış bir devlet görevlisidir.

O hiçbir zaman solcu değildi, onu solculaştırarak solun içine bir truva atı olarak soktular.

Onun hapse girişleri bile ya darbe nedeniyle mecburiyetten ya da verilmiş bir görevin yerine getirilmesi amacıyladır.

O hiçbir zaman devrimci mahkum olmamıştır.

Aynen Yalçın Küçük gibi "görev icabı" mahkumdur.

*Tekrar konunun yan unsurlarından ana unsurlarına dönelim; Binbaşı Cem Ersever'in öldürülmesi olayına. JİTEM'ci Cem Ersever de öldürülmeden önceki günlerde kendisi gibi düşünenlerle derin devlete karşı bir gruplaşma içine girmiş, çelişki içine düşmüştü.

Ve bütün bunları röportaj halinde bugünün Ergenekon sanığı Aydınlıkçı Soner Yalçın'a anlatıyordu.

Röportaj Perinçek'in dergisinde yayınlanacaktı. Fakat o günlerde öldürüldü.

*Ferdi Tamer olayı da benzer bir son.1987'de bir röportaj yapılıyor. Konu 1.MİT Raporu ve birkaç yıl sonra Ferdi Tamer öldürülüyor.

*Bugünlerde öldürülen MİT'çi Haluk Akter'de Perinçek'in dergisiyle röportaj yapanlardan.

Anlayabildiğim kadarıyla, gerek MİT içinde gerekse ERGENEKON/ ÖZEL HARP Dairesi içinde iki kanat arasında zaman zaman keskin çelişkiler yaşanıyor.

Bu çelişkiler ölümle sonuçlanabiliyor;

Hiram Abas'ın ölümü,Eşref Bitlis'in ölümü vb. gibi. Devletin dernliklerinde iki gerici, iki faşist kanat mevcut biri a)Askeri çizgiyi, diğeri, b)Sivillerin çizgisini temsil ediyor.

Askeri faşist zihniyetle, sivil faşist zihniyet çarpışıyor.

Bakalım daha ne ölümler göreceğiz. Bugün Ergenokon'un arabasına koşulmuş beygirlerden olan ve kendini yarış atı zanneden hangi "gazeteci"ler hangi yıllarda ve nerede ne şekilde ölüm yolculuğuna gönderilecek.

*Ayrıca bir başka düşüncem de şu; acaba aktivitesini kesmek için mi, yoksa bilemediğimiz bir başka suçtan dolayı "bir çeşit ilaç" ile mi yürüyemez ve nefes alma zorluğu çeker hale getirildi JİTEM'ci Albay Arif Doğan???!!!

 

MİT'te Ne Oluyor?

Salı günü evinde ölü bulunan Eski MİT'çi Haluk Akter'in, cinayete kurban gittiği anlaşıldı.

Olayın ilginç yanı, Akter'in son 5 ayda ölen 6. MİT mensubu olması.

Ancak daha da ilginci; Akter 1. MİT raporunu hazırlayan isimleri ortaya çıkaran isim olması.
Eski MİT'çi Haluk Akter'in ölümünün intihar değil, cinayet olduğu belirlendi.

Bodrum'daki evinin banyosunda ölü bulunan 63 yaşındaki Akter'in yapılan otopsisinde başında üç kurşun deliğine rastlandı.

Kurşunlardan ikisinin Akter'in ensesinden, birinin de şakağından girdiği belirlendi.
Haluk Akter'in cenazesi, emekli olduktan sonra yerleştiği Bodrum'da toprağa verildi. Eski MİT'çi Akter 1977-1990 yılları arasında MİT'te görev aldı.

Emekli olduktan sonra Söz Gazetesi ve Nokta Dergisi'nde çalışan Akter 1. MİT raporu olarak bilinen raporun ortaya çıkmasında önemli rol oynadı.
2000'e Doğru Dergisi, 1988'deki "Ses bantlarını açıklıyoruz- MİT raporunu hazırlayanlar" başlıklı haberinde 1. MİT Raporunu hazırlayan isimleri açıkladı.

Haberin kaynağı ise eski MİT'çi Haluk Akter'di.
Akter, bir telefon konuşmasında eski bir MİT'çi olan Ferdi Tamer'e raporu hazırlayan isimleri bir bir anlattı.

O sırada 2000'e Doğru'nun bürosunda olan Ferdi Tamer ise o konuşmayı kaydetti.

Haberin yayımlanmasının ardından raporu yazan MİT Kontrterör Merkezi Başkanvekili Mehmet Eymür ile birlikte Hiram Abas ve Korkut Eken teşkilattan uzaklaştırıldı.
Raporu yazan isimleri Haluk Akter'den alan Ferdi Tamer de 1990 yılında öldürülmüştü.

** ** **

PERİNÇEK GÖREV İCABI BİR SOLCUDUR !!! (12)

Kemalistlerin İki Yüzlü Subayları”

Doğu Perinçek'in Kaynak Yayınları 1991 Şubat'ında"Lenin, Stalin, Mao'nun Türkiye Yazıları" yayımladı.

Önce, Stalin'in Kemalist Devrim ve Kemalistler hakkında neler söylediğine bakalım:
"Kemalist bir devrim Çin'de mümkün müdür?
"Ben bunu ihtimal dışı ve bu sebeple imkansız görüyorum.
"Kemalist bir devrim, sadece Türkiye, İran ve Afganistan gibi sanayi proletaryası hiç olmayan veya hiç denecek kadar az olan, köylülerin güçlü bir toprak devriminin gelişmediği ülkelerde mümkündür.
Kemalist devrim, bir üst tabaka devrimidir, milli ticaret burjuvazisinin devrimidir.

Bu devrime, yabancı emperyalistlere karşı mücadele içinde varıldı ve devrimin daha sonraki gelişmesi esas olarak köylü ve işçilere karşı, evet, toprak devrimi imkanlarına karşı yöneliyor..... Orada, yani Türkiye'de emperyalizme karşı mücadele, Kemalistlerin cılız kalan bir anti-emperyalist devrimiyle sona erebildi.....Çin milliyetçileri arasında Kemalizm taraftarlarının olduğunu biliyoruz. Kemal'in rolüne talip olan şimdi orada az değildir. Bunların arasında en başta geleni Çan Kay şek'tir."

(Doğu Perinçek,LENİN, STALİN, MAO'NUN TÜRKİYE YAZILARI, s.162, Kaynak Yayınları, İkinci Baskı: Şubat 1991)

Şimdi Mao'nun Türkiye üzerine görüşlerine bakalım:

"1927'deki Birinci Büyük Devrim başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra, Çin burjuvazisinin bazı mensupları Kemalizmi ateşli bir şekilde savunmamışlar mıydı? Ama Çin'inKemal'i nerede? Ve Çin'in burjuva diktatörlüğü ile kapitalist toplumu nerede? Zaten Kemalist Türkiye bile ,gittikçe daha çok bir yarı-sömürge haline, gerici emperyalist dünyanın bir parçası haline gelerek sonunda kendini İngiliz-Fransız emperyalizminin kollarına atmak zorunda kalmıştır." (Aynı eser, s.164)

Tekrar Stalin'e dönelim:

"Gelgelelim, yeni bağımsız milli devletlerin oluşması, milliyetlerin barış içinde birarada yaşamalarını getirmedi, getiremezdi de. Bu gelişme ne milli eşitsizliği, ne de milli baskıyı yok ediyordu, edemezdi de. Çünkü özel mülkiyete ve sınıf farklılığına dayananan yeni milli devletler,

a)Kendi milli azınlıklarını ezmeksizin (Polonya Byelo Rusları, Yahudileri, Litvanyalıları, Ukraynalıları, Ermenileri eziyor; Gürcistan Ossetleri, Abazaları, Ermenileri eziyor; Yugoslavya Hırvatları, Boşnakları eziyor vb.),

b)Komşuları zararına çatışmalara ve savaşlara yol açan fetihlere girişmeksizin (Polonya, Litvanya'nın, Ukrayna Rusya'nın zararına, Yugoslavya Bulgaristan zararına, Gürcistan Ermenistan ve Türkiye zararına vb.),

c) Emperyalist büyük' devletlere mali, ekonomik ve askeri bakımdan bağımlı duruma düşmeksizin yaşayamazlar." (Aynı eser, s.153 -154)

Son sözü Lenin'e bırakalım ve sonra da Perinçek'în ustaları neredeyse harfi harfine nasıl da kopya ettiğini, ancak Parti'sindeki general, albay, binbaşı, yüzbaşı ve başçavuş emeklilerinin bu tahlillere ne diyeceklerini düşünelim.

Evet ne diyebilirler ki üniversitenin giriş kapısında simitçi kılığına girmiş "sivil memur"a ne denebilir?

"Kemalistlerin İkiyüzlü Subayları”

"Türkiye'de, özellikle M.Kemal'in ordusunda Sovyet propagandası yapılması için ısrar edilmeli ve Kemalistlerin ikiyüzlü subaylarının içyüzünü ortaya koymalısınız." (14 Aralık 1920, Lenin'in telgrafı, Aynı eser, s.149)

 

Perinçek, Harfi Harfine Ustaları Kopyalıyor

"Kemalist devrim, ilk adımda, yani burjuva kurtuluş hareketi aşamasında kaldı. Gelişmesinin ikinci aşamasına, toprak devrimi aşamasına geçme girişiminde bile bulunmadı. Ankara, emperyalizme karşı savaş yürütürken, Ekim devrimi Rusya'sı ona yardım etmekle doğru bir iş yapmıştı, Lenin'in anlayışına göre davranmıştı. Çünkü Ankara'nın mücadelesi emperyalizmin güçlerini parçaladı, emperyalizmi zayıflattı ve itibarını sarstı. Böylece dünya devriminin merkezinin gelişmesini, Sovyetlerin gelişmesini kolaylaştırdı.

"Kemalist devrim, sadece Türkiye, İran ve Afganistan gibi sanayi proletaryası hiç olmayan veya hiç denecek kadar az olan, köylülerin güçlü bir toprak devriminin gelişmediği ülkelerde mümkündü. Kemalist devrim, bir üst tabaka devrimiydi; milli ticaret burjuvazisinin devrimiydi. Bu devrime yabancı emperyalistlere karşı mücadele içinde varıldı ve devrimin daha sonraki gelişmesi, esas olarak köylü ve işçilere karşı, toprak devrimi imkanlarına karşı yöneldi. Kemalist hükümet, işçi ve köylülere karşı mücadelenin hükümetiydi, içinde komünistlere yer yoktu ve yer olmayacaktı.

"Kemalizm yolu, Doğu ülkeleri için gerçekleşebilir bir örnek miydi? Türkiye'de burjuvazinin cılız Kemalist diktatörlüğü belli özel koşullarda ortaya çıktı. Birinci Dünya Savaşı'ndan ve Ekim Devrimi'nden sonra burjuvazi, Yunan saldırısını püskürtmede gösterdiği başarı ve proletaryanın zayıflığı sayesinde bu rejimi kurdu. İkinci bir Türkiye olamazdı. Kemalist Türkiye bile, gittikçe daha çok bir yarı-sömürge haline, gerici emperyalist dünyanın bir parçası haline gelerek sonunda kendini İngiliz-Fransız emperyalizminin kollarına atmak zorunda kaldı." (Aynı eser, s.31-32)

Perinçek, bir yandan Mustafa Kemal'inin cilt cilt kitaplarını basıp ucuz fiyatlarla satmak için Ulusal Kanal'ında reklam kampanyaları düzenliyor.

Öte yandan yukarıdaki Marksist-Leninist-Maoist tahlilleri benimsediğini teyit ediyor.

Tabii çevresindeki emeki albay ve generaller, Engin Ardıç üslubuyla söyleyecek olursak "keriz" değiller.

Ama birilerinin "kerizlendiğinin" pekala bilincindeler.

** ** **

PERİNÇEK GÖREV İCABI BİR SOLCUDUR !!! (13)

 

Denktaş Bilmecesi!
Perinçek, Denktaş konusunda da tam bir bilmeceye dönüşmüştür.1970'lerden itibaren Kıbrıs ve Denktaş konusunda ne söylediyse Soğuk Savaş sonrasında tam tersini söylemeye başlamıştır.
Amerikan faşistlerinin ve güdümündeki NATO'nun Soğuk Savaş'a son vermesiyle birlikte Türk Derin Devleti tam bir açmaza düşmüştür.

Eski çizgisinden ayrılmak istemeyen derin yapılanma, gözlerde ve beyinlerde öylesine riskli ve çelişkili imajlar oluşturmuştur ki, buna şaşmamak elde değildir.
Bu şaşılası çelişkilerden biri de Perinçek'in Denktaş konusundaki tutumudur.Perinçek 2000'lerden itibaren içinde Denktaş'ın da yer aldığı mitingler düzenlemiştir. Denktaş onun dostu olmuştur.
Peki, Perinçek'in 2000'e Doğru dergisi 2000 yılı öncesinde, örneğin 1987'de "Yönetim Desteğinde Dini Faaliyet" başlıklı yazıda bakalım neler söylenmiş:

"Tarikatlar çalışmalarını hızlandırırken Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın da boş durmadığı görülüyordu.

Denktaş dini akımlara destek vermenin yanı sıra, kendisi de Kuran'dan İlhamlar adlı bir kitap yazarak 'din deyince dudak büken gençleri' eğitmeye çalışıyordu.

Denktaş kitabına yazdığı önsözde laiklik okullarda din dersi verilmesine uygun mudur tartışmasını 'şamata' olarak görüyor din eğitimine 'ciddiyetle eğilelim' çağrısında bulunuyordu.

Denktaş yine kendi yazdıklarına göre 'Kıbrıs'ta İslamın ve Türklüğün üç asırlık mührünü gözle görülür hale getirmek için' çaba gösteriyordu. 'Karınca kararınca' bu çabalar arasında burslar vererek din adamı yetiştirilmesi Kuran'ın basılıp yayılması gibi faaliyetler de vardı.

Bugünkü gidişi 'çıkış yolu' görmeyen Denktaş, 'Bu düşüncelerdir ki, Kuran'ı Kerim'den aldığı ilhamı genç kuşaklara aktarmak' istediğini belirtiyordu." (İkibine Doğru, 14-21 Mart 1987, s.27)
Evet gördüğümüz gibi, Kıbrıs'ta yoğun olarak din yayıcılığı yapan Denktaş,Türkiye'de din karşıtı, ateist olarak tanınan Perinçek ile nasıl oluyor da mitinglerde birlikte boy gösteriyor?

Bu iki tip kitleleri aptal mı sanıyor?

Nasıl da utanmadan yanyana gelebiliyorlar...

** ** **

PERİNÇEK GÖREV İCABI BİR SOLCUDUR!!! (14)

Perinçek'in Teyzesinin oğlu 'Gürbüz Tüfekçi' kimdir?

Perinçek'in, MİT ajanı olduğu yaygın olarak söylenen ve eski damat Gün Zileli'nin Havariler kitabında da kendisinden bahsedilen teyzesinin oğlu Gürbüz Tüfekçi, Mart 1987 tarihi öncesinde olmak üzere Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi, Asli Üyesi'dir.

Bu kurum faşist darbe sonrasında Kenan Evren tarafından kurulan "Yüksek Kurul"lardan biridir.) Gürbüz Tüfekçi akrabası Perinçek'e Atatürkçülük konusunda "Neslimiz tükenmedi" diyerek itiraz ediyor.
Şimdi itirazın ayrıntısına geçelim. Ve 14-21 Mart tarihli 2000'e Doğru dergisi 25.sayfasında neler yazıldığına bakalım.
"ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ ÜYESİ GÜRBÜZ TÜFEKÇİ'NİN AÇIKLAMASI"

başlığını taşıyan yazının alt başlığı şöyle:

"Neslimiz tükenmedi"

"Dergimizin 8.sayısında, 'Atatürk ve Allah' başlıklı kapak haberimizle ilgili olarak Doğu Perinçek'in yazısında şu görüşlere yer veriliyordu:

"Resmi Atatürkçülük iflas etmiştir. İçtihat kapısı kapanmıştır. Toplumumuzda, canlılık belirtisi kalmamış, hiçbir fikir üretemeyen, en taşlaşmış ideolojik çevre onlardır. Üniversitenin en yeteneksiz, en cahil, en eyyamcı artık içi geçmiş unsurlarıyla bazı emekli askerler, mollalarınkinden farksız bir 'ilim' anlayışının temsilcileri olarak gözüküyorlar. Şerhçidirler, hepsi o. Öte yandan Kemalizmin devrimci geleneğine bağlı olanların ise nesli tükenmektedir. Çünkü Kemalizm bir ideoloji olarak devrimci rolünü tamamlamıştır."

"Atatürk Araştırma Merkezi Asli Üyesi Gürbüz Tüfekçi, 'Kemalizmin devrimci geleneğine bağlı ' bir araştırmacı olarak, Doğu Perinçek'in yazısında kendisini ilgilendiren son iki cümleyle ilgili bir açıklamayı dergimize göndermiş bulunuyor.

Aynı zamanda ODTÜ'de 'İnkılap Tarihi' dersi veren Gürbüz Tüfekçi’nin açıklaması aynen şöyle :" diyor ve devam ediyor.

Görüldüğü üzere Perinçek ile teyzesinin oğlu, ajan unsur Gürbüz Tüfekçi anlaşamıyor. Tabii bu anlaşamama durumu bir cambazlık oyunundan başka bir şey değil.

Nitekim Kemalizm için "iflas etmiştir" ve "...Kemalizm bir ideoloji olarak devrimci rolünü tamamlamıştır." diyen Perinçek, 2011 Milletvekili Genel Seçimleri'nde bazı general ve subay eskileriyle "Atatürk'te birleştik!" sloganı altında seçimlere katılmış ve güdümündeki Ulusal Kanal aynı slogan doğrultusunda ajitasyon-propaganda çalışmaları yapmıştır.

Eski defterleri açınca, Perinçek'in ne mal olduğu çok net olarak ortaya çıkıyor...

** ** **

PERİNÇEK GÖREV İCABI BİR SOLCUDUR !!! (15)


Perinçek'in PKK'ye Karşı Tavrı Üç Dönem İçerir

BİRİNCİ DÖNEM, 1978-1987 ARASI DÜŞMANLIK DÖNEMİ;

İKİNCİ DÖNEM, 1987-1992 ARASI SAHTE DOSTLUK VE PKK'Yİ İÇTEN VURMA DÖNEMİ;

ÜÇÜNCÜ DÖNEM, 1992'DEN GÜNÜMÜZE, PKK'YE KARŞI AÇIK VE CEPHEDEN DÜŞMANLIK VE KARA PROPAGANDA VE DE DEVLET AĞZIYLA KONUŞMA DÖNEMİ.

Perinçek, 1990'ların ortalarından itibaren Kürt Solu Hareketine karşı düşman bir çizgi izlemeye başladı. Perinçek'in Kürt Solu düşmanlığı 1980 öncesinde de vardı, 1980 sonrasında da vardı. 1984 yılında Saçak dergisindeki başyazısında PKK için "çete, çapulcu, eşkiya" diyordu.
Ancak yıl 1987'ye gelince PKK için "gerilla hareketi" demeye başladı. 1993'lerden itibaren ise PKK yine düşman ilan edildi. 2005'lerden sonra PKK'yi MİT'in, CIA'nın kurduğunu söylemeye başladı.
Şimdi, Perinçek'in Nisan 1990 tarihinde Teori dergisinde Arslan Kılıç ile yaptığı röportaja bakalım. O günlerde devleti tukaka gören Perinçek özellikle 1995 sonrası tam anlamıyla aslına döndü ve devletçi-milliyetçi yüzüyle devlet elden gidiyor, vatan bölünüyor diye ağlayıp sızlamaya başladı.

"Devletin İki Dayanağı: Askeri Güç ve Aşiret Reisleri
A.Kılıç
: Devlet-aşiretler ilişkisi?
D.Perinçek: Devletin artık bölgede askeri dayanağı dışında bir gücü kalmamış. Askeri gücün ulaşamadığı ya da tek başına kontrolü sağlamaya yetmediği yer ve durumlarda boşluğu aşiret reisleri, ağalar, beyler dolduruyor.

Onlara açık ve resmi anlaşmalarla devlet adına hareket etme yetkisi verilmiş. Bilindiği gibi, devlet eskiden, hakim sınıf karakterinden dolayı, bölgede toplumsal ve siyasal ilişkiler alanında bunlara dayanıyor. bunlara destek oluyordu.

Öte yandan Cumhuriyet'in ilk yıllarında çıkarılan aşiret reisliği, ağalık, beylik gibi ünvan ve statüleri hiç değilse resmi düzeyde kaldıran yasalar vardı.

Burjuva cumhuriyetçi ideoloji nedeniyle, devlet aşiret reislerini resmen muhatap almıyor, yasal toplumsal statüler, kurumlar vb. olarak tanımıyordu. Bunları evrimci kapitalist gelişmenin yavaş ve kendiliğinden burjuvalaştırma yoluyla tasfiyesi sürecine terketmişti.

Şimdi devlet, ağalığı, aşiret reisliğini, açıkça ve resmen muhatap aldı. Bölgede görevli generaller, aşiret reisleriyle güvenlik toplantıları yapıyor, tutanaklar imzalıyor, yeminler ediyorlar. Valiler, kaymakamlar, aşiret reisleri ile devleti temsilen görüşmeler yapıyorlar, devlet adına aşiret ilişkileri düzenliyorlar ve bunları kamuoyuna da açıklıyorlar...
A.Kılıç: Evet geçenlerde televizyonun 20.00'daki ana haber bülteninde, hem de önemli haberler arasında ve görüntülü olarak, yanılmıyorsam Van valisinin hasım iki aşireti barıştırma töreni veridi... Otorite ve kontrolü onlara dayanarak sürdürme siyaseti, aşiret reisliğini, devlet televizyonunun gözünde generallik, nahiye müdürlüğü filan gibi resmi bir statü ve ünvan durumuna getirdi.

D.Perinçek: Atatürk Yüksek Kurulu'nun belgelerinde, rejimi sürdürmek için 'oralarda ağalığa dayanmak gerektiği' ,  devletin resmi politikası olarak açıklanıyor. Bir süre önce Nokta dergisinde, eski Asayiş Kolordu Komutanı İsmail Selen açık açık, 'orada aşiret yapısı dağılmamalı, biz orada, askeri güç yanında ancak aşiret ağalarına dayanarak tutunabiliriz' dedi.

Hatta, Tahir Adıyaman geçenlerde 2000'e Doğru'da yayınlanan röportajında, kuşkusuz bu siyasetten cesaret alarak, Olağanüstü Bölge Valiliğ'nin kendilerine verilmesini istiyordu. Şu anda Türk devleti orada son çare olarak onlarla açıktan işbirliği halinde.
Ama aşiretlerin tümü de devletle birlikte değil. Kurum olarak ona yaslanıyor, ama bir kısım aşiretler de, milli baskı, milli eşitsizlik nedeniyle devlete karşı bir konuma hızla kayıyorlar.
Bölgede gerilla hareketinin halk içinde geniş, yaygın bir sempati yarattığı çok açık. Onun dışında, şehirlerde yer yer aydınlar ve öğrenciler arasında reformcu Kürt örgütlerinin belli bir etkisi var, ama gerilla hareketi ile karşılaştırıldığında çok zayıf. (....)
A.Kılıç: Gerilla savaşının geliştiği bölge, feodal ilişkilerin, feodal kültürün, ataerkil ilişkilerin en yoğun olduğu bölge idi geçmişte. Gelişen milli uyanış ve devrimci mücadele bu ilişkileri hızla çözüyor mu? Toplantılarınıza kadın katılımı nasıldı ve bölgedeki gerilla savaşı kadını özgürleştirmede köklü dönüşümler yaratıyor mu?
D.Perinçek: Kesinlikle ve büyük ölçüde, tahminlerin ötesinde yaratıyor. En güzel cevap dağda kadın gerilla var... Öte yandan...
A.Kılıç: Evet, işte en köklü özgürleştirici sanırım. Kadın, erkeğin yaptığı en zor, onun tekelindeki işi yapıyor ve erkeklerin de yer aldığı birliklere komuta ediyor, emir veriyor, onları yönetiyor...
D. Perinçek: Evet öte yandan şunu da duydum: Gerillalar öldürülmüş, öldürülen kızların 'muayeneleri yapılmış ve kız çıkmışlar' diye hararetli bir şekilde konuştuklarına da tanık oldum insanların.
En uç, en ileri mücadele biçimlerine kadınlar giriyor. Bu aynı zamanda, mücadelenin toplumu değiştirdiğini ve geleneksel ilişkileri parçaladığını gösteriyor. Türkiye'de kamuoyu, hele bir kısım sosyalistler dikkat etmiyor; orada bir anti-feodal devrim yaşanıyor.

Cumhuriyetin yapamadığını şimdi orada yoksul köylüler yapıyorlar. Toprak ağalığı, şeyhliği paramparça ederken, kadın-erkek ilişkilerindeki geleneksel köstekleri de adım, adım parçalıyorlar.

Herkes işin milli yönüne, askeri cephesine bakıyor. Hareketin demokratik özgürleştirici yönünü görmüyorlar. Özellikle altını çiziyorum: Kadın-erkek eşitliği ile bugün en köklü anti-feodal gelişme, yoksul köylü mücadelesiyle oluyor.

Yani birey'i, özgür birey'i, ayağa kalkan köylü yaratıyor. İstanbul'dan, yorgun, bırakmış kimseler aracılığıyla 'kollektif mücadele insanı kişiliksizleştirdi, ezdi', özgür bireyler yerine ezik insanlar üretti.' filan gibi edebiyatlar yapıladursun; birey'in özgürleşmesi adına kollektif mücadele düşmanlıkları yapıladursun, işte özgür birey'in en olmadığı yerde onu yaratan da kollektif mücadele.

Adam bir kollektif içinde olduğu zaman, sırt sırta verip birleştiği zaman ayağa kalkabiliyor ve itiraz edebiliyor. İtiraz ettiği zaman da adam doğuyor, adam oluyor.

İtiraz etmeyen, boyun eğen, maraba ve yanaşma, jandarmadan korkan, kaymakamın önünde iki büklüm olan adam, özgür-birey değil ki. O bireyi mücadele içindeki kollektifler yaratıyor, özgürleştiriyor.
Toplantılarımıza gelince... Kadın katılımı azdı, çok azdı. Diyarbakır'da geniş bir kadın katılımı vardı, ama diğer yerlerde azdı. Van'daki toplantıda sinema salonunda herkesten söz aldık, bir dahaki toplantıya herkes eşiyle, kızlarıyla, kadın akrabalarıyla gelecek diye...
Askeri Çözüm İflas, Anti-feodal Devrim, SP İntifada...
A.Kılıç: Söyleşimizi bir toparlarsak...
D.Perinçek: Şu dört noktada toparlamak mümkün: Bir, askeri çözüm kesinlikle iflas etmiş durumda. İki, köklü bir anti-feodal devrim yaşanıyor. Üç, SP hızla gelişiyor. Dört, Kürt intifadası geliyor.

*** *** ***

PERİNÇEK GÖREV İCABI BİR SOLCUDUR !!! (16)

Perinçek, Amerika ve 12 Eylül Darbecilerinin Hizmetinde

12 Eylül’e doğru giden süreçte darbeciler yoğun bir hazırlık içindeydi.

Hazırlıkları, toplumda huzursuzluğun, “anarşi ve terör”ün had safhaya çıktığı konusunda kitlelerin hemfikir olması yönündeydi.

Böylece darbeciler yapacakları darbeyi kitlelerin gözünde meşrulaştırmış olacaklardı.

Bu doğrultuda Perinçek’in darbecilere katkıları, hizmeti nelerdi?

Perinçek “sol”u gözden düşürmek için “anarşi ve terörün kaynağı” olarak gösteriyordu. Ona göre MHP ve “sol” “anarşinin kaynağı” idi. Bu fikri empoze etmek için Aydınlık gazetesinde“Bilinmeyen Sol” başlığı altında ihbarcı kontra dizi yazılar yayınladı. 

Demirel’in danışmanı da olan bugünün Cumhuriyet gazetesi yazarı, o günlerin ise devlet yanlısı Hürriyet gazetesinin gözde ismi Cüneyt Arcayürek ve Öymen ailesinden gazeteci Örsan Öymen ve Demirel'in sağ kolu Hüsamettin Cindoruk'un katıldığı Ergenekoncu ve Oda Tv sanığı ve de “karanlık işler kalem müdürü” Doğan Yurdakul’un yönettiği“Anarşinin Kaynağı” isimli açık oturumlar düzenlendi.

Cunta başı Kenan Evren TIME dergisi muhabiri ile yaptığı röportajda darbenin gerekçesini şöyle açıklıyordu:

TIME muhabiri Wilton Wynn‘ın Mayıs 1981 tarihindeki röportajında sorusu şöyleydi:

Türk Silahlı Kuvvetlerinin 12 Eylül’de yapmış oldukları müdahale neden gerekliydi?”

Kenan Evren’in cevabı: “Bir ülke düşünün ki halkı yarınından emin olmasın, herkes ‘nereye doğru gidiyoruz?’ diye sorsun.”

Perinçek de aynı temaları işliyor, durumun vehametinden dolayı “Milli Birlik Hükümeti” öneriyordu.

Öte yandan Perinçek ve Kenan Evren Amerikancı yüzlerini şöyle gösteriyordu:

Eğer sol devletin kadrolarını ele geçirseydi, hiç şüphe yok ki Türkiye NATO’dan çıkartılacak ve başka bir yere bakacaktı. NATO’dan çıkmak solcuların çok açık bir niyeti idi ve pek çok yıldır bu emeli beslemekteydiler. Türkiye’de terörizmi kontrol altına almakla bir NATO amacına hizmet etmekte olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim.”

YANKI dergisi, 22-28 Haziran 1981

Aynı şekilde ABD Ankara Büyükelçisi Robert Commer Yankı’nın 22-28 Haziran 1981 tarihli sayısında soruları yanıtlarken “Generallerin böylece Türk demokrasisini kurtardıklarına inanıyorum. İlk adımda iki konuda başarılı olduklarını görüyorum. Bunlardan birincisi tedhiş, diğeri ekonomi… Terörü durdurup, siyasi istikrarı sağladılar. 12 Eylül’den önceki koşullar içinde askerler daha önce iki defa yaptıkları gibi müdahale ettiler. Generaller bu müdahaleleriyle ülkeyi anarşiden kurtardılar.” diyordu. 

Bunlara ilaveten yeni-komprador burjuvazinin başı Vehbi Koç da “anarşi, bölücülük” teraneleri okumaktadır.

Şöyle ki: “Bu durumda; anarşi, bölücülük ve kaçakçılıkla ilgili kanunlar, öncelikle ele alınmalıdır. Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir…”

Vehbi Koç’un Kenan Evren’e yazdığı 3 Ekim 1980 tarihli mektubundan.

Aşağıdaki satırlar da Perinçek’e aittir. Ve görülmektedir ki,Perinçek ile Kenan Evren, ABD büyükelçisi Commer ve yeni-komprador burjuvazinin başı Vehbi Koç aynı çizginin adamıdır.

Perinçek’in darbe öncesi neler söylediklerine bakalım.

ABD bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de darbeler düzenleyecek, durumunu pekiştirecek ve faşist diktatörlükler tezgahlayacak gücü yitirmektedir. ABD insiyatifi kaybetmiştir, olaylar yaratacak güçten yoksundur, daha çok rakip süper devletin yarattığı olaylar karşısında tavır belirlemek durumundadır.”

(Doğu Perinçek, Türkiye Devriminin Yolu, Aydınlık Yayınları, İkinci Baskı, Mayıs 1979, s.41)

Bugün Türkiye ordusu, ABD emperyalizminin emrinde değildir ve ABD’nin Orta Doğu’daki jandarma gücü niteliğini taşımıyor. ABD ile Türkiye arasında son dört-beş yıl içinde yapılan askeri anlaşmalarda ilişkiler eskiye göre daha eşit ve daha bağımsız bir şekilde düzenlenmiştir.

(”Doğu Perinçek,Türkiye Devriminin Yolu,Aydınlık Yayınları, İkinci Baskı, Mayıs 1979, s.42)

 Bugün Türkiye’nin can alıcı sorunu, milli savunmayı güçlendirmek ve saldırgana (Rusya) ya karşı direnmeye hazır olmaktır. 

NATO Bakanlar Konseyi İlkbahar toplantısı bugün Ankara’da başlayacaktır. Kimi çevreler ülkemizin ABD’nin ileri karakolu, olmak tehlikesi ile karşı karşıya bulunduğunu ileri sürmektedir. Bu yöndeki propaganda aslında yurdumuza yönelen gerçek tehdidi gizlemeye hizmet etmektedir.”Türkiye Gerçeği,

(Türkiye İşçi Köylü Partisi merkez yayın organıdır.) Ağustos 1980, sayı. 18, s.1-2)

Yukarıdaki satırlardan da anlaşılacağı üzere Perinçek, Kenan Evren’in darbeyi gizlemek amacıyla ABD için “darbeler düzenleyecek güçte değildir” diyor.

Türkiye için ABD’nin Ortadoğu’daki jandarma gücü niteliğini taşımadığını söylüyor. Ve o günün can alıcı sorununun Rusya’ya karşı direnmeye hazır olmak olduğunu söylüyor.

Gerçek tehdidin ABD değil Rusya olduğu yalanını yayıyor. Böylece hazırlanan darbeyi gözlerden gizliyor. Ve sol güçlerin darbeye hazırlıksız yakalanması için

...........................

Faşist Prof. Turan İtil ve kardeşi Muazzez İlmiyye Çığve de Perinçekçiler

Prof.Turan İtil, gazeteci Leyla Umar ve Muazzez İlmiyye Çığ

Faşist Prof. Turan İtil, Kardeşi Muazzez İlmiyye Çığ, Perinçekçilerle Aynı Safta
Faşist Prof. Dr. Turan İtil, Perinçekçilerin derneği Türkiye Gençlik Birliği'nin Mart 2011 yürüyüşüne de katılmış.

Haberi Ergenekoncu faşist Oda Tv.'den okuyalım:

" TGB binlerce kişilik katılımla İstiklal Caddesi'nde gençlik yürüyüşü gerçekleştirdi...
60 üniversiteden 150 topluluğun da katıldığı yürüyüşe USTKB, TÜMÖD, ADD Şubeleri ve Gençlik Kolları, İşçi Partisi destek verdi. TGB üyesi Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, Org. Çetin Doğan’ın eşi Vardiya Bizde temsilcisi Nilgül Doğan, Bilim Ütopya Koop. Bşk. Semih Koray, Prof. Dr. Turan İtil, Prof. Dr. Tolga Yarman'ın yanı sıra birçok aydın TGB’lilerle birlikte yürüdü. ... " (Oda tv, 14 Mart 2011 tarihli haber-yorum)

** ** **

Perinçekçilerin faşist Prof. Turan İtil ile ilişkileri vardır.

Perinçekçi Prof. Dr. Kürşat Yıldız (Bilim ve Ütopya dergisinde de yöneticidir Kürşat Yıldız) Bilim ve Toplum adlı Perinçekçi dergide İtil'in yazısına yer vermiştir. Aşağıdaki açıklama daha geniş mahiyettedir.

("Bilim ve Toplum - 5 Eylül 2009 / Prof. Dr. Turan İTİL
"İleti gönderen Türk-Kan » Çrş Ara 16, 2009)

"Prof. Dr. Kürşat Yıldız ve Prof. Dr. Şadi Yenen'in birlikte sundukları programda Türkiye'nin bilim gündemi ve bu gündem içinde öne çıkan konular işleniyor.
"Üniversiteler, yükseköğretim ile ilgili gelişme ve haberler, bilimsel yayınlar, bilimsel çalışmalar, kongreler, Dünyada ve ülkemizde bir hafta boyunca bilim ve teknoloji alanında yaşanan gelişmeler ile gelecek haftanın bilimsel olayları aktarılıyor.
"Prof. Dr. Kürşat Yıldız Kocaeli Üniversitesinde, Prof. Dr. Şadi Yenen ise İstanbul Tıp Fakültesinde öğretim üyesi.
"İki bilim insanımız 14 yıldır her ay kesintisiz yayınlanan, Türkiye'nin hemen bütün üniversitelerinde temsilcilik ve çalışma grupları bulunan, bilim çevrelerinde kabul gören Bilim ve Ütopya dergisinin Yayın Kurulu üyesi ve yazarı.
"Bu bölümün konusu:

Alzheimer Hastalığı ve Hafıza Bozuklukları. "Konuk: Nöropsikyatrist Prof. Dr. Turan İTİL"

** ** **

Faşist Prof. Turan İtil, Sümerolog Kemalist Muazzez İlmiyye Çığ'ın kardeşidir. Sümerolog'un kitapları Perinçek'in Kaynak Yayınları tarafından basılmakta ve İlmiye Çığ zaman zaman Perinçek'in ULUSAL KANAL'ında programlara katılmakta veya program yapmaktadır.

** ** **

Prof. Turan İTİL, Amerikanın hizmetinde...
2005-2012 süresince Amerikan Ordusu Hava Kuvvetleri Araştırma Merkezi' ne, Nörofizyoloji ve Psikofarmakoloji araştırmaları İkinci Başkanı (co-principal investigator) olarak atanmıştır.

** ** **

HZİ Vakfı Prof. Turan İtil'indir
"çok uluslu ilaç tekelleri, bilim kuruluşları aracılığı ile sağlıklı insanları defalarca kobay olarak kullandı, genellikle resmi kurumların onayı ile kurulan deney merkezleri hakkında kamuoyu bilgi sahibi olunca her defasında büyük tartışmalar yaşandı. bu nedenle bu tip çalışmalar gizli yapılmaya başlandı. işte bu konuda büyük tartışmalar yaratan örnekler:

·prof. Turan İtil’in başında olduğu hzi vakfı’nın 1984’de abd’de henüz piyasaya çıkmamış ilaçları türkiye’de denediği iddiaları ortalığı karıştırdı. prof. itil, abd’de yayımlanan psikofarmakoloji bülteni’ne yazdığı bir makalede bu ülkede yasaklanmış olan “insan üzerinde ilaç deneylerinin türkiye’de hastalar ve gönüllüler üzerinde denendiğini" açıkladı."
http://istanbul.indymedia.org/...s/2006/10/153507.php
(milleplateaux, 26.01.2008 06:20)

http://istanbul.indymedia.org/...s/2006/10/153507.php

istanbul.indymedia.org

** ** **

Turan İtil ile Prof Ayhan Songar işbirliği içindedir. Prof. Songar 1978-79'larda zaman zaman Tercüman gazetesinde tıp üzerine faşist makaleler yazıyordu. Bunlar Soğuk Savaş elemanlarıdır.

Soğuk Savaş sonrası bunlar ikiye bölünmüştür.

Bir safta Nazlı Ilıcaklar, Abdullah Güller, Tayyip Erdoğanlar, Fethullah Hocalar, diğer yanda ise Askeri faşist generaller, subaylar (Veli Küçük gibi) ve Perinçek gibi sivil kanat yer alıyordu.

O zamanlar 1978-79'larda Perinçek ile Nazlı Ilıcaklar el eleydi. Aydınlık gazetesi Ilıcakların matbaasında basılıyordu.

** ** **

Evrensel Gazetesindeki Önemli Yazı

Evrensel gazetesi 18 Nisan 2009 tarihinde 12 Eylül Faşizmi, Bir Vakıf ve Muazzez İlmiye Çığ başlıklı yazıda gayet önemli bilgiler veriyordu.

Günümüzde laiklik ve çağdaşlık örtüsüyle gezenlerin, sırtında cübbe taşıyanların geçmişte neler yaptığını hatırlamamız, onları tanımamız ve tanıtmamız gerekiyor.

1984 yılında, ülkedeki bütün cezaevleri devrimci tutsaklarla tıka basa dolu durumdayken içeriden birtakım haberler almaya başladık.

Metris cezaevinden bazı devrimciler, iradeleri dışında tıbbi muayeneye (!) götürülüyordu.

Götürüldükleri yer, HZİ Nöropsikiyatri Vakfı’nın Gayrettepe’deki merkeziydi.

Burada, devrimci tutsaklar üzerinde ABD’de piyasaya çıkacak olan bazı ilaçların denemesi yapıldı, devrimciler kobay olarak kullanıldı.

Nazi Almanya’sında Dr. Mengele’nin tutuklulara yaptığı tıbbi denek uygulamasının aynısı burada yapıldı.

Bu vakıf, ülkedeki her vakıf gibi Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kontrolü altında olması gerekirken, devletin cezaevlerinden devrimcileri alıp ilaç tekellerinin amaçları doğrultusunda kullandı.

Bu vakfın yönetim kurulu başkanı Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’dı; kardeşi Dr. Turan İtil de vakfın yöneticisi ve deney yürütücüsü idi. (Her ikisi de İP çetecisidir.)

Bu deneylere ünlü doktor Ayhan Songar’ın da katıldığı iyi biliniyor. Vakfın ismi, Muazzez İlmiye Çığ ve Turan İtil’in anneleri Hafize Zekeriya İtil’in ad ve soyadının baş harflerinden oluşmuştu.

Dr.Turan İtil, tutukluların kobay gibi kullanıldığını, ABD’de yayınlanan bir tıp bültenine yazdığı makalesinde itiraf etti; zaten şimdi ABD’de yaşıyor ve New York Üniversitesinde öğretim üyeliği yapıyor.

Yani sırtında yine cübbe var. Deneylerin sonuçlarını eş-dost sohbetlerinde açıklayan Ayhan Songar birkaç yıl önce yaşamını kaybetti.

HZİ vakfı ise 1990’da devrimciler tarafından kullanılmaz hale getirildikten sonra tabelayı indirip dükkanı kapatmak zorunda kaldı ama suçları bakidir.

O dönemde vakfın yönetim kurulu başkanı olan Muazzez İlmiye Çığ’ın vakıfta olan bitenden haberi var mıydı bilemiyorum ama sonradan mutlaka haberdar olmuştur.

Bu olayın kamuoyunda epey konuşulduğu fakat yalanlanmadığı ve olayın üzerine cübbe örtüldüğü de ayrı bir gerçektir.

Geçmişimizle yüzleşmekten korkmayacaksak ve yüzleşmekten yanaysak eğer, cübbelerin altındaki yüzleri de kuşkusuz tanıyacağız ve hatırlayacağız.

Sapla samanın birbirine karıştığı, cübbelerin altında çağdaşlıktan dem vurulduğu bu dönemde her cübbede bir keramet aranacaksa bizim daha çok işimiz var.

-evrensel gazetesi 18/4/2009 DEN ALINTIDIR.

** ** **

 www.mirbotan.com açıkladı.

 

12 EYLÜL SUÇLULARI: PROF. DR. TURAN İTİL, PROF. DR. AYHAN SONGAR

(fotografları, ekleyemedik.d.d.com)

Prof. Dr. Ayhan SONGAR: Turan İTİL ile birlikte cuntanın başından itibaren devrimci tutsaklar üzerinde anket yapılmasında ve birtakım -menşei belirsiz- ilaçların araştırılmasında çalışan bu iki faşist işkenceci sadist, Türkiye'nin MENGELE'leri olarak ün yaptılar. CIA ajanı Paul HANZE'nin de güvenini kazanmış iki CIA ajanıdırlar.

** ** **

......................

PERİNÇEK GÖREV İCABI BİR SOLCUDUR!!!(20)

Perinçek de, dayısı Turhan Olcaytu da, milliyetçi-devletçi ve darbe destekçisi!

Perinçek’in dayısı Em.Tümg.Turhan Olcaytu 12 Eylül faşist darbesini desteklemiş, ancak yeğeni Perinçek’in ve oğlu Av.Emcet Olcaytu’nun güya “sol” faaliyetleri karşısında itirazcı bir tavır göstermemiştir.

Nihayetinde Perinçek’in Atatürkçü yayın grubunda faaliyet göstermiştir. “Derin dayı”, “derin yeğen”, “derin kuzen” üçlemesini de gördük.

Üçleme; hem Tatar, hem Ermeni kanı taşıyor.

Ancak üçleme, bir Türk’te rastlanmayacak kadar Türk milliyetçisi ve devletçisi olarak arzı endam ediyor.

Fotoğrafta görülen şahıs, Doğu Perinçek'in dayısı Em.Tümgeneral Turhan Olcaytu adlı Tatar'dır.

Bu şahıs 1921 yılı Malatya-Darende ilçesi Gerimter köyünde doğmuştur.

Oğlu, 2.Ergenekon Davası sanığı tipik Tatar tipli Türk milliyetçisi Av.Emcet Olcaytu'dur.

General Olcay

 tu, ABD ve birçok emperyalist Avrupa ülkesinde TC ordusu adına kurslara tabi tutulmuştur. Emperyalizmin tezgahından geçmiştir.

ASELSAN'ın kurucularındandır.

Ölmeden önce ASELSAN Yönetim Kurulu Başdanışmanıydı. 12 Eylül faşizmi döneminde Kara Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı Başkanlığı yapmıştır.

Anıtkabir Derneği Başkanlığı da yapmıştır. Son zamanlarında yeğeni Perinçek'in Atatürk'ün Bütün Eserleri Yayın Kurulu'nda görev almıştır.

Anlaşıldığı üzere Doğu Perinçek derin faşist faaliyetlerinde yalnız değildir, askeriyedeki kolu dayısı olmuştur.

Bir de ARTAN PERİNÇEK adlı bir albay var bunu da Perinçek açıklasın.

Perinçek 1970’lerin başında Kıbrıs işgaline karşıydı.

O zamanlar faşist dediği Denktaş ile bugün elele.

Dayısı Turhan Olcaytu ise daha başından itibaren Kıbrıs işgalinden yanaydı ve bundan da nemalandı.

Derhal Kara Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı kurduruldu ve başına Turhan Olcaytu geçti.

Kıbrıs Barış Harekatı adını verdikleri, başka ülkelerin topraklarına saldırı, apoletli faşistler için bir avantaj oluşturdu. Bu sayede ihtiyaç duydukları milliyetçi gelişme, milliyetçi galeyan onların işine geliyordu.

Nitekim, 29 Aralık 1980 - 4 Ocak 1981 tarihli YANKI dergisi 509. sayısında darbeci faşist Org. Kenan Evren’i kapak yapıp YILIN ADAMI seçtiği sayısında, iki sayfa da “Savunma” bölümüne ayırmıştı.

Bu milliyetçi şahlanış bakalım nasıl işleniyordu. Ve Perinçek’in dayısı Em. Tümg. Turhan Olcaytu’nun bu süreçlerde rolü neydi?

YANKI der ki:

1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan hemen sonraydı. Halk 1000 ton çimento ile 100.000 liralık konserveyi Kara Kuvvetleri’nin önüne getirip bıraktı.

Birkaç gün içinde yurt içi ve dışında da 18 milyon lira para toplanmıştı.

Bu büyük ilgi karşısında dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Eşref Akıncı ile Genel Kurmay Başkanı Org. Semih Sancar, adeta ‘yağan’ bu halk yardımını değerlendirip kullanabilmek için bir vakıf kurulmasına karar verdiler. Kuruluşundan beri bu vakfın Genel Müdürlüğünü yapan Emekli Tümgeneral Turhan Olcaytu, o günleri anlatırken, ‘Halk Vakıf kurmaya adeta bizi mahkum etti.’ dedi.

(YANKI dergisi, 29 Aralık 1980 - 4 Ocak 1981, sayı: 509, s.10)

Bizce, bu fakir fukara halk, hatta o zamanlar daha da eğitimsiz ve kültürel gerilik içinde olan bu halk, milliyetçi kışkırtmalara kapılabiliyor, galeyana gelebiliyordu.

Her ne kadar milliyetçi kışkırtma ve milliyetçi galeyanlar derin organizasyonlar şeklinde yapılmış olsa da bu provokasyonlara kapı lanlar veya bu provokasyonlardan medet umanlar, genel olarak Türkler olmamıştır.

Bunlar esas olarak Türk olmayıp başka millet ve etnisitelerden olanlardır, ancak Türkçü kılığına bürünmüşlerdir.

Aynen kontra general Turhan Olcaytu’nun Tatar olduğu halde Türk milliyetçiliğe soyunması gibi. Turhan Olcaytu, Tatarların Olcaytu Han kabilesindendir. Soyadını oradan almıştır.

Kışkırtılmış, galeyana getirilmiş halkın askeri vakıflara yardımları kısa bir dönemi içeriyordu. Bunu kendileri de kabul ediyorlar.

Şöyle ki:

Kara Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı’na Kıbrıs çıkartmasının yapıldığı 1974 yılında, sadece dört ay içinde 66 milyon lira bağış yapıldı.

1975 yılında 36, 1976 yılında 21, 1977 yılında 12, 1978 yılında 9 milyon lira bağış toplayabilen bu vakıf, 1979’da fahri komiteler kurarak bu rakamı 70 milyona yükseltti.

1980 yılında da 12 Eylül’e kadar bağışların temposunda da büyük bir artış görülmedi. Rakamlardan da anlaşıldığı üzere kitle milliyetçi ajitasyon ve propagandaya 1974’te kapılmış, fakat yıldan yıla bu etki azalmış ve etki azaldıkça da bağışlarda düşme yaşanmış. Tabii bu vakıfların işlerini vakıflarla döndürebilmesi imkansız bir şey.”

(YANKI dergisi, 29 Aralık 1980 - 4 Ocak 1981, sayı: 509, s.11)

Bunu kendileri de şöyle ifade ediyor:

Silahlı Kuvvetler Vakıflarının halktan topladığı bağışlar, gerçi 12 Eylül’den sonra çığ gibi büyümeye başlamıştı ama tek bir F-16 uçağının 1 milyar 440 milyon, bir hücumbotun fiyatının 1 milyar, bir tankın 150 milyon lira olduğu düşünülürse, yıllardan beri sürüp giden bu Güçlendirme Vakıflarının topladığı paralarla ancak birkaç uçak, belki de bir iki muhrip ve üç beş tank satın almaktan öteye geçmediği görülecekti.” (YANKI dergisi, 29 Aralık 1980 - 4 Ocak 1981, sayı: 509, s.11)

Askeri vakıfçılar işlerini bağışlarla yürütemeyeceklerini anlayınca, yasal kılıflı haraç alma yöntemine başvurdular.

YANKI bu girişimi şöyle açıklıyor:

1973 yılında çıkartılan 1784 Sayılı Yasa’yla, Milli Piyango idaresinin tüm net gelirleri ile paralı spor karşılaşmalarının, ‘sinema, tiyatro gibi eğlence yerlerinin giriş ücretlerinin 25’er kuruşunun Türkiye Jokey Kulübü gelirlerinin de yüzde 15’inin bu Vakfa verilmesi sağlandı.” (YANKI dergisi, sayı: 509, s.11)

Perinçek’in dayısı Em.Tümg. Turhan Olcaytu yeni-sömürge, kapitalist Türk devletinin apoletli has elemanı olarak bunca “devlet görevi” ile uğraşırken bir başka “devlet görevi” ile mi görevlendirilmişti?

O yüzden mi Perinçek yayını olan Atatürk’ün Bütün Eserleri Yayın Kurulu’na girmişti.

Turhan Olcaytu, milliyetçi-devletçi özle dolu faşist yüzünü, 12 Eylül faşist darbesini değerlendirirken şöyle gösteriyordu:

Özellikle 12 Eylül harekatından sonra Vakıflara ilgi büyük ölçüde arttı. Bunun nedenleri sorulduğunda, Kara Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı Genel Müdürü Olcaytu ‘Silahlı Kuvvetlerimiz, halkımıza huzur, güven getirdi. Vatandaşın ordusuna güveni arttı. Bu huzur ve güvenin devamı için Silahlı Kuvvetlerimize yardım yapılıyor.” (YANKI dergisi, sayı: 509, s.11)

Daha fazla söze gerek var mı?

http://balyaturgut.blogcu.com/perincek-gorev-icabi-bir-solcudur-20/11646392

..........................

PERİNÇEK GÖREV İCABI BİR SOLCUDUR!!! (24)

Perinçeklerin Şeceresi/ Her Yönüyle Perinçekler

60’lı yıllar sollar açısından hengame, kargaşa, acemilik, cüretkarlık, ihtiyatsızlık yılları olmuştur. Fakat aynı zamanda da atılım yılları, geçmişin pasifizmini radikal tarzda aşma yılları da olmuştur.

Ancak derin devlet  o yıllarda da boş durmamıştır.

Kurt dumanlı havayı sever misali kirli amaçlarını gerçekleştirmek için ideolojik-politik-örgütsel anlamda netleşme, berraklaşma, şeffaflaşma sürecinin önünü tıkamıştır.
İşte bu ortamda Perinçek siyasete sokulmuştur.
Sadece Türkiye’de değil uluslararası alanda da entrika, yalan, iftira, çarpıtma yapılan karşı- devrimci hilenin başlıca yolları olarak bilinmektedir.
Ve bu yıllarda, anti-komünizm en hilekar haliyle, en cilalı ve perdelenmiş biçimiyle Perinçek’te zuhur etmiştir.

O yıllarca kızıl bayrağa karşı kızıl bayrak sallamış bu yetmemiş açıktan açığa gerçek kimliğine dönerek. devletçi, milliyeçi, orducu kimliğiyle zuhur etmiştir.

Hiç kimse kendi marifetiyle, kendi çabasıyla, kendi yetenekleriyle siyaset alanında 45-50 yıl gibi uzun bir süre kolay kolay barınamaz.

Perinçek,derin güçler tarafından yaratılmış ve varlığının devamında fayda görülmüştür. Taa ki Ergenekon operasyonlarına kadar.

Önemli dönemeçlerde, 12 Mart, 12 Eylül ve Soğuk Savaş’ın sonu dönemlerinde maskesi düşmüş, fiyaskoyla sonuçlanan bir çizgi olduğu ortaya çıkmış olmasına rağmen bu defolu hal derhal derin güçler tarafından, derin taktikler ile tamir edilmiş, gizlenmiştir.

Derin şahsın kimliğine ve şeceresine ait bilgiler devamlı gizlenmiştir.

Ancak bu bilgilerin başlıca bölümünü tecrübe yetersizliğinden olsa gerek 12 Mart Emniyet ifadelerinde vermiştir.

Bu ifadedeki bilgilerden önce, medyada ilk kez hakkında kişisel bilgiler planında yapılan yayını YANKI dergisi 11-17 Mayıs 1981 tarihli 528. sayısında kapak haber olarak vermiştir.

YANKI dergisinin verdiği bilgilerin tamamına yakını devrimci çevreler tarafından o güne kadar bilinmeyen bilgiler durumundadır.

Aynen alıyoruz:
Doğu Perinçek; Sanık Sandalyesinde Bir Hukuk Doktoru

1942 yılında oldukça muhafazakar bir aile içinde doğan Dr.Doğu Perinçek bugün ‘sınıf tahakkümü kurmak’ suçundan mahkeme önünde.
“Babası, Gaziantep’te uzun yıllar savcı ve avukat olarak çalıştıktan sonra Demokrat Parti ve Adalet Partisi’nde milletvekilliği yapmıştı.

-Dayısı, şimdi Kara Kuvvetler Vakfı Genel Müdürlüğü yapmakta olan Tümgeneral Turhan Olcaytu.

-Eniştesi ise, 12 Mart döneminin Emniyet Müdürlerinden Celalettin Tüfekçi.

Perinçek, liseyi Ankara Deneme Lisesi’nde bitirdi. Lisede hırslı ve çalışkan bir öğrenci olarak tanınıyordu. O yaşlarda şiire ve edebiyata düşkündü. Liseyi bitirdikten sonra girdiği Hukuk Fakültesi’nde de çalışkan bir öğrenci oldu.

Ancak, lise ve üniversite çağlarında solculukla pek ilgili değildi. Hatta arkadaşları arasında muhafazakar olarak tanınıyordu. 1964 yılında Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra asistanlık yaptı. 

Asistanlık yıllarında bir ara Ekrem Alican’ın başkanlığındaki Yeni Türkiye Partisi gençlik kollarında çalıştı. Sonra 1967 yılında Türkiye İşçi Partisi’ne girdi.

Dönüşüm dergisi yazı kurulu ile TİP Bilim Kurulu’nda çalıştı. Aynı yıl Almanya’da Türk Toplumcular Ocağı’nın kuruluşuna önderlik etti. Ve ilk başkanı oldu.
“Bu arada siyasi çizgisi de oluşmaya başlamıştı.

TİP içindeki ‘oportünist’ olarak nitelediği kanatla anlaşamıyordu. Önce TİP’e karşı muhalefet yapan Mihri Belli’nin yanında yer aldı.

Bir süre sonraBelli grubuyla da anlaşamadı. 1968 yılında Fikir Kulüpleri Federasyonu’na başkan seçildi. Artık Türk Solu dergisinin yöneticileri arasındaydı.

Aynı yılın Kasım ayında Aydınlık dergisini kurdu. İşçi-Köylü gazetesinin çıkarılmasına önderlik etti.
“1969 yılında devrim ve parti sorunları konusunda Mihri Belli ile çıkan anlaşmazlık sonucu arkadaşları ile birlikte Aydınlık’tan ayrılarak Proleter Devrimci Aydınlık dergisini kurdu.

Bundan böyle hareketin adı PDA olarak anılacaktı.

“12 Mart döneminde Aydınlık dergisinde yer alan yazılarından ve Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi  davasından yargılandı. Mahkum oldu.
“1974 affıyla serbest bırakıldıktan sonra Hukuk Fakültesi’nde ‘parti disiplini’ konusunda doktora yaptı. Asistanlık yıllarında kürsü başkanı Münci Kapani idi.

“1978 yılında Türkiye İşçi Köylü Partisi’ni kurdu ve aynı doğrultudaki Aydınlık gazetesinde yazılar yazmaya başladı. Bu arada yazdığı kitaplar birbiri ardına yayınlanıyordu.

Faşizm Halkın Mücadelesini Durduramaz, Kıvılcımlı’nın Burjuva Devlet ve Ordu Teorisi’nin Eleştirisi, Kıbrıs Meselesi, Sosyal Emperyalizme ve Revizyonizme Karşı 1970’te Açılan Mücadele, Sahte TKP’nin Revizyonist Programının Eleştirisi, Bozkurt Efsaneleri ve Gerçek, Doğru Eylem Nedir, Kemalist Devrim adlı kitapları yayınlandı.
“Bu arada iki evlilik yaptı. İlk evliliğinden Zeynep, ikinci evliliğinden

Kiraz ve Mehmet adlı çocukları oldu. 12 Eylül müdahalesinden sonra tutuklanmış ve Mamak Dil Okulu’nda bir koğuşa yerleştirilmişti.” (Yankı dergisi, 11-17 Mayıs 1981, sayı: 528, s.6)

Perinçek,YANKI dergisinin kendisi hakkında yaptığı kısa özgeçmiş yazısına bazı noktalarda itiraz ediyor.
Perinçek’in itiraz noktalarını görelim.

“528. sayınızda çizilmiş olan ‘portre’deki hatalı bilgileri en iyi benim düzeltebileceğim kanısıyla bu satırları yazıyorum:

1)‘Oldukça muhafazakar bir aile içinde’ doğmadım. Annemin babası öğretmen, babamın babası PTT memurudur. Açık ve liberal düşünceli, Atatürk devriminin ışıklarıyla aydınlanabilmiş bir aile ve çevre içinde büyüdüm. Üç kardeş olarak isimlerimiz bile bunu gösterir:Doğu, Işık, Feyza.

Ailem bana tutuculuk değil humanizm, hoşgörü ve güçlü bir yurt sevgisi aşıladı. Herhangi bir sınır konmadan, her şeyi okumam ve öğrenmem teşvik edildi. 1950’lerde, daha ortaokul sıralarında Aziz Nesin’in bütün kitaplarını, Nazım Hikmet’in öte yandan Nihal Atsız’ın romanlarını da okudum. Matematik ve tarihe büyük merak duydum.

"2)“Babam bırakalım ‘uzun yılları’ tek bir gün dahi Gaziantep’te savcılık ve avukatlık yapmadı. Üç yıl Diyarbakır yargıçlığından sonra 1946’dan 1954’e kadar Ankara’da Yargıtay Başsavcı Yardımcılığı görevindeydi. Kendimi bildim bileli Ankara’dayım.

"3)“Teyzemin kızının kocası Celalettin Tüfekçi’12 Mart döneminde’ Emniyet Genel Müdürü değildi. 12 Mart döneminden sonra bu göreve atandı

4) Lise ve üniversite çağlarında ‘muhafazakar’ bir insan değildim. Çocukluğumdan beri haksız gördüğüm herşeye isyan ettim, yoksul ve çalışan insanlara sevgi duydum, yenilikten değişiklikten yana oldum. Bilimsel sosyalizmi benimsediğim 1965 yıllarına kadar, Panait Istrati’nin romanlarındaki arkadaşlık, hümanizm, otorite tanımazlık gibi değerleri benimseyen, popülist, özgürlükçü, arayış içinde bir gençtim.

İnönü CHP’sinin halka yukarıdan bakan tepeden inmeciliğine hiçbir zaman ısınamadım. 1963 yılı İl Genel Meclisi ve Belediye seçimlerinden itibaren oy kullanabildiğim bütün seçimlerde (1963, 1965, 1969), o zaman solu etrafında toplamış olan TİP’e oy verdim.

5)Yeni Türkiye Partisi Gençlik Kollarına ‘asistanlık yıllarımda’ değil, fakülte birinci sınıfındayken, 1961’de girdim ve bir yıl çalıştım.

6)Doktoramı ‘1974 affından sonra yapmadım. 1968 yılı başında doktoramı bitirmiştim. 

7) Tutuklu bulunduğum Dil Okulu Mamak’ta değil Bahçelievler’de dir.
Kasım 1980 - Mart 1981 arasında dört ay Mamak’ta tutulduktan sonra, diğer siyasi parti yöneticileri ile eşit uygulama isteğimizin kabul edilmesi üzerine Dil Okulu’na getirildim.

Doğu Perinçek
Merkez Komutanlığı Tutukevi
Bahçelievler – Ankara”

Bu açıklamanın yanı sıra 12 Mart 1972’deki Emniyet ifadelerindeki “portre”sine de göz attıktan sonra değerlendirme yapmak doğru olur.
Perinçek’in 12 Mart Emniyet İfadesi

Babam Sadık Perinçek halen Ankara Bahçelievler 78 sokak No: 12/6’da, annem Lebibe ve kızkardeşim Feyza ile birlikte oturur. Avukat olup eskiden Yargıtay Başsavcı Yardımcılığı yapmış olup 1965 yılından beri AP (Süleyman Demirel’in Adalet Partisi, TB) yönetim kadrolarında çalışmıştır, son durum AP Genel Yönetim Kurulu üyeliğidir.

Üç kardeşiz, ikisi de benden küçük olup kızkardeşlerimden Feyza Perinçek 1951 doğumlu, Ankara Yüksek Gazetecilik Okulu mezunudur. Bekardır ve babamla birlikte oturur.

Diğeri,Işık Perinçek (SONER)1944 doğumlu olup, ODTÜ İdari Bilimler Fakültesi mezunu ve yüksek makine mühandisi Vedat SONER ile evlidir. Ankara Selanik caddesinin Kızılırmak sokakla kesiştiği noktadaki numarasını hatırlayamadığım apartmanın üçüncü katında ikamet ederler.

Aynı zamanda İmar ve İskan Bakanlığı Sosyal Araştırmalar Dairesi’nde memur olarak çalışır.

Dayım Turhan OLCAYTU,Ankara Zırhlı Tümen Komutanı olup Tümgeneraldir. Namık Kemal mahallesinde oturur.

Diğer dayım Orhan OLCAYTO, İstanbul Bostancı Altınhane Mahallesi Ali Paşa Sokak No: 6’da ikamet eder.

Halk Bankası’nda memurdur. Amcam Sami Perinçek Mustafa Paşa Kuruselvi Sokakta numarasını hatırlayamadığım evde oturur; ayakkabı malzemesi üzerine küçük esnaftır. Dükkanı yoktur. Halam Necla Filiz, Erzincan İplik Fabrikası’nda memur Mehmet Filiz ile evlidir.

Diğer halam Aysel Yalçınkaya da evlidir; bir sene evvel Ankara Gölbaşı civarındaki Bayrak Gazinosu’nda görevli idi. Hala nerededir bilmiyorum. Halam Akile Çitli İstanbul Aksaray’da oturur, duldur. Halam Emine Akyıldız duldur; Erzincan Refahiye kazasında oturur. Teyzem Dahiye TÜFEKÇİ duldur; Ankara’da oğlunun yanında oturur. Diğer teyzem Saniye OLCAYTO  bekardır. İstanbul’da dayım Orhan OLCAYTO ile birlikte oturur. Teyzem Dahiye Tüfekçi’nin oğlu Gürbüz Tüfekçi teknisyen olup elektronik aletler ticareti ile uğraşır.

Ankara Gazi Mustafa Kemal Paşa semtinde oturur; sarih adresini bilmiyorum. Halam Akile Çitli’nin oğlu Mahmut Çitli Kapalıçarşı’da esnaftır, diğer oğlu Cengiz Çitli subaydır; rütbesini ve kıtasını bilmiyorum. Doğu bölgelerinde olduğunu sanıyorum.

Amcam Sami Perinçek’in oğlu Doğan Perinçek, İstanbul Fen Fakültesi Jeoloji Bölümü son sınıf  öğrencisidir.

Halam Emine Akyıldız’ın oğlu Aykut Akyıldız,Erzincan Refahiye kazası Ziraat Bankası’nda memurdur.

Ben Besalet Ersanlı(Tekel Bakanlığı emrinde Yük. Mak. Müh.’den emekli) nin kızı Sırma Ersanlı (Perinçek) ile 1970 Nisan ayında Ankara’da evlendim. Kızım Zeynep Perinçek 1970 doğumlu olup, annesinin yanındadır. Eşimle Bahçelievler 35. sokak 5 numarada otururken evlenmiştik; kendisi halen Kavaklıdere Farabi sokak 29/1’de oturur, aynı zamanda Pakistan sefaretinde tercüman olarak çalışır. Arnavutköy Amerikan kız koleji mezunudur.

Yukarıda sözünü ettiğim Bahçelievlerdeki evimiz yarı hisse olarak benim ve eşimin üzerine tapuya kayıtlıdır. 1942 yılında Gaziantep’te doğdum.

Babam o zamanlar yedek subaydı; sivil hayatında hakimlik yapıyordu. İlkokula babamın Yargıtay Başsavcı yardımcısı olması nedeniyle bulunduğumuz Ankara Saran İlkokulu’nda öğrenim hayatıma başladım. 1953 yılında ilkokulu burada bitirdim.

Ortaokula aynı yıl, Ankara Atatürk Lisesi’nde başladım. Ortaokulu bitirerek Bahçelievler Deneme Lisesi’ne kaydoldum.

1960’ta Bahçelievler Deneme Lisesi’nden mezun oldum. Aynı yıl A.Ü. Hukuk Fakültesi girişsınavını kazanarak bu fakülteye kaydoldum. Hiç sene kaybetmeden 1964 yılında Hukuk Fakültesi’nden mezun oldum.” (İki Lider, İki Örnek, Le-Ya Yayınları)

Perinçek’in, YANKI dergisinde çıkan portresine yaptığı itirazlarını gördük.

Şimdi o itirazlardaki hile, yalan ve yanıltmaları görelim.

“Oldukça muhafazakar bir aile içinde doğmadım” diyor.

Ailesi kimdir? Siyasal yönü nedir? Ona bakalım.

Babası Sadık Perinçek, Gerek Menderes’in Demokrat Partisi gerek Demirel’in Adalet Partisi gerekse Adalet Partisi’nden ayrılanlar tarafından kurulan Yeni Türkiye Partisi’nde milletvekilliği yapmıştır.

Ve milletvekillikleri daima Erzincan milletvekilliği olmuştur.

Bu gerici ve faşist partilerdeki milletvekilliği dönemleri 16 yılı bulmaktadır.

Perinçek'in babası Mehmet Sadık Perinçek emperyalist işbirlikçisi ve yeni-sömürge Türk devletinin partilerine hizmet etmiş bir karşı-devrimci faşisttir.Gerek Menderes gerekse Demirel sosyal demokratlara bile tahammül edemeyen bir yapıdadır. Her ikisi de emperyalizmin işbirlikçisi gerici faşist ve yarı-faşist karakterlerdir.

Babasını ve aile çevresini aklamaya çalışan Perinçek bir başka yazısında Demokrat Parti’nin iktidara gelişinden şöyle söz ediyor:

DP’nin iktidara gelmesi ne bir halk devrimi, ne de küçük burjuva iktidarının son bulduğu bir karşı-devrimdir. İktidarın bir işbirlikçi klikten, diğerine geçmesidir.” (TİİKP Davası-Savunma, s.186, Aydınlık Yayınları, İkinci Baskı: Kasım 1974)
Demek ki, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi iktidarın bir işbirlikçi klikten diğerine geçmesiymiş, yani Demokrat Parti işbirlikçi bir parti  imiş.

Dolayısıyla Perinçek de işbirlikçi partinin milletvekilinin oğluymuş.
İşbirlikçi babası olan Perinçek, bir de utanmadan “muhafazakar olmayan bir ailede doğduğunu ve ailesinin ona güçlü bir yurt sevgisi aşıladığını” söylüyor.

İşbirlikçi baba nasıl oluyor da yurdunu seviyor ve oğluna yurt sevgisi aşılıyor. Bizzat DP’liler içinde yurt sevgisi olan anti-emperyalist gençlerin azılı düşmanlarıydı.

Öte yandan Perinçek ailesinin kendisine hümanizm ve hoşgörü aşıladığını söylüyor.

Demokrat Parti ve Adalet Partisi mi hümanist ve hoşgörülü de, babası hümanizm ve hoşgörü aşılasın?

Babasının partileri hakkında başka neler söylediğine bakalım:

“Amerikan emperyalizmi DP’nin iktidara gelmesiyle hakimiyetini hızla geliştirdi.” (TİİKP Davası-Savunma, s.187, Aydınlık Yayınları, İkinci Baskı: Kasım 1974)
“DP iktidarı toprak ağalarını daha da zenginleştirmek ve Amerikan emperyalizminin istediği şekilde Türkiye’yi bir tarım ülkesi olarak tutmak için, tarım ürünlerine yüksek fiyat politikası uyguladı.” (TİİKP Davası-Savunma, s.187, Aydınlık Yayınları, İkinci Baskı: Kasım 1974)
“İşbirlikçi DP iktidarı, milli kurtuluş mücadelesi veren Kore halkına karşı Türkiye emekçilerini Amerikan emperyalistlerinin emrinde savaşa sürdü.” (TİİKP Davası-Savunma, s. 191, Aydınlık Yayınları, İkinci Baskı: Kasım 1974)
“1952’de işbirlikçi DP iktidarı Türkiye’yi Amerikan emperyalizminin saldıgan savaş örgütü NATO’ya soktu.” (TİİKP Davası-Savunma, s.191, Aydınlık Yayınları, İkinci Baskı: Kasım 1974)
 Mao Zedung yoldaş, Güneydoğu Asya’daki faşist diktatörler gibi Bayar-Menderes faşistlerinin sonu Nuri SaitlerinSigman Rilerin (Sygman Rhee), Dremlerin aynı oldu. Geride halkların onlara duyduğu derin nefret kaldı. Bugün, bağımsızlık ve hürriyetlerine tutkun halklar onları lanetle anıyorlar.” (TİİKP Davası-Savunma, s.195,Aydınlık Yayınları, İkinci Baskı: Kasım 1974)
Perinçek, son alıntıda görüldüğü gibi Menderes-Bayar gibilerin dolayısıyla babası gibilerin lanetle anıldığını söylüyor. Ey şark dansözü lanetle anılan baban mı sana hoşgörüyü, hümanizmi, aydınlanmayı, yurt sevgisini öğretti?!
Devam edelim ve babasının ikinci partisi olan Adalet Partisi hakkında neler yazdığını görelim. 
“AP iktidarı halkımızın mücadelesini toplum polisi, jandarma ve komando zumü ile bastırmaya çalıştı.” (TİİKP Davası-Savunma, s.204, Aydınlık Yayınları, İkinci Baskı: Kasım 1974)
“15-16 Haziran mücadelesi, AP’nin ve diğer hakim sınıf partileriyle Türk-İş’in gerici ve halk düşmanı yüzlerini bir kere daha açığa çıkardı.” (TİİKP Davası-Savunma, s.219, Aydınlık Yayınları, İkinci Baskı: Kasım 1974)
“AP iktidarı ve faşist generaller devrimci güçleri dağıtmak ve bastırmak için özellikle işçi sınıfına ve gençliğe karşı şiddetlisaldırılara giriştiler.” (TİİKP Davası-Savunma, s.224, Aydınlık Yayınları, İkinci Baskı: Kasım 1974)
“1965’lerden itibaren AP iktidarı, halkın mücadelesine karşı baskı tedbirlerini adım adım yoğunlaştırarak, faşist diktatörlük ortamını hazırladı.” (TİİKP Davası-Savunma, s. 228, Aydınlık Yayınları, İkinci Baskı: Kasım 1974)
“… halk AP’den o kadar nefret ediyordu ki, CHP bu partiyle koalisyona gitmedi.” (TİİKP Davası-Savunma, s.267, Aydınlık Yayınları, İkinci Baskı: Kasım 1974)
Görüldüğü gibi Perinçek’in babasının partisi “faşist diktatörlük ortamını hazırlıyor”, “halk düşmanı yüze sahip”, işçi sınıfına ve gençliğe şiddetli saldırıyor”, “ve halk AP’den nefret ediyor”. Böyle bir parti ve böyle bir partinin milletvekili olan şahsı en aklayıp paklayıcı deterjanlarla yıkayıp, en kaliteli ambalajla dahi sunsanız nafiledir, kimseyi kandıramazsınız.

Bin dereden su getirerek faşist milletvekilini ve onun yetiştirdiği çocuğunun aydınlanmacı, hoşgörülü, hümanist olduğunu sanmak ahmaklıktan başka nitelendirmeyi hak etmez.
Faşist Mehmet Sadık Perinçek, halkın nefret ettiği faşist bir partinin milletvekili olarak tarihe geçti.
Menderes’in faşist Demokrat Partisi’nin faşist milletvekili Sadık Perinçek, bu partiden 1954 yılında Erzincan milletvekili seçildi.
1961’de ise genelde Demokrat Parti’den kopmuş gerici ve faşistlerin kurduğu Yeni Türkiye Partisi’nden milletvekili seçildi.
1965 ve 1969 seçimlerinde de Demirel’in Adalet Partisi’nden milletvekili oldu.
Faşist unsur Mehmet Sadık Perinçek, 13 Eylül 2000 tarihinde öldü.

Bu tipin ölümü üzerine yılların faşisti Süleyman Demirel, oğul Perinçek’e şu mesajı yolladı:
“Muhterem pederiniz, değerli arkadaşım Sadık Perinçek’in vefatından büyük üzüntü duydum. Başsağlığı dileklerimi sunar, merhuma Allah’tan rahmet dilerim.”
Zamanın Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Tansu Çiller’in mesajı da şöyle:
“Adalet Partisi milletvekillerinden sevgili babanız Sadık Perinçek’in vefatına üzüldüm. Merhuma cenab-ı Allah’tan rahmet, size ve Perinçekailesine sabır ve başsağlığı dilerim.” (arşiv.ntvmsnbc.com/news 30524 asp)
Halk düşmanı, Amerikancı faşist Demirel ve Çiller faşist Sadık Perinçek’in cenazesinde aileyi teselli ediyor.

Devrimciler faşistlerin ölümüne üzülmez tam tersine sevinir.

Çünkü bir halk düşmanı namussuz yeryüzündeki pisliklerini sürdüremez hale gelmiştir. 
Perinçek, gırtlağına kadar faşist olan ailesini temize çıkarmaya çalışıyor ve ilerici, aydın, hoşgörülü, hümanist gösterme dalaverasını isimler konusunda da sürdürüyor.
Ne diyor?
“Atatürk devriminin ışıklarıyla aydınlanabilmiş aile ve çevre içinde büyüdüm. Üç kardeş olarak isimlerimiz bile bunu gösterir:

Doğu, Işık, Feyza.”

TİİKP Davası-Savunma’da hiç de Atatürk devriminin ışıklarından bahsetmiyor. Tam tersine o dönemde Mustafa Suphilerin katlinden, sol partilerin sık sık kapatılmasından, Şefik Hüsnü’nün hapsedilmesinden, Kürt halkına yapılan zulümlerden, 141. ve 142. faşist maddelerin Mussolini İtalya’sından getirilmesinden ve benzeri birçok gericilikten bahsediliyor.

Perinçek,ailesini temize çıkarmak için hemen her yalana başvuruyor. “Atatürk devriminin ışıklarıyla aydınlanabilmiş” diyor.

Buna kanıt olarak isimlerini söylüyor. Kızı Zeynep’in adını koyarken unuttu herhalde “Atatürk devriminin ışıklarıyla aydınlanmışlığı”.

Şimdi bakalım, isim olarak devrimci özellik mi taşıyor;

Doğu, Işık, Feyza, isimleri. Perinçek’in yalan üzerine kurduğu bu ilerici isim teorisini yıkalım.
1)  Perinçek’in doğum yeri Gaziantep’tir. Gaziantep insanlara doğuyu hatırlatır. O yüzden bu isim seçilmiş olabilir.

2)Doğu adı o günün koşullarında geriyi, Batı ise ileriyi, burjuva anlamda çağdaş olanı temsil ediyordu. Gericiler, “Batı’nın medeniyetini, kültürünü değil, teknolojisini alalım” derler. Faşist Sadıkbu nedenle oğluna bu adı seçmiş olabilir.

3) O dönemlerde ünlü Türk-İslamcı gericiNecip Fazıl Kısakürek Büyük Doğucular Cephesi’nin başı idi. Hatta o yıllarda Büyük Doğuadında bir gerici dergi çıkarmıştı. Bundan esinlenerek baba Sadık Perinçek bu ismi benimsemiş olabilir. Son olarak da dinci örgüt İBDAC’yi (İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi) hatırlatalım.

Onlarda da “Büyük Doğu” adı geçiyor. Eğer “Doğu” kelimesi  insanlara ilerici, aydınlanmacı bir intiba verseydi kurucusu Mirzabeyoğlu örgütüne verdiği isimde o kelimeye yer vermezdi. 

İkinci olarak. Işık adına değinelim. Işık adının da kelimenin tam anlamıyla ileriyi, aydınlanmayı temsil ettiği söylenemez.

Sait Nursi’nin müritlerine Nurcu denildiğini unutmayalım. 

Fethullah Gülen, propaganda çalışması yaptırdığı evlere de “Işık Evleri” denir. Ve, TGRT’nin, Türkiye Gazetesinin sahibi Enver Ören’in kayınpederi Hüseyin Hilmi Işık'ın  müritlerine de “Işıkçılar” denir.

Bir de şu var: Faşistlerin ünlü uyduruk tezlerine de “Dokuz Işık” denilmektedir.

Gelelim “Feyza” ismine; bu ismin de ilericilik, gericilikle uzaktan-yakından alakası yoktur. Feyza kelimesi “feyz” almaktan gelir.

Daha ziyade gericiler şeyhlerinden, şıhlarından, ulemalarından bahsederken “feyz aldım” derler.

Bir yönüyle ilham almak, esinlenmek ile eş anlamlıdır.
Görüldüğü gibi isimler konusundaki dalaverası da tutmamaktadır. Sırtındaki yalan torbasından yeni yalanlar çıkarması gerekmektedir.
Devam edelim.
“1950’lerde daha ortaokul sıralarında Aziz Nesin’in bütün kitaplarını, Nazım Hikmet’in, öte yandan, Nihal Atsız’ın romanlarını da  okudum” diyor.
Nihal Atsız bir faşisttir, onu okuduğu muhakkaktır.

Ancak,Aziz Nesin ve Nazım Hikmet’in kitapları, romanları meselesi yutulacak bir lokma değildir.

Aziz Nesin’den başlayalım: Öncelikle belirtmeliyim. Aziz Nesin devrimci bir şahsiyet değildir. Üsteğmen rütbesindeyken emekliye ayrılmıştır. Teorik, siyasal bilinci geridir. Ancak çok geri insanlara hitap eden sıradan, komik öyküler yazmıştır.

Bilindiği gibi derin devlet seçtiği bazı subay-astsubaylarını erken emekliye ayırmakta ve sivil hayatta politik olarak kullanmaktadır. Perinçek’in yakın dostlarından olan kontra eleman Muzaffer Tekin, bir erken emekli yüzbaşıdır. 

Aziz Nesin’in de böyle bir şahıs olması kuvvetle muhtemeldir. Oğlunu Amerika’da okutan bir şahsa güvenmek hata olur.

Aydınlık gazetesinde (1993’te) başyazılar yazan bir şahsa ne kadar güvenilir?

Sivas katliamından faşist BBP’ye sığınarak kurtulan biri güvenilir olabilir mi?

Bütün bunlar bir yana, Perinçek’in çocukluğunda Aziz Nesin öyküleri okumuş olması inandırıcı gelmiyor.

Mehmet Sadık Perinçek gibi bir faşist şahıs evine Aziz Nesin gibi solcu bilinen bir yazarın kitaplarını sokması inandırıcılığı zayıflatıyor.

İkincisi,Aziz Nesin o yıllarda öykülerini daha ziyade kendi adıyla değil takma isimlerle yazmıştır.

Perinçek, bu gerçeği bilmediğinden işkembeden atıyor ama yakalanıyor. 

Aziz Nesin 100’e yakın takma isim kullanmıştır.

O yıllarda yaşı 10-15 arası olan Perinçek zaten bu durumun ayırdında olamaz.

Ayrıca, Aziz Nesin’in öyküleri kitap olarak yayınlanmanın ötesinde Akbaba, Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa gibi mizah dergilerinde takma isimlerle çıkmıştır.

Zübükdergisini ise Perinçek ortaokul yıllarında iken değil 1962 yılında çıkarmıştır.

O yıllarda Aziz Nesin’in kitap olarak çıkan öyküleri şöyledir:
1948- Geriye Kalan
1955-İt Kuyruğu
1955-yedek Parça
1956-Damda Deli Var
Bu kitaplar Perinçek’in okuduğunu iddia ettiği ilk ve ortaokul yıllarına aittir.
Nazım Hikmet’in kitapları ve şiirleri meselesine gelince.
N azım Hikmet’in ilk şiir kitabı Güneşi İçenlerin Türküsü 1928 yılında Baku’de yayınlandı. YaniPerinçek’in doğumundan 14 yıl önce yayınlanıyor.

Perinçek ortaokul sıralarında bu kitabı okuduğunu iddia ettiğine göre kitabın basımı 28 yıl önceye dayanıyor. 28 yıl önceki kitabı piyasada bulmak zaten pek mümkün değil.

Üstelik o yıllarda 14 yaşında bir çocuğun o kitabı bir kitapçıdan satın alıp okuması düşünülemez bile. Ancak yalanın sınırı ve haddi hududu yok Perinçek’te. 
Nazım Hikmet’in 1929-1938 yılları arasında yayınlanan kitapları da vardır. 
Ancak 1938’den-1965’e kadar şiir kitapları Türkiye’de basılamamıştır. Ölümünden iki yıl sonra 1965’ten itibaren yayınlanabilmiştir.
Perinçek’in Kızkardeşi Işık Perinçek Soner

Kızkardeşi Işık Perinçek Soner 1944 doğumlu olup, 6 Eylül 2009 tarihinde kanserden ölmüştür. Tedavisi için her yola başvurulmuş, Avrupa ve hatta Çin hastaneleri de denenmiştir.

Işık Perinçek Soner, devrimci vicdanın, devrimci hümanitenin kenarından bile geçmeyen bir tipti.

1978-1979 yıllarında Türkiye İşçi Köylü Partisi’nin kitap dağıtım şirketi olan Tür-Da (Türkiye Dağıtım) nın patronuydu. İki de işçisi vardı.

Biri Gaziantepli, diğeri İstanbullu Hüseyin. Hüseyinİstanbul çocuğu olduğu için daha uyanık ve hakkını arayan bir kişiydi. Işık’a defalarca kendisini sigortalı yapmasını ve primlerini tam olarak ödemesini söylediğine tanığım.

Işık sonunda Hüseyin’i sigortalı gösterdi.

Ama şu şartı koştu: “Gaziantepli arkadaşı bunu bilmesin.” Fakat Işık Perinçek Soner’in kendisi sigortalıydı. Ve emekli oldu. Abisi Doğu Perinçek’in sigorta primleri de yatırıldı, o da emekli oldu.

Hatta bir gazeteciyle röportajında işçi emeklisiyim diye övünüyor ve o haksız durumunu bile suistimal ediyordu. İşçilerin sigortalı çalışması can alıcı bir meseledir.

Fakat o günlerde, Aydınlık gazetesi ve Aydınlık Yayınları çalışanlarının sadece Perinçek’e göbekten bağlı evet efendimcilerinin sigortalı olduğu sır değildir.

Bu durumu o günlerde muhasebe sorumluları olanOsman Gürhan Ertür ile Sadun Sönmez detayıyla bilir.

Fakat hemen herkes yapılan haksızlığa boyun eğmiştir.

Perinçekler ailece düzenbaz ve ikiyüzlü halk düşmanı kontra faşistlerdir.

Perinçek’in ikiyüzlülüğünü tasdik eden hatta açıklamalar yapan bir kişi de Mustafa Kemal Çamkıran’dır.

1989 yılında Kızılay’da otobüs durağında tesadüfen TİKP Merkez Komitesi’nden Mustafa Kemal Çamkıran’a rastladım. Konuşmaya başladık, konu PKK’liler tarafından öldürülen TİKP’lilere gelmişti.

Perinçek o aylarda PKK’yi gerilla savaşı düzenlemiş örgüt ilan etmişti. “Şimdi bu öldürülenler ne olacak”, diye sorduğumda, bana, “Onlar, şehit mehit değil, bok yoluna gitti,Turgut dedi.

Sonra da Perinçek’i kastederek “o size başka türlü konuşuyor, aramızdaki toplantılarda bize başka türlü konuşuyor, güvenilmez” dedi.

“Evet efendimci ahmaklar” ve partideki “kontra çekirdek” dışında kalanlar Perinçek tarafından asla hakları teslim edilmeyenlerdir.

Ben, gerek Aydınlık Gazetesi’nde gerekse Işık Perinçek Soner tarafından parasal anlamda yönetilen Aydınlık Yayınları’nda profesyonel devrimci olarak çalıştığım 1978-1979’da, 19 ay boyunca sigortasızdım. 

Doğu Perinçek'in ikinci eşi Şule Zaloğlu PerinçekKorku filmi aktristi gibi.

Perinçek’e çocuk doğurmaktan ve o çocukları büyütmekten başka bir şey yaptığına tanık olmadığımız, eşi, Şule Zaloğlu Perinçek bile sigortalıydı ve halen işçi emeklisidir.

Taş atıp kolu bile yorulmadan emekli olmak buna denir.

12 Ağustos 2003’de vefat eden Feyza Zileli konusunda “silik bir şahsiyetti” demekten başka bir şey söylemeye gerek yok, zaten aldatılmış ve boşandığı için girdiği bunalımı atlatamamış olacak ki, orta yaşlarda öldü.

Bir derin faşist siyaset sahnesinden silinmiş oldu.

Derin devletin "başı sağolsun!" Bu konuda ayrıntılı bilgi edinmek için derin damatın pehlivan tefrikasını andıran anı kitaplarında biri olan Havariler’e bakılabilir.
Bence, Feyza Perinçek’i öldüren esas unsur, derin damat Gün Zileli’nin kendi sapıklıklarını dahi yazmaktan geri kalmadığı anı kitaplarıdır.

Kitap 2002 tarihinde yayınlanmış ölüm ise 2003 yılında gerçekleşmiştir. O kitapta yazılanları hazmedememiştir. 

Çocukları, Torunları, Karıları, Damatları, Yakın Akrabaları

Doğu Perinçek'in torunları, Anna Signoret ve Daphné Signoret. Fransız baba Claude Signoret'ten olma.

Perinçek ikisi kız, ikisi erkek dört çocuk babasıdır.

Gerçek bir profesyonel devrimcinin dört çocuk büyütecek imkanı olamaz. Perinçek sahteliğini burada da göstermiştir.

İlk evliliğini Sırma Ersanlı ile yapan Perinçek, ondan bir kız çocuğu sahibi olmuştur. 1970 doğumlu olan kızı 1981-1988 yılları arasında ODTÜ Mimarlık Fakültesi Endüstri Ürünleri Tasarımı’nda okumuştur.

Okul hayatı boyunca politikadan uzak durmuştur.

Devlet karşıtı birinin kızı o şekilde apolitik öğrenim hayatı sürdürse onu muhakkak kapak yapardı. Çünkü o zihniyet Hülya Koçyiğit’i bile “Figüranlıktan Milletvekili Adaylığına” başlığıyla kapak haber yapmıştır.

Zeynep Perinçek, Fransa’da yaşadığı yıllarda Claude Signoret adında bir sanat galericisi ile evlenmiş. Babasının kontra milliyetçi karakterine adeta inat gibi doğan iki kızına Fransız ismi verilmiştir.

Biri Anna Signoret, diğeri Defne(Daphné) Signoret adında iki torunu var. Perinçek, kendi adının sahte ilericiliği ile sahte bir şekilde övünüyor, fakat kızına devrimci çağrışım yapan bir ad koymuyor.

Aynen partisinin adının “devrimci” veya “komünist” değil de “ihtilalci” olması gibi.

O konuda da ailesinden aldığı gerici birikim yansımıştır. Çünkü gericiler, komünist ve devrimci kelimelerini kullanmayı tercih etmezler onların yerine “ihtilal” derler. Hatta darbelere bile ihtilal derler. “12 Eylül ihtilali”, “27 Mayıs ihtilali”, derler.
Perinçek devlet tarafından o kadar çok sevilmektedir ki, 12 Mart faşizmi tarafından arandığı 1971 yılı ortalarından 1972 yılı ortalarına kadar karısı Sırma Ersanlı Perinçek Pakistan Sefareti’nde tercüman olarak çalışabilmiştir.

Perinçek ilk karısı Fatma Sırma Ersanlı Perinçek ile masonik Büyük Kulüp'te

Perinçek’in ilk karısı Sırma Ersanlı Perinçek’ten ayrılması olayını da “sinsi Ergenekoncu damat Gün Zilelianlatıyor.

Kitabı Havariler’de, bir buçuk sayfa Sırma Ersanlı’nın Perinçek’ten ayrılığı hikayesine yer veriyor. (Bkz. Havariler, s.22-23) .

Fakat böyle olduğu halde kitabının sonunda yer alan “AD DİZİNİ”nde Sırma Ersanlı’nın adına yer vermemiş. Bu bir adilik göstergesi. Sinsi Ergenekoncu derin damat kitabında yüzsüzlüğü o denli ele alarak kalem oynatmış ki, kendi aldatılmasını bile halkın deyimiyle boynuzlanmasını teferuatıyla anlatmış. (Bu konuda bkz. Havariler, s. 79-80).

Bu aldatılmadan, boynuzlanmadan sonra eşi Gönül Zileli’den ayrılıyor ve sonra Perinçeklere damat oluyor.

O yıllarda Gün Zileli ile hiçbir diyalogum olmamıştı.

Bir merhabam bile yoktu. Hatırladığım bir tek anı, TİKP Kongresi sonunda, 30 Ocak 1980’de Necatibey caddesindeki parti genel merkezine gittiğimizde salonda karşımda oturmuştu ve pis pis bana bakıyordu.

Sebebi Kongre’de Parti çizgisini amansız bir şekilde eleştirmiş olmamdı. Bunu hazmedememişti.

Perinçek sülalesine damat olanların bazı yakınları nedense “MİT veya Emniyet bağlantılı” çıkıyor.

Perinçek’in teyzesinin kızının kocasıCelalettin Tüfekçi 12 Mart sonrasının Emniyet Genel Müdürü ve yine teyzesinin oğlu müteveffa Gürbüz Tüfekçi MİT ajanı, buna rağmenPerinçekçi Atatürk’ün Bütün Eserleri Yayın Kurulu’nun üyesi.

Ergenekoncu sinsi derin damatları Gün Zileli’nin teyzesinin kocası Pertev Sanaç’da MİT’çi.

Bu konuda derin damat Havariler kitabında şöyle yazıyor:

Minibüsün arka kısmına bindirildik. Koltuklar kaldırıldığında  bir mezbaha arabasından farksız hale getirilmiş arka kısımda oturacak yer yoktu. Ayakta gidecektik. İçeride birkaç koyu renk gözlüklü  sivil daha vardı. Yolda giderken, sivillerden biri, bana,Gün, sen Pertev Sanaç’ın neyi oluyorsun’ diye sordu. Neriman teyzemin kocası, sabık DP milletvekili Pertev Sanaç’ın meslekten bir MİT’çi olduğunu biliyordum. Bu yüzden bu soru beni hiç şaşırtmadı. ‘Teyzemin kocası olur’ dedim kısaca. Sivil şahıs, ‘çok değerli ağabeyimizdir’ diyerek, MİT’çi ağabeyine’ saygısını beyan etti.” (Gün Zileli,Havariler, s.28, İletişim Yayıncılık, Birinci Baskı 2002).

Perinçeklerin damadı Prof. Caner Karavit Sabancı Vakfı ödül töreninde ödülleri dağıtıyor.

Perinçeklerin son damatları Kiraz Perinçek’in kocasıdır. Şahıs Marmara Üniversitesi’nde öğretim görevlisidir. Suriye’den Çin’e derin milliyetçi amaçlarla “meslek icabı” dolaşıp durmaktadır. Adı Caner Karavit’tir.

Perinçek’in kızı Kiraz Perinçek bahsedilecek bir tarafı bulunmadığından es geçilmeli.
Gelelim oğlu Mehmet Perinçek’e. Adına ısrarla Bora ismini eklemesi onun sahtekar, kompleksli ve ölü taciri bir ruha sahip olduğunu gösteriyor.

Sahtekardır, çünkü doğduğu günlerde Eylül 1978’de Aydınlık gazetesinde isim seçme yapıldı, gazete çalışanlarından Bora ismini öneren çıktı ancak kabul edilmedi, o aylarda Maraş’ın Pazarcık ilçesi, Demirciler Köyünde yaşayan TİKP’li Mehmet Çetin, jandarma tarafından öldürülmüştü, buna binaen bir arkadaş Mehmet Çetin adını önerdi, fakat Perinçek adı uzun buldu ve sadece Mehmet kısmını kabul etti, böylece isim, Mehmet Çetin’den esinlenilmiş olmakla birlikte sadece Mehmet oldu.

Bu isim aynı zamanda Perinçek’in dedelerinin ön ismiydi ve muhakkak ki bu nedenle kabul gördü.

Bu isim belirleme durumu onbeş, yirmi kişi içinde yapılmış, tanıklı olmasına rağmen Mehmet Perinçek yalanında ısrar ediyor.

Şimdi, Mehmet Perinçek’in kendi sitesinde yayınlamış olduğu özgeçmişine bakalım.
Mehmet Bora Perinçek (Doğu Perinçek'in oğlu)

Mehmet Perinçek, 19 Eylül 1978’de İstanbul’da doğdu. Faik Reşit Unat İlkokulu’nu ve Cağaloğlu Anadolu Lisesi’ni bitirdi. Burs alarak Rusya Federasyonu’nda Nijni Novgorod’da 35 Nolu lisede okudu.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nde araştırma görevlisi olarak memuriyete başladı.

2005-2006 öğretim yılında Moskova Uluslararası İlişkiler Devlet Enstitüsü (Üniversitesi)’nde (MGİMO(U)) misafir araştırma görevlisi olarak çalıştı.

2007-2008 yıllarında TC Dışişleri Bakanlığı’nın projesi çerçevesinde Rusya Federasyonu devlet arşivlerinde araştırmalar yaptı.

“Sekiz senedir Rus-Sovyet devlet arşivlerinde -Türk-Sovyet İlişkileri- ve -Ermeni Meselesi- üzerine araştırmalar yapıyor.

Bu konular üzerine birçok makalesi var.

Atatürk’ün Sovyetlerle Görüşmeleri/Sovyet Arşiv Belgeleri’yle, Boryan’ın Gözüyle Türk-Ermeni Çatışması’, Rus Devlet Arşivlerinden 100 Belgede Ermeni Meselesi ve Avrasyacılık/Türkiye’deki Teori ve Pratiği başlıklı dört kitabı yayımlandı.

Ayrıca çalıştığı konular üzerine önemli kitapları yayıma hazırladı. Diğer taraftan güncel Türk dış politikası üzerine çalışmalar yapıyor.

Bu konular üzerine sempozyumlarda ve uluslararası konferanslarda tebliğler sundu, Türkiye’de ve yurtdışında konferanslar verdi. TRT’de ve özel televizyonlarda birçok programa katıldı. Rusça’dan Türkçe’ye çevirdiği kitap ve şiir yayımları da bulunuyor. Rusça, Almanca, İngilizce ve Osmanlıca (Eski Türkçe) biliyor.”

Oğul Perinçek, özgeçmiş yazmasını bilmediğinden mi yoksa bir şeyleri gizleme çabasından  mı bilinmez,  bazı yerlerde tarih belirtmekten özenle kaçınmış.

Rusya’daki lisede okudu derken kaç yıl okuduğu belirtilmiyor.

Burs kazandı deniliyor, neyin, kimin bursudur belirtilmiyor.

Üniversite başlangıç ve mezuniyet tarihleri verilmemiş. Asistanlığa başlangıç tarihi de belirtilmemiş. Yani gizli saklı bir özgeçmiş.

Mehmet Perinçek,1996 yılında lise son sınıf öğrencisi iken bir yıl süreyle Rusya’da son sınıfı okumuştur.

2001 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur. Perinçek’in oğlu İstanbul Hukuk’u değil de neden Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi Enstitüsü’nü seçmişti asistanlık için?

Enstitüdeki bağlantıları kimlerdi Perinçeklerin bunu görelim:
“İstanbul Üniversitesi düşmüş rektörü Kemal Alemdaroğlu’nun başlattığı İşçi Partisi kadrolaşması devam ediyor. 

"İstanbul Üniversitesi’ne bağlı Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü son bir yıldır İşçi Partililerin kadrolaşma yeri haline geldi. 
İki sene önce İşçi Partisi üyesi ve yöneticilerinden Ali Şahin Enstitü’ye yüksek lisans öğrencisi olarak kabul edilmişti.

İşin ilginci Ali Şahin ancak baraj not olan 45’le sınava girmiş ve kendisinden yüksek not alanlar olmasına rağmen mülâkatla sınavı geçmişti.

Bir diğer ilginçlik ise aynı Ali Şahin’in o dönemde yabancı dilinin de olmaması. 
"Geçtiğimiz sene ise Ali Şahin, kendisi için özel olarak açılan kadro ile Enstitü’ye araştırma görevlisi olarak alındı. 
"Enstitü’de iki İP yöneticisi
"Geçtiğimiz sene Ali Şahin’den sonra İP Öncü Gençlik Genel Başkanı Tugay Şen de Enstitü’ye öğrenci olarak alındı. 
Onun öğrencilik öyküsü de yine çok ilginç. Tugay Şen geçtiğimiz sene sınava girip önce kazanamadı. 20 kişilik kazanan öğrenciler listesinde Tugay Şen’in adı yoktu. 
"O sırada Enstitü Müdürü Prof. Dr. Yakut Irmak Özden, tatilde bulunuyordu. Tatilden Enstitü’yü arayarak Tugay Şen’in öğrenci olarak mutlaka alınacağını bildirdi. Gerekçe ise gizliydi ama emir reddedilemeyecek kadar yukarıdandı.
"Tugay Şen’in jürisinde Prof. Dr. Sabahattin Özel, Yard. Doç. Dr. Işıl Çakan ve Yard. Doç. Dr. Aynur Soydan bulunuyordu. Bu jürinin ilk raporuna göre Tugay Şen öğrenci olarak alınmamış ve karar verilmişti. . (“http://www.turksolu.org/71/enstitu71.htm 13.12.2004 / sayı: 71)


Mehmet Perinçek’in Rusya’daki okul meselesine açıklık getirebiliriz. Orada lise son sınıfı okumak üzere bulunmuştur.

Türk Kültür Vakfı’nın öğrenci değişim programı çerçevesinde Rusya’ya gitmiştir. Bir yıl kalmıştır. Onun karşılığında da bir Rus öğrenci Türkiye’ye gelerek bir ailenin yanında misafir olmuş ve bir lisede bir yıl süreyle okumuştur.

Sınavı kazanmış, burs kazanmış meselesi de abartılı ve gizli saklı bir meseledir.

Türk Kültür Vakfı açıklamalarında nasıl bir sınav yapacağından bu sınavın içeriğinin ne olacağından bahsetmiyor!
“AFS öğrencileri yurt dışında öğrenimlerine devam ettikleri bir yıl içerisinde, titizlikle seçilen gönüllü aileler tarafından misafir edilirler ve kendileri için belirlenen bir lisede eğitim alırlar. AFS öğrencisiyle ailenin bireyleri arasında kurulacak yakınlık, öğrencinin içinde bulunduğu toplumun günlük yaşantısına aktif olarak katılmasını, o toplumun kültürünü ve insanlarını tanıyarak onlardan biri gibi yaşamasını sağlar. AFS öğrenciyi öz ailesinin eşiti bir aileye yerleştirmekten çok AFS program standartlarının şartlarını yerine getirebilecek ailelere yerleştirme yapar.” (http://www.tkvafs.org/tur_tu/view/11703)
Perinçek, revizyonist diye azgınca saldırdığı Rusya’ya ne olmuştu da bir yıllığına dil öğrenmesi için oğlunu misafir öğrenci olarak gönderiyordu. Bir başka ülke değil de neden Rusya?

Perinçek,Rusların üzerinde dolaşan insansız uçak rolüne mi soyundurulmuştu?

Küçük Perinçek Nasıl Devlet Memuru Oldu?

"Mehmet Perinçek’in öğrenci yapılma hikayesi ise çok daha ilginç.
"Geçtiğimiz sene Perinçek, İstanbul Üniversitesi Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakülteleri’ne yüksek lisans başvurusu yapmış ancak kazanamamıştı.
"Bu sene ise hem Yıldız Teknik Üniversitesi hem de İstanbul MMÜniversitesi’nin İnkılap Tarihi Enstitüsü’ne başvurdu. Yıldız Teknik’te ancak 20 puan alabildi ve öğrenciliğe kabul edilmedi.

Fakat Yıldız Teknik Üniversitesi’nde 20 alan Perinçek İstanbul Üniversitesi’nde hemen öğrenciliğe kabul edildi.

"Fakat öğrencilik yetmemiş olacak ki Perinçek araştırma görevliliği için açılan kadroya da başvurdu.

Ve 1 Aralık’tan itibaren de memuriyete atandı.
"Bu arada İşçi Partili Aydın Erdemir’in eşi Yard. Doç. Dr. Aynur Soydan’ın Enstitü’nün müdür yardımcılığı görevini yaptığını da hatırlatalım.
"Enstitü’deki bu İşçi Partisi yığınağı tüm üniversitede kulaktan kulağa yayılıyor. Enstitü’deki öğretim üyeleri rahatsızlıklarını açıktan olmasa da alttan alta dile getiriyorlar. AncakAlemdaroğlu’nun İşçi Partisi için üs olarak belirlediği Enstitü’de her şey İşçi Partisi ekibinin kontrolünde gözüküyor. 
"Yeni rektörün tüm okulun rahatsızlık duyduğu bu kadrolaşmaya ne kadar göz yumacağı ise ayrı bir merak konusu.“. (http://www.turksolu.org/71/enstitu71.htm 13.12.2004 / sayı: 71)
Daha önceki yazılarımızda Gürbüz Tüfekçi’den söz etmiştik.

Perinçek, Emniyet ifadesinde “Teyzem Dahiye Tüfekçi’nin oğlu Gürbüz Tüfekçi teknisyen olup elektronik aletler ticareti ile uğraşır.” diyor.

Yıllar sonra Gürbüz Tüfekçi ODTÜ’te Atatürkçülük dersleri veriyor.

Atatürkçülükle ilgili Dil Tarih Yüksek Kurulu’nun üye olarak görev yapıyor.

Perinçek’in Kaynak Yayınları tarafından çıkarılan;

Atatürk’ün Bütün Eserleri” dizisinin “Yayın Kurulu”nda görev alıyor. Devlet, burjuva Kemal’in gizlenen arşivini Gürbüz Tüfekçi’ye teslim ediyor.  1929 doğumlu olan Gürbüz Tüfekçi 2000’li yılların başlarında vefat etti.

Agah Tüfekçi Maliye Bakanlığı’nda memur olarak çalışmıştır. Gürbüz Tüfekçi Atatürkçü olmakla birlikte Rotary ve Lion Kulüp üyeliği de bulunmaktadır. (Bkz.www.dvbsat.org).

İkinci Tüfekçi olan Celalettin Tüfekçi’den de söz edelim.

Celalettin Tüfekçi, 1925 doğumlu olup iki çocuk babasıdır. Perinçek’in teyzesinin kızı Şenöz Tüfekçi ile evlenmiştir.

Kadın 9 Eylül 1982 tarihinde ölmüştür. Bugünkü karısı, Celalettin Tüfekçi’nin ikinci karısıdır.

Bu şahıs hangi taşı kaldırsanız altından çıkan tiplerdendir. Emniyet Genel Müdürlüğü, Valilik, Kaymakamlık yapmıştır.

Bazı Emniyet derneklerinde kuruculuk ve yöneticilik yapmıştır. Politik yönü de bulunmaktadır. Sağcı bir tiptir. Merkez sağda görünmesine rağmen Erbakancılar tarafından da aday olarak gösterilmiştir.

Devlet tarafından yanaklarından sıkılarak sevilen bürokrat tiplerden birisidir. 

Yılmaz Soyak’ın dünürü olması nedeniyle oğlu Necmettin Tüfekçi’yi  kapitalist ilişkilerin içine sokmuş, “işadamı” yapmıştır.

Necmettin Tüfekçi, SOYAK Hazır Beton San.İnş.ve Tic.AŞ Yönetim  Kurulu Başkanı’dır.

Celalettin Tüfekçi, kurduğu Kadıköy Emniyet Hizmetleri Derneği (KEMYAD) başkanıdır.

Celalettin Tüfekçi 25 Şubat 1976 tarihinde Erbakancı İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk ile anlaşmazlığa düşerek Emniyet Genel Müdürlüğü’nden istifa ediyor. 

Tüfekçi’nin Emniyet Genel Müdürlüğü, 13 Ağustos 1974 – 25 Şubat 1976 tarihleri arasındadır.

Celalettin Tüfekçi, 2 Eylül 2010 tarihinde mason olarak bilinen Büyük Kulüp dergisi ile yaptığı röportajda “Ben vatanım ve milletim için çalışmayı, emek sarfetmeyi çok seviyorum. Şu anda vakıfta (Türk Polis Teşkilatını Güçlendirme Vakfı) onursal üye olarak çalışmalarıma devam ediyorum” diyerek, milliyetçi rengini ortaya koyuyor.

Öte yandan Tüfekçi aynı zamanda Sofu Baba adlı bir kitap da yazmıştır. Buhara adlı dinci yayınevi tarafından yayınlanmıştır.

Sofu Babanın torunu olduğu söylenmektedir. Bu nedenle olsa gerek derin dinci Şevket Kazan Celalettin Tüfekçi’ye el atmıştır.

Şevket Kazan, 23 Ağustos 2009 tarihli Milli Gazete’nin Bizim İnsan Hakları Belgemiz başlıklı röportajında Celalettin Tüfekçi’ye verdikleri önemi şöyle ortaya koymuş oluyor;

1979 seçimlerinde Erbakan Hoca, Van ve Hakkari senato seçimlerini idare edeyim diye beni görevlendirdi. Bizim adayımız Celalettin Tüfekçi’ydi. Sofu Babanın torunuydu kendisi. Babalara bağlı olunca itibarı daha yüksek oluyor.”

Perinçeklerin bahsetmeye değer bir başka akrabası da Artan Perinçek adlı ordu mensubu istihbaratçı kurmay subaydır. 

Artan Perinçek'in adı,1.MİT Raporu'nda sorgucu istihbaratçı binbaşı olarak geçmektedir.

Şöyle denilmektedir:

"4) Şubat 1982'de Genel Kurmay Başkanlığı'nın emirleri gereğince İstihbarat Okulu'ndaTop. Kd. Albay İsa Kaplan, Top. Kur. Bnb. Artan Perinçekve P. Öyzb. Orhan Türkmen tarafından sorgulanan Osman İmamoğlu'nun beyanlarında Şükrü Balcı ile ilgili hususlar bulunmaktadır."

Perinçeklerin derin ilişkilere ve istihbarata meraklı bir başka akrabası da, Ercan Çitlioğlu.

Çitlioğlu, Bahçeşehir Üniv. Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı.

Perinçeklerin Kökü Nerede?

“DOĞU PERİNÇEK'İN DÖRT KOLDAN SOYAĞACI
-www.doguperincek.info-
1 -Babamın babası tarafından soyumuz
Babamın baba tarafından ataları, Rus Çarlığı'nın saldırıları üzerine 1790'lı yıllarda Karadeniz'e dökülen Kuban ırmağı boylarından başlarında büyük atamız Hasan Ağa olmak üzere, 13 aile olarak önce Erzurum-Kars arasında, sonra Erzincan Eğin (Kemaliye) Çit köyü civarında yerleşmişlerdir.

13 ailenin bir kısmı oralarda kalmış, yalnız Hasan Ağa'nın torunları  Ahmet, Mehmet ve Hacı Yaşar Erzincan bölgesine gelmiş.

Bunlardan Ahmet, İliç ilçesine ve Mehmet ile Hacı Yaşar, Eğin'in Eskiçit-Hinge köyü arasına yerleşmiş, sonra şimdiki Çit köyünü kurmuşlardır. Daha sonra Hacı Yaşar, 1850 öncesinde Eğin'in (Kemaliye) Apçağa köyüne yerleşmiştir.

1790'lı yıllarda Kuban bölgesi nüfusundan 600 bin insan eksiliyor. Bunların üçte ikisi, yani 400 bin civarında bir nüfus Anadolu'ya göç ediyor (Alexandre , Kafkasya Halkları, Yeni Bin Yıl Yayınları, Medya Ofset, tarihsiz, s. 33).
"Kuban ırmağı boylarında Türk olarak Türkmenler, Karaçaylar ve Nogaylar yaşıyor. Eğin'de yaşayan Türk nüfus içinde bir hayli Kafkas göçmeni var. Bu nüfus, Oğuz Türkçesi konuşuyor. Hasan Ağa soyundan gelenlerin dilleri de Türkmenlerin konuştuğu Türkçe.

Hasan Ağa'nın torunu Hacı Yaşar'ın oğlu 1850 doğumlu Hacı Sadık'tır. Hacı Sadık'ın oğullarındanHacı Mahmut, Osmanlı'nın Mekke'deki son PTT Müdürü'dür.

Onun kardeşi, büyükbabam Mehmet Cemal Perinçek, 1887-1964 yılları arasında yaşamıştır, PTT müdürüdür. Oğlu babam Sadık Perinçek, yargıçlık, Yargıtay Başsavcı Yardımcılığı ve 16 yıl Erzincan Milletvekilliği görevinde bulunmuştur. Ceza hukukçuları arasında yarım yüzyıldır başvuru kitabı olarak kullanılan kitapları vardır.

Hasan Ağa'nın erkek soyundan gelen yüzlerce aile, bugün Türkiye'de Perinçek'in Çitlioğlu soyadını taşıyan bir akrabası da Ercan Çitlioğlu.

Şahıs Perinçek gibi derin işlere meraklı bu yüzden Bahçeşehir Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Perinçek, Çitli, Kuban, Kopan gibi soyadlarıyla yaşıyorlar. Hepsinin isimleri, adresleri ve telefonları soyağacında bir bir yazılıdır.
 2 - Babamın annesi tarafından soyumuz
Babamın annesi tarafından soyumuz da aynı köyden, yani Eğin (Kemaliye) Apçağa köyündendir. Babaannem Rahime Behiye Perinçek'in babası Mustafa Efendi'dir (Mustafa Yılmaz). Onun babasıAdıgüzel AğaAbdülhami zamanında, Hicri 1304 (1888) yılında, Eğin'in ünlü Gemürgap kayasını yararak yolu açan taş ustasıdır ve adına destanlar yazılmıştır. Adıgüzel Ağa'nın babası Mehmet,Osmanlı-Rus savaşlarında şehit düşmüştür.
3 -Annemin babası tarafından soyumuz
Annemin babası İbrahim Olcaytu, Malatya'nın Darende İlçesi Balaban (Gerimteri) köyündendir. Yıllarca öğretmenlik ve at sırtında ilköğretim müfettişliği yapmış, çok sayıda köy okulu inşa edilmesine önderlik etmiştir. Hayatı, folklor ve kültür araştırmaları üç cilt halinde yayımlanmıştır (Hayatım ve Şiirlerim, Folklor Defterleri 1907-1945 I ve II, Kalan Yayınları).
Dedemin babası Hacıoğulları'ndan Köşker Bekir 1840-1916 yılları arasında yaşamıştır. Onun babasıHacıoğllurı'ndan İbrahim, 1782-1843 yılları arasında yaşamıştır. Onun babası Hacıoğulları'ndan Bekir,1757-1827 arasında yaşamıştır. Onun babası aileye ismini veren, Hacı Mehmet, 1700'lü yıllarda yaşamıştır.

"Dedemin kardeşi Seyyit, İngiliz emperyalizmine karşı savaşta Yemen Cephesinde şehit olmuştur. Büyük amcamız Seyit beyin şehit olduğu 1915 yılında, babası Köşker Bekir'in dedem İbrahim Olcaytu'ya yazdığı mektup elimizdedir. Bu mektupta Köşker Bekir, askere giden oğlundan haber alamayışının acısını dile getirmektedir. Köşker Bekir'in bu mektubu bilgili bir insanın ölçülerini ve birikimini yansıtmaktadır.
Perinçek'in Emekli Tümgeneral dayısı Turhan Olcaytu.

"Annemin kardeşi, büyük dayım Orhan Olcaytu, banka memurluğu yapmıştır. Küçük dayım Turhan Olcaytu, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde Tümgeneral rütbesine yükselmiştir. Sicilinde komutanları, bana bizzat Korg. Faruk Güventürk'ün belirttiğine göre, genelkurmay başkanı olabilecek yetenekleri bulunduğunu yazmışlardır.

"Annemin baba tarafı, yani Hacıoğulları sülâlesi, Oğuzların Barak aşiretindendir.

İlginçtir, anne tarafımdan soyumuz da Kuban'dan gelmiştir. Dedem, ailesine soylarının Kuban Köprübaşı'ndan geldiğini söylermiş. Aşiret, önce 60 çadır olarak geldikleri Halep bölgesine yerleşmiş, sonra Gaziantep, Urfa Birecik, Malatya Darende ve Elbistan'a ve daha sonra da Tekirdağ yörelerine dağılmıştır. Konuştukları dil, Oğuz Türkçesidir.
"4 -Annemin annesi tarafından soyumuz
Annemin Annesi Firuze Olcaytu, o zaman Elazığ'a, bugün Tunceli'ye bağlı olan Pertek kazasından Terzigil'den Ahmet Bey'in kızıdır. Aile Pertek'e Elazığ'dan gelmiştir. Aile Elazığ bölgesinde bulunduğu zaman "Kerrar Beyleri" olarak anılmaktadır. Anneannemin kardeşlerinden Abdurrahman Bey, Kafkas cephesinde Osmanlı-Rus savaşlarında şehit olmuştur. Terzigil'den Ahmet'in babasıApturrahman Molla'dır. Apturrahman Molla'nın babası Hacı Terzi Yusuf'tur. Anneannemin kardeşleri Zeki Özcan ve Mustafa Özcan'dır. Anneannemin ailesinde çok sayıda subay bulunmaktadır.
"Eşim Şule Perinçek'in soyu
"Eşim Şule Perinçek (Zaloğlu), baba tarafından Kafkasya Dağıstan kökenli Zaloğlu'lardandır. Aile Kafkaslar'dan gelerek Trabzon'a yerleşmiştir. Eşimin anne tarafı Afyon Dinar'lıdır. Eşimin babası Dr. Ali Nihat Zaloğlu, annesi Şükran Zaloğlu'dur. Eşimin büyükbabası Yüzbaşı Vasfi Bey, Çanakkale savaşlarında 19 Mayıs 1915 günü şehit düşmüştür ve halen Çanakkale şehitliğinde yatmaktadır.."

Gerçekler Perinçek’i Yalanlıyor

Perinçek’in dört koldan soyağacımız başlıklı yazısı konuyu ciddi biçimde tarihsel ve mantıksal açıdan ele alan birisi tarafından incelendiğinde saçmalığın ve daleveranın dik alası yapılmış şeklinde  nitelenir.

Perinçek, birbirini tutmayan anlatımlar içinde.

Bir yandan atalarımız Oğuzlar (Türkmenler) diyor, öte yandan ataları Karaçaylılar oluyor.

Hangisine inanılsın?

1790’larda büyük göçten söz ediyor, tabii sözettiği göçedenler Oğuzlar (Türkmenler) olmalı, fakat bakıyoruz o tarihlerde böyle yoğun bir göç (sayıları 400-600 bin arası) olmadığı gibi Kafkasyalı Türkmenler hiçbir zaman topluca Osmanlı’ya veya Türkiye’ye göç etmiş değiller.

Tam tersine Rus yöneticilerle gayet uyum halinde bir yaşantıları var, hatta onların topraklarına gelebilmek için, anlaşma yapıyorlar, öyle paldır kültür veya ilhakçı, işgalci bir şekilde Kafkasya topraklarına girilmiyor.

Bu nedenle Perinçek’in aile çevresinden saydığı bazı isimlerin Ruslarla çarpışmalarda “şehit” olmaları da söz konusu olamaz.

Kafkasya Türkmenleri Ruslarla çatışmıyor. Evet çatışmalar var;

fakat bu çatışmalar daha ziyade Tatarlarla Ruslar arasında oluyor. Hatta yoğun bir göç yaşayanlar da Türkmenler değil Tatarlardır. Ünlü Nogay Tatar göçmenlerinden biri de tımarhaneden deli raporu olan Harun Yahya kod adlı Adnan Hoca'dır. Adnan Hoca ile Perinçek'in yüz hatları birbirini andırmaktadır.

Bu durumda Perinçek Tatar mı(?) sorusu gündeme geliyor.

Perinçek, Tatar göçmeni Adnan Hoca ile el sıkışıyor.

Perinçek, Kuban Irmağının Karadenize döküldüğünü yazıyor.

Halbuki ırmak Azak Denizine dökülüyor. Cehalet mi, atmasyon ustası mı?

Perinçek ne tarih biliyor ne de coğrafya yalan üzerine yalan ürettiğinden kafası karışıyor. KUBAN IRMAĞI’nın Karadeniz’e döküldüğünü söylüyor.

Bu ne cehalet! Madem ki yazıyorsun yazdığını kontrol amacıyla önüne bir atlas aç da bak öyle midir, değil midir!

KUBAN IRMAĞI Karadeniz’e değil Karadeniz’den bir boğaz ile ayrılan AZAK DENİZİ’ne dökülüyor. Bir başka yazısında soyadının Karaçay Türkçesi’nde geçtiğini söylüyor öte yandan Oğuz (Türkmen) Türkçesi ile konuştuklarını söylüyor. Her şeyden önce Karaçaylılar bir Çerkez kabilesidir, Türk değildir.

Karaçay Türkçesi diye bir Türkçe yoktur.

Yine bir başka yerde de  “Kuban ırmağı boylarında Türk olarak Türkmenler, Karaçaylar ve Nogaylar yaşıyor.” diyor.

Perinçek,Karaçaylıların Türk olmadığını bilmediği gibi Nogayların da Tatar olduğunu, Türk olmadığını bilmiyor.

Nogay Hanın, Asya’nın Hitleri Cengiz Hanın torunu olduğunu bilmiyor ama soyağacı üretmekten de geri kalmıyor.
Şimdi kısaca Kafkasya’da bulunan Oğuzlar (Türkmenler) hakkında bazı bilgilere bakalım:
Kuzey Kafkasya Oğuzları veya Türkmenlerinin

Tarih ve Kültürleri Hakkında Kısa Bilgiler
http://www.turktoresi.com/viewtopic.php?f=73&t=1668&sid=6c2d9f83a647f342bda6ed5644467a38
Tarihin büyük Türkoloğu Kaşgarlı Mahmut, daha XI. yüzyıl ortalarında "Oğuzlar, Türkmen'dirler" diye yazmıştı.

Kadim Oğuzların günümüze kadar yaşayışının ve gelişmesinin pek olağanüstü ve ilgi çekici bir tarihi vardır.

Şu anda Türkmenistan sınırları dışında dünyanın pek çok ülkesinde milyonlarca Türkmen yaşamaktadır. Onların belirli bir bölümü "uruk-tayfa toparları", yani aşiret birleşmeleri olup devrin iktisadi, siyasi ve tarihi şartlarıyla ilgili olarak Orta Asya'dan Avrupa'ya doğru göçüp giden Oğuzlar ya da Türkmenlerdir.

Bu Türkmenler ekseriyetle "Stavropol Türkmenleri" veya "Kuzey Kafkasya Türkmenleri" adıyla anılmaktadır.
Stavropol Türkmenlerinin Kuzey Kafkasya'ya; Astrahan'a, Açikulak'a ve Stavropol düzlüklerine göçüp yerleşmelerinin tarihi ve yaşayışları hakkında özel öneme sahip itibarlı kaynaklar ve zengin materyaller özellikle şu anki Stavropol şehrinde kurulmuş olan Stavropol Devlet Arşivi'nde korunmaktadır.

Ayrıca 'Kafkaz Arhografik Komissiyasının Aktları' ve diğer coğrafi, tarihi ve dilbilimsel kaynaklar bu hususta bilgi vermektedirler. 

Tarihi malûmatlara göre XVI.- XVIII. yüzyıllarda Türkmenlerin önemli bir bölümü Mangışlak'ta, Üstyurt'ta, onun kuzeyinde, Sargamış'ta, Uzboy kenarlarında, Balkan'da ve Bozacı yarımadalarında yaşamışlardır. Onlar Hive hanlarının devam eden akınlarından, ağır vergilerinden ve zulmünden kurtulmak; ayrıca kendilerinin ve hayvanlarının güvenliğini sağlamak ve barış içinde göçebeliklerini sürdürmek maksadıyla Ruslara yakınlaşmayı uygun görmüşlerdir.

Bu sebepten de Mangışlak'ta, Üstyurt'ta ve Bozacı yarımadalarında yaşayan Oğuz-Türkmen tayfalarından ilki olan en yakın kardeş aşiretlerden "Çovdurların", "İgdirlerin", "Söyüncacıların" ve "Abdalların" büyük bir kısmı Rus idaresine alınmalarını ve Rusya'ya göç etmelerinin sağlanmasını istemişler; bunun için de ihtiyarlarını Astrahan'a ve Peterburg'a gönderip durmuşlardır.

Mesela bu Türkmenlerin temsilcileri 1677, 1741, 1745, 1777, 1778, 1798, 1801, 1802, 1811 ve 1812 yıllarında Astrahan ya da Peterburg'ta bulunmuşlardır.
1777 yılında Mangışlak'tan Astrahan'a göç eden Türkmenler, Astrahan valisi Yakob'a yazdıkları dilekçelerinde atalarının bundan yüz yıl önce, yani 1677 yılında Mangışlak'tan Astrahan'a hür iradeleriyle göçüp geldiklerini söylüyorlar. Oğuz Türkmenlerinin tanınmış 'uruk-tayfa' birleşmelerinin (Çovdurlar, İğdirler ve Söyüncacılar) Kuzey Kafkasya'ya özellikle erken geldikleri hususunda da tarihi bilgiler vardır. 

Prof. Dr. Faruk Sümer, "XVI. yüzyılda Anadolu'daki Oğuzların bir bölümüne "Çavundur" ya da "Çavdur" derdiler", şeklinde görüş ifade eder. Demek ki Mangışlak'tan Anadolu'ya geçen Türkmenlerin belirli bir bölümü Kuzey Kafkasya'da kalmışlardır. Aslında bu Türkmenler, Kuzey Kafkasya'ya "Kalmıklar" ile birlikte gelmişlerdir.
Prof. Dr. Faruk Sümer bu konuda şunları yazar: 
"Kalmuklar; Çavdur, İğdir, Soynacıların bir bölüğünü Kuzey Kafkasya'ya götürdüler."4 Böylece Türkmenlerin Kuzey Kafkasya'ya göçüp gelmelerinin başlangıcı XVII. yüzyıla değil de XV. yüzyıla kadar gitmektedir. Daha sonraki yüzyıllar boyunca ise onların Kuzey Kafkasya'ya, yani daha önceki kardeşlerinin yanına göç edip gelmelerinin süreci devam etmiştir.
Bu bilgilere göre 1653 yılında Kuzey Kafkasya'ya 1665 Türkmen obası göçüp gelmiştir. Pyotr devrinde ise 200 evli Türkmen grubunun geldiği dikkati çeker. 1785 yılına kadar Kafkas eyaletine İgdirlerin, Çovdurların ve Söyüncacıların 1400 evli obası göç yoluyla gelmiş bulunmaktadır.

1.G.L. Knorrin'in 1 Ocak 1803 tarihli raporunda, Astrahan'a dört kişilik Türkmen temsilci grubunun geldiği ve kendi "uruk-tayfa"larının Rus idaresine kabul edilip edilmeyeceklerini sordukları belirtilir. 

2. O yıl Abdallardan Molladövlet Mıratnıyaz, Begençmırat, Gara ve Durdı Mıradov adlı kişiler Astrahan'a gelmiş, aşiretlerinin Rus idaresine kabul edilmesini istemişlerdir

3.19 Kasım 1811'de Astrahan'ın Vali yardımcısı Velsovskiy'in General Rtişşev'e verdiği raporunda 2300 Çovdur obasının Astrahan'a geldiği belirtilmiş, burada kendilerinden önceki aşiretlerle birlikte yaşamalarına izin verilip verilmeyeceği hususu sorulmuş ve bu amaçla altı kişilik bir Çovdur temsilci heyetinin geldiği ifade edil-miştir. 

4. 1 Kasım 1812 tarihinde yine Astrahan'a sekiz kişilik Çovdur temsilci heyetinin geldiği, önceki 2300 evli (11.500 kişilik) Çovdurlar ile aynı zamanda bir çok obanın Rus idaresinde bulunmaya razı olduklarını bildirdikleri ve Rus böl-gelerine göç etmeleri hususunu sordukları bilinmektedir. 

5.Gelen Türkmen ihtiyarlarına Rusya'ya göç etmeleri ve öncelikle göçebelik edecekleri yerleri sınamaları için izin verilir. 1813 yılında ise tekrar 600 Türkmen deniz yoluyla gelirler ve Volga eteklerine yerleşirler. Böylece Rusya'ya göçüp gelmeler daha somaki yıllarda da devam edegelmiştir.
Oğuzların (Türkmenlerin) Rus bölgelerine göç etmeleri aynı zamanda olmamıştır.

Bu göç yüzyıllar boyunca ve tedricen mümkün olmuştur. Türkmenler, Kuzey Kafkasya'ya, Astrahan ve Stavropol düzlüklerine Orta Asya'dan başkalarının toprağını zorla basıp almaya gelen işgalciler olarak değil; aksine barış içinde göçerlikle iştigal etmek isteyen ve hem kendilerinin hem de hayvanlarının güvenliğini sağlamak isteyen göçebeler olarak gelmişlerdir.

Arşiv mal sağlamak isteyen göçebeler olarak gelmişlerdir.

Arşiv malzemelerinin gösterdiği ve 1950'li yılların yaşlılarının söylediklerine göre Kuzey Kafkasya'ya toplam olarak 18.000 evli Türkmen göçüp gelmiş ve bunların nüfusu 90.000'i aşmıştır.
(Kaynakça, Kitap:KAFKASYA OĞUZLARI VEYA TÜRKMENLERİ Yazar:Sapar Kurenov, Ali Duymaz)
Kuzey Kafkasya Oğuzları (Türkmenleri) konusundan sonra Karaçaylılara değinelim.

Karaçay-Malkarlılar Kimdir – Prof. Dr. Ufuk Tavkul
http://www.kafkas.gen.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=40&Itemid=54
"Karaçaylılar hakkında Avrupa kaynaklarındaki ilk bilgiler 1404 yılında Kafkasya’da bulunan Johannes de Galonifontibus’un notlarıdır.

Galonifontibus “Kara Çerkesler” adını verdiği Karaçaylılar hakkında şu bilgileri verir:
“Çerkesya ya da Zikia adı verilen ülke, Karadeniz’in arkasındaki dağların eteklerinde uzanır. Burada iki değişik halk yaşar. Yüksek dağların üzerindeki vadilerde yaşayan halk Kara Çerkesler’dir. Aşağılarda deniz kenarında yaşayanlar ise Beyaz Çerkesler’dir. Kara Çerkesleri hiç kimse ziyaret etmez. Onlar da tuz ihtiyaçlarını karşılamanın dışında dağlarını asla terketmezler. Kara Çerkeslerin kendilerine özgü bir dilleri vardır”.
"1635-1653 yıllarında Kafkasya’da bulunan İtalyan misyoner. A. Lamberti Karaçaylılar için şunları yazmaktadır:
“Kafkas’ın kuzey eteklerinde Karaçaylılar (Karaçioli’ler) ya da Kara Çerkesler adı verilen halk yaşar. Onlara bu ad yaşadıkları dağlarda gök daima bulutlu ve karanlık olduğundan verilmiştir. Dilleri Türk dilidir, fakat hızlı konuştuklarında anlamak zordur. Beni hayrete düşüren şey, bu kadar garip dilleri konuşan çeşitli milletlerin ortasında Karaçaylılar Türk dilinin saflığını nasıl korumuşlardır? Kafkasların kuzeyinde eskiden Hun Türkleri yaşamışlardır. Karaçaylılar da Hunların bir dalıdır. Şimdiye kadar eski dillerini korumuşlardır”.
"1643 yılında Terek bölgesindeki Rus ordusu komutanı M.İ.Volinskiy yazdığı bir raporda “Malkar” köyleri ve Beştav (Pyatigorsk) yakınlarında yaşamakta olan “Karaçaylı Çerkesler” hakkında bilgi vermektedir.
19. yüzyıl başlarında Kafkasya ve Gürcistan’ı gezen Avrupalı bilimadamı J.Klaproth Karaçaylılarla ilgili şu bilgileri vermektedir:

“Adigeler (Çerkesler) bunlara Karşaga Kuşha derler. Tatarlar ise Kara Çerkes adını verirler. Onlar Kabardeylerden önce Kabardey’e yerleşmişlerdi. Karaçay adını beyleri Karça’nın adından alırlar. Mingi Tav dedikleri Elbruz Dağı’nın kuzey eteklerinde yaşarlar. Karaçaylılar Kafkasya’nın en güzel milletlerindendirler. Beyaz tenleri, siyah gözleri, belirgin güzel hatları ve mükemmel bir vücut yapıları vardır. Göçebe Tatar ve Nogaylar’da görülen basık suratlar, çekik gözler onlarda görülmez. Moğol ırkları ile bir karışımları yoktur. Gürcülere benzerler.
"Karaçaylılar komşuları Çerkes (Adige) ve Abazaların aksine yağmacılık ve soygunculuğa önem vermezler. Hırsızlık ve dolandırıcılık kelimeleri onlar arasında nâdir duyulur. Cömert ve çalışkandırlar.
"Genel olarak Kafkasya’daki en uygar toplum oldukları söylenebilir. Beylerine son derece bağlıdırlar. Fakirlere karşı cömerttirler. Zenginler fakirleri hor görmezler, onlara öküzlerini ödünç verirler.
Bashanlılar Bashan Irmağı’nın yukarı kısımlarında yaşarlar. Çegemliler Çegem ve Şavdan ırmaklarından Bashan’a uzanan yüksek karlı dağlarda yaşarlar. Malkarlılara Kabardeyler Balkar Kuşha, Gürcüler Basiyani derler. Bunlar Çerek, Psigon, Aruvan ırmakları kıyılarında otururlar. Bızıngı da Malkar sayılır. Yüksek yerlerde yaşarlar. Bunlara çok tehlikeli yollardan sonra ulaşılır”.

"1848 yılında Karaçay’da bulunan Rus tarihçisi G. Tokarev onların etnik kökenlerini Kıpçaklara bağlar.

Bu konuda Tokarev şunları yazmaktadır:
“Bu topraklarda Komanlar (Kuman-Kıpçaklar) yaşamışlar. Onlar kendi beylerine piramit şeklinde sivri çatılı evler inşa etmişler. Koban (Kuban) Irmağı’nın adı şüphesiz Komanlar’dan kalmıştır. Karaçaylılar Kafkasya’nın en güzel milletlerinden biridir. Bunların yüzleri Tatar, Moğol ve Nogaylarla hiçbir benzerlik göstermez. Karaçaylılar Adige (Çerkes)’lerden önce Kabardey’e yerleşmişlerdir. Kendi ağızlarından Bashan (Baksan)’dan çıktıklarına dair rivayetler dinledim”.
"Ogarı Çegem Köyünde Piramit Şeklinde Mezarlar/ Malkar
1850’li yıllarda Karaçay’da bulunan Rus askerî görevlisi V. Şevstov şunları yazmaktadır:

Karaçaylılar Elbruz Dağı’nın eteğinde, yüksek yerlerde yaşarlar. Sayıları çok olmasa da çok yiğittirler. Kendileri hiçbir zaman düşmana mağlup olmazlar. Onların düşman komşuları Kuban’ın karşı tarafında Başilbiy, Tatar, Abzeh, Şapsığ, Natuhay, Besleney, Ubıh ve Abazalar, sol taraflarında ise Kabardeylerdir”.

"1870’li yıllarda Rus idarecisi olarak Karaçay’da bulunan G. Petrov, onlar hakkında şu bilgileri vermektedir:
“Karaçaylıların çoğu orta boylu, sağlam yapılı, esmer, geniş omuzludur. Bütün dağlılarda fark edilen açık, hayat dolu gözleri vardır. Karaçaylılar dağlarından ayrıldıklarında hüzünleniyorlar, solan çiçeklere benziyorlar. Düz yerler onlara çirkin görünüyor”.
"1890’li yıllarda Karaçay’da bulunan N. Aleksandroviç Ştof, Karaçaylılar’ın müslüman oluşları ile ilgili şu bilgileri vermektedir:

“17. yüzyılın başındaki savaşa kadar Karaçaylılar, derin dağ vadilerinde putperest olarak yaşamışlar. Kırım Hanı Kafkasya’da islâm dinini yaymak için iki bölük asker göndermiş. Zelençuk Irmağı kıyısındaki Adige (Çerkes) köylerini islâm dinine sokmuşlar. Kuban Irmağı’nın başında ise şimdiye kadar hiç kimseye boyun eğmeyen Karaçaylılara rastlamışlar. Yurtlarını, hürriyetlerini korumak için Karaçaylılar Marca adlı kutsal putlarından güç alarak düşmanlarına karşı koymuşlar. Kırım Hanı’nın askerleri islâmiyeti Karaçay’a zorla kabul ettiremeden geri dönmüşler. İslâmiyet ancak 18. yüzyıl sonunda Karaçay’a girmiş”.

1860'larda Karaçay'ın ileri gelenleri

A. Byhan Karaçaylılar’ın müslüman oluşlarını şöyle yazmaktadır:
“Mezarlıkları taş duvarlarla çevrilidir. Teberdi yöresinde mezarların üzerinde piramit ya da daire biçiminde kalın taşlar vardır. İslamiyet 1782 yılından sonra Karaçaylılar arasında yayılmaya başlamıştır. İslâmiyeti benimsemelerine rağmen doğa üstü güçlere inanırlar. Kendilerine göre dağ tanrıları vardır. Eliya bunların en önemlisidir. O’nun şerefine törenler düzenler, dans ederler, kurban keserler. Diğer Kafkas toplumlarında olduğu gibi kutsal ağaçları ve kutsal su kaynakları vardır”
Son olarak da, Perinçek’in cahilce Türk olarak nitelediği NOGAY’lardan söz edelim.
NOGAYLAR / Vikipedia’dan

"Nogay adı, Kırım'ın batısında Aksu nehri ile Özü nehri arsındaki sahada Kıpçakların boy beyi olup boy beyliğini dedesi Tuval beyden alan bu kişi 1270-1299 yıllarında Altın Orda'da büyük bir nüfuz kazanmış olan Berke Han'ın başkomutanı Nogay Han'dan gelmektedir. Ona tâbi il ve uruğlara Nogayadı verilmiştir. mogol dilinde iti suven bir ölke manasini verer yani haman sabir saka dilinde.
"600 bin Nogay Türkiye'ye göç etmiştir. Büyük bir kısmı zamanın Konya vilayetine göç etmiştir. İlk zamanlar osmanlı fermanına uygun olarak yerleşik köylere 30 ar haneyi geçmeyecek şekilde iskan edilip yerleşik düzene geçmeleri için iki haneye bir öküz ve hane başına bir kile buğday tohumluk devlet tarafından verileceği sözü verilmisse de zamnın zor şartları nedeniyle çoğunlukla bu gerçekleşmemiştir. Yerleşik halk ile uyumsuzluklar ve nedeni ile zamanla nogaylar nüfus olarak güçlü oldukları köylere göç etmiştir. İlk iskanda nogay yerleşimi olan bir çok köyde nogay kalmamış veya az sayıda kalan nogaylar da zamanla kültürünü kaybetmiştir. O zamanlarda Cihanbeyli Kazasına bağlı köyler, günümüzde Ankara'nın Şereflikoçhisar ve Konyanın sonradan ilçe olan Kulu ilçesine bağlanmıştır. Ilgın İlçesi'nde de bir mahalle oluşturmuşlardır. İlçeninBehlül BeyŞıh Cârullah ve Câmiatik mahallelerinden ayrılarak kurulan ve sonradan Ayvat Dede adıyla adlandırılan mahallede, oturmaktadırlar.
"Kendilerine özgü gelenek ve göreneklerini hâlen devam ettirmekte , aralarında kaybolmaya yüz tutmuş Nogay diliyle konuşmaktadırlar."

Yukarıda da görüleceği gibi 600 bin kişilik bir göçten söz edilmektedir, ancak bu göç Perinçek’in iddia ettiği gibi Oğuz (Türkmen) göçü değil, NOGAY Tatarlarının göçüdür.

Bu göç konusuna dair bir yazıya daha göz atalım. 

Kırım Tatar Göçleri
http://www.kirimdernegi.org.tr/sayfa.asp?id=457
doç.dr.hakan kırımlı / Bilkent Üniversitesi

Kırım'dan Türkiye'ye’ KIRIM TATAR GÖÇLERİ
"1770’lerden itibaren Kırım’dan Osmanlı topraklarına doğru dalgalar halinde başlayan Kırım Tatar göçü 1920’lere kadar tek bir yıl bile durmadan devam etmiş, hattâ bazı kesintilerle günümüze kadar sürmüştür. Bu göçler bazı yıllarda çok büyük dalgalar halini alır ve hem Kırım’ın hem de göçlerin yapıldığı Osmanlı Anadolu ve Rumelisi’nin demografisini kökünden değiştirirken, diğer yıllarda ise nisbeten münferit ama yine hiç de azımsanmayacak boyutlarda gerçekleşmiştir. Bir tahmine göre, 1783-1922 yılları arasında Osmanlı ülkelerine göç eden Kırım Tatarlarının sayısı en az 1.800.000 idi.[1] Çeşitli sebeplerden gerek Rus gerekse Osmanlı kayıtlarının her göç dalgasının boyutlarını yeterli doğruluk dereceleriyle yansıtamadıkları hatırlanacak olursa, daha yüksek bir rakam dahi söz konusu olabilir. Her halükârda, XIX. yüzyıl içinde ülkelerini terk eden Kırım Tatarlarının sayısının kalanlardan çok daha fazla olduğu kesindir.
"1783 sonrasında kitle göçü mahiyetindeki ilk dalga 1792–1793 yıllarında gerçekleşti. Bunu 1802–1803, 1812–1813 ve 1830’lu yıllardaki dalgalar takip etti. 1802-1803 dalgası hariç tutulursa, bu göç dalgalarının Osmanlı-Rus harplerinden hemen sonra vuku bulması dikkat çeker. Bu tesadüfî değildir. Gerçekten de, her Osmanlı-Rus savaşında Rusya hükûmeti Kırım Tatarlarını Osmanlıların Kırım’daki beşinci kolu olarak görmüştü. Esasen Kırım Tatarlarının Osmanlılara yönelik sempatisi herkesin bildiği çok açık bir vakıaydı. Bununla birlikte, XIX. yüzyıl ortalarına kadarki dönemde Osmanlı – Rus harpleri esnasında Kırım Tatarlarının Kırım’da Ruslara karşı sabotaj veya benzeri bir karşı harekete giriştiklerinin yahut oradaki Rus ahâliye karşı tavır aldıklarının örneği yoktur. Buna rağmen her savaş halkın üzerinde Rus baskısını artırdığı için göç dalgalarını getirmiştir."

Bu Tatar göçünü ve Perinçek’in 1790’lardaki göç sonucu Türkiye’ye geldiği iddiasını doğru kabul edecek olursak Perinçeklerin de TATAR olduklarını kabul etmemiz gerekecek.

Perinçeklerin bir kısmı, bir kolu bu şekilde Osmanlı topraklarına girmiş olabilirler, fakat bir tek bu açıklama her şeyi belirlemez.

En azından Perinçek’in TATAR olduğunu gizleyerek  kendilerini TÜRK olarak gösterme sahtekarlığına başvurduğunu gösterir.

Perinçek baba tarafının soyadlarına değinmekle birlikte anne tarafının soyadı OLCAYTU'ya değinmemeyi tercih etmektedir. Neden?

Olcaytu bir Tatar kabile Hanı olduğu için mi?

1300'lerde Kars-Erzurum-Erzincan arasında vahşice hüküm süren bir Tatar Hakanı olduğu için mi?

Olcaytu soyadı nereden gelmektedir?
Öte yandan bunlara nazaran daha belgeli ve bilimsel açıklamayı bir Ermeni internet sitesi yapmış ve bu açıklamalar Chronicle adlı dergide yayınlanmıştır. Ve yayınlanan bilgiler mantığa uygun belgeli niteliktedir.

Şimdi bu açıklamaları görelim:
Doğu Perinçek Ermeni mi?

"Ergenekon tutuklusu Perinçek'in Ermeni kökenli olduğuna dair bu iddialar yeni değil.
"Daha önce de üç ayda bir yayınlanan biyografi dergisi Chronicle'de Perinçek'le ilgili bir dosya yapılmış ve Perinçek'in Ermeni kökenli olduğu iddia edilmişti.
"İşte Chronicle Dergisi'nde yayınlanan Doğu Perinçek portresi;

"Doğu Perinçek, Erzincan-Eğin'den. Eğin'in de Apçağa köyünden. İddiasına göre soyu Kafkaslara dayanıyor. Eğin ve özellikle Apçağa üzerine yapılan araştırmalarda, buraya Kafkaslardan gelenlere rastlanmıyor. Ermeni, Rum ve Anadolu'da yaşamış diğer halklardan geriye kalanlar yani "yerli sekene" ve biraz da Türkler oluşturuyor Eğin ve Apçağa'nın nüfusunu.

Biz isterseniz önce ansiklopedik biyografisinden başlayalım ve sözü daha sonra Apçağa ve dede Mehmet Sadık Efendi'ye getirelim...

Ermeni Nüfus, Türklere Yaklaşmıştı

"Türk siyasi hayatının belki de en tartışmalı isminin hayatından satır başları böyle. Ama biz biraz geriye, Erzincan-Eğin'e, oradan da Apçağa köyüne uzanmak istiyoruz. Dedesinin babası Mehmet Sadık Efendi, 1850 tarihinde Apçağa köyünde doğdu. Apçağa, o tarihlerde Abuçeh diye anılıyordu.

Özellikle yöredeki Ermeniler, Abuçeh adını kullanıyordu. Babasının adı Hacı Mehmet, anne adı iseAyşe'ydi. Mehmet Sadık Efendi Eğin'de (Kemaliye) belediye katipliği yaptı. Daha sonraları muhtelif yerlerde posta müdürlüğü görevlerinde bulundu.

En son 1915 yılında Mekke'nin posta müdürlüğü görevini yürütmüştü.

Aynı tarihte ailenin bir başka yakın akrabası da Cidde posta müdürü idi. Bu akraba, Cumhuriyet'in ilanı ve sonrasında yaşanan devrimlerin ardından "Çitlioğlu" soyadını almıştı. Yani ailenin bir kısmı bugün Çitlioğlu soyadını kullanmakta.

"Doğu Perinçek'in dedesi Mehmet Cemal Perinçek de, 1887'de Apçağa'da doğdu. Önce Sıbyan mektebine, ardından da Eğin Rüştiyesi'ne gitti. Buradan şehadetname (diploma) alan Mehmet Cemal Efendi, Türkçe ve Fransızca okuyup yazabilmekteydi. 1906 senesinde Ankara'da Telgraf ve Posta Müdürlüğü'nde muhabere memuru olarak işe başlamıştı. Bir süre sonra Yozgat Posta ve Telgraf Müdürlüğü'nde muhabere görevine tayin edildi. İlerleyen yıllarda ise Refahiye'de Telgraf Müdürlüğü yaptı.
Burada hem Mehmet Sadık Efendi, hem de Apçağa üzerinde durmakta fayda var.

Bölgeyi anlamak, demografik yapısı hakkında bilgi almak için bakılacak en iyi yer Şeriyye Sicilleri yani Mahkeme Kayıtları'dır.

Osmanlı mahkeme kayıtları olan Şeriyye Sicilleri, bize bir bölgenin sosyal, iktisadi, dini vb. hakkında ortaya çıkan sorunları ve çözüm yollarını sunmaktadır.

Daha doğru bir ifadeyle oradaki halk arasında meydana gelen anlaşmazlıklar hakkında mahkeme üyelerinin, şahitlerin ve iddia sahiplerinin ifadeleri, görülen davada kayda geçirilir.

Daha sonra bu kayıtlar mahkeme tarafından saklanır. Mahkeme kayıtlarında davacının da, davalının da davaya geçmeden önce adres tespitleri yapılır. Daha sonra her iki tarafın isimleri, baba ve dede isimleri, varsa aile-sülale ünvanları kayıt altına alınırdı. Bu bilgiler bütün mahkeme kayıtlarında mevcuttu.

"Bu kayıtlara bakıldığında Ondokuzuncu yüzyılın sonu ile yirminci yüzyılın başlangıcında bölgede ciddi bir Ermeni nüfus vardı. Bunların önemli bir kısmı zanaatkâr ve esnaftı. Ermeniler, daha çok Eğin kasabasında yerleşmişlerdi. Özellikle kasaba içerisindeki mahallelerde pek çok Ermeni'nin ikâmet ettiği, bugüne kadar gelen belgelerden anlaşılmaktadır. Kasabada Dörtyol Ağzı Mahallesi ile Süfela Mahallesi, Ermenilerin yoğun bulunduğu mahalleler arasındaydı.

Eğin'e bağlı köylerde de Ermenilerin yoğun bir surette yaşadıkları çok rahatlıkla anlaşılabilmektedir.

Özellikle Gemer-gab (Kemer-gab), Apçağa ve İliç bu köylerin en iyi örnekleridir. Şeriyye Sicilleri'ne göre Eğin de az da olsa Rumlar da yaşamaktadır. Rumlar özellikle Vanik köyü ve çevresinde bulunmaktaydı.

"Apçağa, içinde çok az Müslüman'ın yaşadığı bir Ermeni köyüydü. Şeriyye Sicillerin'de Apçağa ile ilgili on mahkeme kaydından sadece bir tanesi Müslümanlara aitti.

Mahkeme kayıtlarının onda dokuzu Ermenilere aitti. Kısaca köyün önemli bir kısmı Ermeni'ydi; ancak az da olsa Müslüman nüfusun yaşadığı kaynaklardan anlaşılmaktadır. Aynı zamanda Apçağa köyü muhtarlarının ve köy ihtiyar heyetinin tamamı Ermenilerden meydana geliyordu.

Nitekim Apçağa'dan mahkemeye başvuran bir Ermeni'nin davasına köyün "muhtar-ı evveli Kozmoz veled Tebimbek" ile muhtar-ı sanisi "Hamtor veled Aleksan; ihtiyar heyetinden ise Kirkor veled Agop, Kirkor veled ArtinKarabet veled Nihayet" katılmışlardı.
Eğin'in bir başka köyü, İliç de Şeriyye Sicili'ne göre Ermeni köyü olarak gözükmektedir.

İliç'ten mahkemeye başvuran tek bir Müslüman'a rastlamak mümkün değildir.

Köyde yaşayanların tamamı Ermeni'dir. Mahkeme kayıtlarına göre köy muhtarının adı Kirkor veled Relham'.

Bölgede az da olsa bir Rum nüfusu yaşamaktaydı. Eğin'in sadece Vanik köyünde yaşayan Rumların arasında başka millet ve dinden insan yoktu. Köyden mahkemeye Rumlar dışında tek bir başvuru olmamıştı. 
Muhtesip Mehmet Sadık
"Eğin'de yaşayan Ermenilerin ortak özelliklerinden birisi de aile/sülale ünvanlarına sahip olmalarıydı. Daha şaşırtıcı olan ise bu ünvanların büyük kısmının Türkçe isimlerden oluşmasıydı. Muratoğlu, Değirmencioğlu, Tokatlıoğlu, Keçioğlu, Bayındıroğlu, Gülümoğlu, Reisoğlu, Çilingiroğlu, Külükçüoğlu, Narlıoğlu, Sarıoğlu, Dürümoğlu, Ekreklioğlu, Dedeoğlu, Yalancıoğlu, Kasaboğlu, Çobanoğlu, Ayvazoğlu, Eskicioğlu, Hozatoğlu, Çirkinoğlu, Karagözoğlu, Şahenkoğlu, Şahinoğlu, Eskihanoğlu, Canikoğlu bu aile ya da sülale ünvanlarından bazılarıydı.

Ayrıca aidiyet olarak hangi milletten olduğu anlaşılamayan isimler de vardı; Perinçoğlu, Kalbetoğlu, Ladifoğlu vb.

Ayrıca mahkeme kayıtlarına göre bazı Ermeni kadınlarının Türkçe isimler taşıdığı anlaşılmaktaydı; Sultan, Nazlı, Dudu, Zümrüt, Elmas, Meryem gibi.

Ancak bunlar istisnadır.

Ermeni kadınlarının büyük çoğunluğu kendi dillerinde, Ermenice isimler taşımaktaydı.

Ermeni erkeklerinin ise tamamı kendi milletlerine ait isimleri kullanmaktaydı.
"Perinçoğlu ünvanının kökenini anlamak için yine Şeriyye Sicilleri'ne bakmakta fayda var.

Burada adı geçen Perinçoğullarının hepsi Ermeni kökenlidir.

Örneğin, "Eğin kazasının nefs-i kasaba mahallelerinden Arpeki sakinlerinden ve teb'a-yı devlet-i aliyyenin Ermeni milletinden Parinçoğlu (Perinçoğulları) Estepan ve Haçador veled Kiforknam kimesneler erkarındaşları Ohannes veled Perinç muvacehesinde görülen dava" bunlardan birisidir.

Bir başka kayıtta ise Perinçoğlu Estepan'ın kaydı görülmekte;

"Mamüretü'l-aziz Vilayeti'nde Eğin kazasının merkez kasabası mahallelerinden Eriği Çori Kaldırımı Mahallesi ahalisinden ve Osmanlı Devleti teb'asından ve Ermeni milletinden Perinçoğlu Estepan'ın hanesine varıp vesikada da isimleri yazılı olan kimselerin huzurunda ve meclis-i şer'-i şerifte görülen davaya dair."
"Şeriyye Sicilleri'nde bulunan bir başka belge ise Doğu Perinçek'in büyük dedesi Mehmet Sadık Efendi ile ilgili soru işaretleri oluşturdu.

Çünkü, Eğin doğumlu Mehmet Sadık, Şeriyye Sicilleri'ne göre "mühtedi" idi.

Yani sonradan İslam dinini kabul etmiş, "hidayete ermiş" bir isimdi. Eğinli Mühtedi Mehmet Sadık'ın görevi muhtesiplikti.”
Ve konuya ilişkin bir başka iddia ile konuyu sonlandıralım:  

-www.necmettinerbakan.org’tan-
Perinçek, Özal ve Ermeniler

Korkut Özal ın Garip İlahili Duası ve BAZILARININ TÜRBAN GICIKLIĞI PAKRADUN KAYNAKLI MIYDI ?
“Annemgil, başka deyişle Firuze-İbrahim Olcaytu ailesi, 1930’lu yıllarda, Malatya’da Özal ailesiyle kapı komşu, aynı avluda oturuyorlar. Hafize ÖzalDâhiye Olcaytu, okuma yazma seferberliği sırasında Malatya’da birlikte öğretmenlik yapıyorlar. Malatya çarşısından gururla geçerek, başları açık ve dik, her gün birlikte okullarına gidip geliyorlar. 

Özalların çocuklarının isimleri, o zamanki kültürlerini yansıtıyor. Turgut, Korkut ve Bozkurt, Cumhuriyetin moda isimleri. Kur’ani Kerim’den konan İbrani-İslami isimlerden değil.

Kemalist Devrim’in yıkımı başlayınca, isimler de yeni döneme uyduruluyor.

Özal’ların en küçüğü Yusuf Özal, o dönemde dünyaya geliyor. Özalailesinin tarihi, bir bakıma Cumhuriyetin yükseliş ve inişiyle örtüşüyor. Yükselirken ilericiler; inişte tarikata bağlanıyorlar.
Düğme Günahmış

"Teyzem Dahiye Tüfekçi, Hafize Özal ile yaşıt; iyi arkadaşlar. Hayatlarının son yıllarında da birkaç kez görüştüler. Teyzem, İstanbul Bostancı’da yarım yüzyıl sonraki buluşmalarını TRT-2 ekranından anlatmıştı. Hafize Hanım,teyzeme soruyor:Dahiye, o düğmeler ne öyle.” Dahiye Tüfekçi şaşırıyor, elbisesinin düğmelerine bakıyor, “Ne var düğmelerde” diyor. Hafize Hanımın cevabı şöyle:

Erkekler görünce çözmeyi düşünürler.”
"Onların tarikat veya cemaatinde, kadınların düğmeli elbise giymeleri haram imiş. Bu da bir “Allah’ın emri” oluyor.[1]
"Diyen Doğu Perinçek, sanki İslam’ın bir emri ve simgesi olduğundan değil de, “rahibe kıyafeti olduğu için”, türban bahanesiyle Kur’an’a, İslam’a ve Müslüman halkımıza saygısızca saldırmaktaydı.

Sanki başörtüsüne ve tesettüre razıymış havasıyla “bunların tarikatında düğme bile günahmış” gibi safsatalarla ve Hafize Özal, Özalları annesi. kargaların bile güleceği boş ve kof iddialarla, maalesef gayzını kusmaktaydı.

Allah Aşkına, elbiselerdeki düğmelerin günah olduğuna dair; ayetlerde, hadislerde, fıkıh eserlerinde ve İslam geleneği içinde herhangi bir kayıt var mıydı?

Böylesine mantıksız, dayanaksız ve asılsız iftiralara sığınarak bu halkın inancıyla ve kılık kıyafetiyle uğraşanlar elbette yüz bulamazdı.

Önce Sebataist (gerçekte, gizli Yahudi kalıp, görünüşte Müslüman geçinen marazlı münafık taife) ve Pakradun (Yahudi iken Ermeniliğe, oradan İslamiyet’e geçmiş görünen taife) takımının, çağdaşlaşma havasıyla Müslüman halkımızı İslam’dan uzaklaştırma girişimlerinin bir ayağı da, güya Türkçülük kılıfı altında, Kur’ani isimler yerine “çağdaş, yoldaş, savaş, Tansu, Tanju, Kansu” gibi adlar kullanmaya başlamış ve bunu yaygınlaştırmışlardı.

Pek çok aile, ya kof bir modernleşme özenti ve ırkçılık gayretiyle veya hesaplı ve kasıtlı bir İslam düşmanlığı ile buna ön ayak olmuşlardı.
Şimdi Doğu Perinçek’e sormak lazımdı.

Madem ki Özal ailesi, çağdaşlık ve Türk ırkçılığından uzaklaşıp, İslamcılığa yöneldikleri için, Turgut, Korkut ve Bozkurt’tan sonra yeni çocuklarına Kur’ani ve İbrani kaynaklı “Yusuf” adını koyup yozlaşmışlardı, peki siz hangi mana ve maksatla ilk kızınıza Zeynep, sonra da oğlunuza İslami kökenli ve Muhammed’den türeme Mehmet adını taktınız?

Koyu Kabalist ve Yahudi iken, korkusundan ve münafıklığından dolayı İslam olup Aziz Mehmet adını alan Sabetay Sevi’nin hatırına ve hatırasına mı, yoksa Müslüman halkımızdan gizlemeniz gereken, başka sırlarınız ve sıkıntılarınız mı vardı?

Bu arada, bir art niyet ve tahripçi zihniyet taşımaksızın, insanların çocuklarına, anlamı ve çağrışımı güzel olmak şartıyla, Milli ve manevi değerlerimize uygun Türkçe veya Arapça bir isim koymalarının bizim yanımızda hiçbir farkı olamazdı.

"Ha sahi aklımıza takıldı Milli görüş’ü karıştırıp rayından saptırmak ve Erbakan’ı başarısız bırakmak için özel misyonlarıyla meşhur Özal’ların anası Hafize Hanım’ın veya babasının, şu anda Tunceli’ye bağlı Çemişgezek kazasından olduğu hatırımızda kalmıştı.

Siz ise Erzincan’a bağlı Kemah-Kemaliye kazasındansınız.
"Çemişgezek, Kemaliye ve Ağın, Keban’da birleşip Fırat’ı oluşturan Murat ve Karasu arasında biri birine komşu kazalardır, üstelik Pakradun (Yahudi kökenli Ermeni) vatandaşlarımızın bir zamanlar en yoğun yaşadıkları yörelerimiz durumundadır… Sormak istediğimiz, Rahmetli Hafize Hanım’la, Rahmetli Teyzenizin ve sizin ailenizin yakınlığı, biraz da uzak akrabalıktan ve soy bağından kaynaklanmış olmasındı?

Yoksa onlar ılımlı İslamcılık ve din istismarıyla, siz ise inkârcılık ve din karşıtlığıyla aynı amacın mı hizmetkârısınız?

Çünkü ılımlı İslamcılar da, Süleyman Demirel Amcanız ve sizin takımınız da, Medine’de gelen ahkam ayetleri hariç, Mekke’de inen ayetlere razısınız...
"Korkut Özal’ın, Ağabeyinin cenazesi başında okuduğu garip ilahili duası

13 Ekim 2010 Çarşamba günü TRT-2’de Kozmik Oda programına katılıp; Rıdvan Memi’nin sorularını yanıtlayan Korkut Özal, kardeşi olan rahmetli Cumhurbaşkanı Özal’ın ani ve şaibeli ölümü üzerine kaldırıldığı GATA’da yıkanırken, (Özal’ın Baş Yaveri General Arslan Güner idi) şimdiye kadar hiç duyulmayan bir olayla ilgili sorular karşısında sarsılıvermişti.

Sunucu Rıdvan Memi’ninSn. Özal, o sırada yanınızda bulunan bir komutan “Rahmetli Cumhurbaşkanı’nın cenazesi başında, o güne kadar duymadığı, bilmediği, Kur’ani Kerim’e ve Arapça dua metinlerine benzetemediği, sanki çok farklı bir dilden uzun ve özel dualar okuduğunuzu bana söylemişti.
"Efendim o okuduklarınız ne idi, Kur’an ayetleri miydi, hadislerle bildirilen dualardan biri miydi? (Oysa ilgili komutan öyle olsa, herhalde bir Müslüman çocuğu olarak kulak aşinalığıyla bunu rahatlıkla fark eder ve hayret etmezdi.)
Sorusu karşısında bocalayıp şaşkınlaşan ve bir nevi suçüstü yakalanmış olmanın telaşına kapılan Korkut Özal:

" 'Bunlar bize, ölülerimize okunmak üzere büyüklerimizin öğrettiği özel dualardır…' şeklinde geçiştirici bir yanıt vermişti…

"Acaba Korkut Bey’in Rahmetli Turgut Özal’ın başında okudukları, Ermenice miydi, Süryanice miydi, yoksa Kabalist öğretiler miydi?..

"Öyle ya bahsedilen komutanın hiç duymadığı, anlamadığı ve aşina olmadığı acayip dualar olduğuna göre, acaba bunlar neydi?

Sn Korkut Özal bunları bize de söyler miydi?

Yoksa bilinen, Yasin’i Şerif ve diğer İslami dualar olsa, komutanın hayretini ve dikkatini çekmezdi.

Özal’ların aslı ve astarı
"8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal`ın öldüğü tarihte GATA komutanı olan emekli Tümgeneral Prof. Dr. Ömer Şarlak, yazdığı anı kitabında, naaşın Hacettepe`den GATA`ya nakli ve burada yaşananları ayrıntılarıyla anlatmıştı.

Şarlak`ın iddiasına göre, Özal`ın naaşı, gizli bir operasyonla gece yarısı, Hacettepe`den GATA`ya taşınmıştı. GATA`da 11 generalin huzurunda ve otopsi masasında geçici mumyalama işlemi yapıldığını ve o sırada yaşananları şöyle aktarmıştı:

"Korkut Özal’ın: 'Beklemeyin, hemen yıkansın' tavrı
Orada bulunanlardan en çok konuşanı Korkut Özal`dı. Konuşmaları bir yerde noktalamak ve sonuçlandırmak istercesine "Ağabeyim Allah`ına kavuştu. O artık mutludur. Ölümünden dolayı üzüntü duyulmaması gerekir" telaşındaydı.
"Ben cenazenin ertesi günü, yani 18 Nisan Pazar günü veya ailenin vereceği karara uygun bir günde Diyanet İşleri Başkanı veya görevlendireceği bir hoca tarafından yıkanıp kefenleneceğini sanmıştım. Düşündüğümün tam tersi bir teklifle karşılaştım. 

Korkut Bey'Sizin hocalar bu gece bu görevi yapsınlar. Bence en doğrusu budur' demiş, Org. Kemal Yamak da buna katılmıştı.
"Korkut Özal kefenleme sırasında garip bir ilahi okumaktaydı

Prof. Dr. Ömer Şarlak Paşa hepsinden ilginci şu hayret uyandırıcı bilgileri aktarmıştı:

Yıkama ve kefenleme aşamasında Korkut Özal kendine özgü gür sesi ile bir dua veya ilahi karışımını okumaya başladı. Bu duruma benzeyen pek çok yerde bulunduğum halde böyle bir dua veya ilahiyi hiç duymamıştım. Sonuçta kefenlenen Özal`ı tekrar 5 numaralı dolaba yerleştirdiler. Özal Ailesi`ni ve Kemal Yamak komutanı Gülhane`den uğurladım, evime gittim.”

"İşte şahitler 
"T. Amiral Prof. İnal Ülgenalp, T. General Levent Karaca, T. General Prof. Fahrettin Alpaslan, T. General Prof. Sabri Devecioğlu, T. General Prof. Nusret Aras, T. General Prof. Yakir Tanındı, T. General Prof. M. Ali Gündoğan, T. General Prof. Çetin Harmankaya, T. General Prof. Hikmet Tanboğa ve T. General Prof. Deniz Demirkan.[2]
"Şimdi ibret ve dikkatle düşünüp izan ve insafla bir sonuca varmaya çalışalım:
"Müslümanlığın hiçbir mezhep ve tarikatında, Milletimizin hiçbir geleneğinde, cenaze başında ilahili bir dua okumak âdeti bulunmamaktadır.

Böylesi ilahi makamında acayip dualar sadece Yahudi ve Hıristiyanlar veya Kripto (Yahudi ve Ermeni dönmesi) vatandaşlar tarafından yapılmaktadır.

Üstelik Prof. Dr. Ömer Şarlak Paşa Müslüman bir tabip olarak, bu gibi cenazelerde sıkça bulunduğu halde, “böylesi bir dua ve ilahiyi hiç duymadığını”, yani Korkut Özal’ın okuduklarının Kur’an’ı ve Arapça duaları hiç çağrıştırmadığını, özellikle vurgulamaktadır.

"Aslında insanların etnik kimliğini, dini ve mezhebi kökenini, onları horlamak ve hakaret konusu yapmak için araştırmak yanlıştır, haksızlıktır; inancımıza ve insanlığımıza aykırıdır. Bizim nazarımızda ülkesine ve devletine sahip çıkan, diğer vatandaşların inancına ve hayat tarzına hoşgörüyle bakan farklı din ve düşünceden herkes saygındır. Bu bağlamda, babası atası farklı dinden olup Müslümanlığa dönenleri de, hala kendi din ve mezhebi üzerinde devam edenleri de kınamak ve dışlamak yobazlıktır, çağdışılıktır.

Ancak, her fırsatta “Ortaçağ kalıntıları, gerici kafalılar” diye inançlı halkımıza sataşan, kendine göre yorumlayıp yamuklaştırdığı Laiklik ve Kemalizm bahanesiyle başörtüsüne ve Müslüman hanımların tesettürüne saldıran, hatta hıncını alamayıp; “Türban rahibe kıyafetidir, fahişe alametidir” gibi toplumu kışkırtıcı ve ayrıştırıcı tavırlardan sakınmayan kişi ve kesimlerin, bu açıkça fesat çıkarma ve kamplaştırıp kutuplaştırma gayretlerinin gerçek ve kirli niyetlerini, psikolojik ve ideolojik nedenlerini ve teolojik dürtülerini araştırmak; ve bu sinsi girişimlerin bazı derin ve gizli etkenlerini hatırlatmak ta doğal karşılanmalıdır; çünkü bu maalesef ülkemizin ve milletimizin sosyal bir yarasıdır.

"Üstelik böylece; bu gibi itham ve iddialara muhatap olanlara, kendilerini suizandan kurtarma ve toplum vicdanını rahatlandırma imkânı da sunulmuş olmaktadır.
"Ve tabi bu konuyu gündeme taşıyan sitelerin ellerindeki bilgi ve belgeleri ve bunların güvenirlik derecelerini de kamuoyu ile paylaşması, yani iddiaların iftira olmadığını ispatlaması lazımdır. Bu çağrımız her iki tarafadır.

Şimdi bu tiplerin: “Laiklik adına, sadece kamudan değil, fert ve cemiyet hayatının tamamından dışlanıp yasaklanması gerektiğini” savunacak kadar gıcık aldığı “İslami hayat” düşmanlığı, acaba sadece cehaletten (inanç ve bilgi yetmezliğinden) mi, yoksa çok sinsi bir hıyanetten mi kaynaklandığı sorusu önemliydi.

"Meşhur bir Siyasetçiyle ilgili çarpıcı iddialar ortaya atılmıştı
Bir dergideki iddialara göre, bu siyasetçinin dedesinin babası Mehmet Sadık Efendi, 1850 tarihinde Apçağa köyünde doğmuştu.

Apçağa, o tarihlerde Abuçeh diye anılıyordu. Özellikle yöredeki Ermeniler, Abuçeh adını kullanıyordu. Babasının adı Hacı Mehmet, anne adı ise Ayşe oluyordu.Mehmet Sadık Efendi, Eğin`de (Kemaliye) belediye kâtipliği yapıyor, daha sonraları muhtelif yerlerde posta müdürlüğü görevlerinde bulunuyordu. En son 1915 yılında Mekke`nin posta müdürlüğü görevini yürütüyor, aynı tarihte ailenin bir başka yakın akrabası da Cidde posta müdürü yapılıyordu. Bu akrabaları, Cumhuriyet`in ilanı ve sonrasında yaşanan devrimlerin ardından "Çitlioğlu" soyadını alıyordu. Yani ailenin bir kısmı bugün Çitlioğlu soyadını kullanıyor, bunların bir kısmı da Elazığ’da yaşıyordu.
"Dedesi Mehmet Cemal Efendi de, 1887`de Apçağa`da doğmuştu. Önce Sıbyan mektebini, ardından da Eğin Rüştiyesi`ni bitiriyordu. Buradan şahadetname (diploma) alan Mehmet Cemal Efendi, Türkçe ve Fransızca okuyup yazabiliyordu. 1906 senesinde Ankara`da Telgraf ve Posta Müdürlüğü`nde muhabere memuru olarak işe başlıyor, bir süre sonra Yozgat Posta ve Telgraf Müdürlüğü`nde muhabere görevine tayin ediliyordu. İlerleyen yıllarda ise Refahiye`de Telgraf Müdürlüğü yapıyordu.
Burada hem Mehmet Sadık Efendi, hem de Apçağa üzerinde durmakta fayda vardı. Bölgeyi anlamak, demografik yapısı hakkında bilgi almak için bakılacak en iyi kaynak, Şeriyye Sicilleri yani Mahkeme Kayıtlarıydı. Osmanlı mahkeme kayıtları olan Şeriyye Sicilleri, bize bir bölgenin sosyal, iktisadi, dini vb. hakkında ortaya çıkan sorunları ve çözüm yollarını sunmaktaydı. Daha doğru bir ifadeyle, oradaki halk arasında meydana gelen anlaşmazlıklar hakkında mahkeme üyelerinin, şahitlerin ve iddia sahiplerinin ifadeleri, görülen davada kayda geçirilmiş durumdaydı. Daha sonra bu kayıtlar mahkeme tarafından saklanırdı. Mahkeme kayıtlarında; davacının da, davalının da sorgudan önce adres tespitleri yapılırdı. Daha sonra her iki tarafın isimleri, baba ve dede isimleri, varsa aile-sülale unvanları kayıt altına alınırdı. Bu bilgiler bütün mahkeme kayıtlarında mevcut bulunmaktaydı.
Bu kayıtlara bakıldığında On dokuzuncu yüzyılın sonu ile yirminci yüzyılın başlangıcında bölgede ciddi bir Ermeni nüfus vardı. Bunların önemli bir kısmı zanaatkâr ve esnaftı. Ermeniler, daha çok Eğin kasabasında yaşamaktaydı. Özellikle kasaba içerisindeki mahallelerde pek çok Ermeni`nin ikamet ettiği, bugüne kadar gelen belgelerden anlaşılmaktaydı. Kasabada Dörtyol Ağzı Mahallesi ile Süfela Mahallesi, Ermenilerin yoğun bulunduğu mahalleler arasındaydı. Eğin`e bağlı köylerde de Ermenilerin yoğun bir şekilde yaşadıkları çok rahatlıkla anlaşılmaktaydı. Özellikle Gemer-gab (Kemer-gab), Apçağa ve İliç, bu köylerin başındaydı. Şeriyye Sicilleri`ne göre Eğin de, az da olsa Rumlar da yaşamaktaydı. Rumlar özellikle Vanik köyü ve çevresinde bulunmaktaydı. " 'Apçağa', içinde çok az Müslüman`ın yaşadığı bir Ermeni köyü oluyordu. Şeriyye Sicillerin`de Apçağa ile ilgili on mahkeme kaydından sadece bir tanesi Müslümanlara ait görünüyordu. Mahkeme kayıtlarının onda dokuzu Ermenilere ait çıkıyordu. Kısaca köyün önemli bir kısmı Ermeni`ydi; ancak az da olsa, Müslüman nüfusun yaşadığı da kaynaklardan anlaşılıyordu. Aynı zamanda Apçağa köyü muhtarlarının ve köy ihtiyar heyetinin tamamı Ermenilerden meydana geliyordu.

Nitekim Apçağa`dan mahkemeye başvuran bir Ermeni`nin davasına köyün "muhtar-ı evveliKozmoz veled Tebimbek" ile muhtar-ı sanisi "Hamtor veled Aleksan; ihtiyar heyetinden ise Kirkor veled Agop, Kirkor veled Artin, Karabet veled Nihayet" katıldıkları kaydediliyordu.
"Eğin`in bir başka köyü, “İliç”de Şeriyye Sicili`ne göre Ermeni köyü olarak gözüküyordu. İliç`ten mahkemeye başvuran tek bir Müslüman`a rastlamak mümkün olmuyordu. Köyde yaşayanların tamamının Ermeni olduğu anlaşılıyordu. Mahkeme kayıtlarına göre köy muhtarının adı Kirkor veled Relham`dı. Bölgede az da olsa bir Rum nüfusu yaşamaktaydı. Eğin`in sadece Vanik köyünde yaşayan Rumların arasında başka millet ve dinden insana rastlanmamış, çünkü köyden mahkemeye Rumlar dışında tek bir başvuru olmamıştı.
"Kendisi de ülkesine, devletine ve Cumhuriyete gönülden bağlı bir Ermeni vatandaşımız olan ve Türk Dil Kurumunda önemli görevlerde bulunan Sn. Levon Panus DABAĞYAN:
 "a- Çoğu Kafkas kökenli Yahudilerin, çeşitli nedenlerle Anadolu’ya göç edip, Musevi görünmek yerine, o sıralarda Osmanlı bünyesinde rağbet gören Ermeni toplumuna katılıp kendilerini sakladıklarını
"b- Bunlara, fitne ve fesatları nedeniyle Ermeniler arasında bile LEVON PANOS DABAĞYAN

onlara PAKRADUN denilip, iyi gözle bakılmadıklarını
"c- Osmanlıya ve Müslüman halka karşı bütün ayaklanmaların, özellikle İttihat ve Terakki masonlarının yaptırdığı isyan, katliam  ve sürgün olaylarının tamamen bu Pakradun (Yahudi asıllı) Ermenilerce kışkırtıldığını
"d- Aslen Yahudi olup inanç ve ideolojilerini gizlice sürdüren, ama zahiren Ermeni görünen, sonra da Müslümanlığa geçen bu PAKRADUN taifesinin üç önemli özellik ve alametinin ise:
"1-Sabataistler, Masonlar ve Siyonist Yahudilerle sürekli ilişki ve samimi işbirliği içinde olduklarını
 "2- Çok koyu bir Türk ırkçısı ve ulusalcı rolüyle katı bir Ermeni karşıtlığı yaparak, Yahudilerin hıyanet ve melanetlerini gizlemeye çalıştıklarını
"3- Laiklik ve Kemalizm kılıfı altında, İslam ve maneviyat düşmanlığıyla uğraştıklarını belgeler ve örneklerle açıklamaktadır. (Bak: Emperyalistler Kıskacında Ermeni Tehciri)
"Bu tespitlerin ilgili siyasetçiye ve ekibine ne denli uygun düştüğü ise ortadadır."
İşte Perinçeklerin şeceresi...
________________________________________
[1] 
Aydınlık / 17 10 2010
[2] Kaynak: 
SABAH 03.05.2002 - www.gurbetport.com
Ufuk EFE -Gönderen aydınlık yo  zaman: 16:25

 

.......................................................

 

 


 

PERİNÇEK GÖREV İCABI BİR SOLCUDUR !!! (30)

2012-06-04 02:27:10

 

PERİNÇEK’TEN FETHULLAH HOCA’NIN

CASUSLUK FAALİYETLERİNE DESTEK

12 Eylül ve Amerikan yetiştirmesi Fethullah Hoca casusluk faaliyetlerini uluslararası alanda sürdürüyor.

 

CIA planı gereği Türk Okulları ve Türkçe’nin yayılması maskesi altında 50’nin üzerinde ülkede 1000’den fazla okul ile Amerikancı, dinci-sömürgeci casus nesiller yetiştiriyor.

 

Bu yıl (2012) 10’uncusu düzenlenen Türkçe Olimpiyatları adı verilen casusluk olimpiyatlarına dinci medya başta olmak üzere Tayyip hükümetinden korkan burjuva medya da geniş yer verdi.

 

Ancak haberler haber değil, tamamen Fethullah propagandasıydı.

 

Bundan beş yıl önceki aşağıdaki haberde sözde anti-Fethullahçı maske ile dolaşan Perinçek hakkındaki haberi, yine Fethullahçı gazete Zaman’dan okuyacaksınız.

 

Perinçek’in milliyetçi ruhunu ve sahte laik yüzünü aslında Fethullah destekçisi olduğunu göreceksiniz.

 

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=551426

 

Perinçek:Türkçe Olimpiyatı'nı faydalı buluyorum ödül törenine katılmamakla hata ettim

 

Mühenna Kahveci- 14.06.2007

 

İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek, 100'ü aşkın ülkeden 550 öğrencinin katılımıyla gerçekleştirilen 5. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları'nı faydalı buldu.

 

Olimpiyatlara katılmamakla hata ettiğini dile getiren Doğu Perinçek, "Türkçeye emek vermek iyi bir şey. Kim dilimize emek veriyorsa iyi bir şey yapıyor demektir." dedi.

 

Bu yıl 5.si gerçekleştirilen Uluslararası Türkçe Olimpiyatları'nın yankıları sürüyor. Siyaset, iş ve akademi dünyasının yanı sıra sivil toplumdan da büyük destek gören olimpiyatlara bir övgü de İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'ten geldi.

 

2 Haziran Cumartesi günü İstanbul Gösteri Merkezi'nde yapılan olimpiyat finaline katılamadığı için üzgün olduğunu belirten Perinçek, "Olimpiyatlara katılmak için Ankara'daki sendika kongresini bile bıraktım.

 

Katılacaktım; fakat son anda vazgeçtim, bir hata yaptım, katılmam gerekirdi." diye konuştu.Perinçek, olimpiyatlar için konuşma metni de hazırladığını belirterek, "Katılsaydım orada güzel bir konuşma yapacaktım." ifadelerini kullandı.

 

Perinçek, 100'ü aşkın ülkeden 550 öğrencinin Türkçe Olimpiyatları için bir araya gelmesini nasıl karşıladığı şeklindeki soruya ise,

 

"O tarafını bilmiyorum; ama Türkçeye emek vermek iyi bir şey. Türkçeyi uygarlık dili olarak geliştirmek zaten bizim programımızda da var. Kim buna emek veriyorsa iyi bir şey yapıyor demektir." cevabını verdi.

 

Doğu Perinçek, partisinin İstanbul il merkezinde düzenlediği basın toplantısında 22 Temmuz seçimlerine dair değerlendirmelerde bulundu.

 

ABD ve Avrupa Birliği'ne karşı çıkan Perinçek, Türkiye'nin ve bölge ülkelerinin bağımsızlığı, egemenliği, bütünlüğü ve barış amacıyla Irak halkı başta olmak üzere İran, Suriye ve Azerbaycan'ın katılımıyla Ortadoğu Devletler Birliği'nin kurulmasını önerdi.

 

Perinçek, bu ülkeler ile güvenlik dahil her alanda işbirliği yapılmasını dile getirdi.

................................

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.