Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Son Yorumlar

Eğitim amaçlı yayın: Bu araştırma yazısının bizim için en önemli yanı; 'derin devlet'in karanlık veya 'yasadışı', güçlerinin ne zaman kurulduğundan (elbette bu da önemli) ziyade, 'Nasıl Çalışır bunlar?' Örneğin; 'Sol maskeli Örgütleri nasıl kurarlar' yada, herhangi bir sol örgüte nasıl sızarlar, hatta ele geçirirler?, Suikast, cinayet, işlerken yöntemleri.. 'Psikolojik Savaş'ın dikkat çeken 'ortak' argümanları nelerdir? vb. gibi konulara dikkat çekmektir...d.d.com-

 
 
Ahmet Mumcu/ Osmanlı'dan Günümüze; 'Derin Devlet'in Tarihçesi
 

Aralık, 2015

Yazar: Ahmet Mumcu

Derin güçler, devleti önce kutsallaştırır, eleştirilemez tartışılamaz konuma getirir.

Akabinde kendilerinin de içinde bulundukları bir gücü devletin tartısmasız koruyucu ve kollayıcı tek unsuru olarak empoze ederler, zamanla devlet bu güçler vasıtasıyla kurulus gayesi adı altında bazı planlara sistemli bir sekilde gebe bırakılır, devlette islerin kötü gittigi dönemlerde kurtarıcı rolü üstlenir, devletin içinde kök salmaya ilerlemeye devam eder, rejimin yegane yapıcı unsurlarıdır.

Her türlü tehlike anında tek kurtarıcıdırlar ve bu baglamda din, devleti kutsallastırırken aslında derin devletin görünmeyen zırhı rolündedir.

Derin devlet hiç süphesiz ki; sadece Türkiye’ye özgü bir yapılanma degildir, otoritenin oldugu her yerde bundan nemalanan baska bir derin otoritenin varlıgı söz konusudur.

Otorite çesitli baskı unsurları vasıtasıyla bir hegemonya alanı yaratır.

Bu baskı unsurları zaman içinde devletin (otoritenin) aracı olmaktan çıkar ve otorite üzerinde dahi söz sahibi olacak güce erisir.

Baskı, önce egemenlik alanı yaratır, itaat eden bir toplum dogurur.

Bu düzen içerisinde baskı unsurları bazı somut ve soyut (kutsallık) faktörleri kullanarak kendi otorite alanını devlet adına kurar.

Derin devlet, coğrafya, tarihsellik ve din gibi üç temel faktörün bir arada bulundugu ve birbirini etkileyebildigi nesnel kosulların ürünüdür.

Coğrafya, tarih ve din, derin devletin zaman ve mekan içerisindeki hareketi olarak görüntü ve biçim degisikliklerine ragmen degismeyen temel ve cevhersel üç niteliginin kaynagıdır.

Kaynak’a göre; Cumhuriyetin kurulusundan beri Türkiye’nin dört büyük hasmı vardır: Komünizm, Kürtçülük, Türkçülük ve irtica.

Türkiye kurulusundan bugüne bu dört hedefle mücadele etmistir.

Esasen istihbarat teskilatının yapılanması da buna göredir.

Oysa böyle bir yapılanma yerine devletleri hedef alan, devletlerin faaliyetlerini izleyen bir yapı olusturulması gerekirdi.

Cografya, yani Fırat, Dicle, Nil ırmaklarıyla Akdeniz çevresi, iklimi, dagları ovaları ve vadileriyle, topragı ve suyuyla derin devletin otoriter niteligini ve hegemonik karakterini tayin eden bir faktördür.

Babil’den Urartu’ya, Firavun Mısır’ından Atina ve Sparta’ya, Pers’ten iyonya’ya, Roma, Bizans, Sasani’den, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı’ya kadar bölgesel yada büyük çaplı bütün devletlerin hegemonik vasıfları, devlet örgütlenmesi, mülk anlayısı ve zora dayalı otoritenin en temel kaynagı cografyanın determinasyonudur.

Bu devletlerin hemen hepsi topraga baglı askeri tarım imparatorlukların mülk anlayısını tasır.

Derin devletin birinci ayagı cografya faktörü üzerine insa edilmistir. İkinci olarak tarih faktörü gelir. Tarih yani zaman da süreklilik olarak gelenek mekanda statüko olarak muhafazakarlık.

Derin devletin ikinci ayagını insa eder.

Derindevlet özünü degistirmeden farklı isimler biçimler alarak varlıgını devam ettirir.

Bu anlamda da derin devlet, esasen muhafazakâr ve gelenekçi bir devlettir. Derin devletin üçüncü ayagını ise din olusturur.

Din, kutsal hiyerarsinin nedenidir.

Bu kutsal hiyerarsinin devlet bağlamındaki karşılığı şudur:

Toplumsal düzen tanrı hükümdar- üst sınıf-alt sınıf -asiret-klan- aile- baba- kadın- çocuk sıralamasıyla inen degismez bir tanrısal yasadır.

Bu hiyerarşi sorgulanamaz, eleştirilemez, karsı çıkılamaz ebedi bir emirdir.

Zincirin bütün halkaları varlıklarının mesruiyetini bir önceki halkadan alırlar ve böylece aile içi erkek egemenligi, güç sahibi bir asiret, sınıf yada zümre ve tabi hükümdar ve temsil ettigi devlet mesruiyetini tanrıdan almıs olmaktadır.

Bunların yanı sıra su düsünce biçimi de devleti derinlestiren olgulara örnek verilebilir, devletin asli ve âli çıkarlarını gerçeklestirmek için hangi araçların kullanılacagı konusunda bir sınırlama kabul edilmez, yani bu araçların seçiminde mevcut hukuk düzenine ve etik kurallarına riayet etmek gerekmez.

Derin Devlet Yapılanmaları

Toplumun küçük ve seçkin bir sınıf tarafından yönetildigi yada yönetilmesi gerektigi yolundaki temel görüs, Platon’dan günümüze kadar pek çok düşünür ve siyaset bilimci tarafından ileri sürülmüştür”.

hiçbir rejim sırf siyasi meşruiyet ve idari verimlilige dayanarak iktidarda kalamaz, bütün yönetim sistemleri, az veya çok ordu ve polis kurumları vasıtasıyla zorlayıcı bir güç kullanılarak desteklenir.

Yine yukarıdaki cümleyi destekleyici Mao’nun söyle bir sözü vardır. Siyasi iktidar, bir silahın namlusundan dogar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı Devleti’nden devir aldıgı, derin devlet gelenegi de, tıpkı Osmanlı Devleti’nde bulunan hassasiyetleriyle devir alındı.

Söyle ki; Osmanlı Devleti’nde karar mekanizması üzerinde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin etkinligini vardı, bunu su örnekten anlamak mümkündür.

Hüseyin Hilmi Pasa döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin istanbul merkezi üyeleri çil yavrusu gibi dagılıp, saklanınca, hükümet ne yapacagını iyice sasırdı.

Hükümet, İttihat ve Terakki üyelerinin saklanması üzerine, hiç bir sey düsünemedi ve yapamadı, çünkü o zaman a kadar emir ve yasaklar ancak o kaynaktan yani İttihat ve Terakki merkezinden çıkardı. Hüseyin Hilmi Pasa dogrudan dogruya inisiyatif sahibi bir basbakan degildi.

Bu da Osmanlı yönetimi üzerinde İttihat ve Terakki’nin gücünü gösterir.

Osmanlı’da derin devletin izlerine İttihat ve Terakki ile rastlamak mümkündür. Hatta Türkiye’de derin devletin izlerinin Osmanlı’ya, İttihat ve Terakki’ye dayandıgını söylemek mümkündür.

İttihat ve Terakki zihniyetine geçmeden önce Osmanlı’da derin devletin bilinen ilk basamagı olan hafiye teskilatını açıklamak gerekir.

Hafiye Teşkilatı

Derin devlet gelenegi, köklü bir gelenektir.

Osmanlı Devleti’nden günümüze degin Türk toplum yapısı içinde bu gelenek, hep süregelmistir.

Bu gelenek kimilerine göre bir endisenin ürünüdür, kimilerine göre kaçınılmaz bir durum ve kimilerine göre ise büyük çaplı rant kavgalarının, çekismelerin sonucudur:

Ayrıca İstihbarat Türk halkının ve onu yöneten kurumların iradesini saptırmaya yönelik yabancı örgütlerin faaliyetini saptamak ve bunları etkisiz hale getirmektir.

Bu nitelikleri ile ulusaldır, gereklidir ve insani degerlerle bir çatısma halinde degildir, istihbarat örgütleri gizlidir.

Bu gizlilik, genelde ülke insanı için geçerlidir.

Gerçekte ona hasım olan kuruluslar, istihbarat örgütleri hakkında tahmin edilenin çok üstünde bilgi sahibidir.

Derin devlet geleneginin mantıgı, hemen her ülkede aynı temellere dayalı olarak dogar, Osmanlı’da derin devlet ise II. Abdülhamit dönemine rastlamaktadır, II. Abdülhamit’in kurdugu Hafiye Teskilatı Anadolu’daki bu gelenegin ilk örneklerindendir.

Hafiye Teskilatı, günün kosullarında istihbarat toplamak için dogmus ve günümüz Milli stihbarat Teskilatı’nın atası diyebilecegimiz bir yapıdır.

Bu teskilatla MİT arasında kesin ayrımlar vardır. Lakin istihbarat örgütleri olmaları hasebiyle benzer yönlerine de rastlanmaktadır.

Bu yapılanma ile Abdülhamit muhaliflerini takip ettirmis, onların kendisi ve yönetimi hakkındaki fikirlerini ele geçirmis ve kendisiyle yönetimiyle alakalı planları bertaraf etmistir.

Bunun ötesine geçmeyi de basaramamıslardır. Yani sadece kendi vatandasına karsı kullanılan bir istihbarat örgütü olmanın ötesine gidememislerdir.

Avrupa ve Amerika’daki istihbarat örgütleri ile Türkiye’deki istihbarat örgütleri arasındaki en ciddi fark da zaten burada ortaya çıkar.

Bu ülkelerde istihbarat örgütleri sadece iç istihbarat örgütü rolünü oynamaz, hatta daha ziyade dısarıya dogru çalısırken, Türkiye’deki istihbarat örgütleri temelde en büyük tehdidi içerde kendi yurttasları arasında aramakta ısrarcı politika izlemislerdir.

Osmanlı’dan günümüze istihbarat örgütlerinin temel felsefesi tehlikeyi içeride aramak, vatandası fislemek ve hatta yer yer cezalandırmak rolünü üstlenmistir. 

Özetle, Türkiye’de istihbarat iç istihbarat kimliginden sıyrılamamıs, tehlikeyi hep kendi içinde aramıstır. Bu yönüyle de halkıyla bütünlesmeyi basaramamıstır.

Nasuhi Güngör’e göre;

Teskilatı Mahsusa’dan itibaren, Kusçubası Esref’ten bugüne geldigimizde bir devamlılık vardır mutlaka, ama aradaki temel yanlısa söyle temas etmek istiyorum.

Dünyanın birçok ülkesinde istihbarat örgütleri iç istihbarat ve dıs istihbarat diye bölünmüstür.

Profesyonel olarak, iç istihbarat nedense Türkiye’de istihbaratın temeli olarak algılanmıstır. Abdülhamit döneminde de Önemli ölçüde bu böyledir, kendisine muhalif olanları takip ettirme anlamında bir yapılanmadır.

Döneminin, Hafiye Teskilatı enteresandır Cumhuriyet Dönemi itibariyle MİT’ in o ilk kurulusundan itibaren, günümüze, kadar kendi insanımıza yönelik istihbarat yapmıs, bu da zaman zaman gayrimesru eylemleri meydana getirmistir.

Dolayısıyla temel felsefeniz yanlıs olursa yola çıktıgınızda birçok arızayla karsı karsıya kalabilirsiniz ve yapmıs oldugunuz islerde çok çabuk hukuk dısına çıkabiliyorsunuz ki Türkiye’de de istihbaratın bu anlayısından ötürü bu tür seylere çokça rastlanmıstır”.

Tüm bunlara ragmen, Türkiye’de bilinen ilk istihbarat örgütü kimligine sahip Hafiye Teşkilatı da, günümüz istihbarat hatta kendinden hemen sonra gelen istihbarat teskilatlarıyla bire bir örtüsmez.

Hafiye Teskilatı’yla, atası sayıldıgı MİT veya kendinden sonra gelen teskilatlar arasındaki en ciddi fark hafiye teskilatının fisleme dısında ciddi bir cezai müeyyide uygulamamasıdır.

Söyle ki; ÖHD, JİTEM, ve 1912 sonrası Teşkilatı Mahsusa gibi örgütler, birer cezalandırıcı rolü de üstlenmislerdir. 

Fişlemekle yetinmemis aynı zamanda cezalandırma faaliyetleri de yapmıslardır, fakat Hafiye Teskilatı, bu muhalifleri tespit ettikten sonra onları katletmemiş yâda infaz yoluna gitmemis, onları yurt dısına sürgüne göndermis ve orada dahi sahiplenmiştir.

Belki de en ciddi fark budur, konuyla alakalı Elkatmış’ın su sözleri özetleyici niteliktedir:

Abdülhamit de imparatorlugun dagılmaması için istihbaratı iyi kullanmıstır, ama hiçbir zaman kimseye zarar vermeyecek sekilde kullanmamıstır.

Yani öldürme, yok etme, faili meçhuller olmamıstır.

Onlar İttihatçıların işidir, İttihatçılar öyle seyler yapmıslardır.

Abdülhamit, istihbarat sayesinde zararlı gördügü kişileri öldürmek degil de, bertaraf etmistir, görevden almıstır, baska yerlere sürmüstür, Yemen’e, Fizan’a ama onlarında iaşelerini en iyi sekilde temin etmistir.

Yurt dısındakilerin dahi benim vatandasım magdur olmasın, orada muhtaç hale gelmesin, baska ideolojilerin esiri olmasın, onlara dahi, Avrupa’daki jön Türklere dahi, para göndermistir. Dolaylı yollardan maas vermiştir.

Yani yüz üstü bırakmamıs ama sonradan bozulmus tabi ittihatçılar ve sonrakiler kendi ideolojilerine aykırı gördüklerini faili meçhullerle yok etmislerdir”

Burada Hafiye Teskilatı ile diger istihbarat birimlerinin çalısma strateji ve usulleri de belirginlesiyor, sonraki yıllarda artık Osmanlı dagılma sürecine giriyor.

Abdülhamit, İttihatçı örgüt karsısında güç kaybederken, yeni bir gelenek sahnedeki yerini alıyor, bu gelenek artık yıllarca Türkiye’de derin yapıların arka planındaki fikir ekolü olma rolünü basarıyla oynayacak. İttihat ve Terakki zihniyeti Türkiye’de  sonraki yıllarda da devam eden hükümdarlıgını kuracaktır.

İttihat ve Terakki ve Teskilatı Mahsusa

Hafiye Teskilatı’nın artık iyice zayıflaması, II. Abdülhamit’in güç kaybetmesi, yeni güç odakları dogurmus, bu akım Osmanlı’da iç çatısmaların ayyuka çıktıgı bir dönemde rolünü oynamıstır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti önce İttihat-ı Osmanlı adıyla Mayıs 1889’da askeri Tıbbiyede kuruldu.

Teskilatın Tıbbiyedeki ilk kurucularından biri ve en önemlisi Dr. İbrahim Temo, aydın, aktif bir inkılâpçıydı,fakat hürriyetin ilanından sonra Selanik umumi merkezinden ve cemiyet kadrosundan oda ilgi görmedi.

1894’te İttihat ve Terakki adını aldı.

Cemiyet, 1908 devriminden bir süre sonra siyasi parti olarak hayatını sürdürmüstür. İttihat ve Terakki zaman zaman degisik ideolojilerle ve personelle karsımıza çıkmaktadır.

Fakat bütün bu ideolojilerin arkasında Osmanlı Devleti’ni kurtarma fikri vardır.

1905’e kadar cemiyet kendini Namık Kemal’in hürriyetçi fikirlerinin varisi olarak göstermis, 1905’ten sonra Dr.Bahaeddin Sakir ve Dr. Nazım’ın hakim oldukları bir grup haline gelmistir.

Bir baska bilgiye göre İttihat ve Terakki talyan örgüt Carbonari’den etkilenmistir.

Bilindigi gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti II. Abdülhamit’e muhalefet amacıyla kurulmustur. Kuruldugu yer askeri tıbbiyedir.

lik kurucuları; Ohrili İbrahim Temo, Diyarbakırlı İshak Sükuti, Arapkirli Abdullah Cevdet ve Kafkasyalı Mehmet Resit’ti. Kuruluş tarihi 1889’dur.

ibrahim Temo İtalya’da bulundugu bir sırada Napoli’de arkadaslarıyla birlikte gittigi Mason Locası’nda Carbonari örgütü ile ilgili bilgiler elde etmistir. Bu örgütten etkilendigini gösteren hususlar sunlardır;

Carbonari, elemanlarının kodlanmasında kesirli sayılar kullanılmaktaydı. Örnegin; her hücreye ve hücredeki her üyeye birer sayı verilmekteydi.

Mesela; yedinci hücrenin dördüncüsü, 7/4 olarak kodlanırdı. brahim Temo, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde 1/1 olarak bilinirdi.

Bütün bir numaralar aynı zamanda o hücrenin baskanıydılar. Toplantılarını dörtler toplantısı, hatap toplantısı gibi isimlerle kodlarlardı.

İlk toplantılarının ardından incir altı toplantısında 12 kisi olmak üzere bir araya geldiler.

Bu onların ilk resmi toplantısı kabul edilir.

Haberlesmenin kuryelerle saglandıgı İttihat ve Terakki’de üye olarak katılımı uygun görülenler, gözleri baglı olarak götürüldükleri los odalarda, liderlerine sadakat üzerine yemin ederek örgüte alınırlardı.

Elkatmıs bu dönem hakkında sunları söylemektedir:

Bu dönemde Türkiye’nin kendi topraklarını, imparatorlugun kalan kısmını korumak için yaptıgı her çaba, ne yazık ki bölünmeyi daha da hızlandırmıstır. Söyle ki;

İttihat ve Terakki, bir taraftan bir iktidar kavgası veriyordu, Sultan Abdülhamit’e karsı, ikincisi bir uluslararası dengenin karsılıgı olmaya çalısıyordu, üçüncüsü de ülke içinde ortaya çıkan mikro milliyetçilik düsüncesiyle azınlık hareketlerine karsı kendince bir istihbarat faaliyetini yönetmeye çalısıyordu.

Bütün bunları basarabildi mi? hayır İttihat ve  Terakki’nin o hareketi o düsüncesi sadece ülke içindeki o bölünmeyi daha da derinlestirdi”.

İlerleyen günlerde buhranlı bir havanın hâkim olacagı belliydi, nitekim İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetici kadrosunun en aktif elemanlarından biri olan Binbası Enver Bey yurt dısında bir vazifeye yani Berlin Atese Emirligine atanır; 13 Ocak 1908.

Bu durum Enver Pasa’nın memleketten gönderilmesi gerektigine isarettir, zira teskilatta etkindir, onun bu etkinligini bertaraf etmeye çalısılmıstır.

Kaldı ki sadece o degil, giden diger isimler de bize teskilat kadrosunun güç dagılımı hakkında bilgi vermektedir.

Bunlar sırasıyla, Fethi Okyar, Paris; Binbası Hafız İsmail Hakkı Bey, Viyana; Ali Fuat Bey, Roma Atese Emirligine gönderilecektir.

Bu kadronun güç dengesini göstermesi bakımından etkilidir. 

1906’dan sonra cemiyet içerisinde belirginlesen 2 grup ortaya çıktı, 1.grup Nazım-Sakir grubu, bunlar Türkçülüge, askeri ve parti örgütlenmesine daha çok önem verirken, diger grup Ahmet Rıza Bey’in önderliginde biyolojik materyalizmin
etkisi altında kalmıslardır.

İttihat ve Terakki’nin mücadelesinin siddetlendigi dönem 1906 sonrasıydı. 

Mesrutiyet yönetimini tekrar kurmak için gizli dernekler çalısmaya basladı. Bunların en ünlüsü “İttihat ve Terakki”( birlesme ve ilerleme) Dernegi idi.

Özellikle Harbiye ve Askeri Tıbbiye okulu ögrencileri hem ögretim sırasında, hem subay olduktan sonra bu dernek amaçlarını gerçeklestirmek için canla basla çalısıyorlardı.

Mustafa Kemal ile Türk devriminin belli baslı liderleri de genç subay olarak bu hareketiniçerisindeydiler.

İttihat ve Terakki Cemiyeti güçlü ve amansız bir sekilde yürüttügü mücadeleyi sonunda kazandı. Rumeli’deki orduların ayaklanması sonucunda II. Abdülhamit Anayasayı tekrar yürürlüge koymak zorunda kaldı (23 Temmuz 1908). 

Mesruiyet yönetimi tekrar kuruldu, fakat bu devleti kurtarmaya yetmedi .

Enver Pasa, Abdülhamit hükümetini devirmek için mebuslar arasında da İttihat ve Terakki sayesinde ciddi bir baskı kurmustu, nitekim bir konusmasında şu sözleri sarf etmistir:

Arkadaşlar!

Geçen seferki toplantınızda verdiginiz karardan haberdar oldum. Hayretler içinde kaldım. Bin türlü bahane ve vesilelerle hükümete ilismeyi dogru bulmamıssınız. Bu husustaki görüslerinizi bilmiyorum. Yalnız hepinizden bir sey sormak isterim.

Şayet memleketin gelecegini bu hükümetin kurtaracagına inanıyorsanız, mesele yoktur. Burada toplanıp beyhude yere dedikodu yapmayalım. Dagılalım, vazifemize bakalım. nanmıyorsanız, o halde birtakım nazariyata kapılıp, kararsız davranmayalım. Derhal çaresine bakalım ve hükümeti devirelim”.

Bu konuşmalardan kısa süre sonra, ortam yaratılarak hükümet devrilir. 

Çünkü bütün şartlar oluşmuştur.

31 Mart Olayı tam bir derin kargasaya sahne olmustu, Aydemir, o dönemi söyle anlatır:

Evvela İttihat ve Terakki’ye karsı bazen çok insafsız sekilde çalısan  muhalif basın, havayı durmadan bulandırıyordu, yeni yeni gazeteler ve ne maksatlar  güttükleri belli olmayan cemiyetler bu bulanıklıgı daha da arttırıyorlardı.

Bir aralık Avrupa ya kaçıp sonra Abdülhamit ile barısan Murat Bey, Mizan Gazetesi ile İttihat ve Terakkiye cephe almıstı, 1 Agustos’ta Murat Bey ve destekçileri İttihat ve Terakki tarafından muhalif ilan olundular.

Tüm bu çalısmalar darbe öncesi İttihat ve Terakki zihniyetinin sonraki dönemlerde de kullanacagı yöntemdi, sebep yaratmak, yapılanlara kılıf uydurma çabalarıydı. İttihat ve Terakki kim tarafından hangi amaçla kuruldugu konusuna gelince;

cemiyetin kurulmasında en büyük emegi, yılmadan, bıkmadan, kılıktan kılıga girerek mücadele eden, agzı laf yapan, Abdülhamit tarafından iki defa idama mahkûm edilen ve 1926 yılında Atatürk’e ‘zmir suikastı’nı yapanlar arasında oldugu gerekçesiyle idam edilen Selanikli Dr. Nazım verdi.

İttihat ve Terakki’nin çekirdegini 21 Mayıs 1889 da Ohrili İbrahim Temo ve 4 tıbbiyeli arkadasınca kurulan ve amacı Abdülhamit’e zorla Anayasayı (Kanuni Esasi’yi) ilan ettirmek olan, İttihadı Osmanlı Cemiyeti olusturuyordu.

Bu cemiyete 1893 te Askeri Tıbbiye ögrencisi olan Selanikli Dr. Nazım üye oldu. Cemiyet talyan Carbonari-Kömürcüler isimli gizli teskilat yapısından esinlenerek hücre sistemi esasına göre kuruldu.

Osmanlı Devleti’nin son yıllarında, siyasi birligin korunmasını saglamak,  ayrılıkçı hareketleri önlemek ve yabancı ülkelerin Ortadogu’daki istihbarat ve gerilla faaliyetlerine karsı koymak amacıyla kurulan Teskilat-ı Mahsusa, modern anlamda ilk Türk gizli servisiydi. Teskilatın önde gelen yöneticisi Kusçubası Esref Bey, Sultan Abdülhamit’in Kusçubasısının ogluydu.

Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan 150’ler listesinde yer aldı. Bu özelligi ile istihbaratçıların vazgeçilmez kaderi olan kahraman yada hain olmak tercihleri arasında o dönemde zorunlu olarak ikinci gruba girdi.

Ancak daha sonra 1938’de affedildi ve Türkiye’ye geri döndü. Kusçubası Esref Bey, Süleyman Askeri, Hacı Sami Bey gibi teskilatın üst düzey isimleri dısındaki 30 bin kisilik istihbaratçılar ordusu, yaptıkları görevleriyle ve sırlarıyla tarih oldular.

Teskilat-ı Mahsusa, 1913 yılında Sultan Mehmet Resat’ın yayınlanmayan ve  resmi olmayan bir fermanıyla savas bakanlıgı ( eski harbiye nezareti) bünyesinde İttihat ve Terakki tarafından kurulan Osmanlı devletinin ilk resmi haber alma  örgütüne verilen addır.

Örgütün ilk daire baskanı Süleyman Askeri Bey, son baskanı Hüsamettin Ertürk’tür. Misyonu Arap ayrımcılıgı ve Batı emperyalizmine karsı mücadele etmekti.

Kurulma amacı, Osmanlı Devleti’nde dagılma döneminde Ortadogu üzerinde odaklanan yabancı haber alma faaliyetlerinin izlenebilmesi için, bireysel bazda ve sınırlı nitelikte sürdürülen haberalma çalısmalarının bir merkezden organize biçimde yürütülmesine duyulan ihtiyaçtı.

Örgütün resmi kurulus tarihi 1913 yılı olsa da Enver Pasa komutasında 1903 yılına kadar uzanan bir geçmisi oldugu tahmin edilmektedir.

Enver Pasa, savas bakanı olduktan kısa bir süre sonra Teskilat-ı Mahsusa’yı resmi statüsüne kavusturmus, dönemin yetenekli subaylarını örgüte üye yapmıstır.

Birimin zirvede oldugu dönemde, örgüte kayıtlı 30 bin üye  bulundugundan bahsedilmektedir.

Teskilat-ı Mahsusa da görev yapmıs ünlülerden bazıları şunlardır;

Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa, Binbası Süleyman Askeri, Esref Kusçubası, Tegmen Yakup Cemil, Dr. Bahattin Sakir, Mithat Sükrü Bleda, Ohrili Eyüp Sabri, Fuat Balkan, Tegmen Hilmi Musallimi, smail Canbulat, Piyade Subayı Rasuhi Bey, Filibeli Hilmi Bey, Serif Burgiba, Arabistan’da bnur Resit, Nuri ve Halil Pasalar, Ali Fethi Okyar, Hacı Selim Sami, ilk hava sehitlerinden Sadık Bey, Rauf Orbay.

Bunun dısında Said-i Nursi gibi isimlerin de ilk etapta bu teşkilatın içinde oldugu yazılanlar arasındadır.

Said-i Nursi istanbul’dan evvel Selanik’e gelmis ve Jön-Türk hareketiyle ilgilenmis, Manyas-ı Zade Refik Beyin delaletiyle İttihad ve Terakki erkanı ile tanısmıstır.

Bununla baglantılı olarak birazda teskilatı mahsusa icraatlarına göz atacak  olursak, üstlendigi roller açısından önemli yere sahiptir söyleki: Teskilatı Mahsusa Ermeni soykırımı iddialarının en çok muhattabı olan gizli devlet örgütüdür.

Büyük sayıda Ermeni nüfusunun, yasalarla onaylanmıs sartlar altında, tehciri esnasında, Kafkas militer gruplarını örgütledigi, hatta bazı Kafkas kökenli çete liderlerini hapisten çıkarıp, çetelerinin basına yeniden geçirmekle kalmayıp, mühimmat sagladıgı da belgelerle kanıtlanmıstır.

CIA’in yapılanmasına, örnek teskil ettigi iddia edilen bir organizasyondur.

Namı diger, Umur-u Sarkiye Dairesi, sıradan bir istihbarat örgütü olmaktan ziyade, oldukça kararlı bir ihtilal örgütüdür.

Ve modernlesmeye çalısan devletin dinamiklerini yansıtması bakımından çok iyi bilinmelidir.

Fikir babası Enver Pasa’nın amacı, imparatorlugu doguya kaydırmaktı  ve yeni bir Osmanlılık tanımı yaratmaktı.

Aklında kesinlikle bugünkü Türkiye yoktu. İmparatorluk Avrupa’dan sokulup doguya kaydırılacaktı ve bu yüzden pan-islamist bir imparatorluk amaçlıyordu.

Bu yüzden Kırım’da, İran’da direk bu örgüt sayesinde ihtilallar yapılmıstır. Bu yapılanmanın ne amaçla olusturuldugunu Elkatmıs söyle özetlemektedir:

Teskilatı Mahsusa, İttihat ve Terakki’nin vurucu gücüdür. 

Türkiye’de Derin Devletin vurucu gücü dönem dönem isim degistirmistir, geçmiste Gladyo deniyordu, sonra buna kontrgerilla dendi.

Simdilerde ise özel kuvvetler, tabi içinde baska unsurlarda var, sivil unsurlarda var ama esas vurucu güçler bunlardır.

Çünkü bunların kullanıldıgına dair Evren’in ve Ecevit’in ciddi beyanları vardır”.

Bu yapılanma, ciddi komplo teorileri üretmistir.

Cumhuriyet’i kuran kadronun  çok sayıdaki isminin sürekli silah taşımasına, Atatürk ‘ün devlet adamlıgı boyunca  hiçbir yurtdısı gezisinde bulunmamasına sebebiyet vermis; korku ve paranoya  üretmis, eski haber alma teskilatı zihniyeti rolünü iyi oynamıstır. 

Teskilatın temelinin, Enver’in Ocak 1914’te “pasa” ve savas bakanı yapılması,  müteakiben Osmanlı Ordusu’nun yeniden örgütlenmesine gidilmesi sırasında,  atıldıgı söylenebilir.

Teskilatın sonradan askeri operasyonlardan sorumlu subayı olacak Esref Kusçubası, 23 Subat 1914’te Savas Bakanlıgı’nda Enver Pasa ile yaptıgı bir sohbeti aktarır.

Enver Pasa, burada Osmanlı’yı kurtaracak yegâne adımın, Türk ve Müslüman dünyalarını birlestirmek oldugunu, gayri-Müslim toplulukların simdiye dek devletin devamına karsı bir tavır aldıklarını, bu yüzden Osmanlı Devleti’ni ayakta tutmanın acil yolunun bu tehdit unsuruna bir “çözüm” bulmak oldugunu
anlatır.

Elkatmıs bu konuda sunları söylemektedir:

Burada söyle bir soru aklımıza gelir, Derin devlet bireysel amaçlar ugruna mı? yoksa devlet politikası olarak mı dogmustur bu sorunun cevabını iki farklı görüsle söyle anlatabiliriz. Cumhuriyetin birligini beraberligini korumak için kuruluyorlar, sonra terör estiriyorlar. Bir etkinlik bir üstünlük sergiliyorlar,ortada büyük rantlar da var. Bunu ranta dönüstürüyorlar, asıl isin içinde de makam ve mevkilerini korumak var. Mensup oldukları grubun ve kendilerinin menfaatlerini korumak sonrada bu bireysel menfaate dönüsüyor”.

Tayyar’a göre: “Bir ülkede iktidarı, bir sekilde elde tutan bir güç, bir yapı bir kurum bir ideoloji, bunlar zaman zaman farklılıkta gösterebilirler, ama bu iktidarı devam ettirebilmek için zaman içinde kendine bu ideolojiye, bu yapıya inanan ekipler üretir, o ekiplere ve yapılara bakıldıgında onların çok samimi oldugunu, buna bakısın kisisel olmadıgını görürsünüz, anlarsınız

Bu yaptıkları vatanı korumaktır, ülkenin birligini saglamaktır, devleti korumaktır, bekayı saglamaktır. Ama yukarıya dogru çıkıldıkça aslında bunun belli bir gücün iktidarını saglamak oldugunu görürsünüz.

Dolayısıyla kullandıkları araçlar insanlar da olabilir, kurumlarda, ne yaptıklarının pek farkında olmayabilirler, bu anlamda da samimi olabilirler ama onları  kullanan gücün iktidarını devam ettirme kaygısından baska bir kaygısının oldugunu, zannetmiyorum”.

Yine Elkatmıs’a göre “bakıldıgında bu tür yapılanmaların tek arka planı oldugunu fakat kendi içinde kollarının oldugunu zaman zaman çesitli isimlerle ortaya çıktıgını her ne kadar devletin bekası anlayısını tasır gibi görünse de aslında sonradan kendileri ve temsil ettikleri grupların çıkarlarını ön plana geçtigini görmek pek zor olmayacaktır.

Her halükarda derin devletin var olmasına, beka  anlayısı bile sebep gösterilemez. Zira Derin devlet, bir kere mesru olamaz. Bir ülkede iki devlet olmaz, mesru güçler bellidir, Türkiye de mesru güçler güvenlik güçleridir.

Bunlarda asker ve emniyet teskilatı tabi birde MİT’in de operasyon yapma yetkisi var. sadece istihbarat degil, içerde ve dısarıda hem operasyon, hem de istihbarat, bunların dısında olan olusumlar tamamen illegal olusumlardır. Derin devlet zaman zaman ideolojisine bakılmaksızın ilgi içerisindedir. Onları taseron olarak da kullanır, bu zararlıdır, hem de elim bir durumdur”.

Teskilat-ı Mahsusa’nın gelisimi ve ilerlemesi olaylar karsındaki tutumu  konusunda ise İttihat ve Terakki devletin elinde kuvvetli bir teskilat olmasını istiyordu.

Çünkü elde yabancı devletlerin ne yaptıklarını tesbit edebilecek içeride de yabancı devletlerinin intelijansyalarına karsı bir teskilat yoktu.

Bunun için kuvvetli bir teskilata ihtiyaç duyuluyordu. Talat Bey’in aklındaki meselelerden biri budur. İttihat ve Terakki’nin Merkezi Umumi azaları da aynı düsünce içindeydiler. 

20.yüzyılın ilk çeyreginde faaliyet gösteren, dönemin de dünyanın en güçlü ve en etkin örgütlerinden biriydi. kinci mesrutiyet dönemiyle ilgili kitapların  çogunda teskilatın adının bulunmamasına yol açan bu gizlilik perdesine ragmen,  yüksek rütbeli Osmanlı subaylarının bazıları Teskilat-ı Mahsusa’yı kesinlikle biliyorlardı.

Ancak hükümetteki nazırların çoguna Kusçubası Esref Bey’in deyimiyle güvenilmez oldukları için bilgi vermiyorlardı. 1914 sonlarına dogru faaliyetlerini hızlandıran teskilat çeteleri ile Osmanlı Ordusu’nun arası kısa zamanda açılmaya baslar.

Mesela Yakup Cemil’in çetelerinin Çorum ve Hasankale’de Müslüman köylüleri “süpheli” bulup kursuna dizmesi ordu tarafından protesto edilir.

Bu tür olayların sıklasmasıyla ordu, teskilat çetelerinin ya ilgasını, ya da düzenli birliklere dönüstürülmesini talep eder, teskilat önderligi direnir.

Şubat 1915 itibariyle Bahaettin Sakir, parti içindeki mücadeleyi kazanır ve teskilatın ordu üstünden otonomisini garanti eder.

Bu teskilat kurulması asamasında özellikle ilk dönemlerinde çok seyleri göze almıstı, bunlar süphesiz kısa vadede çözümler almaya dönük eylemlerdi.

Fakat günümüzde dahi hala o kısa vadeli çözüm için göze alınan seylerin bedeli ödenmektedir.

Bu bir devlet politikası olmaktan uzak, bir derin yapı zira basarısızlıklarının bedeli sonraki yıllarda devletten çok agır faturalarla çıkarılacaktır ve hala o dönemin yanlıslarının bedeli her alanda ödenmektedir, demokratiklesmede de ciddi engeller teskil etmektedir. 

Aslında Teskilatı Mahsusa kurulus asamasındaki gayeyi ve hangi amaçlar  dogrultusunda kuruldugunu Cagaloglu’ndaki kırmızı konakta yapılan toplantıda şöyle özetlemektedir:

Bir teskilat yapmak gerekir.

Simdilik Cemal Prens Sebahattin’in peşine adamlarını takmıstır, ama bu bir tek hadiseye mahsustur. Fakat benim düsündügüm asıl mesele baskadır. Avrupa devletleri önümüze yeni hareketler koyacaklardır. Bizim ise yeni bir vaziyet almamız lüzumludur.

Sark’ı Anadolu’dan sonraki yerlerde yasayan Türk milletlerinin bir araya getirilmesi hayati Ehemniyet’e haizdir. Bu büyük bir Türk ittihadı haline gelmelidir. Sonra da birleserek yeni bir sekil ortaya çıkarmayı düsünmek gerekir.

Herkes kısmı müstakiliyet içinde olmalıdır, ama dıs islerinde, askerlikte, içtimai hayatta birlesmek mümkün olabilir. Teskilatlandırma isini Enver Pasa üstlenmisti.

Bu süre içinde teskilata çok mühim isimler alınmıstı. Teskilatın basına da erkanıharp yüzbası Süleyman Askeri tayin edildi.

Ziya Gökalp’in su sözleri Teşkilatı Mahsusa’nın hangi duygularla aslında kuruldugunu gösterir.

Herhalde en mesut ve bahtiyar olan benim …ittihad’ı Türk meselesi… şu vatanımızdaki Türkler’in ihmal edislerinin acaba mesulleri kimlerdir…? Kendi vatanlarında ihmal edilen vatan sahipleri…”

Vakti zamanında öyle bol bulunur olmus ki teskilat i mahsusa elemanları; İstanbul’un her köse basında, bunlardan kesin birini görebilmek mümkün olurmus.

Ayrılıkçı hareketleri ve devlete ters düsebilecek diger hareketleri engellemek için kurulmus bu örgütün, diger birçok is içinde sıkça kullanıldıgı, bilinen bir gerçektir.

Osmanlı mparatorlugu’nun son on yılına imza atan örgüt, Teskilat-ı Mahsusa’dır.

Enver Pasa’nın emriyle İttihat ve Terakki’nin seçkin eylemcileri  tarafından kurulan örgüt, II. Mesrutiyet’in ilanında önemli bir rol oynamakla kalmadı, talyanlar tarafından isgal edilen Libya’da, daha sonra Balkanlar’da, Birinci Dünya Savası’nda ve Kuvay-ı Milliye’de önemli rol oynadı.

Bir devlet politikası olarak olusturulmus Teskilatı Mahsusa, belki zaman zaman devlet politikasının uygulanmasına da hizmet etmistir, ama bu onu mesrulastırmamıstır.

Bir örgüt olarak, tarih sayfasındaki yerini almıstır zaman geçip giderken genç cumhuriyetin yeni derin gücü görevi, için teskilatı mahsusa yeterlilikten çıkmıstı.

Artık kendini desifre eden teskilatın yerine, daha dinamik, yeni bir istihbarat birimi olacaktı. İşte bu rolü de MAH üstlenmistir.

MAH (Milli Amele Hizmetleri)

Birinci Dünya Savası sırasında Almanya’nın istihbarat faaliyetlerini yöneten, Polonya asıllı General Oberts Walter Nikolai tarafından egitilen ve basta Almanya olmak üzere çesitli Avrupa ülkelerinde egitimlerini tamamlayan personelin Türkiye’ye dönmesinden sonra, Genelkurmay Baskanı Maresal Fevzi Çakmak’ın girisimiyle 1927’de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk istihbarat ve istihbarat’a karsı koyma teskilatı olan Milli Amele Hizmetleri adlı örgüt kuruldu.

Kısa adı MAH olan bu kurulusun basına Şükrü Ali Ögel getirildi.

MAH’ın kurulusuna iliskin emir uyarınca, o tarihe kadar ordu müfettisleri tarafından yürütülen istihbarat hizmetleri bütünüyle yeni teskilata bırakıldı.

Geçmişi, Atatürk’ün de içinde bulundugu Teskilatı Mahsusa’ya dayanan MAH, zaman içinde ortaya çıkan ihtiyaçlara göre birkaç kez yapılan küçük degisikliklerle, 1965 yılına kadar Türkiye’nin istihbarat hizmetini karsıladı.

1965’te MİT kurulduğu sırada, bu kez MİT’in bir şubesi olarak 1980’lere kadar varlıgını sürdürdü.

Bu yapılanma genç cumhuriyetin ilk gizli istihbarat örgütü idi. Türkiye de 1926-1946 arası dönemdeki istihbarat görevini üstlenmis yapılanma, pek etkin degildir.

Fakat çok partili hayata geçisle birlikte, ÖHD ile birlikte toplumsal olaylarda bu yapılanmada üzerine düsen görevi hakkıyla yerine getirmeyi ihmal etmemistir. 

Bunların akabinde o yıllarda MAH üzerine, sunları söylemek mümkün; Kurtulus Savası yıllarında istihbarat, çok da koordineli olmayan baska örgütler tarafından yürütüldü.

Savastan sonra ise, bu faaliyetler, genelkurmay istihbarat dairelerine ve ordu müfettisliklerine verildi.

Cumhuriyetin kurulusundan sonra ise; Türkiye güçlü bir istihbarat örgütü kurmanın ilk adımlarını attı, Almanya’dan yardım istendi ve bu amaçla Albay Walter Nikolai 1926 yılında Türkiye’ye gelerek  çalışmalara basladı.

Bu faaliyetlerin sonuç vermesi ile MAH, 6 Ocak 1927 de kuruldu.

Alt yapı kadrosu asker ve sivillerden olusan MAH’ın, ilk basta espiyonaj, kontrespiyonaj, propaganda, teknik ve destek faaliyetleri olarak adlandırılan dört ana şubesi vardı.

Özellikle espiyonaj subesi, tamamen askerlerden olusuyordu.

Bu nedenle teskilat, Genelkurmay Baskanlıgı’na baglıydı. Dolayısıyla MAH uzun yıllar Genel Kurmayı’n bir birimi gibi çalıstı.

Yasanan gelismeler ve özellikle MAH’ın kurulusundan beri dillerde dolanan MAH, CIA kontrolünde mi? gibi söylentilerin detayları, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Yassı Ada yargılanmalarında su yüzüne çıktı.

CIA’ dan alınan paralar yargılamanın örtülü ödenek bölümünde ortaya çıktı.

CIA’nin denetimine girmesi ve Özel Harp Dairesi ile ortak çalısmasından itibaren, MAH için de artık asıl düşman komünizmdi.

Amerikalıların istegi MAH’ın sadece istihbarat faaliyetinde degil, ayrıca operasyonlar da düzenleyecek kabiliyete sahip olmasıydı.

Bu nedenle anılan kararla MAH, bünyesindeki subayların da özel harp egitiminden geçirilmesine karar verildi ve 1954 yılında dört subay Amerika’ya gönderildi.

Dört subay içinde en rütbeli olan ise, Yüzbası Fuat Doğu’ydu.

Yaklasık bir yıl süren egitimin sonunda, Türkiye’ye dönen ekibin simdiki görevi bu teknikleri diger personele ögretmekti.

Bunun için CIA tarafından hemen Emirgan’da bir okul kuruldu.

Adı İstihbarat Okulu olan, bu özel harp egitim merkezinin başögretmeni Fuat Doğu’ydu.

Her bir detaya deginilerek verilen bu egitimler sonucu, artık MAH personeli operasyon da yapabilecek kabiliyete sahip oldu.

Daha gençken İsmet İnönü’nün ismini bildigi Fuat Doğu, 14 Eylül 1954 te MAH’a geçti.

II.Dünya Savası yılları, istihbarat örgütü MAH’ı uluslararası istihbarat örgütleri sıralamasında önemli bir yere getirmistir.

Bu dönemde en küçük bir kuşku nedeniyle cezaevlerini boylayan yüzlerce insan vardır.

MAH, Birlesmis Milletler’in kurulması sonrasında, ülkenin afyon üretiminin denetimiyle de görevlendirilmistir.

Türkiye’nin afyon ticaretinin MAH tarafından yürütülmesi ve denetlenmesi kararı bu kurumun dengelerini sarsmıstır.

Teskilat-ı Mahsusa’dan itibaren agır suçlulardan yararlanma olgusunu kurumlastıran gizli devlet, MAH’ın afyon dairesinin görevlerini
devralmasıyla birlikte bu tür organizasyonlara yönelmistir.

Hukuk dısılıgın bataklıgıma sürüklenerek 1980’e kadar varlıgını devam ettiren MAH artık derin devlet sahnesinde üzerine düşeni yapmıstır.

ÖHD (Özel Harp Dairesi)

Bu yapılanma, uzun yıllar, Türk siyasal hayatı üzerinde etkili bir güç olarak varlıgını hissettirecektir.

Öyle ki; yaptıkları gayri meşru işler, basbakanları dahi susturacak, ülkeyi yönetecek konumda olanlar dahi, bu yapılanma hakkında fikir belirtmekten kaçınacak hatta yaptıkları islerde destek alacaklardır.

Demokratiklesme, sivil demokrasi önünde, ciddi bir engel teskil edecektir.

Bir istihbarat örgütü olarak tarih sahnesindeki yerini alacaktır. Fakat bir istihbarat örgütü gibi mi davranacak zira istihbarat örgütünün hedefi; tarihsel gelisim içerisinde belirlenmistir.

Yani geçmiste savasan ülkeler, karsı tarafın askerleri, hazırlıklarını, güçlerini, planlarını ve hedeflerini bilmek için karsı tarafa casuslar göndermis ve oradan bilgi almak istemislerdir.

Asıl istihbarat bu iken ülke içi fisleme çalısmasından öteye gitmemis, bu yapılanmanın kurulus hikâyesi söyledir;

27 Eylül 1952 günü, ABD’nin önerisiyle, görünüste Milli Müdafaa Yüksek Kurulu’nun kararıyla Seferberlik Tetkik Kurulu kuruldu.

STK, NATO örgütlenmesine baglıydı. ‘Komünizme Karsı Özel Harp’ amacıyla kurulmustu ve gizli bir yapıya sahipti.

Özel Harp Dairesi, Soğuk Savas Dönemi Türkiye’sinde Genelkurmay Baskanlıgı bünyesinde ABD’nin gizli servisi CIA ve NATO isbirligi ile kurulan bir teskilattır.

Avrupa’da kinci Dünya Savası’ndan sonra muhaliflerin (komünistler) iktidara gelmesini önlemek için kurulan Gladio adlı kontrgerilla örgütünün Türkiye’deki uzantısına siyasi literatürde Özel Harp Dairesi, eylemleri gerçeklestirenlere ise kontrgerilla denmistir.

Soguk Savas döneminde tıpkı diger dünya devletlerinde oldugu gibi Türkiye’de de yerlestirilmeye çalısılan zihniyet: Anti- komünizmdi, anti-komünizme karşı çıkmak ise komünistlikti ve bu da vatan hainligi ile es deger gösterilmiştir.

NATO’nun Özel Harp Talimnamelerine göre, üye ülkelerde kurulan NATO birimleri Türkiye’de önce Seferberlik Tetkik Kurulu adıyla örgütlenmiş sonradan doğrudan Genelkurmay Baskanlıgı’na baglı Özel Harp Dairesi çatısı altında ve bunun sivil uzantısı kontrgerilla olarak faaliyet yürütmüstür. 

Bunun yanında MİT’in çok etkili diye nitelendirilen operasyon ekiplerinin büyük bir kısmı Özel Harp Dairesi’nden seçilerek alınmaktaydı.

Özel Harp Dairesi diger istihbarat teskilatlarına da adam yetiştirirdi.

MİT elemanları, komando kamplarında yetistirilen kisiler, Özel Harpçi subaylar, Gladio’nun vatan sever kadroları olarak 70’lerin kanlı iç savas kosullarında yerlerini almıslardır.

Temelleri, 70’lerde iyice pekistirilen bu iliskiler süreklilik kazanmıstır. İçerideki komünist düsmanı yok etmek üzere planlanan terör hareketleri Gladio’nun damgasını tasır.

ABD ise bu güçlerin ideolojik, finansal, teknik donanımını sağlamıştır.

Eski Milli Savunma Bakanlarından Hasan Esat Isık ÖHD için sunları söylemistir: 1.Fikri ABD vermis. 2. Finanse edilmis. 3. Bu örgüte sızmalar olmus.

Bu sızmalar Pentagon’dan başlar, CIA sızmasına kadar sürer.

Bir yabancı ülkenin Türkiye’deki hareketlenmeleri izlemesini anlasılır, ama o ülkedeki hareketleri yöneltmeye, kanalize etmeye baslamasını anlamak mümkün degildir.

Parlar’a göre; ÖHD, ABD tarafından finanse edilir.

Elemanları ABD istihbarat ve askeri birimlerince egitilir, bu insanlar özellikle sagcı kesimlerden seçilir ve bu odaklar ülkedeki hareketleri yönetmeye çalısırken siyasetçilere de demokrasi oyunu oynamak düşmüştür.

Bu dönem boyunca Türkiye’nin çıkarlarının ABD den ayrı olduğunu söyleyen herkes komünist damgasını yemiştir.

12 Mart’ta, darbeci generallerden ayrılan amiral ve generallere bile komünist denilmistir.

Türkiye’de il il, köy köy, kasaba kasaba dost güçler düsman güçler ayrımı yapılmıstır.

Bu düşmanlar tek tek yakalandıklarında kullanılan imha yöntemi bireysel, toplu bir hedef olusturduklarında ise kitlesel olmustur. ÖHD’nin eski görevlilerinden Yarbay Hüseyin Yakıs ÖHD’yi şöyle nitelendirmektedir: ÖHD, Türk toplumunun ÖHD’si olma vasfını kaybetti.

Çünkü kurulusunda sagcı bir temel üzerine kuruldu, mukavemet personeline dersler verilirken bazı sözler söylenmistir.

Mesela, komünizm mihrakları vardır, bunlar dernekler, sendikalar, siyasi partilerdir. Böylece belli bir siyasi görüsün ideolojisine sahip çıkmıs gözükmektedir.

Yeşil İslam projesi ile birlikte ÖHD, dinci elemanlarda edindi. Düsman komünistler ve SSCB oldugu için bu durum önemsenmedi.

SSCB dagılıp konsept degistiginde ise bazı sıkıntılar ortaya çıktı.

Bunu 16 Kasım 1990 tarihli brifingte Korgeneral Doğan Beyazıt söyle dile getirmistir:

Dünyadaki gelismeler karsısında askeri stratejilerde degişiklik meydana geldikçe, ÖHD’nin görevleri de yeniden gözden geçirilecektir.

Bu tespit, örgütün yapısında ve isleyisinde bazı degisiklikler olduğunu göstermektedir.

JİTEM -Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele-

Bizde devleti derinlestiren olgulardan biride hiç süphesiz JİTEM’dir.

Jandarma istihbaratı önceleri vilayetlerdeki asayis istihbaratını toplama seviyesindeydi, Hulusi Sayın’ın kurmay baskanlıgı zamanında JİTEM gelistirilmistir.

Yerel lisanları konusan insanlarla takviye edilmis ve zamanla güçlendirilmistir. Ama hiçbir zaman MİT ve askeri istihbarat seviyesine erisememistir, Emniyet
İstihbaratının da gerisindedir.

JİTEM in varlıgına dair Susurluk Arastırma Komisyonu Baskanı Mehmet Elkatmıs, bir soru üzerine sunları söylemistir:

Varlıgını bütün dokümanlarda görüyoruz. Jandarma Komutanı Teoman Koman, komisyona bir yazı gönderdi.Gönderdigi yazıda aslında JİTEM diye bir kurulus yok ama halk arasında jandarma istihbarat teskilatı JİTEM diye tabir ediliyor. Jandarma istihbarat teskilatı ülke için faydalı isler yapmıstır, ama yanlıs isler de yapmıstır” diyor. Zaten bizde bu yanlıs işleri araştırıyoruz, kendisini hangi yanlıs islerin yapıldıgını ögrenmek için komisyona davet ettik ama gelmedi’.

JİTEM in kurucuları hakkında çeşitli rivayetler vardır.

En güçlü olanlar Ahmet Cem Ersever, Veli Küçük olsa da Ahmet Türk’ün Yesil öldü mü isimli kitabında Yesil’in Cem Ersever’i niçin öldürdük bölümünde ‘jandarma istihbarat teşkilatını Cem Ersever değil Eşref Bitlis kurmuştur’. diyerek gerçekten tartısmaya yeni bir açılım vermistir.

Eğer doğru ise güney doğu sorununa barısçıl çözüm yolları arama adına bir şeyler yapmakta olduğunu bildiğimiz Eşref Bitlis’in nasıl bir yere koyulacağı konusunda kafamız karışacaktır.

JİTEM, güney dogu sorununa paralel gelişme gösteren bir yapılanmadır.

Belki söyle söylemek daha doğru olacaktır güney doğuyu güney doğulaştıran doğu ile batı arasında mesafelerin oluşmasında önemli yere sahiptir.

Halk arasında ciddi bir ötekileştirme yaratan özellikle güneydogu sorununu doğuran ve bölge insanına tek çözüm yolu olarak silahlı mücadele yolu bırakan ceza evlerinden çıkanların solugu dağda alacak duruma getiren tavır, duruş planlımıydı sonuçları tasarlanarak mı bazı eylemler yapıldı ? sorusu akılları kurcalayan tezlerden biridir.

Her ne yapılmak istendi ise tabi tam manasıyla kestirmek çok güç ama şu söylenebilir özel harp dairesi ve jandarma istihbaratının yaptıkları PKK’yı kaçınılmaz kılmıs ve ceza evlerinde akıl almaz iskencelere insan haysiyetine yakısmayan onur kırıcı davranıslara maruz kalanlar PKK nın güç kazanmasına adam toplamasına çok önemli katkıda bulunmustur.

Kılınç’a göre JİTEM yapı olarak tam olarak, Ersever’in raporu dogrultusunda olusturuldu, istihbarat örgütü olacaktı, ama sadece istihbarat degil, operasyon yapma yetkisi de vardı. İstihbaratını sağladığı her olayın operasyonunu kendisi gerçekleştirebilecekti.

Tek sorumlulugu Jandarma Genel Komutanlıgı’naydı. Jandarma Komutanlıklarının bu birimlerden hesap sorma yetkileri yoktu.

Hiçbiri hakkında her ne suretle olursa olsun Jandarma Genel Komutanlıgı’nın izni olmadan adli ve idari islem yapılmayacaktı. Sağ yakalanan teröristlerin ve yardım ve yataklık yapanların sorgularına istihbarat amaçlı olarak katılabileceklerdi.

Terörle mücadelede yine istihbarat amaçlı olarak gözaltına alma ve sorgulama yetkisi vardı.

PKK’nın 1980’li yıllarda baslattıgı silahlı terör hareketleri jandarma istihbaratında gelişmenin ve organizasyonun tetikleyicisi olmuştur, bu itibarla JİTEM genel olarak varlık sebebi olan güneydoğu sorunuyla paralel bir gelişme çizgisi izleyerek gündeme geldi.

Fakat evveliyatında da ÖHD eylemleri PKK’nın eyleme geçmesine sebep olmustur.

Burada bu örgütlerin neden sonuç baglarıyla birbirlerinin varlık sebepleri oldugunu söylemek yanlıs olmasa gerek.

Şöyleki;Eylemleri nedeniyle JİTEM, en çok terörle mücadeleye zarar verdi. Hatta sekteye ugrattı.

Bugün artık kabul edilen bir gerçek var; JİTEM’in terörün bitirilmesi noktasında hiçbir faydası olmadı, aksine büyük zararları oldu.

JİTEM’in bölge halkına verdigi zarar ortada. En büyük zararlardan birini de Türk Silahlı Kuvvetleri’ne verdi, çünkü kurucu unsurlarının subaylar olması nedeniyle bölge halkı, bu yapıyı orduyla bir tuttu.

Bu da dağda terörle mücadele eden subayların bile zan altında kalmasına sebep oldu.

En önemlisi ise JİTEM, bölge halkının devlete güveninin sarsılmasına yol açtı.

Bir süre sonra sorunun derinleserek büyümesine yol açmıs ve daha da kötüsü yerel unsurlar ve istihbarat görevlileri büyük sorunlar yaşanmasına, sebebiyet vermislerdir.

Şöyle ki; JİTEM’e alınan itirafçılar ve yerel unsurlar zaman içinde başıboş ve serbest kalınca büyük bir sorunun kaynagını teskil etmeye basladılar,itirafçıların eski birer suçlu oldugu, kontrol dışına çıktıgında menfaatleri dogrultusunda inisiyatif kullanabilecegi ve zaman zaman kullandıkları şeklinde iddialar ortaya çıkmaya başladı.

Korucularla halk arasında gerginlesen ortam da devlet destegini arkasına alan korucular zaman zaman yaptıkları haksız eylemlerde devlet-halk arasında derin uçurumlara neden olmuştur.

JİTEM yalnızca yerel unsurlar degil istihbaratta çalısan personelde askeri hiyerarsinin dısında kalmıslardır.

Binbası Cem Ersever daha büyük rütbelilerin bulunduğu ortamlarda bağımsız bir şekilde hareket edebilmiştir, yerel unsurların ve itirafçıların bulundugu gruplar ise jandarma tarafından sürekli kullanılmıslardır.

Bu da bölge halkının askeri üniforma karsındaki tavrını belirlemede etkilidir, sonraki yıllarda tasfiye edilmis, evrakları arsivlere kaldırılmıs JİTEM’in pek çok yasadısı eylemi olduğunu belirtilmektedir.

Veli Küçük, Mahmut Yıldırım, Cem Ersever gibi kisilerin doğu ve güneydoğudaki keyfi uygulamaları halkla devlet arasına mesafe koymuş bugün çözüm arayıp da bulamadığımız birçok meselenin müsebbibi olmuştur.

Bugün bu insanların yargı karsısında olması, devlet-millet arasındaki münasebetin gelismesinde önemli katkıda bulunacak ve en azından kanuna hesap vermeleri neticede ceza almasalar dahi manevi bir gurur oksamasına sebep olacak ve devlete bir güven ortamının dogmasına vesile olacaktır.

Bugün Türkiye’nin geldiği bu nokta süphesiz gelecege umutla bakmak yarınlarda daha güzel seyler yaşanacağı konusunda insanları heveslendirecek bir noktadır.

MİT -Milli İstihbarat Teşkilatı-

Milli istihbarat Teşkilatı bir haber alma gereksinimi dâhilinde kurulma ihtiyacından doğan ve günümüzde varlığını devam ettiren teskilatlardan biridir.

Milli İstihbarat Teskilatı’nın görevini şöyle açıklamak mümkündür:

Türkiye’ye yönelik özellikle dışarıdan kaynaklanan ve Türkiye’nin zararına olan faaliyetleri izlemek ve bunları önlemek için tedbir almaktan ibarettir.

Bunun dışında kişinin hangi ideolojiden oldugu MİT’i ilgilendirmez.

Milli İstihbarat Teskilatı, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğüne, anayasal düzenine, varlıgına, bağımsızlıgına, güvenliğine ve milli gücünü meydana getiren bütün unsurlarına karşı içten ve dıştan gelecek mevcut ve muhtemel tehditler hakkında bilgi toplamak, önlem almak ve gerekli durumlarda ilgili makamları uyarmakla görevli teskilattır.

Atatürk’ün 1925 yılında ‘muassır medeniyetlerde oldugu gibi, bizde de modern bir istihbarat tesekkülü kurmak mecburiyetindeyiz’ direktifi doğrultusunda kurulmuştur.

Devletin milli güvenlik politikasının hazırlanmasıyla ilgili her konuda istihbaratın tek elde toplana bilmesi amacıyla, 22 Temmuz 1965 tarihinde TBMM tarafından 644 sayılı kanun kabul edilmis ve bu kanunla kurulusun adı Milli İstihbarat Teskilatı (MİT) olarak değiştirilmiştir.

Kanun ile MİT’in bir müsteşar tarafından yönetilmesi ve müsteşarın, kanunla belirlenen görevlerin yerine getirilmesinde sadece başbakana karşı sorumlu olması öngörülmüştür.

MİT, yaklasık 19 yıl süre ile faaliyetlerini 644 sayılı kanun hükümleri doğrultusunda yürütmüş, ancak süratle degişen ve gelişen koşulların ışıgında yeni bir yasal düzenlemeye gidilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıstır.

Bu amaçla, 1 Kasım 1983 tarihinde 2937 sayılı “Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teskilatı Kanunu” çıkarılmıs olup, kanun 1 Ocak 1984 tarihinde yürürlüge girmistir.

MİT in temel faaliyet alanlarından bir tanesi de anayasal düzenin korunmasına dönük istihbaratı toplamaktır.

Yani anayasal düzeni tehdit edici tehlikeye düsürücü farklı fikirler karşısında strateji gelistirmek fikir yürütmektir.

Zaman zaman istihbarat faaliyetleri dısına da çıkan örgüt bireysel taşeronlar da kullanmıstır. Bu tür yapılanmaların arkasına sıgındıkları anlayıs devletin bekası anlayısıdır.

Türkiye’de, özellikle Osmanlı’da devletin bekası anlayışı her zaman önemli bir yer tutmuştur, kaldı ki tarihin her aşamasında devlet adına devletin kurtuluşu için bir seyler yapan yaptıran kuruluşlar örgütler olmustur.

Bu çalısmalarda, icraatlar da devletin varlık anlayısı her zaman ön planda tutulmustur. Varlıgı tehdit edici unsurlar yâda tehlikeye düsürücü faktörler karsısında, sürekli devlet adına devletten daha katı önlemler alarak süreçleri bertaraf etme yoluna gidilmistir.

MOSSAD, CIA, GLADIO ve BND ile,

Türk İstihbarat Teşkilatları’nın

Benzer ve Zıt Yönleri

Dünyanın önemli istihbarat örgütleri olarak isim yapmıs, önceki bölümde bilgi vermiş oldugumuz teşkilatlarla, Türk istihbarat teskilatları arasında ne gibi benzerlikler yada zıtlıklar oldugu hakkında genel olarak bilgi verecek olursak, öncelikle benzer yönleriyle ilgili sunları söyleyebiliriz:

Yukarıda özelliklerini verdigimiz teşkilatların hepsi, Soğuk Savaş Dönemi’nin ürünleridir.

ABD ve CIA önderliginde kurulmuş, giderlerinin büyük kısmı yine ABDkaynaklı karsılanmıştır.

Askeri ve sivil olmak üzere iki birimden oluşmaktadır.

Anti-komünist düşünceyle hareket ederler, komünizm baş düşman olarak görülmektedir.

NATO’ya üyeliği bulunan ülkelerdir, teşkilatlar bazılarında üyeliğin şartı gibidir.

Hepsinde hukuk devletinden sapmalara rastlanmaktadır.

Denetim mekanizmasının eksikliği, yetkilerinin geniş olması, devlete bakış açısı bunda etkili olmuştur.

Teskilatlar genel olarak bu benzerliklerle anılmaktadır. Birde zıt yönleri vardır bunları da şöyle sıralamak mümkündür:

Yukarıda saydıgımız teskilatlar arasında Türk istihbarat servisleri hariç tehdit algılaması içeriden çok dışarıya dönük iken, Türk istihbaratında tehlike içeride aranmaktadır.

Diğer teşkilatlarda ulusal çıkarlar söz konusu iken, Türk istihbarat servisleri her ne kadar ulusal fikirlerle ortaya çıksa da zamanla şahsi fikirler ön planda tutulmuş, bu da denetim dışına çıkarmıştır.

Türk istihbarat teskilatlarında bir ajan birden çok serviste görev alma imkanı bulmuşken, bir ajanı birden çok servis kullanmışken, diğerlerinde böyle bir durum söz konusu değildir, ajan ancak ölürse servisten çıkabilir, bağlılık söz konusudur.

Örnegin MOSSAD’ta çocuk yaşta ajanlar alınır madden ve manen teşkilatın değer yargıları doğrultusunda yetiştirilir, Türk istihbaratında ajan sonradan seçilir, bu da bağlılık noktasında fark yaratır.

Çalısma alanları bakımından diğer teşkilatlar uluslararası düzeydeyken, Türk istihbarat servisleri genelde ulusal sınırların ötesine geçmekte güçlük çekmistir.

Yararlanılan Kaynaklar :

Eray Göç , Hukuk Devletinden Bir Sapma Olarak Derin Devlet Sorunsalı

Mithat Sancar, Devlet Aklı Kıskacında Hukuk Devleti

Adem Çaylak, Osmanlıda Yöneten ve Yönetilen

Mevlanzade Rıfat, 31 Mart Bir htilalin Hikayesi

Andrew Heywood, Siyaset

Mahir Kaynak, Darbeli Demokrasi

Sevket Süreyya Aydemir, Makedonyadan Orta Asyaya Enver Pasa

Serif Mardin, Makaleler 4 Türk Modernlesmesi

Ahmet Mumcu, Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelisimi

Kaynak; http://www.kenandabirkuyu.org/osmanlidan-gunumuze-derin-devlet

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.