Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Son Yorumlar

Sosyalist değerlere yabancılaşmış, kendi geleceğini yok edip yeniden kapitalist sömürüyü kabullenmiş ‘sosyalist’ ülke halklarının yaşadığı tarihsel yıkımın nedenlerini anlamadan yeni bir sosyalist gelecek inşa edilemez.

 

Kuşkusuz, anlamak için yerleşik politik kaygılardan uzak durmayı başarmak ve sosyalizmin yaşanmışlıklarını bilim insanı sorumluluğu ile neşterlemek gerekiyor.

Elbette bu, ortalama bir makalenin sınırların fersah fersah aşacak çaplı bir meseledir; burada kısa bir tarih gezintisi yapmakla yetineceğim…

Biliniyor; 1917 Ekim Devrimiyle örgütlenen sosyalist iktidar, proletaryanın sosyalist çoğunluğunca değil, 180 milyonluk Rusya’da ancak 4 milyona yakın bir nüfusa sahip olan proletaryanın küçük bir bölümünün devrimci eylemine katılan asker üniforması giymiş köylü kalabalıklarınca gerçekleştirildi.

 

Bu devrimde sosyalist ideolojinin dolaylı bir rolü vardı; savaş konjonktürünün ürettiği açlık ve barış gibi yakıcı sorunlara yanıt arayan üniformalı köylü kalabalıklarının sosyalist ideolojiden süzülmüş sloganlarla sağlanan motivasyonudur söz konusu olan.

 

Sosyalizm kendi insanını yaratmadan doğmuştu. Ama yine da üretenlerin doğrudan yönetimini veren Sovyetler örgütlenmişti ve sosyalizm, kendi insanını Sovyetler pratiğiyle çoğaltabilirdi…

 

Toplumun sosyalist dönüşümü için son derece uygun bir araç sayılan Sovyetler vardı evet ama öte yanda da muazzam bir emperyalist kuşatma ve içeride hatırı sayılır bir karşı devrimci faaliyet vardı.

 

Bu durum, genç Sovyetlerin zaten çok az olan sosyalist insan malzemesinin, her şeyden önemli emperyalist kuşatmanın kırılması, iç savaş ve açlık gibi yaşamsal sorunların çözümüne ayrılmasını zorunlu kılıyordu.

 

Ve fakat cılız omuzlarına devasa sorunları yüklenen çok az sayıdaki devrimci proletarya 1921 yılının sonuna doğru yok olmanın eşiğine geldi. 

 

Bu, sosyalizmin geleceği için çok vahim bir durumdu ve gerçekti.

 

Lenin’in de teslim ettiği gibi, 1921 yılının sonunda, sanayi proletaryası savaş, sefalet ve yıkım sonucu sınıfsızlaşmış, deklase bir hale gelmiş, başka bir deyişle, proletarya olarak varlığı sona ermişti.

 

Proletaryasız bir sosyalizm... Sosyalizm hakkında bir fikri olmayan 180 küsür milyonluk çok uluslu feodal-emperyalist Rusya’da dünyanın ilk sosyalist deneyimi, daha işin başında sosyalist değerlerin sakatlanmasına neden olabilirdi, böyle de oldu.

 

Sosyalist değerlere yabancılaşma sürecini açan pek çok neden gösterilebilir ama sanırım 10. Kongre kararları özel bir ilgiyi hak ediyor. 10. Kongre’den çıkan kararlar, sosyalist öğretiye yabancı bir pratiğin örgütlendirilmesine olanak tanıyordu

 

10. Kongre kararları ile fraksiyonlar yasaklandı. Fraksiyonlar, sosyalizm içi farklı düşüncelerden doğar ve fraksiyonlara konulan yasak, sosyalizm içi farklı düşünceleri ifade etme özgürlüğünü yok etmek anlamına gelir.

 

Böylece 10. Kongre kararları, sosyalist demokrasinin olmazsa olmaz bir ilkesini askıya almış oluyordu.

 

Ve ne yazık ki, sosyalist demokrasiyi sakatlayan 10. Kongre kararları, başlangıçta tanımlandığı gibi “tarihsel zorunluluklardan kaynaklanan bir geri adım” olmaktan çıkartılıp ‘dokunulamaz bir teori’ düzeyine çekilmiş ve bu ‘resmi görüş’le çelişen düşünce sahiplerinin kurşuna dizilerek tasfiye edilmesi gibi ürkütücü bir pratik yaşanmıştır.

 

Bu durum, düşüncenin tek tipleşmesine, bağıntılı olarak düşünce dünyasında sosyalist yabancılaşmaya neden oldu.

 

Gerçekte sosyalist öğretinin önerdiği toplum projesinde tek kişi yönetimi yoktur. Üretim ve yönetim süreçlerinde tek kişi yönetimi, sosyalist demokrasinin ortadan kaldırılması demektir.

 

10. Kongre, fabrikalardan başlayarak toplumsal yaşamın her alanında seçmenlerine hesap vermekle yükümlü olan ve her an görevden geri çağrılabilen ayrıcalıksız vekillerce oluşmuş kolektiflerin yerine, Parti merkezinden atanmış tek kişi yönetimini geçirdi.

 

Kolektiflerin yerine geçen denetlenemez atanmışlar, kaçınılmaz bir şekilde toplumsal eşitsizliği üreten bürokrasiyi yarattı.

 

Emeğin denetimine uzak duran ve atanarak yönetmenin avantajlarını kullanarak toplumun ayrıcalıklıları durumuna gelen tek kişi yönetiminin bireylerince oluşan bürokrasi, çok geçmeden topluma ve sosyalist değerlere yabancılaştı.

 

Bunun, sosyalist insanın bilincine yine yabancılaşma şeklinde yansıması kaçınılmazdı; sosyalizmin insanları giderek ‘sosyalist yönetim’e yabancılaşmaya başladılar.

 

Teoride “devletin giderek sönümlendirilmesi ve devlete ihtiyaç duymayan bir toplumun ortaya çıkması” gerekiyordu, fakat bu teorik seçime rağmen pratikte devlet aygıtı güçlendirilmiş, dahası parti ve devlet özdeşleşmiş ve parti, her şeyin üzerinde duran bir erk haline dönüştürülmüştür. 

 

Ayrıca parti’nin de, genel sekreterde ifadesini bulan tekil iradeye kilitlendiği gerçeği vardı; ‘Genel Sekreter Yoldaş’ hapşırdığında bütün partililer nezle oluyorlardı!...

 

Tekil irade durumundaki Genel Sekreter, parti’nin, dolayısıyla parti ile özdeşleşen devletin ve doğal olarak toplumsal yaşamın üzerinde belirleyici bir etkinliğe sahipti. Sosyalist demokrasiye uzak duran böylesi bir partide kastlaşma kaçınılmaz bir şeydi.

 

Parti, kast sistemine dayanan ayrıcalıklı bir alandı ve partili bir yönetici, ayrıcalıklı bir ‘yoldaş’tı.

 

Siyasal ve yönetsel açıdan eşitsizliği üreten bürokratik kastlaşma, parti – toplum ilişkisinde yabancılaşma demekti; parti topluma, toplum da parti’ye yabancılaştı. Kuşkusuz, sosyalist iktidarla özdeşleşen parti’ye yabancılaşma, toplumun sosyalist değerlere yabancılaşması anlamına geliyordu.

 

Velhasıl, emeği değil ama ‘temsilcilerini’ iktidara taşıyan devrimlerden sonra örgütlenen sosyalizmin gereksindiği sosyalist insan bir türlü yaratılamadı.

 

Emeğin üzerinde konumlanan, otoritesi sorgulanamaz bürokrasi ve ‘kurtarıcı önder’ler yüzünden emeğin kurtuluşu ve özgürlüğü gerçekleşemedi.

 

Emek, kendini egemen güç şeklinde örgütleyemedi; üretim araçlarının gerçek sahibi olarak hem üreten hem de doğrudan yöneten proletarya düşüncesi kitaplardan çıkıp gerçek hayatla buluşamadı.

 

Pek çok nedenle çok yönlü bir yabancılaşma ortamında yaşayan ‘sosyalist’ ülke halkları, zamanla kendi değerlerini yadsımaya ve ‘sosyalizme’ tavır almaya başladılar.

 

Verili ‘sosyalist’ iktidarları tasfiye ettiler ama yerine gerçek sosyalizmi inşa etmeyi düşünemeyecek denli sosyalist değerlere yabancılaştırılan halklar, kapitalist sömürüyü ve aşağılanmayı tercih etmek zorunda kaldılar…

 

 

 

  

Sadık Varer

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.