Sitemiz Hakkında

Başından beri teknik sorunlarıyla boğuştuğumuz eski sitemiz, giderek çalışamaz hale getirilmişti. Ne ‘resim’ ekliyebiliyorduk verdiğimiz haberlere, nede ‘Okur Yorumlarını’ yayınlayabiliyorduk.

Yeni sitemizde bütün bu sorunları ortadan kaldırmayı hedefledik. Bu konuda sitemizi yeniden kuran ve kendinden özveride bulunarak katkı sunan Koye Colker arkadaşa öncelikle teşekkürler etmek isteriz.

Artık sitemizde çıkan Haber ve Köşe Yazarlarına okurlarımız ‘yorumlarını’, ‘eleştirilerini’ rahatlıkla ekleyebilecektir.
Hatırlatmaya gerek varmıdır?
Sitemiz; anti-sömürgeci, anti-faşist, anti-emperyalist çizgisini sürdürmeye devam edecektir.
Okurlarımızın ve site misafirlerimizin desteği ile çalışmalarımızı sürdürmeye çalışacağız.

En içten selamlarımızla.

Mayıs 013- devrimcidemokrat.com

Suriye'deki son gelişmeleri değerlendiren iki yazarın makalelerini okurlarımıza sunuyoruz. Biz okuduk, birlikte vermenin daha doğru olduğunu düşündük, çünkü, bu iki Makale biribirini tamamlar mahiyette d.d.com-

 

 

Ümit Kıvanç/ İdlib Skandalı: Bir gece ansızın kusabiliriz

Türk Dışişleri’nin şu andaki tavrına bakarak neler düşünebiliriz? Demek ki Ankara, Suriye ordusunun İdlib’i cihatçı egemenliğinde bırakacağını, Rusya’nın buna rıza göstereceğini, Türkiye’nin oradan eski ve yeni El-Kaide’cilerle anlaşarak Efrin’e taarruz edebileceğini, belki Fırat Kalkanı bölgesinde olduğu gibi oraya da PTT binaları falan yapacağını varsayıyordu.

Olabilir mi böyle bir hayal âlemi?

İdlib’te askerî harekât sürerken, şahsen hayatımda benzerine hiç rastlamadığım, uluslararası politika, diplomasi şu bu izleyen gazetecilerin herhangi birinin de rastladığını sanmadığım, acayibin ötesi bir vaziyet de giderek saçmalığını artırıyor. Türk Dışişleri, Suriye ordusunun bir Suriye vilayeti olan İdlib’te “ilerlemesi”nin “kabul edilemez” olduğunu ilan ediyor; ve uçakları ve milisleriyle o ilerlemeyi mümkün kılan iki devletin büyükelçisini çağırarak bu işlemi yapıyor.

(Acayipliği konuşmaya geçmeden hatırlatayım: İdlib’te son birkaç günde yaşanan gelişmeleri blog’umda derledim, meraklısı, hazırladığım haritalardan güncel bilgi edinebilir. Sadece son yazının linkini vermekle yetineyim, buna göz atarsanız ötekilere ulaşmak kolay.)

Gelelim, skandal mı diyeceğimizi ne diyeceğimizi bilemediğimiz duruma.

Aylardır ilgili herkes, gelişmeleri izlemeye, anlamaya ve aktarmaya çalışan gazetecileri de katarak söyleyeyim: hepimiz, İdlib’te Suriye’nin Rusya ve İran destekli “temizlik” harekâtının ne zaman başlayacağını öngörmeye çalışıyoruz.

Ne Rusya ne Beşar Esad rejimi İdlib’i cihatçıların egemenliğinde, o halde bırakırdı; bu belliydi, herkes biliyordu. Bu durumda Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri’nin de bildiğini varsaymamız sanırım yanlış olmayacaktır.

HAREKÂT GECİKTİ, ÇÜNKÜ:

Harekât iki sebeple gecikmişti. Daha doğrusu, bir sebeple gecikmiş, ikincisi yüzünden geciktirilmişti.

İlk sebep askerî: Suriye ordusunun burayı temizleyecek gücü ve imkânı yoktu;

kırk cephede birden savaşıyor, ağır kayıplar veriyordu. Müttefikleri yerel milisler, Hizbullah veya İranlı milislerin, ordu olmaksızın büyük İdlib harekâtını yürütmeleri mümkün değildi.

Ülkenin büyük bölümünde denetim sağlayınca hepsi kuvvetlerini buraya aktarabildiler.

Böylece zaten uzun zamandır, çeşitli anlaşmalar yoluyla, ülkenin çeşitli yerlerindeki “cep”lerden buraya taşıdıkları cihatçıların ve rejimden İdlib’e kaçmış muhalif ahalinin üzerine gitme fırsatını yakaladılar.

Üzerine gitme”nin anlamı: Rejimle uzlaşan teslim olur, silah bırakmayan imha edilir. Rusya yetkilileri bunu birkaç ayrı fırsatta dile getirdiler.

İdlib harekâtının geciktirilmesinin ikinci sebebi, burayı, şu koşullarda bile dünyada epey gürültü koparabilecek çok büyük boyutlu katliam yapmadan zapt etmenin neredeyse imkânsız oluşuydu.

Hedef aldığı herhangi bir yeri dümdüz etmekte tereddüt etmeyen Rusya’nın dahi tereddüt etmesine yol açan bir muazzam insanlık trajedisi ihtimali vardı.

Hâlâ var. Üstelik şu anda daha elle tutulur. Savaşarak mevzilerinden çekilen, toprak kaybeden, giderek ufak bir bölgede sıkışacak binlerce cihatçıya ne yapılacak, sayıları şimdiden yüz elli bini geçmiş bulunan yeni mülteciler kış ortasında açıkta, bunlar ne olacak?

Rusya, özellikle Türkiye’nin girişimleriyle potansiyel zayiatın hafifletilmesini umdu.

Türkiye’nin, bölgeye asker sokmak da dahil çeşitli eylemlerine alan açtı. İdlib cihatçılarının neredeyse yarısının eski El-Kaide çekirdeği etrafında toplaşmış Heyet Tahrir el-Şam’a bağlı olmasına karşılık, öbür yarısının Türkiye’nin söz geçirebileceği örgütler olduğu varsayılıyor.

Moskova, Ankara’nın bunları -silah bıraktırıp- masaya oturtabileceğini, bununla da kalmayıp, HTŞ’yi bölebileceğini, bir kısmını pasifize edebileceğini, buna rağmen geride kalacak birkaç bin savaşçının katledilmesinin de artık dünyada herkesçe “kabul edilebilir” görüleceğini varsaydı.

Kimi sineye çekecek, kimi “istemem, yan cebime koy” diyecek, kimi Rusya’yı lafta suçlayarak yasak savacak, vs…

Binlerce sivili katlettiler” manzarası yaratmama konusunda Rusya’nın gösterdiği tereddüt ve “özen”in gerisinde, orta-uzun vadede Suriye’nin istikrarını sağlamaya yönelik kaygılar yer alıyor. Halkın önemli bölümünü olabildiğince kısa sürede, Esad rejimini kabullenebilir mâkûl muhalif çizgiye çekmek, büyük bir katliamın ardından şüphesiz daha zor olacaktır.

Bir başka kaygı da Rusya’nın uluslararası itibarıyla ilgili olsa gerek. Doğu Halep’teki “dümdüz etme” işlemi, başka yerlerde hastane bombalama türü “nazik” hadiseler ve Han Şeyhun’daki gibi kimyasal silah saldırıları Rusya’yı dünyada o kadar zor durumda bırakmadı, çünkü hedef alınanlar, uluslararası kamuoyunda iyi gözle bakılmayan, dünya Müslümanlarının çoğunluğu tarafından da açıktan desteklenmeyen eli silahlı cihatçılardı. Sivil halk her zaman olduğu gibi arada gürültüye gidiyordu.

Her dakika başka bir yerinde bol ölümlü birçok hadisenin cereyan ettiği, dikkatlerin neredeyse tamamen kelle kesen DAİŞ’çilerin üzerinde toplandığı son yıllara kıyasla şu anda Suriye çok daha izlenebilir, anlaşılabilir halde.

Gözler, cihatçı egemenliğindeki kayda değer tek bölge İdlib’in üzerinde. Ve burada, nüfusu iki milyonu aşkın sivil halk bulunuyor.

İşte Moskova bu nedenlerle İdlib harekâtını geciktirdi. Belirttiğim üzre, zayiatın azaltılması için uzlaşma girişimlerini Ankara’dan bekledi.

ANKARA NE YAPTI?

Buna karşılık Türkiye’yi yönetenler, YPG’yı gözetlemek ve icabında güneyden kuşatma yapabilmek için Efrin sınırına beş yüz asker ve iş makineleri yolladı, bütün bu süre boyunca Efrin’e saldırı izni koparmaya çalıştı.

Ve -bize ve bütün dünyaya ilan edilen anlaşma hükmüne göre- esas bulunması gereken yere, Suriye ordusu ve İranlı milisler ile cihatçıların arasına yaklaşmadı bile.

Rusya ve İran’la varılan anlaşmaya göre İdlib’in on dört yerinde gözlem noktası bulundurması gerekirken yalnız üç yere konuşlandı.

Nihayet, Türkiye’nin yatıştıracağı varsayılan cihatçıların bölgesinden Rusya’nın Hmeymim ve Tartus hava üslerine insansız hava araçlarıyla gayet ilginç ve teknik hüner gerektiren bir saldırı yapıldı!

Moskova saldırıdan Türkiye’yi dolaylı olarak sorumlu tuttu. Rusya Savunma Bakanlığı, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’a resmî mektup gönderildiğini, saldırı olayındaki “ihmal”inden ötürü Ankara’nın eleştirildiğini açıkladı.

Bakanlığın gazetesi Krasnaya Zvezda’ya göre mektupta şöyle denmiş: Türkiye, kontrolündeki silahlı grupların çatışmasızlık rejimine uymasını sağlamak konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmeli.”

Bir de ilavesi var: Türkiye’den “...benzer saldırıların önlenmesi için İdlib’de gözlem noktaları kurulması amacıyla yapılan çalışmaları hızlandırması” da bekleniyor.

Yani Rusya diyor ki: Cihatçılara mukayyit olasınız diye buraya girmenizi istedik, siz gittiniz Efrin’e bakan gözetleme kuleleri kurdunuz, cihatçılar arkanızdan bize İHA’larla havan mermisi atıyor!

Ankara ise, saldırıyla maldırıyla ilgilenmeyip, “vay efendim, Suriye ordusu İdlib’te nasıl ilerler!” anlamına gelen bir çıkış yaptı, Rusya ve İran büyükelçilerini çağırıp Suriye’nin İdlib harekâtına itirazını dile getirdi, üstüne, dışişleri bakanı, “Olmaz, kabul edemeyiz!” açıklaması yaptı.

SORARLAR: “BU NEYİN TELAŞI?”

Ama Suriye ordusu ilerliyor!” diye bağırılıyor ya, neye dayanarak bağırılıyor? İlerlemeyecek miydi?

O kadar gülünç ki: Bir devletin ordusu, kendi topraklarında ilerliyor, o ülkenin bir bölgesine asker sokup PTT binaları inşa eden başka bir ülkenin golfçü dışişleri bakanı, Rejim ilerliyor İdlip içinde. Burada niyet farklı,” açıklaması yapıyor. Vay canına! Kül yutmuyor valla, helâl olsun!..

O kadar yol yordam bilmezlik var ki şuncacık marifette, yani o kadar olur! Suriye ordusu El-Kaide çekirdekli bir örgütü yeniyor, sen kendini onun önüne kalkan ediyorsun! İtiraz edeceksen onun da münasip şekli var.

Üstelik, bu neyin itirazı?

Bilmiyor muydun olacakları? Bilmiyorduysan da dilimizde tüy bitti, işitseydin bir zahmet.

Türk Dışişleri’nin şu andaki tavrına bakarak neler düşünebiliriz?

Demek ki Ankara, Suriye ordusunun İdlib’i cihatçı egemenliğinde bırakacağını, Rusya’nın buna rıza göstereceğini, Türkiye’nin oradan eski ve yeni El-Kaide’cilerle anlaşarak Efrin’e taarruz edebileceğini, belki Fırat Kalkanı bölgesinde olduğu gibi oraya da PTT binaları falan yapacağını varsayıyordu.

Olabilir mi böyle bir hayal âlemi?

Tekrar edeyim: hayatımda böyle saçmalık görmedim.

Türkiye Cumhuriyeti’nin dışişleri bakanı diyor ki:Rejim bunu (İdlib’te ‘toprak genişletme’yi) İran ve Rusya’nın izni olmadan yapamaz. Bu derhal durdurulmalı!” Kime ne diyorsunuz?

Beraber ilerliyor onlar. Rusya bombalıyor, cihatçılar mevzileri terk ediyor, Suriye ordusu ilerliyor. Ve bu zaten böyle olacaktı. Aksi mümkün müydü?

Akılla fikirle iş görmek isteyene olanların büyük saçmalık olarak göründüğü açık. Acaba bütün bunların aslında İdlib’le, Efrin’le, Esad’la, Rusya’yla ilgisi olmadığını, her şeyin içeriye oynanan bir oyundan ibaret olduğunu varsayarsak nispeten mâkûl bir açıklama getirebilir miyiz, 80 milyonluk koskoca ülkeyi yönetenlerin sergilediği bu garabete?

Suriye ordusu ülkesinin İdlib vilayetini ele geçirecekse biz bu işte yokuz” anlamına gelen TC açıklamasına karşılık, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, “Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’yle ilgili hazırlıklarda da önemli bir aşamaya gelindi,” dedi.

Söz konusu aşamaya Rusya, Türkiye ve İran’ın çabaları sayesinde ulaşıldı

İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif de şöyle konuştu:Türk ve Rus mevkidaşlarımızla, Ulusal Diyalog Kongresi’nde Suriye’de siyasi çözüme ulaşılması için çalışmaya devam etmeye kararlıyız.” Her ikisi de bu sözleri aralarında görüştükten sonra söylediler. Moskova’da.

Ya da sadece şöyle mi sormalıyız Ankara’daki iktidar sahiplerine: Kimi kandırıyorsunuz?

E, bunun da anlamı yok, çünkü Rusya, İran falan yemediğine göre cevap belli: bizi.

11 ocak 018-gazete duvar

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/01/11/idlib-skandali-bir-gece-ansizin-kusabiliriz/

..........................................

 

Fehim Taştekin/ Erdoğan'ın yürüdüğü son sahne

Sanırım Erdoğan, Pakistan’a bakıp Türkiye’nin geleceğini, Beşir’e bakıp kendi kaderini görüyor.

O yüzden çekilmek ya da sıkı bir muhasebeyle hatalardan dönmek yerine yaklaşmakta olan son sahneye savaşarak gitmeye çalışıyor.

Elbette bunun içerideki seçim hesaplarıyla da doğrudan ilgisi var.

Türkiye’nin son dönemlerde sahiplendiği olaylara, kefil olduğu ülkelere, kalkan olduğu örgütlere bir bakın; hepsi sorunlu. Bu tablo Türkiye’nin üzerine yapışan kötücül etiketin iyice oturmasına hizmet ediyor.

Bu etiketi, geçen aralıkta, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Herbert Raymon McMaster “Türkiye ve Katar radikal ideolojilerin yeni sponsorları” diyerek dile getirdi.

McMaster adil ve dürüst bir tablo sunmayabilir ama malzeme epeyce biriktiğinden pek çok coğrafyada bu yargı paylaşılıyor.

Maalesef Türkiye bu etiketi bizzat kendisi Suriye’de selefi-cihatçı örgütlere sürdürdüğü destekle kazandı. Ve tabii her koşulda Mısır’dan Suriye’ye, Tunus’tan Libya’ya kadar geniş bir alanda Müslüman Kardeşler’in hamisi kesilmesinin payı da büyük.

Katar’ın Körfez’deki eski dostları ile yaşadığı krize taraf olurken de arka planda sergilenen bir Müslüman Kardeşler dayanışmasıydı.

Sudan’da darbeyle başkanlığı ele geçirmiş Ömer el Beşir de benzer mütalaalarla “Kardeşim” hitabına mazhar oldu.

Beşir’in iktidara geldikten sonra eski İslamcı dava arkadaşlarının burnundan getirmiş olması, Usame bin Ladin gibi El Kaide unsurlarına üs vermesi, kendi iktidarı için ülkeyi kutuplaştırması ve nihayetinde Darfur’daki soykırım yüzünden Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde mahkûm olması Ankara-Hartum arasında ‘kardeşlik’ köprüsüne mani olmadı.

Beşir’in ABD ile kavgasından kendi hesaplarına pay çıkartırlar ama Müslüman Arap’ın Müslüman Afrikalıya yaptığını dinlemeye asla kulakları el vermez.

Bugünlerde ABD ile gerilim yaşayan Pakistan da hiç kimseden göremediği desteği Erdoğan’da buluyor.

Pek manidar: ABD Başkanı Donald Trump, Filistin’den sonra Pakistan’a yardımları kesme tehdidi savurduğunda en fazla alınan Ankara oldu.  Kuşkusuz Amerikan yönetimi ‘insani’, ‘dostluk’, ‘güvenlik’ veya ‘müttefiklik’ adına sorunlu bölgelere yaptığı yardımları keserse eminim bazı müzmin sorunların çözümü kolaylaşır, halkların iradeleri üzerindeki ipotekler kalkar.

Bu yardımlar ABD’ye müdahale imkânı vermekten başka bir şeye yaramadı. Ancak Trump’ın ahmaklığı ve paragözlüğü Pakistan’ın kendi günahlarına kefaret olamaz.

Pakistan bugün Türkiye’nin Suriye’de yaptığına benzer şekilde Afganistan’da yıllarca CIA’in aklı ve Suud’un parasıyla ‘cihatçı alternatifi’ destekledi. (Trump Pakistan’ı azarladığında bazı Afganların bayram etmesi boşuna değil)

Ayrıca Pakistan’da siyasal İslam’ın devlet kurumlarına sirayeti bilinçli bir politikaydı. Hindistan’a karşı Pakistan kimliğinin inşası için İslamcılık kullanışlı bir araçtı ve tehlikeli boyutlarda kullanıldı. Fakat Pakistan bu politikaların bedelini yıllardır çok ağır şekilde ödüyor.

Trump’a öfkelenen Pakistanlılar “El Kaide ve Taliban’la savaşta koalisyon güçlerinden daha fazla can ödedik” derken kesinlikle yalan söylemiyorlar.

Fakat teslim edemedikleri hakikat şu:

Bu iki örgütü de dünyanın başına bela eden süreçlerde Pakistan ‘yataklık’ rolü üstlendi. Mesela kimseyi Pakistan istihbaratının haberi olmadan Usame bin Ladin’in yıllarca Abbottabad’da saklandığına inandıramazlar.

Pakistan askeri istihbaratı Keşmir’de de Hindistan’ın başına bela etmek üzere en azılı cihatçı örgütleri eğitip donattı. Bugün Pakistan ordusu ve istihbaratında Talibanî unsurlar çok fazla. İş bu noktaya geldikten sonra bünyenin içine nüfuz etmiş bir düşmanla savaşmanın getirdiği yıkım inanılmaz boyutlara ulaşabiliyor.

ABD desteğini kessin ya da kesmesin Pakistan kendi eliyle büyüttüğü urla uğraşmak zorunda.

ABD küresel bir güç olarak süreçteki sorumluluğunu kolayca unutturabiliyor ve her şey 11 Eylül saldırılarıyla başlamışçasına Pakistan’ı kendi günahlarının da keçisi yapabiliyor.

Bu örnekler Türkiye için neden önemli? Şu nedenle: Aynı ahlaksız senaryo Suriye’de tekrarlanıyor.

ABD, IŞİD ve Nusra gibi örgütleri palazlandıran sürecin ana kumandasındayken şimdi faturayı yeni Osmanlı hayalleriyle ‘yataklık’ misyonunu büyük bir hararetle üslenmiş olan Türkiye’ye kesmeye çalışıyor.

Sanırım Erdoğan, Pakistan’a bakıp Türkiye’nin geleceğini, Beşir’e bakıp kendi kaderini görüyor. O yüzden çekilmek ya da sıkı bir muhasebeyle hatalardan dönmek yerine yaklaşmakta olan son sahneye savaşarak gitmeye çalışıyor. Elbette bunun içerideki seçim hesaplarıyla da doğrudan ilgisi var.

Bunca felaket yetmezmiş gibi ısrarla yeni sayfalar eklenen bu gözü kara hikâyenin kabak gibi Türkiye’nin başına patlayacağı yer İdlib. Astana sürecinde Rusya ve İran’la zoraki ortaklık, eninde sonunda Suriye ordusunun İdlib dahil bütün sınırları kontrol altına almasından başka bir şey vaaz etmiyor.

Buna rağmen Ankara, Nusra Cephesi’nin (Şam’ın Fethi) diğer selefi örgütlerle birlikte kurduğu Heyet Tahrir el Şam’ın (HTŞ) kontrol ettiği İdlib’de farklı bir gündemle hareket edebileceğini sandı.

Çatışmasızlık bölgesi oluşturma projesi, Astana sürecine katılanların siyasi çözümün birer parçası, katılmayanların terörle mücadelenin hedefi olmasını öngörüyor. Bu oldukça net bir hedef. Erdoğan böyle değilmiş gibi davranarak El Kaide’nin Suriye’de inşa ettiği ikinci Talibanistan’a güvence verebiliyor.

HTŞ açısından Türk askerine İdlib’te yeşil ışık yakılmasının iki koşulu vardı: Hedef Kürtler yani Afrin olacaktı, İdlib’i elinde tutan güçlere yönelik operasyon yapılmayacaktı.

Halbuki HTŞ, Astana sürecini reddeden El Kaide bağlantılı bir yapı olarak garantör ülkelerin güvencesi altında değil. Rusya ve İran Türkiye’yi kendi çizgilerinde tutabilmek için İdlib sahnesindeki bu numarayı yutmuş gibi yapabilir.

Ama günün sonunda o sahne karışacaktır. Nitekim Suriye ordusu 24 saatte İdlib civarında 12 yeri HTŞ’den alıp Ebu Zuhur üssüne yaklaşınca ortalık karışmaya başladı. Apar topar Ankara’daki Rusya ve İran büyükelçileri Dışişleri’ne çağrılarak Astana mutabakatının ihlal edildiği hatırlatıldı. Bunun yaklaşan ‘kıyamet günü’ne bir faydasının olacağını sanmıyorum.

Belki Erdoğan bu taktiklerle İdlib’i Suriye’deki bitik hayalleri için bir koza dönüştürmeye çalışıyor. O koz Beşşar el Esad’ın kaderi ve kuzeyde özerklik inşa eden Kürtlerin geleceği ile ilgili.

Bu iki konuda bir şeyler koparmadan Suriye ordusunun İdlib’e girmesini ve El Bab-Cerablus-Azez üçgenindeki Fırat Kalkanı Güçleri’ne ‘paydos’ denilmesini istemiyor. Sorun şu ki bunu El Kaide’ye kalkan olma pahasına yapmayı deniyor. Bu yeterince felaket değil mi?


Fehim Taştekin kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1994’te muhabir olarak başladı. Yeni Şafak, Son Çağrı, Yeni Ufuk, Tercüman, Radikal ve Hürriyet gazetelerinde çalıştı.

Bir dönem Ajans Kafkas’ın kurucu editörü olarak Kafkasya üzerine çalışmalar yürüttü. Kapatılıncaya dek İMC TV’de dış politika programları yaptı.

Gazete Duvar ve Al Monitor’da köşe yazılarına devam ediyor. “Suriye: Yıkıl Git, Diren Kal”, “Rojava: Kürtlerin Zamanı” ve “Karanlık Çöktüğünde” adlı kitaplara imza attı.

11 Ocak 2018-gazete duvar

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/01/11/erdoganin-yurudugu-son-sahne/

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

| |

leftCopyright © Devrimcidemokrat 2013. All Rights Reserved.